* Hesap şu: Önce Erdoğan sonra Türkiye devrilmeli! * PKK ve FETÖ yetmedi. İçeride büyük cephe kuruyorlar şimdi * Dikkat edin, devrilen siz olabilirsiniz! Tarih sizinle değil, onunla yazılacak…
* Hesap şu: Önce Erdoğan sonra Türkiye devrilmeli! * PKK ve FETÖ yetmedi. İçeride büyük cephe kuruyorlar şimdi * Dikkat edin, devrilen siz olabilirsiniz! Tarih sizinle değil, onunla yazılacak…
Yüz yıl sonra ilk kez başımız dik, varlığımızdan emin yürümeyi öğrendik. Kendimize, ülkemize, çevremize, tarihimize ve coğrafyamıza bakışımız değişti.Video: * Hesap şu: Önce Erdoğan sonra Türkiye devrilmeli! * PKK ve FETÖ yetmedi. İçeride büyük cephe kuruyorlar şimdi * Dikkat edin, devrilen siz olabilirsiniz! Tarih sizinle değil, onunla yazılacak…Gücü hissettik; gururu, refahı hissettik. Özgüvenimiz, inancımız yerine geldi. Sesimiz gürleşti, bileklerimiz güçlendi, dizlerimiz titremez oldu. Çünkü tarihimize, havzamıza, kimliğimize, benliğimize döndük. Siyasi tezlerimize, iddialarımıza döndük.Çünkü hafızamız canlandı. O canlandıkça biz canlandık. Biz canlandıkça ülkemiz canlandı. Ülkemiz canlandıkça coğrafya kimliğimiz, küresel ölçekte etkinliğimiz canlandı.O EZİKLİĞİ ÜSTÜMÜZDEN ATTIK.BATI BAŞKENTLERİNDEN İKTİDAR DEVŞİRME DÖNEMİ KAPANDI.Bizi sefalete sürükleyen zayıflığı, buna bağlı ezikliği, “bizden bir şey olmaz” umutsuzluğunu üzerimizden attık. Bunlardan kurtuldukça “Avrupa ne der”, “ABD ne der” korkusundan kurtulduk.Bir cümle ile ekonomiyi batıranların, ekonomik krizle hükümet değiştirenlerin, altı ayda bir Ankara’da siyasi dizayn yapanların, bir ABD gazetesinde yayınlanan bir haberle başbakan değiştirenlerin, tehdit ve şantajlarla Türkiye’yi köşeye sıkıştıranların gücünü tükettik.Onların gücü eridikçe bizim gücümüz arttı. Onların etkisi zayıflayınca bizim etkimiz güçlendi. Onların eli Türkiye’de hafifleyince Türkiye’nin eli coğrafyaya uzandı, dünyanın en uzak köşelerine uzandı.BU DEVLET, SELÇUKLU’NUN, OSMANLI’NIN ÇOCUĞUYDU.DEVAMI ELBET GELECEKTİ…Osmanlı çöktüğünde bitmiştik, tükenmiştik. Sadece biz değil, umut da bitmişti. Bizimle birlikte coğrafyanın umudu da bitmişti.Cumhuriyet kurulduğunda yeniden ayağa kalktık. Anadolu’yu koruduk, oraya sığındık. Ürkek ürkek, tedirgin tedirgin hep savunma yaptık. “Aman Anadolu sağlam kalsın” korkusuyla hep önümüze baktık.Kimsenin dikkatini çekmemeye, kimseyi rahatsız etmemeye, kimsenin saldırganlığını üzerimize çekmemeye çalıştık.Çünkü güçsüzdük. Çünkü ancak kendimizi koruyabiliyorduk. İddialarımızı, ideallerimizi bu topraklara sakladık.Osmanlı’dan sonra küllerimizden yeniden dirildik. Büyük bir enkaz üzerine yeni bir ev inşa ettik. Bizi Anadolu’dan da sürüp tarih dışına itmeye çalışanlara inat direndik.Bu direnişin sembolü olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bu devlet, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın çocuğuydu. Devamı gelecekti… DEVAMI GELDİ. TÜRKİYE, ŞAŞIRTICI BİR GÜÇ İNŞA ETTİOsmanlı sonrası ilk kuruluş yapılmıştı. Devamı yükselişti. O da bugünlerdi. Şimdi Cumhuriyet, bir Selçuklu gibi, bir Osmanlı gibi “yükseliş” dönemine giriyordu. Ve bu yükseliş, devletten millete, her alanda ortak bir coşkuya dönüyordu.On beş yıldır, yirmi yıldır bunun mücadelesi veriliyordu. Devlet değişiyor, sistem değişiyor, millet değişiyor, iddialar ve idealler değişiyor ve Türkiye, 21. yüzyılın yıldız ülkelerinden biri oluyor, şaşırtıcı bir güç inşa ediyordu.Bunu yaparken hem vesayet aygıtlarından özgürleşiyor, özgürleştikçe yolu açılıyor, hem de coğrafya inşa edici, tarih yapıcı rolüne dönüyor, küresel güç denkleminde merkezi ülkelerden biri haline geliyordu.Ülkemiz bütün kurumlarıyla iklimleri, kıtaları dolaşır oldu. Devletimiz, yardım kuruluşlarımız, STK’larımız, cemaatlerimiz, iş adamlarımız, şirketlerimiz, markalarımız yeryüzüne yayıldı. Herhangi birinin gittiği yere milletimiz de gitti, ülkemiz de gitti, kimliğimiz ve ideallerimiz de gitti. Sadece güç için, zenginlik için değildi bu, iddialarımız ve ideallerimiz küreselleşiyordu.BÜTÜN BUNLARIN ÖNCÜSÜ,DÜŞMAN ELİNE BIRAKMAKİSTEDİĞİNİZ ERDOĞAN’DIR.. SİZERAĞMEN TARİH BÖYLE YAZILACAKTIR.Bütün bunlara öncülük eden Erdoğan’dı.. Ülkeyi dönüştüren, milleti büyük bir ideal peşinde yürüten, içeride ve dışarıda tahkim edilen engelleri aşan oydu. Sevseniz de sevmeseniz de, baş tacı etseniz de yok etmeye çalışsanız da bu bir tarihti, size rağmen tarih böyle yazılacaktı.Binbir eleştiri getirdiğiniz, suçlayacak şeyler biriktirdiğiniz, kusur aradığınız, yarı yolda bıraktığınız, kimsesiz bırakmaya çalıştığınız, düşman eline teslim etmek için çırpındığınız Erdoğan’dı. Bu, yanında olanlar için de böyle, ona karşı olanlar için de böyle. Tarih bugünkü sevgi ve nefretlerinize göre yazılmayacak. Türkiye’nin geçirdiği dönüşüme göre, kimlerin bu dönüşümde ne rol oynadığına göre yazılacak.ERDOĞAN’A KIZIP ÜLKE YAKANLAR:ATATÜRK “KURUCU”, ERDOĞAN“YÜKSELİŞ” DÖNEMİ LİDERİDİR.Kimlerin Türkiye’ye ne verdiğine, kimlerin Türkiye’nin enerjisinden ne çaldığına göre yazılacak. Kimlerin Türkiye’ye ne kattığına göre, kimlerin hangi sınavı nasıl kaybettiğine göre yazılacak.Tarih Mustafa Kemal Atatürk’ü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri yazdığı gibi Erdoğan’ı da yükseliş dönemi lideri olarak yazacak.Bugünkü eleştirileriniz, tepkileriniz, kişisel hırslarınız, öfke ve küskünlükleriniz hiçbir şekilde o sayfalarda yer almayacak. Sadece “Erdoğan’a kızıp ülkeyi yakma” ölçekli kararlarınız sorgulanacak, gelecek nesiller hakkınızda buna göre karar verecek.İDDİA BÜYÜDÜKÇE KAVGA DA BÜYÜR:SON BİR DENEME DAHA YAPIYORLARİddialar büyüdükçe kavga da büyür. Türkiye güçlendikçe müttefikimiz bildiklerimizin aslında düşman olduklarını gördük. Onlar bizi yönettikleri kadar dosttular. Bu gerçek, Cumhuriyet tarihi boyunca en büyük illüzyonu da ortadan kaldırdı.Etrafımızı çevrelemeye, içeride yeni cepheler inşa etmeye, ardı ardına müdahalelere başladılar. Terör denediler, darbe denediler, isyan denediler, Türk-Kürt-Alevi-Sünni çatışması denediler. Gezi denediler, 15 Temmuz denediler. Eski müttefiklerimiz açık açık bizi vuruyorlardı.Çünkü hiçbiri, güçler halkasına yeni bir devlet istemiyordu. Cephe gördükleri bir ülkenin merkeze girmesini istemiyordu. Çünkü hepsi, Türkiye’nin merkezileşmesinin, coğrafyayı nasıl değiştireceğini, hesapları nasıl sıfırlayacağını biliyordu.HESAP BU: ÖNCE ERDOĞAN SONRA TÜRKİYE DEVRİLMELİ!Çünkü Osmanlı’yı biliyorlardı, Selçuklu’yu biliyorlardı, Haçlı Savaşları’nı ve 1. Dünya Savaşı’nı biliyorlardı. Bizim hafızamız canlanmıştı ama onların hafızası da canlıydı.Ortak amaç “Türkiye’yi durdurmak”, “Yükseliş Dönemi”ni tam yerine oturmadan engellemekti. Bunun için önce Erdoğan devrilmeliydi, sonra Türkiye. Büyük hesap buydu.Suriye’de PKK ile ortak olup doğrudan Türkiye’yi hedef alan yüzlerce kilometrelik cepheler inşa etmeye, orduları donatacak silah yığmaya başladılar.Donanmalarını Doğu Akdeniz’de topladılar. Ege‘de her ada’yı füze rampalarıyla doldurdular. Bulgaristan, Yunanistan, Romanya’ya asker sevk etmeye başladılar. Hedef açık biçimde Türkiye’ydi.PKK VE FETÖ YETMEDİ. İÇERİDE BÜYÜK CEPHE KURUYORLAR ŞİMDİAma dışarıdan çevrelemenin, tehditlerin Türkiye’yi durdurmaya yetmeyeceğini biliyorlardı. Asıl cepheyi içeride kurmaya giriştiler. PKK zaten vardı. Onunla birlikte FETÖ’yü harekete geçirdiler.Bu plan da tutmayınca siyasi tarihimizin en derin siyaset mühendisliğine giriştiler. PKK ve FETÖ’nün yanına siyasi partileri de yerleştirdiler. O da yetmeyecekti, AK Parti’den parçalar koparmaya, Erdoğan’ı bu şekilde zayıflatmaya, cephe tamamlanınca da devirmeye yönelik senaryoyu devreye aldılar.Kim, ne derse desin, hangi öfkeyle hareket ederse etsin, ne tür adalet ve hakkaniyet nutukları atarsa atsın, bu hesap açık ve nettir. Büyük siyasi söylemlerin arkasında hep bu vardır.PKK-FETÖ, cephenin içinde yer alan siyasi partiler ve AK Parti’den koparılanlar arasındaki dil birliğine, hedef birliğine dikkat edin. Türkiye’yi durdurmak isteyenlerle aynı dili kullandıklarına dikkat edin.HİÇ KİMSE BU ÜLKEYİ BİR DAHA MANDACILARA TESLİM EDEMEZ.Birileri, birimlerini talimatla tek bir mevzide topluyor. Bu, Türkiye karşıtı mevzidir. Bu, “Türkiye’yi durdurma” mevziidir. Hiçbirinin Erdoğan’ı devirme dışında bir cümlesi, tezi yoktur. Hiçbirinin siyasi tezi kendi tezi değildir.Ama bu millet, bu devlet, bu tarih dönüşü, bütün bunların da üstesinden gelecektir. Artık siyasi partileri değil, siyasi projeleri ve kimlikleri değil, Türkiye’yi konuşuyoruz. Çünkü herkes, Türkiye hesaplaşmasına göre taraf belirliyor.Hiç kimsenin bu milletin boynunu bir kez daha bükmesine, umutlarını kırmasına, gururunu hırpalamasına, coşkusunu yok etmesine izin verilemez. Dışarıda ve içeride kurdukları cepheler ne kadar güçlü olursa olsun, hiç kimsenin bu ülkeyi bir kez daha manda ve vesayet altına almasına izin verilemez.BU PLAN ASIL SİZİ DEVİRECEKİhanete varan hesapların adalet tepsisinde pazarlandığı bir dönem bu. Vatan hainliğinin demokrasi olarak pazarlandığı bir dönem… Türkiye’ye kurşun sıkanların “her şey çok güzel olacak” palavralarıyla pazarlandığı bir dönem. Milletimizin basiretine, bu toprakların siyasi tecrübesine karşı korkunç bir zihin karartmanın uygulandığı bir dönem…Erdoğan’ı devirmek onların değil, Türkiye’yi durdurmak isteyenlerin planı. Ama bu plan, asıl kendilerini devirecek farkında değiller.. Vesayet aygıtlarından kalanlar, “çokuluslu eksen”den beslenenler, teker teker ortaya çıkıp rollerini oynuyor.Belki de bu, Türkiye’nin aşması gereken son eşik, geçmesi gereken son sınavdır. Belki bir arınmadır..
“Evlatlarımızı ABD uşaklığına gönderiyorsunuz!”
“Evlatlarımızı ABD uşaklığına gönderiyorsunuz!”
Diyarbakır’da Hacire Ana’nın başlattığı mücadele her geçen gün büyüyor: Evlatlarına kavuşabilmek için HDP İl Başkanlığı’nın önünde oturma eylemi yapan aile sayısı 17’ye yükseldi.Video: “Evlatlarımızı ABD uşaklığına gönderiyorsunuz!”Hacire Akar’ın cesaretle açtığı yoldan giden annelerden biri olan ve “On yedi yaşındaki oğlu Mustafa’yı on aydır göremeyen” Ayşegül Biçer’in; üzerine yürüyen HDPKK’lılara “Kafanı sallama bana; o çocuk sağ salim gelecek! Çocuklarımızı ABD uşaklığına gönderiyorsunuz!” diyerek isyan edişi pek manidardır.On altı yaşındaki oğlu Yusuf’un PKK’nın elinden kurtarılmasını isteyen Celil Begdaş adlı baba ise “Oğlunun 5 Mayıs günü HDP binasına girdikten sonra kaybolduğuna” dikkat çekip, Pervin Buldan’ın oğlunun Fransa’da çekilmiş fotoğrafını göstererek “Bizim oğullarımızı dağa kaçıranların oğulları Fransa’da keyif sürüyor” diye feryat ediyordu.SUSKUNLAR CEPHESİDiyarbakır’daki anaların, babaların bu feryadına Suskun Kalanlar Cephesi’nde CHP başı çekiyor…Üç ilimizde terör bağlantısı sebebiyle görevden alınan HDP’li belediye başkanlarına “koşarak giden” CHP, Diyarbakır’daki acılı aileleri görmüyor!Hendek kazan PKK’lı teröristlere “Arkadaşlar” diye hitap eden, “YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmeyen” Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si; çocukları dağa kaçırıp PKK’lı yapan HDP’nin “stratejik ortağı” dahası “Kardeş” Partisi!***Yerel seçimde CHP’ye tüm hücreleriyle destek veren yoldaş yazar takımı, akademisyen tayfası veya “sanatçı” zımbırtısı için, Diyarbakır’daki acılı aileler “Yok” hükmünde!Şu “Her Şey Çok Güzel Olacak” tribününün gıkı çıkmıyor!HDP muhibbi yahut PKK sevici, ne kadar STK varsa; hepsinin gözleri, -HDP binası önünde oturma eylemi yapan acılı annelere ve babalara- tamamen kapalı! Velhasıl, mal meydanda: Alayının maskeleri bir kez daha düştü!TÜRKİYE’MİZİN GÜVENLİĞİ İÇİN TEHDİT OLAN, HAYDUT ABD’NİN TA KENDİSİDİRBirkaç gün önce; Amerikan Terör Devleti’nin Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Güneydoğusundaki illere seyahat etmemeleri hususunda “vatandaşlarını uyardı!”Uyarının gerekçesi olarak da “terörizm ve keyfi gözaltılar” gösterildi!Haydut ABD, bir taraftan PKK’lı teröristlerini Türkiye’ye saldırtmaya devam ediyor; diğer yandan da bu “aşağılık uyarıyı” yapıyor:Apo ile Fetullah’ın, Çevik ile İsmail Hakkı’nın, Mister Simit ile Mösyö İnan’ın, Mihri ile Yalçın’ın, Ünal ile Kemal’in, Hanefi ile Nafiz John’ın, Ertuğrul ile Sedat’ın, Taha A. ile Mehmet B.’nin ABD’si; işte bu denli kahpedir!OYALA(N)MAYA DEVAMDahası, böyle bir kahpeliği “Fırat’ın doğusunda Türkiye ile ABD’nin ilk ortak devriyesi ile neredeyse eş zamanlı yapıyorlar!-Dalga geçer gibi…TSK’ya ait altı zırhlı araçla, Amerikan ordusuna ait altı zırhlı araç; malum bölgedeki kara devriyesini önceki sabah gerçekleştirdiler.ABD’nin zırhlı konvoyu, bu ilk ortak devriyeye başlamak üzere yola koyulduğunda; konvoya eşlik eden araçlarda, YPG/PKK paçavrasıyla boy gösteren Sam Amca’sının teröristleri yer alıyordu!***ABD, daha önceki gün, YPG/PKK’lı teröristlere 55 TIR daha gönderdi…4 Eylül’de de 60 TIR yollamışlardı: Şimdiye dek, toplamda kaç bin TIR oldu, acaba?***Bitmedi: Sınırımızda “Amerikan Devleti’nin Askeri” konumundaki YPG/PKK’lı teröristler “tünel kazmayı, mevzi yapmayı” sürdürüyor!Vaziyet, böyleyken; Türkiye’miz “güvenli bölge” bahsinde Düzenbaz ABD’ye halen daha nasıl olup da güvenebiliyor?Hülasa, Washington Ankara’yı OYALAMAYA devam ediyor.Maalesef…Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna muhtemel askeri operasyonu da geciktikçe gecikiyor.
Diyarbakır’da annelerin isyanı
Diyarbakır’da annelerin isyanı
Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesinde PKK tarafından örgüte çocuk eleman toplanması önce ıssız yerlerde, köylerde, mezralarda başladı, sonra şehre, mahallelere ve okullara indi. Her aileden en az bir erkek çocuk PKK tarafından zorla gelip alınarak dağa çıkarıldı. Sonra bu talep ailenin kalan erkek ve kız çocuklarına kadar uzandı.Video: Diyarbakır’da annelerin isyanı Dağdaki hayat ise meçhul, bir gencin ortalama yaşam süresi ise 4 ya da 5 yıl… Dağa çıkanların yaş ortalaması ise 18 bile değil. Tüm bu meselelerde siyasi tartışma konularını bir tarafa bırakın. Diyarbakır’da başlayan ve çığ gibi büyüyen annelerin isyanına kulak verin. Evlatlarının zorla bir örgütün sarf malzemesi haline getirilmesine isyan eden Hacire Akar ve Fevziye Çetinkaya’nın feryatlarını kalpten dinleyin. Son derece sade bir dille anlatıyorlar her şeyi… “Diyarbakır’da genç bırakmadınız ya toprağın altında ya cezaevinde… Size verecek çocuğum yok… Bir evden üç insan almak nereden görülmüştür, oğlumu düğününe üç gün kala gelip götürdüler şimdi de evimi talan ediyorlar…” Diyarbakırlı annelerin feryatlarına ses verin!Eğitimin olmazsa olmazları nelerdir?Önceliklerimiz nelerdir?Dünya görüşlerimiz farklı olsa da eğitimde hepimizi memnun edebilecek bir ortak dil ve standart oluşturmak mümkün müdür?Tercihlerde ortaya çıkan farkları bir tarafa bırakalım. Ortalama eğitimin standartları neler olmalı? Bu standartlar nasıl tespit edilmeli? Elbette konunun uzmanları var ve bu konunun teknik bir mesele olduğunu düşünerek işin ehli insanlara bırakılması gerektiğine inanırım. Ancak gördüğüm bir mesele var ki o da eğitimin girdileri ve çıktıları arasındaki mesafenin çok açık olması...Geçen hafta okul ilanları dikkatimi çekti. İngilizce eğitim bir tercih sebebi olarak birinci sıraya konmuştu. Aynı vaatler hem İstanbul hem de Bursa’daki okul ilanlarında vardı.Orta öğretimin birinci hedefi iyi İngilizce bilen gençler yetiştirmek mi sorusu üzerine düşünmeye başladım. Akabinde bu hafta içinde matematik puanları yüksek iyi üniversitelerde okuyan bir gurup genç kızla katıldığım bir toplantı bu konu üzerine düşüncülerimi daha da yoğunlaştırdı. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelmiş otuz genç kız özgeçmişleri itibarıyla çok iyi bir eğitim almış görünüyorlardı. Bir taraftan bakınca tablo çok umut vericiydi. Başarılılardı, hevesleri vardı, ülkeleri ve kendileri için çok şey yapmak istiyorlardı. İngilizce biliyorlardı. Ancak diğer taraftan bakınca, bırakın dünyayı hiçbirisinde ortak bir Türkiye bilgisi dahi yoktu. Ortak bir Türkiye bilgisi derken; tarihimizin önemli şahsiyetleri, edebiyat, yazarlar, şehirler, coğrafya, tarih, mevcut dünyada olan bitenler, kelime bilgisi, ya da arka plan bilgisi… Tüm bunlara dair standart bir Türk gencinin bilmesi gereken ortak bilgileri kast ediyorum. Bu gençlere birisi “ülkeni anlat” ya da “yerini tarif et”, “ülkenin önemli olaylarını, insanlarını, edebiyatını anlat” dese ne diyecekler ne anlatacaklardı acaba? Doğrusu çok merak ettim.Ders müfredatlarında elbette vardır ancak gençler öğrenmemişler deyip geçemeyiz. Çünkü okullarını bitirmişler mezun edilmişler. O derslerden geçer not almışlar. Edebiyat tarih gibi alanlara basit soruları cevaplayacak bir bilgileri dahi yoktu.Onlarla konuşurken düşündüm; bu nesil farkı değil standart bilgi farkıydı. Edebiyat, felsefe, tarih, bilim tarihi… Neyin neden ve nasıl olduğunu, insanlığın nasıl geliştiğini bilmiyor ki ona katılıp katılmamakta bir fikri olsundu.Ortak kelimelerimiz olmadan Yakup Kadri dediğimde ne anlattığımı anlamayan, Tanpınar ya da Peyami Safa, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal dendiğinde kimden neden bahsedildiğini bilmeyen bir gençlik ile Türkiye konuşulamaz. Ortak kelimeler kurulamaz.Böyle bir bilgi zemini üstüne ne kod oluşur, ne duygu ne de ortak bir cümle. Birbirimizi anlamamız ise hiç mümkün olamaz. Başarılı öğrencilerimizin dahi genel kültürleri yok ise diğerlerini hayal dahi edemiyorum.Bunlar tekil örnekler değil, yeni bir eğitim sezonu açılıyor özellikle edebiyat öğretmenlerine matematik bölümünde okuyan gençleri hem dünya hem de Türk edebiyat klasiklerini okutmadan mezun etmeyin diye yalvarmak isterim. Bu ülkenin, insanlığın hikâyesini bilmeyen öğrenciler matematik dâhisi olsa ne yazar. Beş yabancı lisan bilseler ne yazar. Doğrusu bu tablonun dini eğitim içeriklerinde de farklı olduğunu düşünmüyorum. Eğitimin bence en önemli sorunu standart bilgi noksanlığı. Ardahan’da, Muğla’da, Adana’da yaşayan bir öğrencinin bilmeden mezun olamayacağı, bilinmemesine asla tolerans gösterilmeyecek olan standart bilgiler öğretilemiyor. Elbette bu, bugünün ya da sadece bizim meselemiz olmadığı gibi bir kesimin meselesi de değil. Buna daha geniş çerçeveden bakarak ortak dil birliğini, birbirimizi anlamamızı sağlayacak bir bilgi zemininde bir çözüm oluşturulabilir diye düşünerek paylaşmak istedim.
Areda’nın Mısır halkı ile yaptığı anket CNN’de tartışıldı: Mısır’dan sonra lider ülke Türkiye
Gündem
Areda’nın Mısır halkı ile yaptığı anket CNN’de tartışıldı: Mısır’dan sonra lider ülke Türkiye
İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu, CNN Türk'te katıldığı programda Areda Survey'ın Mısır'da yaşayan 1047 kişiyle yaptığı araştırmanın sonuçlarını paylaştı. Hacısalihoğlu, “Kendi ülkeniz dışında İslam dünyasının lider ülkesi hangisidir?” sorusuna katılımcıların %31,4 ile ikinci olarak Türkiye'yi seçtiğini. “Ülke yönetiminden memnun musunuz' sorusuna katılımcıların %48 ile hayır cevabını verdiğini' ifade etti.
Yeni Şafak
Suudi Arabistan'dan flaş karar: Kabe yeniden ibadete açılabilir
Dünya
Suudi Arabistan'dan flaş karar: Kabe yeniden ibadete açılabilir
Koronavirüs salgını nedeniyle 5 Mart'ta ibadete kapatılan Kabe, Perşembe günü tekrar 5 vakit ibadete açılacak.
Yalan
Yalan
Geçenlerde bir televizyon programındaydık. Bir vesileyle dedim ki: “Yalan, demokratik toplumlarda en ciddî ‘kusur’lu hareketlerin başında gelir. Örneğin, ABD Başkanı’nı görevden almak için Başkan’ın Amerikan halkına yalan söylediğini kanıtlamak yeterlidir. Japonya gibi pek çok ülkede ise yalanın ortaya çıkmasıyla ya istifa edilir ya da intihar…”Video: YalanProgramda benimle birlikte konuk olan Gürkan Hacır dedi ki: “Bizde ortalıkta bir tane kamu görevlisi ya da siyasetçi kalmazdı…”Biraz izam etse de Hacır haklıydı… Ama nasıl? Onlarda yalan söyleyenler tek tük ortaya çıkıyor. Hele büyük yalanlar gün ışığına hiçbir zaman çıkmayabiliyor. Bizde ise temel refleks işi pişkinliğe vurmak… Duymazdan görmezden gelmek, üstünü örtmek…Peki nedir bu yalan işi?İş-ilişki-iletişim yönetimi, yalansız olur mu?Mümkün değil!Nedenini ayrıntılı öğrenmek isteyen meraklı okura tavsiyemiz, 6 Haziran günü, bu köşede yayınlanan “Hakikatin iletişimi olmaz, gerçekliğin iletişimi olur” başlıklı yazımıza bir göz atmaları…İş-ilişki ve iletişim, hakikatle değil, gerçeklikle ilintili bir süreçler manzumesidir. O nedenle de esas olarak hakikate değil, pembe, beyaz gibi çeşitli renklerden irili ufaklı yalanlara ve abartıya dayalı olarak yönetilirler. Bilindiği üzere “gerçeğin yarısı, tam bir yalandır” (A half truth is a whole lie).Gündelik hayat içinde, özellikle çocuklarla ilişkide, iş hayatında ve özel-tüzel tüm ilişkilerde demek ki yalan, hayatın gerçekliğinin değişmez bir parçası hâline gelmiş…Eğer inzivaya çekilip tüm dünyevi ilişkilerinizden vazgeçmemişseniz, kendinizi yalanların çeşitli renklerinin içinde bulmanız mukadderdir.Peki erdemler ne olacak? İnançlar ne olacak?Değer sistemlerinin temelini, bilindiği gibi, dini inançlar, gelenekler oluşturur. Sorularlaislamiyet.com adlı sitede yer alan açıklamaya bir göz atalım:“Doğruluğun, istikametin, ahde vefanın zıddı olan yalan, hemen hemen her insanın nefret ettiği kötü bir alışkanlıktır. Bununla birlikte, acaba bazı hallerde yalan söylemek, yalan beyanda bulunmak caiz midir?Önce, bazı sebeplerden dolayı yalana benzeyen beyanda bulunmaya cevaz veren hadis ve rivayetlere ve bu konuyla ilgili İslâm ulemâsının görüşlerine müracaat edelim:Buharî ve Müslim Sahihlerinde şöyle bir hadis zikrederler:‘Halkın arasını düzelten ve bunun için hayır niyetiyle söz ulaştıran veya hayır kasdıyla yalan söyleyen, yalancı değildir.’ (Buharî, Sulh 2; Müslim, Birr 101)Yine Müslim, bu hadisin devamında Ümmü Gülsüm’den (r.a.) şu meâlde bir rivayeti de kaydetmektedir:‘İnsanların söylediklerinden hiçbir şeyde yalana ruhsat verildiğini işitmedim; ancak şu üç durum müstesna: 1) Harpte, 2) İnsanların arasını bulmada, 3) Kadının kocasına, kocanın da karısına karşı -ailenin düzeni için söylediklerinde-...’ (Müslim, age.)”Bir de İbn Rüşd’ün Platon yorumu içinde ele aldığı ‘kutsal yalan’ kavramı çerçevesinde belirttiği üzere, tabiplerle hükümdarların yalan söylemeleri mübahmış.Hakikatin tefsirini biz gene ulemaya bırakıp gerçekliğin pratiğine dönelim… Orada erdemler nasıl çalışıyor diye soralım…Tüm kültürlerde aynı şey: Yalanlar ortaya çıkana kadar ortalık sakin(!). Ancak yalan ortaya çıktığında kültürler arası fark da belirginleşiyor.Tekâmül etmiş toplumlarda çömlek patladığında yalan söyleyene, toplum adına, ağır bedeller ödetiliyor. Tekâmül etmemiş toplumlarda ise bazen herhangi bir bedel ödemeksizin sıyrılmaya, işi pişkinliğe vurmaya çalışanların sayısı bir hayli kalabalık.Ama şu biline ki, yalancının mumu genellikle yatsıya kadar yanıyor ve yalanlar asla unutulmuyor, cezalandırılmasa bile hayli ciddî negatif bir algı tortusu bırakıyor.
Kalpsiz dünyanın kalbi Türkiye’nin kalpsizleri
Kalpsiz dünyanın kalbi Türkiye’nin kalpsizleri
Türkiye’yi en iddialı olduğu yerden, dünyaya en çok parladığı yanından vurmaya çalışıyorlar.Son yıllarda ortaya koyduğu insanlık destanını boşa çıkarmaya çalışıyorlar. Son 8 yıldır Türkiye dünyada insani yardım ve siyaset konusunda bütün dünyaya örnek oluşturan bir performans ortaya koyuyor.Video: Kalpsiz dünyanın kalbi Türkiye’nin kalpsizleriDoğrudur, dünyanın en zengin ülkesi değil, ama dünyanın en cömert ülkesi. Sadece devletiyle değil, toplumuyla, halkıyla, sivil toplum örgütleriyle, topluluklarıyla.Bugünün acımasız dünyasında zulüm ayyuka çıkmış durumda. Merhametini yitirmiş dünyanın sığınağı, kalpsiz dünyanın kalbi olmuş Türkiye. Zulüm ne kadar çok olsa da Türkiye varsa umut vardır diyor insanlar. Türkiye Allah’ın merhametinin tecelligahı gibi, devletiyle, milletiyle sığınanlara kucak açtı, açılan yaraları sarmaya çalıştı, kayıplar için teselli etti. Bu haliyle Türkiye yüceldi, büyüdü. Ama verirken Allah kazancına bereket verdi. Verirken kazandı. Onca badireden biraz da bunun inayet ve bereketiyle sağ selamet menziline yaklaştı.Bir yandan da Türkiye bu cömertliğiyle birilerinin vicdanını rahatsız etti. İhtiyaç halinde olanlara yardım elini uzatmamak için binbir mazeret ileri sürenler Türkiye’nin bu insani politikalarından zannetmeyin çok memnun oluyorlar. Hoş, Türkiye karşılamasa göç dalgaları kendilerine erişecek korkusuyla Türkiye’ye minnettarlık duyanlar da var. Ama bir de Türkiye’nin son yıllarda bu insani siyasetiyle kazandığı statüye göz dikenler de fazlasıyla mevcut.“Kendileri infak etmedikleri gibi senin de infak etmenden rahatsızlık duyarlar.” Çünkü senin infak etmen onların da infak etmeleri gerektiğini hatırlatıyor ve çünkü kendi malları üzerinde fakirlerin hakkı olduğunu onlara anlatıyor ve bu yeterince rahatsızlık veriyor.Son sekiz yıldır Türkiye’nin misafir ettiği 3,5 milyon Suriyeliyle ilgili gerek devlet gerek Türk halkının sergilediği misafirperverlik bütün dünyada Türkiye’nin gerçek anlamda övünç kaynağı. Destansı bir milli meziyet. Başka bir toplumda olsa elbette çok derin sosyolojik ve siyasi sorunlar yaşatabilecek bu hadisenin Türkiye’de yaşanma biçimi gerçek bir başarı ve milli erdem hikayesidir.Ancak birileri tam da bu milli erdem hikayesini Türkiye için fazla görüyor. Türkiye’yi bu en güçlü, en parlak, en değerli yanından vurmaya çalışıyorlar. Son zamanlarda tam da bu kasıtla hareket edenlerin başlattığı ırkçı kışkırtmaların iki gün önce az daha nasıl bir faciaya yol açabileceğini gördük. “Küçükçekmece’de Suriyeliler küçük bir kızı taciz etti” diye tamamen asılsız bir şayiayı kelli felli vekillik yapmış isimler sosyal medyadan sorumsuzca ve şehvetli bir linçe davet gibi yayınca az daha tam bir sosyal felaket yaşanıyordu.Olayın tamamen asılsız olduğunun anlaşılması bile sosyal medya üzerinden ırkçı nefret söylemlerinin pervasız bir coşkuyla patlatılarak sergilenmesini engellemedi.Bütün nefret ifadelerinin artık anahtar kelimeleri “nargile” ve “plajlar” olmuş. Irkçının zihninde Suriyelilere karşı nefretin donup kaldığı fotoğrafta bu iki unsur sabit diğerleri değişken. Sosyal medyada Türklük ruhundan, şerefinden, haysiyetinden, vatanperverliğinden uzak bu Klu Klux Klan özentili ırkçıların kampanyaları sürerken Suriyeli bir öğrenci, yazar Mahmut Hacali özellikle kendilerini savaştan kaçmayıp, ülkelerine gidip savaşmaktan bahsedenlere @mahmuthacali adresinden çok anlamlı bir seri twitter mesajı attı. Üslubuna müdahale etmeden, aynen aktarıyorum:“Biz Suriyeli olarak korkak değiliz, şimdiye kadar 1 milyon şehidimiz var, 2 milyon da yaralımız var, 1 milyondan fazla tutuklu var, gerisi mülteci zaten daha ne yapabiliriz ki?Savaşın diyorsunuz da silah yok, ayrıca bizim devletimiz bizi öldürüyor!!, hem de öyle böyle değil, silahsız insanlara karşı, uçakla öldürüyorlar bizi. Savaşın diyorsunuz da, kiminle savaşacağız ki!! Esed, Rusya, İran, ABD, İsrail, ve Araplarla mı savaşacağız ??!!Yahu silah yok silah, güç yok bizde .. hadi nasıl savaşacağız??!! İşini, evini, çocuklarını, ailesini ve paralarını kayıp eden memleketi bırakıp mülteci oldu..Şu an Suriyeliler bir hayat mücadelesi içinde, buradan çıksa ölüme gidecek kardeşim.Sorunu çıkaran, serseriliği yapan ve Esed’in gönderdiği fitnecileri gönderin de, bütün Suriyeliler öyle diyorsan, bütün halkın günahını almış olursun. Esed adamlarını gönderiyor Türkiye’ye, Türk milletini Suriyelilere karşı ayağa kaldırsın diye kışkırtıyorlar.Biz bunu biliyoruz, saygı duymayı biliyoruz. Misafirperverliğin karşısında kötülük yapacak değiliz. Fitneyi çıkaran insanların peşinde koşalım. Türk milletinin ne kadar misafirliği layık ile yaptığını görmüştük zaten. Üç beş kuruş para ile satmayız biz.* Biz Çanakkale’de, Kûtü’l-Amâre Kuşatmasında ve Libya’da Gazi Mustafa Atatürk’ün yanında nasıl savaştıysak vatan sevgisini biliyoruz.* Biz sizin ekmeğinizin peşinde değiliz, iş yerinde sizin yerinizi alacak değiliz, siz nasıl bizi kucakladıysanız biz sizi ve Türkiye’yi seviyoruz.* Size, milletinize, toprağınıza ve insanlarınıza kötülük yapacak değiliz.* Fitneyi çıkaran insanların amaçları nedir onu beraber aramızdan hep birlikte bulup çıkaralım”* Bu seri mesajlar çok sayıda olumlu ve olumsuz yorum almış. Olumlu yorumlardan biri kendisini bu şekilde konuşmak zorunda bırakan vatandaşlarımız adına çok içten özür dilemiş.Arkadaşımız İsmail Kılıçarslan da tam da bu duyguya olabilecek en çarpıcı cevabı vermiş: “…hadi ülkesine döndü diyelim savaşmak için. Kiminle savaşacak? İç savaş bu yahu. Komşusuyla, kardeşiyle, tanıdığıyla savaşmayı reddetmiş adama “niye savaşmıyorsun?” dediğinin farkında mısın? Buna rağmen 1 milyona yakın ölü, 2 milyona yakın yaralı, 1 milyonu geçkin tutuklu vermiş bu ülke 8 yılda. Deli misin yahu?”Mesela “benim askerim” şehit olurken, “benim ülkemde” “benim vatanımda” bu insanların “nargile” içip plajlarda keyif çatmasına tahammül edemiyorum. Irkçı insanın “Mehmetçiğe” ve “vatan”a bu şekilde “benim” diyerek temellük etme biçimi başlı başına Mehmetçikten de vatan mefkuresinden de ne kadar uzak olduğunu yeterince göstermiyor mu aslında?İşledikleri ırkçılık ve nefret suçu öyle ağır ki, aslında bu dünyada bir karış toprağa bile sahip olma hakkını kaybettiriyor. Nihayetinde vatanı vatan yapan her şeyden önce insani-manevi değerleridir. Mazlumlara sahip çıkmak üzere, i’lây-i kelimetullah için bu toprakları sulayarak, toprağı vatan kılan o şehit kanlarıdır. Bu şehit kanlarının suladığı vatan üzerinde ayrık ırkçı otları bitmez..
“Açılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”
“Açılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”
Temizlenilerek ihrama bürünülmüş bir halde girilir Mekke’ye; ihram ile mahrum olmanın ödülü olan ilahi bir kabul ve serbestlikle…Video: “Açılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”Bu giriş ki, Hz. Adem’in takdir edilmiş yanlışından dolayı affedilişinden, Hz. İbrahim ile Hz. Hacer’in rü’yetinden, geleceği Peygamber Efendimiz’e adanmış Hz. İsmail’in teslimiyetinden… oluşan izleri göremeye kararlı bakışların menzilinde gerçekleşir.Mekke tertemiz bir zarftır zira; mazrufunun değeri nedeniyle kendisine değer biçilemeyen…Bin aydan daha hayırlı olan bir geceye (Kadir Suresi) muhatap olan Mekke, Kur’an’ın onda inzali nedeniyle bin şehirden daha hayırlı olmaz mı, üstelik kadim zamanlardan üstünde korunmakta olan Allah’ın işaretleriyle…İnanırız ki, bundandır Mekke’nin Allah’ın daha çok Celal sıfatından pay alması ve yine bundandır onun hurafeye, bidate, efsaneye.. kapalı tutulması.Mekke, sadece kendisine layık olana yer açar bünyesinde. Binlerce hikaye onun zarfına girmeden önce Tevhit kelimesiyle öz(el)leşmekte; has kullar onda Allah için değil, Allah ile olmanın zevkine erişmeyi beklemekte; sade bir şekilde başlayan Mekke’nin medeniyeti, O’na, O’nda, O’ndan, O’nunla, O’nun için.. emsalsiz bir kemal ile ihtişam yüklenmekte...Mekke Hz. Hacer’in şehridir. Yeryüzüne hediye edilen ilk kutlu evde, suyu arayan kadına Rabbimiz’den bir ödüldür, zira Mekke, siyahi cariye Hacer’i anneliğe, annelikten melikeliğe taşıyan yolların, yolculukların, yönlerin ve yönelişlerin nihayetindedir.Onun şehirlik mayası, Safa ile Merve tepeleri arasındaki kaviste, bir anne kalbinin zaten Peygamber eşi olmakla bulduğu hakikati arama telaşından karılmıştır. Diğer bir ifadeyle, Mekke, (herkesin kendi istidadınca ve istihkakınca) bulanın bulduğunu aradığı ve ancak bulanlara aramayı miras bıraktığı şehirdir.Şundan ki: Hz. İbrahim, karısı Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail’i, Filistin’deki el-Halil’den alıp, bugünkü Zemzem kuyusunun yukarısında bulunan büyük bir ağacın altına bıraktı. Kendisi tekrar el-Halil’e yöneldiğinde Hz. Hacer onu bir müddet takip ederek, “Beni ve oğlunu kime bırakıp gidiyorsun?” diye sordu. Hz. İbrahim, “Allah’a” diye cevap verince, Hz. Hacer “Öyle ise ben Allah’a razıyım” dedi ve oğlunu yüklenerek ağacın altına döndü.Mümin, bulduğundan razı olur ve ancak bulduğunun da kendisinden razı olmasını talep eder ama bulduğunda mutmain olmasının ve onu arama talebinin de yine onun kendi hakikatince gerçekleşmesi gerekir.Nitekim, Hz. Hacer de Safa ile Merve arasındaki kaviste su ararken, kendi hakikatine uygun bir arayış üzere davrandı; yuvasından atılmış bir kadın, bir eş ve bir anne olarak teslimiyetin, acziyetin ve gayretin kesişme noktasında kendi a’yanınca (hakikatince ve hilkatince) telaşa düştüğünde, bulduğunu ararken O’nun tarafından bulundu ve bunun nişanı olarak Zemzem’e kavuşturuldu.Bugün biz de, Rabbimiz’den ve O’nun sabit ve korunmuş işaretlerinden bulduklarımızın Mekke’de olduğunu bilerek buraya geliriz. Bu, anne kabiliyetinden çocuğuna erişen nimete dahil bir bulmadır ve aynı mahiyette bir aramaya konudur. İhramın umreye / hacca niyet eden mümine, ihram yasaklarının mükellefe, engin bir teslimiyetin mümeyyize hak olması da bundandır.Üstad Sezai Karakoç’un “Yolları bir urgan gibi / Ayağına sarmış” olmakla nitelediği Şeyhimiz Muhyiddin’in Mekke’ye gelişi ve el-Fütuhat ile nimetlenişi de bu cümleden bir bulmanın ve aramanın neticesi değil midir?Tüm yönlerin kendisinde toplandığı ve doğrudan ona yöneldiğimizde yön duygusunun kaybolduğu merkez olarak Kabe, Mekke zarfının içindedir. Ayrıca, Mekke tarafından zarflanmış ama kendileri de müstakil olarak Allah’ın sair işaretlerini zarflamış başka zarflar da vardır burada.Başta Mekke olmak üzere, bir mümin bulduğuna ait olarak işaretlenmiş söz konusu zarfları, onların içindekilerini ve onların içinin içindekilerini O’nu aramada kendisine bir kandil yapar ve giderek kandilin fitiline, mahiyetine ve kimliğine yönelir.Bu aramanın ilk halidir ve kandildeki fitil neyin remzidir, mahiyet nedir, kim kimdir.. sorularına cevaplar vermeye başladığında o artık her haliyle, önceden bulmuş bir arayan olarak Mekke’dedir. Zira hidayete erdirilmek zaten bulmuşlukdur ve bunda kulun kendi çalışmasının da bir hükmü yoktur (Kasas Suresi, 56).Kulun bulduğunu aramasının sırrına gelince…İşte buna, umre / hac esasında Mekke’den bizzat bakmak gerekir ama bakışı söze dökmek de mümkün değildir. Belki, Karakoç’un şu dizeleri, -elbette okuyuşumuza bağlı olarak- mezkur konuda bir fikir verebilir:“Yeni bir bahçeye düştük güneş özsu kesilmişSalkımlar salkımların üstüne devrilmişEbedi etkili bambaşka bir şarap içilmişTapınak anıt anıt bir seherde erimişYataklar üzerinden bir fecir geçmişKütüphaneleri örtmüş çiğle donanık incir yapraklarıAlınyazısı levhasında titreyiş dolaşmış ürperti gezmişKemer ve kubbe olmuş omuz çizgileriKöprüler dağların üstünden aşmışAçılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.