Said Halim Paşa ve “İslâmlaşmak”
Said Halim Paşa ve “İslâmlaşmak”
Büyük kitabiyat âlimi İbnülemin Mahmud Kemal Bey tarafından kaleme alınan ve Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı sırada, onun ısrarıyla fasikül fasikül yayımlanan on iki ciltlik “Son Sadrıazamlar”ı karıştırırken Said Halim Paşa başlığı dikkatimi çekti. Paşa’nın fotoğrafının yanında eski harflerle kendine ait şu cümlenin bulunduğunu gördüm. “Müslümanın vatanı, şeriatın hâkim olduğu yerdir.” Bir zamanlar sadrıazamlık makamına kadar yükselen Said Halim Paşa “vatan” kavramını işte böyl...
 Hamza Tzortzıs: İslam'a davet birebir ilişkiler kurmak demektir
Hayat
Hamza Tzortzıs: İslam'a davet birebir ilişkiler kurmak demektir
İslam ile müşerref olan Yunan asıllı İngiliz araştırmacı-yazar Hamza Tzortzıs, “Müslümanlar olarak görevimiz, İslam'ın güzelliğini ve hakikatini paylaşmaktır ve bunun mükafatı çok büyüktür' diyor. İngiltere'de yaşayan ve Batı'da sıklıkla gündeme gelen İslamofobinin 4 ayrı ana sebebi olduğunu söyleyen Tzortzıs, İslam'ın bizim özümüzü, durumumuzu, kimliğimizi değiştirmediğini dile getiriyor. Tzortıs Türkçeye tercüme edilen Hakikatin İzinde adlı kitabında akademik ve popüler ateistler ve agnostiklerin itirazlarına cevap veriyor.
Yeni Şafak
Derinlik korkusu
Derinlik korkusu
Zamanın bir kavşağından itibaren dillere pelesenk olan bir sloganla başladı sanki her şey: “Hayatı kolaylaştırmak” Hayatın zor olduğu ve bundan bir şekilde kaçılması gerektiği gibi aceleye getirilmiş bir yargıdan doğuyordu bu slogan. Yeryüzü ekseriyeti bu ‘kolaylaştırma’ ülküsüne bekleneceği üzere kolay inandı. Hoşa giden yanları vardı nihayetinde ‘kolaylaştırma’nın vadettiği bir dünyanın. Sonrasında, genel eğilime uygun olarak yeni çağın neredeyse bütün fikirleri bu her şeyi ‘kolaylaştırma’ yön...
Toplumun ruhunu yitirme tehlikesine “dur” deme mücadelesi...
Toplumun ruhunu yitirme tehlikesine “dur” deme mücadelesi...

Bu toplumun bir ruhu vardı: İslâm’ın sunduğu, hem tarih yapmamızı, medeniyetler kurmamızı hem de insanlığa örnek olan bir adalet, merhamet ve hakkaniyet iklimi inşa etmemizi mümkün kılan bir ruhu vardı bu toplumun.

GÖLGE ETMESİN BAŞKA İHSAN İSTEMİYORUZ BATI’DAN!

Şimdi bu ruhu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya. İstanbul Sözleşmesi, AB Uyum Yasaları, toplumun altını oyuyor!

Kadına şiddeti, tecavüzü, çocuklara iğrenç cinsel saldırıları yok edebilecek, asgarî düzeylere düşürebilecek yasaları bu ülke nasıl yapamaz!

Aile konusunda, tefessüh etmiş Avrupa’nın, ruhunu yitirmiş, makinalaşmış Batı’nın bize verebileceği hiçbir şey yok! Batı’da toplum çökmüş, değerler çözülmüş durumda. Toplumu güçlü sistemler inşa ederek korumaya çalışıyorlar! Sistem insanın önüne geçmiş durumda Batı’da.

Sistem çökünce her şey bitecek!

Toplum, değerler ve anlam haritaları konusunda Batı’dan alacağımız her şeyin toplumun temel yapılarını dinamitleyeceğini, ruhunu yok edeceğini şimdiye kadar göremediysek, Allah akıl, fikir versin, diyorum sadece!

Batılılardan aile, değerler ve anlam dünyası konusunda öğrenebileceğimiz hiçbir şey yok! Gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz kendilerinden!

DÜNYADA RUHU OLAN TOPLUM KALDI MI?

Dünyada ruhu olan, ruhunu koruyan toplum var mı, kaldı mı?

Ruslar geliyor olsa da, Rus ruhu, tarih oldu meselâ.

Alman ruhu, azmanlaşmasının kurbanı oldu.

İngiliz ruhu mu? O hiç olmadı zaten!

Çin ruhu katlediliyor yarım asırdır vahşî kapitalizm tarafından...

Osmanlı yaşarken, dünyanın bir ruhu vardı: Dünyanın ruhu, Osmanlı’ydı.

Osmanlı dünyadan çekildi, dünyadan ruh da çekildi, gitti.

Türkiye’nin bir ruhu var mı, peki?

Bu yazıda bu sorunun izini süreceğim. Zihin ve anlam haritalarımızın arkeolojisini yaparak geleceğe projeksiyon yapmaya çalışacağım...

TÜRKİYE, TANZİMAT’LA YÖNÜNÜ, CUMHURİYET’LE YÖRÜNGESİNİ YİTİRDİ!

Türkiye’yi, Türkiye’nin başına ne geldiğini, Türkiye’nin yaşadığı iki asırlık -sürgit tırmanan, ağırlaşan- trajediyi görebilen, anlayabilen bir entelijansiyası yok bu ülkenin.

Elbette ki, iki asırlık modernleşme tarihimizin entelijansiyasından söz ediyorum burada.

Kimse kendini kandırmasın: Bu toplumun ruhu yok edilemedi belki; ama inkâr edildi. Dünyada celladına âşık edilen tek toplum bu toplum ama bunu görecek ruhtan yoksun. Toplum, başına ne geldiğini hissediyor ama aydın zihnen sömürgeleştiği için ne olup bittiğini anlayamayacak kadar epistemik kölelik illetiyle malul.

Celladına âşık edildiğini görebilecek bütün melekeleri yok edildi toplumun.

O yüzden dostunu düşmanını ayırt edemiyor.

O yüzden azılı düşmanlarını dost bellemekte sakınca görmüyor.

Düşmanları gibi düşünen, düşmanları gibi yaşayan, celladına âşık olan ama bunun farkında bile olmayan bir toplumun, tarihin kırılma anlarında bunun bedelini çok ağır ödediğini tarih gösteriyor bize...

Celladına âşık edildiği için dostunu düşmanını ayırt edemeyen bir toplum, bunun faturasını her zaman ağır öder: Tarih, buna tanıklık eder.

Bosna savaşı, dostunu-düşmanını karıştırmanın yol açtığı ürpertici travmaların yaşanmasıyla sonuçlandı: Bosnalıların çoğu, Sırpların, Hırvatların kendilerini katledeceklerine, iğrenç katliamlar yapacaklarına inanmıyorlar, bu tür söylemleri dillendiren insanları komplocu olmakla itham ediyorlardı.

Ama Bosna’da yaşanan soykırım, celladına âşık olan, ruhunu yitiren, dostunu düşmanını ayırt edemeyen Bosna halkına yüzyılın en ağır faturalarından birini ödetti.

Bir toplumu ayakta tutan güç, sahip olduğu ruhudur; yaşayan, diri ve diriltici bir ruha sahip olmasıdır. Bir ruhu olan, daha doğrusu bir ruhu olduğunu bilen ve o ruhla nefes alıp veren bir toplum, gücünü de, zaaflarını da iyi bilir. O yüzden düşmez; kimi zaman tökezlese bile düşmez.

Bir ruhu olduğunu bilmesi, Ruhunu bilmesi, Ruhuyla nefes alıp vermesi, düşmesine izin vermez toplumun.

Böyle bir toplumun tökezlemesi, toparlanıp kendine gelmesi ve daha muhkem bir kuvvete erişmesi için bir imkân işlevi görür.

Ruhsuz bir toplum, ruhunu yitiren ama ruhunu yitirdiğini bile bilemeyen bir toplum yaşasa da ölüdür gerçekte; yaşayan ölü.

Tanzimat’la yönünü, Cumhuriyet’le yörüngesini yitirdi bu toplum.

Yönünü ve yörüngesini yitiren bir toplumun ruhunu da yitirmesine yol açacak zihnî ve ahlâkî bir savrulma yaşaması mukadderdir.

SİYASET ARAÇTIR, HAKİKAT AMAÇ!

Yaşadıklarımızı siyaset üzerinden anlayamayız. Toplumun ruhunu yitirme tehlikesini anlamaya siyasetin dar ontolojisi izin vermez.

Siyaset araçtır, hakikat amaç.

Hakikat, yegâne ölçümüz ve ölçütümüz.

Toplumun ruhunu canlı tutabilmenin tek yolu var: Medeniyet iddiasını, hakikat tasavvurunu adım adım mimariye, eğitime, medyaya, kültüre, sanata, hayatın her alanına nakşedecek fikir, oluş ve “varoluş” çilesi çekecek öncüler yetiştirmek...

Yani siyaseti hakikate göre yapmak. Hakikati yani amaçları, siyasete yani araçlara kurban etmemek.

Bunu başarmak, bu toplumun ruhunu kurtarmak demek.

Dünyanın yeniden ruha kavuşabilmesinin yolu da, bu toplumun dünyaya ruh verecek hayatiyetine kavuşmasının yolu da, her hâl ve şartta hakikatin bayrağını yere düşürmeme mücadelesi vermemizden geçiyor.

Aslolan hakikat, gerisi teferruat.

Vesselâm.

Eksiliyor insan... Uyan ey gözlerim, gafletten uyan!
Eksiliyor insan... Uyan ey gözlerim, gafletten uyan!

Çekiliyor hayattan... Ve ölüyor hızla...

Çoktan öldü insan aslında!

Öldüğünü bilmiyor ama! Hâlâ konuşuyor, koşuyor, savaşıyor...

NEREDESİN EY İNSAN?

Ama konuşan o değil; gölgesi, maskesi, kölesi olduğu tutkuları, baştan çıkaran ayartıları, kutsadığı saplantıları onun.

İnsan konuşmuyor; konuşturuluyor...

Kendi adına değil, sesi olduğu sahibi adına, gönüllü acentesi olduğu başkası adına, kölesi olduğu tutkuları adına konuşuyor...

İnsanın bir adı yok; bir kendi yok çünkü: Kendi olmadığı için uğruna mücadele edilecek bir dünyası da, altında herkesin gölgeleneceği, kendine geleceği, ortaklaşa şarkılar besteleyebileceği özene-bezene korunacak bir gökkubbesi de yok. İnsan değil artık çağdaş insan; iradesi olan, hür bir insan değil; çok kullanışlı bir robot artık!

Köle!

Kendi icat ettiği araçların kölesi!

İnsan yok oldu çoktan.

Ruhunu şeytana sattı insan; Goethe’nin Faust’ta ürpertici bir dille, enfes bir şekilde tasvir ettiği gibi. İnsan, nefsine zulmetti, kendini aldattı. Kendisinin de dünyanın da hayatını kararttı.

İNSANIN GAFLETİ: KENDİNE ZULMETMESİ

Modern, pagan Batı uygarlığı, insanı aklın hapishanesine hapsetti önce: Aklı kutsadı ama kutsanan aklı kustu hayat! Tam anlamıyla olan buydu: Akıl kral oldu. Bir dünya kurdu. Tabiata boyun eğdirdi. Bütün kıtaları dize getirdi, bütün medeniyetleri fosilleştirerek izafileştirdi, işlevsizleştirdi, aşağılık kompleksine sürükledi bütün medeniyetlerin çocuklarını ve tarihin dışına itti.

Aklın aşırılıkları, dünyayı cehenneme çevirdi: Modern, seküler insan, dünyaya hâkim oldu ama kendine, kendi tutkularına hâkim olamadı!

Tutkularının kölesi, ürettiği araçların esiri olan seküler, ruhsuz modern insan, sadece Tanrı fikrini, hakikat fikrini yok etmekle, tabiatı delik deşik etmekle, bütün medeniyetleri fosilleşmiş antropolojik ölü malzemelere dönüştürmekle kalmadı!

Sadece kendi dışındaki varlıklara, tabiata, diğer medeniyetlerin insanlarına zulmetmekte kalmadı; kendine de zulmetti.

Asıl kendine zulmettiği için, başkalarına da zulmetti.

Yalnızca İslâm düşüncesi, İslâm düşüncesinin sarsılmaz muhkem pınarı Kur’ân, insanın kendine zulmetmesinden söz eder; insana kendine zulmetmemesi gerektiğini söyler her dem diri, her dem taze her dem diriltici bir ruhla ve dille...

İnsanın kendine zulmetmesi nedir peki?

Gaflet’tir.

Gaflet, insanın Rabbi’ni unutması, bağlantısını koparması, Rab’lik taslamaya kalkışması fakat boşluğa yuvarlanmaktan, boyun erdirdiği tabiatı kullanarak geliştirdiği araçların kölesine dönüşmekten kurtulamaması...

İnsanın, kendine zulmetmesi, birkaç düzlemde tezahür etti:

Birincisi, Yaratıcısı ile ontolojik irtibatı koparması.

İkincisi, kendisini Tanrı konumuna yerleştirmesi, kalbini, ruhunu yitirmesi, tabiata ve her şeye hükmetmesi, tabiatı ve her şeyi sömürgeleştirmesi, köleleştirmesi...

Üçüncüsü, aklını da yitirmesi, hükmettiği her şeyin, icat ettiği bütün araçların (bilimin, teknolojinin vesaire) kölesine dönüşmesi sonuçta trajik bir şekilde!

İNSANIN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK FELÂKET, BAŞINA NE GELDİĞİNİ BİLEMEMESİ!

İnsanın başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesi!

İnsan başına ne geldiğini bilmiyor...

Aklının tutkularının esiri olduğunu bilmiyor...

Düşünme melekelerini de, duyma melekelerini de, insanı insan yapan bütün duyargalarını da yitirdiğini bilmiyor...

İnsanın bildiği tek şey var: Durdurulamaz hız, gemlenemez haz ve ertelenemez arzularının peşinde koşturmak...

Evet, ruhunu yitiriyor insan...

Gaflete düşürüyor...

Kendine zulmediyor: Aklını, iradesini, hürriyetini, kalbini, ruhunu yitirecek kadar kendine zulmediyor...

Kendine zulmettiği için başkalarına zulmettiğini, dünyayı cehenneme çevirdiğini de göremiyor...

Rabbine kul olmayı reddeden insan kula ve paraya-pula kul oluyor kolaylıkla... Geliştirdiği araçların kölesi oluyor...

Eksiliyor insan...

O yüzden o diriltici, nefis şarkıda terennüm edildiği gibi, “uyan ey gözlerim, gafletten uyan”, diye seslenmek istiyor insan derinden, ta derinden, derin bir iç çekerek... “Ya Hakk, Ey Sonsuz Hakikat!” diyerek...

Yeni bir dünyanın inşasının anahtarı: Aklıyla düşünen insandan kalbiyle düşünen insana...
Yeni bir dünyanın inşasının anahtarı: Aklıyla düşünen insandan kalbiyle düşünen insana...

Modernler, Rönesans’la ve Reformasyon’la birlikte aklı kutsadılar.

Ama haklıydılar.

İSLÂM’IN AVRUPA’YI AYDINLATAN IŞIĞI...

Kilise, insan aklını, iradesini, hürriyetini ipotek altına almış, insanı Kilise makinasının kölesi yapmıştı.

O yüzden hem başka kültürleri, düşünce geleneklerini anlayabilmesi, hem de büyük medeniyet atılımı yapabilmesi mümkün değildi.

Bu nedenle Hıristiyanlık’tan altı asır sonra tarih sahnesine çıkmasına rağmen İslâm’ın ışığıyla o karanlıktan çıktılar Avrupalılar.

İslâm’ın hem ana kaynağı vahyi eksene alarak hem de Grek, Hint, Mısır ve Mezopotamya havzalarındaki bütün düşünce gelenekleriyle kurduğu yaratıcı irtibat ve alış-veriş, İslâm medeniyetinin büyük atılımını besledi. Bir yandan bu atılımdan yararlanarak bir yandan da İslâm medeniyetinin bütün Avrupa’yı karadan ve denizden kuşatması üzerine Avrupalılar bilim, düşünce ve uygarlık atılımlarının hem itici gücüne hem de kurucu kaynağına kavuşmuş oldular.

Avrupalıların bu atılımı gerçekleştirmelerini mümkün kılan akıl, irade ve özgürlük, Müslümanların armağanıydı Avrupalılara, esas itibariyle.

HÂKİM / HÜKMEDEN AKIL’IN AŞIRILIKLARI VE YIKIMLARI...

Fakat mesele bunlardan ibaret değildi. Bunlar araçtı sadece. Bunlarla felsefe, bilim, sanat, siyaset yapabilirdiniz. Ama sadece araçlarla yola çıktığınız için, araçların kölesi olmaktan kurtulmanız mümkün olmayabilirdi.

Amaçlar olmadan, araçlar insanı insanlığından uzaklaştıracak kadar azmanlaştırır, önce, ona inanılmaz bir güç verir ama daha sonra insan bu güce ve kendine tapmaya başlar. İşte o andan itibaren sapar, sapıtır, dünyayı cehenneme dönüştürecek yıkımları gerçekleştirir.

Kolonyalizm, emperyalizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm şapmaları, aşırılıkları gibi.

“Akıl tutkuların kölesidir” demişti, cins adam David Hume. İlhamını Gazalî’den aldığını gizlemişti, tutkularının kölesi olmaktan kendisinin de kurtulamadığını ispat edercesine!

Akıl, üstelik de “ratio/n”, yani ölçme biçme yapan mekanik akıl, ruhsuz, mekanik bir dünya inşa etti; merhameti, kalbi yok etti; vicdansız, ruhsuz emperyalist bir dünya inşa etti: Bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan, bütün dinleri fosilleştiren, kendi intiharının tohumlarını eken yapay, haksız, zorba bir hegemonya!

Bu dünya, iki dünya savaşıyla birlikte çöktü.

Bu dünyanın çöküşünü Nietzsche haber verdi bize. Modernliği, Nietzsche çarmıha gerdi.

POSTMODERN DÜNYANIN AYARTAN VE KÖLELEŞTİREN AKLI

Postmodern bir dünya kuruldu. Bu kez insanı ve aklını kutsamak yerine, hızı, hazzı ve ayartıyı kutsayan, algılar üzerinden işleyen, insanlığı gönüllü kölelere dönüştüren bir dünyanın temelleri atıldı.

Koronavirüs, işte bu postmodern dünyanın ipini çekti. Nietzsche’nin oynadığı rolü, bu kez Çin virüsü üstlendi.

Hızın, hazzın, ertelenmeyen arzularının, estetize edici yöntemlerle baştan çıkarıcı özellikler kazanan ayartıların, simülasyonların, kutsanan sahte gerçeklerin ve tüketimin kölesine dönüşmüştü insan.

İsyan edemezdi insan! Niçin? İdrak melekleri iptal edildiği için.

Bir dünya inşa edemezdi insan! Niçin? Hız, haz ve ayartı düzeneklerinin şekillendiricisi pornografik dromokrasi düzeni insanın iradesini elinden aldığı, insanı tüketimin kölesi yaptığı için.

Köleydi insan. Gönüllü köle, üstelik de: Postmodernlik hapishanesi.

Görüntünün gerçek olduğu, gerçeğin yerini sanal gerçeklerin aldığı, hakikat fikrinin inkâr edildiği, hakikatin sana göre, bana göre, herkese göre değişebileceğinin, yani izafileşmenin, dolayısıyla geçici olan’ın ve sahte’nin mutlaklaştırıldığı, mutlak sahte’nin hükmünü ilan ettiği bir dünya çöküyor...

AKLIYLA DÜŞÜNEN İNSANDAN KALBÎYLE DÜŞÜNEN İNSANA...

Yeni bir dünyayı, insanı önce tutkularının, sonra araçların, en sonunda da arzularının kölesi yapan kuru akıl’la kuramayacağımız anlaşılmış olmalı.

Yeni bir dünyayı akleden kalp’le kuracağız.

Kur’ân’da “akıl” kavramı yoktur; “akleden kalp” kavramı ve “akletmek” fiili vardır; insan kalbiyle akleder.

Kalbi hiçe sayan, vicdanı devre dışı bırakan, ruhu öldüren akıl, şeytânî akıl’dır.

Yeni bir dünyayı kalbi, vicdanı, ruhu harekete geçiren, bütün düşüncelere, dinlere, medeniyetlere hayat hakkı tanıyan, hepsinden beslenen, hepsini besleyebilen akleden kalp’le, rûhânî akıl’la kurabiliriz.

Dün bunu başardık. Dün ortaya koyduğumuz başarı, yani olan, olacak olan’ın garantisidir. Tek bir şartla: Hem o ruhu iyi idrak etme hem de çağa derinlemesine nüfûz ederek tanımlanan nesne’den tanımlayan özne’ye geçebilme cehdi gösterebilme şartıyla.

Sözün özü: Hükmeden akıl, insanı tanrılaştırmaya kalkıştı, azmanlaştırdı; ürettiği vicdansız, kalpsiz, hesapçı, açgözlü seküler insan tipiyle ve ruhsuz bilim ve teknoloji atılımıyla bir düğmeye basarak insanlığı ve tabiatı yok edecek biyolojik silahlar üretti; insanlığı köleleştirdi; her yeri işgal etti ve dünyayı cehenneme çevirdi.

Bizi akleden kalp, bu çıkmaz sokaktan düzlüğe çıkaracak...

Kalbi olan, vicdanı eksene alan, ruhu her şeyin merkezine yerleştiren bir vahyî, rûhânî, manevî akıl, önümüzü açacak; hâkim akıl / hükmeden akıl değil, hâdim akıl / hizmet eden akıl, insanca bir dünya inşa etmemizi sağlayacak yeniden biiznillah.

O yüzden hakikat medeniyetinin gelişini çileyle, fikir ve oluş çilesiyle adım adım inşa edecek akleden kalple donanma yolculuğuna çıkmalıyız...

Dünya bize gebe, biz hakikate...

İnsan insanın gölgesinde yeşerir de çürür de…
İnsan insanın gölgesinde yeşerir de çürür de…

Hakikat’in kâfiri, şer’in evliyâsıdır....

Fatma Barbarosoğlu “Hakikat İncinmesin’’ ismiyle yayınladığı son romanını Yunus Emre’nin yukarıdaki sözüyle başlatır. “Hayatın her zaman kendine mahsus bir nağmesi vardır. Bazen taş plaktan eski bir tango, bazen bir bozlak, bazen rast şarkı...’’ Yazar bu makamları kahramanlarının hikâyelerinin içinde son derece güzel ve duru bir Türkçeyle ve bir o kadar da akıcı bir üslupta anlatır. Olaylar bugünün Türkiye atmosferinde geçer, kahramanlar iç içe geçmiş öyküleriyle bizi sarar sarmalar, ayna olur. Bir devlet çocuğu olan ve kendi geçmişine dair hiçbir şey bilmeyen, “Kök gövdenin yükünü hafifletir, benim köküm yoktu’’ diyen Müberra, kızı Bilge, Naciye Paşa ve KHK ile atılan öğretmen Evren Hoca’nın kendi zaviyelerinden anlattıklarıyla örülü roman, “kendi hayat hikâyemizde başımıza gelenlerden ziyade başkalarına yaşattıklarımız” üzerinde durur. “Düşüne taşına söylediklerimiz değil, söylemediklerimiz, ağzımızdan bir anlığına çıkan’’ cümlelerin izinde gider. İnsana insanın aynasından bakar. Fethi Gemuhluoğlu’nun “İnsan, insanın gölgesinde yeşerir’’ sözü romanın alt fonunda hep hissedilirken, tam tersi olan “İnsan, insanın gölgesinde çürür’’ sözünün aksini de görürsünüz.

Nurullah Paşa’nın bir ameliyat hemşiresi olan Müberra’ya söylediği “Yeter ki hakikat incinmesin” sözü herkesin kendi yüklediği anlamlarla romanın merkezine yerleşir. Müberra: “O sırada, hakikat nedir diye sorma gereği bile duymamıştım. Nurullah Paşa benim hakikati bildiğimi zannediyor, onu hayal kırıklığına uğratmayayım diye mi düşünmüştüm? Kim bilir...İnsanın kendisi, kendisine bile uzak.’’

Bugün bu uzaklık sosyal medya ile daha da açılıyor. Hayatın içine “Her şey, olduğundan başka ama illa ki güzel görünsün’’ kurgusuyla imaj etiketiyle daha çok “yalan’’ giriyor... “Hakikatin ancak arayanlar tarafından bulunabileceğini idrak etmeyi unuttuğumuz’’ bir dönemde; bir solukta okunan, insanı içeriden, tam da kalbinden yakalayan; “yaşatan veya çürüten’’ gölgelerimiz üzerine bizi düşündüren bir roman yazmış Fatma Barbarosoğlu. Bir çırpıda, çok severek okudum. “Hayata Romanla Bakmak’’ bizi zenginleştirir diyen edebiyat profesörü Fatih Andı’yı da yarın Türk Kahvesi’nde konuk ediyorum. Roman’ı daha derinlikli olarak orada da konuşacağız.

“Sosyalizm elma turtası kadar Amerika’dır”

  • Trump seçilmeden önce Amerikan sağı, Avrupa’daki bağları yeni sağın yükselişi gündemimizdeydi. Avrupa sağı ile de yakın bağı vardı. Leo Strauss’dan, Hayek’e, Carl Schmitt’e, pek çok isim bu akımda fikir zincirin içinde yer buldu. Yaklaşan Amerikan seçimleri ise demokratların adayı olarak Bernie Sanders ismini öne çıkarıyor. 2015 yılında aday olan Sanders Amerikan seçimlerinin Musevi asıllı ilk adayı. Kuzey Avrupa soluna yakın fikirleriyle kendisini demokratik sol olarak tanımlıyor. “Sosyalizm elma turtası kadar Amerika’dır’’ diyen Sanders’a 1960-1980 arasındaki ‘yeni sol’ akımının devamı olarak bakılabilir mi? Sanders ile birlikte yeni dönemde Amerikan solunu daha çok konuşacağa benziyoruz. Ayrıca Amerikan solu Türk soluna olan etkilerinden dolayı da önemli.
  • AMERİKAN KOMÜNİST PARTİSİ
  • Kapitalist Amerika’dan sosyalist başkan çıkar mı’’ bilmem ama bir dönem Amerika’da bir Komünist Parti var olmuş, özellikle müzikte kendisini hissettirmiş. “We shall we overcome’’ diyen Pete Seeger, Joan Baez şarkılarının sözleri o günleri anlatır.
  • Amerikan Komünist Partisi ACP 1919’da kurulmuş ancak kalıcı olamamış, zaman içerisinde dağılmış. Bunun sebeplerinden birisi de Amerikan solcularının Stalin döneminde yapılanlar ile halleşememesi. Amerikalı komünistleri Stalin dağıtmış. Sonrasında ise “Stalin’siz bir sol olur mu’’ arayışına giren isim Herbert Marcus olmuş. Marcuse “özgürlükçü sosyalist’’ diye bir tanım üretiyor, Stalin’siz bir sol nasıl olur diye bakıyor. Özgürlükçü bir Marksizm diyebilmek için de sosyalizmi gerçekleştirecek olan işçi sınıfını yeniden tarif etmek gerekiyor. Eserlerinde Eflatun’un devletine, Thomas More’un Ütopya’sına benzer bir hayali anlatan Marcuse makinaların boyunduruğu altında, bize gerekmeyen şeyleri üretmek için deliler gibi çalıştığımız bir toplum düzenini eleştirir. O fikirlerin etkisinde Çiçek Çocukları hareketi, çiçekli kıyafetler, çıplak ayak ve ‘özgür’ yaşam, eş değiştirmeler, LSD kullanımı, “Vietnam’a hayır!” kampanyaları başlar. Askere gitmez, kaçarlar. Marcuse, devlet ya da devletin baskısını istemez. Onun yazılarındaki Ütopya gençler tarafından çok sevilir. Frankfurt Ekolü düşünürleri bu damarda etkili olur. Kennedy’nin ve daha sonra Johnson’ın seçilmesini ve onlarla birlikte Amerika’da refah devletine ait bir takım yasaların geçmesini sağlarlar. Irkçılığa karşı hareketleri güçlendirirler. Feministlerin, Obama’nın da yolunu açan o günlerdir. Bu gençlik hareketine nükleer silahlanma son verir. Bir tarafıyla dejenerasyon, diğer tarafıyla kapitalizme direnen Amerikan solu tek bir siyasi kalıba sığmasa da zamanla sistemle uyumlanır. Reagan ile döner her şey, neocon’lar iktidarıyla bugüne gelir. Bernie Sanders Amerika’yı yığışımların tekelinden kurtarır mı, aç çocukların, evsizlerin, aşevlerinden aldıkları yemekle yaşayan Amerikalıların derdine şifa olur mu bilmiyorum... Ancak yeni bir solu konuşmakta fayda var.
Ölümü unutmak hakikati incitir
Hayat
Ölümü unutmak hakikati incitir
Hakikat İncinmesin adlı kitabıyla okuruna seslenen Fatma Barbarosoğlu, “Bu dünyanın geçici olduğunu yeterince idrak etmiş olsaydık kimse kimseye haksızlık edemezdi” diyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.