Sosyal medya, kitlelerin afyonudur!
Yusuf Kaplan
Sosyal medya, kitlelerin afyonudur!
Sosyal medyayı küçümsüyoruz. Sosyal medyanın sığ, pejoratif ve şiddet yüklü dünyasına bakınca bunu normal karşılayabiliriz.Ama hayatımızın sosyal medya etrafında döndüğü, gençlerin dünyasının büyük ölçüde sosyal medya tarafından şekillendirildiği gerçeğini farkedince işin rengi değişiyor.Sosyal medyaya ilişkin bütün gözlemlerimiz ne kadar eleştirel nitelik taşırsa taşısın, bütün bunlar sosyal medyayı küçümsememizi gerektirmez. Aksine, sosyal medyayı ciddiye almak zorundayız. Sosyal medyayı ciddi...
Düşünmenin neresindeyiz?
Mustafa Kutlu
Düşünmenin neresindeyiz?
Prof. Dr. Hüsamettin Aslan’ı 3 Ocak 2018 tarihinde kaybetmiştik. O Tunceli Öğretmen Okulu’nda talebe iken, ben aynı ilin lisesinde edebiyat öğretmeni idim. Yıllar sonra İstanbul’da “Erenler Kahvesi”nde (Çorlulu Ali Paşa Medresesi) buluştuk. Güzel günler geçirdik. “Epistemik Cemaat” adlı doktora tezinin yazımına ve Türkçe açısından kontrolüne yardımcı oldum. “Aykırı” ilim adamlarımızdan biri idi. Kendisini rahmetle anıyor, “düşünce” konusundaki düşüncelerinden bir demet sunuyorum:- Düşünme ne dem...
Yeni barbarlık çağı ve dünya vatandaş/lığ/ı masalı
Yusuf Kaplan
Yeni barbarlık çağı ve dünya vatandaş/lığ/ı masalı
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - Yeni barbarlık çağı ve dünya vatandaş/lığ/ı masalıBütün sınırların ortadan kalktığı bir dünyanın ortasındayız. Yırtıcı bir dünya bu. Kaotik. Barbar. Güçlünün haklı, haklının güçsüz olarak görüldüğü ilkel bir dünya.Dün, modernliğin başlangıçlarında geliştirilen ve insanın dış dünyasında hâkimiyet kurma kaygısıyla geliştirilen savaş teknolojileri vardı.Bugün insanın iç dünyası, zihin dünyası, arzuları üzerinde hâkimiyet kurma kaygısıyla geliştirilen sanal ben-teknolojil...
Güce sahip olmak, insanı özgürleştirdi mi, gücün kölesi hâline mi getirdi?
Yusuf Kaplan
Güce sahip olmak, insanı özgürleştirdi mi, gücün kölesi hâline mi getirdi?
“Tarihi güçlüler yazar, güçlüler yapar” fikri yaygın bir fikir. “Güçlü olmazsanız, yok olursunuz” fikri de hemen ardından gelen bir başka ayartıcı yaklaşım biçimi.Gücü kutsayan, insanı gücün, güçlü’nün kölesi olarak gören insan adına, tabiattaki bütün canlılar adına ürpertici yaklaşım biçimi bu.Gücü kutsamak, hele de maddî gücü putlaştırmak, insanı da, hakikati de bütün canlı hayatını da yoksaymak, Darwinyen orman kanunlarıyla dünyaya hükmetmenin, gücün önünde boyun eğmenin ve eğdirmenin normal ...
Sunî teneffüs
Gökhan Özcan
Sunî teneffüs
“Yeryüzünün tarihiyle biraz fazla uğraşınca, bugün maalesef pervasızca sömürülen yeryüzüne karşı derin bir saygı duymaya başlıyorsunuz. Yeryüzü sistematik bir biçimde yağmalanıyor. Bizim yeniden yeryüzü karşısında, onun güzelliği, yabancılığı, eşsizliği karşısında şaşırmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bahçede tecrübe ettiğim şey: Yeryüzü büyüdür, bilmece ve sırdır. Ona sömürülecek bir kaynak gibi davranırsanız onu zaten tahrip etmişsiniz demektir” Yukarıdaki ifadeler, son zamanlarda ismini sıkça duyd...
Herkesin alacaklı olduğu şehirler
Herkesin alacaklı olduğu şehirler
Şehir yönetimi sadece bilimsel ve teknik yöntemlerin en iyi şekilde kullanılarak, mükemmel geometrik şekillere ulaşılan bir uygulamalar dizisinden ibaret olmadığı gibi buna ilaveten şehir ahalisinin su, aş, ulaşım ve temizlik ihtiyaçlarının mükemmel bir mekanik organizasyonla görüldüğü bir performanstan ibaret de değil. Şehrin içerdiği farklılıkların iyi ve adil yönetimidir esas olan.Video: Herkesin alacaklı olduğu şehirlerBu açıdan bakıldığında bugünün şehirlerinin ahvali elbette farklı klasmanlara ve değerlendirmelere konu olabilir. Herşeyden önce, şehirliliğin içerdiği borcu hatırladığımızda konunu sadece “yönetim”le sınırlı olmadığını da görmüş oluruz. Şehir tabiatı itibariyle karmaşık bir ilişkiler ağı, büyük şehir ise karmakarışık bir ilişkiler ağının oluşturduğu bir sosyal yapıdır. Bu ağ içinde yönetenler kadar yönetilenlerin de kalitesi çok önemli. Çok yakındığımız dikey yapılanmalar, içinde insan bulunmayan ama lüks mekanlar, komşuluk ilişkilerinin azalması, steril güvenlik sitelerinin oluşumu gibi sorunlar sadece yönetenlerin ürettiği sorunlar değil insanlık durumumuzun trajik bir gelişimiyle ilgili bir sorun.Ünlü Alman filozofu Martin Heidegger’in teknolojinin tabiatına atfettiği bir telos, insanın da içinde sadece üzerine düşeni yaparak tamamladığı bir süreç, bütün dünyayı yavaş yavaş bir kıyamete doğru sürüklüyor. Çok karamsar bir bakışaçısıyla resmettiği bu çağdaş varoluş içinde Heidegger işin içinden “bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” diyerek çıkmıştı.Aslında çıkamamıştı. Dünyayı böyle resmettiğinde insana hiçbir sorumluluk da bırakmayan bir kaderciliğe veya hatta etik ibahiyeye kadar işi götürmek de mümkündü.Şehirle ilgili şikayet edilen bütün olumsuzluklar büyük ölçüde insanların şehre, diğer insanlara veya başkalarına olan borçlarını unutmalarının, ihmal etmelerinin veya inkar etmelerinin bir sonucu. Unutma, ihmal veya inkar, her biri farklı bir sorumsuzluk düzeyi olarak şehri bizim için başka insanlarla bir beden olma nimeti kılmak yerine farkında bile olmadığımız bir kıyamete doğru sürüklenmemizin mecrası kılar.Şehir hayatının kendiliğinden yüklediği işbölümü içinde kimse borçtan muaf değildir demiştik. O yüzden, mesela, sivil toplum örgütlerimiz, kanaat önderlerimiz, cemaat teşekküllerimiz, meslek gruplarımız şehirlerimizde yaşanan olumsuzlukları sadece bir kesime, bir yöneticiye yükleyerek işin içinden sıyrılamazlar.Onlar da şehrin tabiatında mündemiç olan taksimi amelle nasıl bir sorumluluk yüklenmek durumunda olduklarını yeterince düşünüyorlar mı? Düşünmüyorlarsa borçlarını da bilmiyorlar demektir. Borçlarını bilmeyen, tanımayan, inkar eden bir toplumda, hiçbir şeyin hesabı da doğru dürüst tutulamaz. Kamu arazisine bir cami kondurmak suretiyle kendi cemaatinin çıkarına yapmak istediği imar değişiklikleri için emrivaki yapma telaşına düşen nice kanaat önderi gördük. Kendine göre hayırlı işler yaptığını düşünen, kendi kendine not veren, kendi kendini değerlendiren bir yaklaşımla başka insanlara, kamuya, hiçbir borcu olmadığını düşünme noktasına ulaşanlar da şehri oluşturan toplumsal bünyenin bir organıdır.Toplum bir vücut gibidir. Bir organı ağrıdığında vücudun geri kalan kısmı bütün bu acıyı hisseder. Peki ya, vücudun bir organı diğer organlara zarar verecek, acıtacak şekilde hareket ettiğinde vücut bütünlüğü nasıl hissedilir veya o vücut neler hisseder? Medeniliğimiz şehirliliğin bize yüklediği borcu tanımakla ve bu borcu ödemeye azmetmekle başlıyordu. Bu borcu bilmeyen ve tanımayanların şehir yönetimini üstlenmelerinin caiz olmadığı gibi, bu borcu hissetmeyenlerden oluşan bir toplumu yönetmenin de apayrı bir imtihan olduğu da ayrı bir gerçektir.Neticede bizi yönetmek üzere seçtiğimiz insanlardan neler beklediğimize bir bakalım. Kendisine bir ayrıcalık talep etmeden bu bünyede yaşamaya devam eden kaç kişi vardır? Kendisini başka insanlardan ister birey bazında isterse topluluk veya cemaat bazında ayrıcalıklı görmeyen, hissetmeyen kaç nispetinde insan vardır şehirlerimizde?Lafa gelince kuralların herkes için uygulanmasını istediği halde, konu kendisine gelince bir ayrıcalık kullanmak için bir nedene sahip olduğunu düşünenlerle dolu değil mi şehirlerimiz? Herkes veya her cemaat, her dernek, her topluluk, her aşiret veya kabile bu toplumda kendisini, bırakınız borçlu olmayı, alacaklı bile görüyor. Şehir herkesin diğerine borçlu olduğu bir yer. Şehir kalitesi bu borçluluğun bir bilinç haline geldiği yerde başlar. O yüzden şehirde hiç tanımasanız da başkalarına sergilenen nezaket ve protokollere riayet, bu borcun ilk ve en basit taksitidir.İnsanların borçluluklarını hissetmeleri şükran duygusunu da artırır. Başka insanların varlıklarıyla birlikte mümkün olan bu şehir hayatı insanın şükrünü artırır. Yaradana şükür, yaradılana teşekkürle başlar. Borçlu olduğu kula teşekkür etmesini bilmeyen yaradana da şükrünü ifade edemez. Zaten şehirdeki borçluluğunu bile görmeyen kişi, yaradana borçlu olduğunu da zor görür. O yüzden şükretmeyen ve teşekkür etmeyen insanlarla doluyor şehirlerimiz.Tabi daha kötüsü, borçlu olduğunu görmeyenlerin kendilerini sürekli alacaklı görmesi. Herkesten alacaklı, dolayısıyla bu alacağı tahsil için alabildiğine saldırgan, öfkeli ve saygısız. Bu duygulara sahip insanların dolu olduğu şehirleri kim idare ederse etsin, ortaya daha iyi bir sonuç çıkmıyor.
Şiir, edebiyat ve yazın
Şiir, edebiyat ve yazın
İslam öncesi Arap toplumunda şiir, tek başına ilim demekti. Bu nedenle Allah, Kur’an’ı vahyederken, “Biz peygambere şiir öğretmedik” (Yasin, 36:69) diyerek vahiy (ve ona tabi bir form olarak hadisler) ile şiirin arasını, herhangi bir tevile, zeyle ihtiyaç bırakmayacak bir şekilde ayırdı.İlâhîliği ve apaçıklığı nedeniyle Müslümanların tereddütsüz benimsediği bu bilgi, şiiri ortadan kaldırmıyor, bilakis onu asıl gerçekliğine yerleştiriyordu. Zira, ilâhî kelâm (Kur’an), zikrettiğimiz ayette de yer aldığı şekilde, hak ve hakikati açıklayandı. Şiir ise, İbnü’l-Arabî’nin kelimeleriyle, “Şuur kökünden” geliyordu ve “onun tam aksine, tafsil ve açıklamayla değil, icmal ve özetlemeyle” ilgiliydi.Dolayısıyla şiir, Müslüman dünyada, zikrettiğimiz gerçekliğiyle, İslam’dan sonra da asla vahiy olmayan ama hakikate eriştiren etkili başka bir araç olarak hükmünü sürdürmüştür.Bu bakımdan, Heidegger’in Sanat Eserinin Kökeni’nde, abartılı bir yükseltişle ayaklarını yerden keserek, sanatta şiire yüklediği büyük değer, Müslümanlar için bir sürpriz oluşturmadı. Zira, sürekli olma özelliğine sahip bulunan ilâhî feyzin ve müjdelerin zarfı olarak şiirin, gökten inmese de bir şekilde göğe iliştiği (gökselleştiği) oldum olası bilinmiş ve benimsenmiş bir durumdu. Ancak bu durum, şiirin, Müslüman dünyada, önce modern zamanlardaki yeni yüksek anlatım formlarını, kendi kanatları altına alarak edebiyatlaşmasıyla ve giderek (roman başta gelmek üzere) sair anlatım formlarının onu da sıradan bir forma dönüştürecek şekilde öne geçmesiyle, bizim şu zamanımızda mülemmalı hatta ziyadesiyle sorunlu bir sonuca evrildi.Şiir, o günden bugüne yaygınlığından ve dolayısıyla popülerliğinden hiç bir şey kaybetmedi elbette ama neticede, edebiyat türlerinden bir tür olmakla, yukarıda zikrettiğimiz gerçekliğini, edebiyatın yeni gerçekliğine feda ederek sıradanlaştı ve dolayısıyla hakikate eriştiren araç olma özelliğinin de aşınmasıyla, etkili söz söyleme gösterisine dönüştü.İşte şimdi, tam da bu nedenle Heidegger’in sanatta şiire yüklediği değere (bir Batılı’yı referans göstermenin dayanılmaz hafifliğiyle) itibar ve hatta ona yaslanarak kendi asil gerçekliğini şiire yeniden tevdi etmenin bir yolunu (tersinden de olsa) yeniden aramaya başladık.Zemini kaymış bir anlamı yerine iade edebilmenin ilk yolu, herhalde ilgili tanımların, önceki muhtevalarıyla teyidinden / tekidinden, algıların ve anlayışların değişmesine bağlı olarak bu mümkün olmuyorsa yeni bir muhtevaya oturtulmalarından geçiyor olsa gerektir.Örneğin, önce şiiri edebiyattan, edebiyatı da yazından ayırmak gibi...Edebiyat, kökü Arapça (edb) olan ama manasını Osmanlı Türkçesi’nde bulan bir kelimedir.Okyanus Sözlüğü bu kelimenin ilk anlamını, “Duygu, düşünce ve hayallerin söz ve yazı ile, güzel ve etkili bir biçimde anlatılması sanatı” olarak açıklamış.Elifbadan Alfabeye geçişimizle birlikte, kök bağı nedeniyle İslami bir zihniyeti ve Müslümanlara mahsus bir kültürü temsil ettiği için edebiyat da bir tilciğe kurban edilmek istendiğinden, onun yerine “yazın” kelimesi uydurulmuş.Diğer kullanımlarındaki sinameki duruşu da bir yana, önce sözlükler itibar etmemişler bu kelimeye. Örneğin yine Okyanus Sözlüğü, edebiyat kelimesiyle ilişkilendirerek ona şu kadarcık bir anlam yüklemiş: “Yazın türleri dili.”Bu durumda, “tilciktir” diyerek yazın’a muhalefet etmek yerine, şer gördüğümüz şeyde hayır da olabilir hükmünden güç alarak, yazın kelimesini söz konusu tanım ihtiyacını gidermede bir binek olarak kullanabiliriz.Böylece, Mete Çamdereli’nin, aynı zamanda zikrettiğimiz konuda erken bir uyanışın ifadesi olan “Yazın, yazıya dair olan her şeydir, edebiyat da edebiyatçıların işidir” sözünün kılavuzluğunda, “Şiir şairin, edebiyat edebiyatçının, yazın da eli kalem tutan herkesin işidir” sözünü tesis edebiliriz.Konuya bu noktadan baktığımızda, şiire asaletinin ve biricikliğinin yeniden iadesi tahtında, yazın tilciğini sineye çekmemiz, onu pratik bir ihtiyacın (eli kalem tutan herkesin yazma ihtiyacının) gereği şeklinde algılamamız mümkündür.Yine bu yolla, nesir / düzyazı tanımı altında topladığımız hikaye, roman, anlatı, deneme vb. türleri, edebiyat ortak adında toplamamız ve dolayısıyla, sebze hali ifadesine denk bir söyleyişle mevcut kitap pazarının şartlarına tabi olarak, gittikçe sığlaşan / sıradanlaşan mezkur türlerin yazın tanımıyla geçişliğinine imkan sağlamamız da mümkündür.Hatta bu imkanın sahasına, şiir ile yazın arasındaki geçişlilik de dahil edilebilir. Zira, yüksek anlatım formu olarak nitelediğimiz ve bu esasta sabit olmasına özen gösterdiğimiz şiir ile şiirsel metinleri, şiirimsi söz ifrazatlarını birbirlerinden hassaten ayırmak zorundayız.Ne de olsa, yaşayan her beş ferdinden altısının kendisini şair saydığı bir ülkede yaşıyoruz.
Açlık ve şişkinlik
Gökhan Özcan
Açlık ve şişkinlik
“Düşüncesizlik, günümüz dünyasında her yere girip çıkan garip bir misafirdir. Çünkü günümüzde en hızlı ve ucuz yolla bilgiye ulaşılıyor ve aynı anda hızlıca unutuluyor. Böylece bir etkinlik, bir diğerini kovalıyor” diyor Martin Heidegger, ‘Olmaya Bırakılmışlık’ isimli eserinde.Sofra kurup adam gibi yemek yeme yerine çoğu vakit ayak üstü atıştırmayı tercih eder hale geldik. Sorsalar, bunun bir tercih olmadığını, mecburiyetten öyle yaptığımızı söyleriz. Nedir o mecburiyet? İş yoğunlukları, mesai zorunlulukları... Bugün bizim mecburiyet diye nitelendirdiğimiz ne varsa aslında hepsi birer tercih... Bazılarını kendi başımıza yaptık o tercihlerin, bazılarını topluca...Atıştırma kültürünün yaygın hale gelmesiyle hemen hepimizde mide sıkıntıları, hazım güçlükleri başladı. Herkesin midesiyle az ya da çok bir derdi var. Çünkü yiyecekleri damperli bir kamyonun yükünü boşaltması gibi boca ediyoruz midemize. Tabiatı buna uygun olmadığı için midelerimiz de kendi bildikleri dilden isyan ediyorlar bu halimize. Bunu hak etmediğimizi söyleyebilir miyiz? Atıştırmayı yemek yemenin muadili ya da ikamesi olarak kabul etmekle en başta feci bir yanlışa düştük aslında biz. İkisi aynı şey değil oysa, birbirinden çok farklı iki ayrı şey...Biri mideyi beslemeyi ifadeediyor, ikincisi mideyi doldurmayı tabiri caizse. Asli olanın, olması gerekenin ne olduğunu zaten midemiz bize söylüyor. Birinde mide için her şey yolunda ilerliyor, diğerinde isyana yol açacak derecede büyük bir hata işleniyor.Midemize karşı işlediğimiz bu hatayı ayniyle zihinlerimiz için de işliyoruz üstelik. Tıpkı midelerimiz gibi zihinlerimizi de adam gibi beslemekten uzaklaştık, uzaklaşıyoruz. Zihinlerimizi de elimize geçen her sözü, bilgiyi, ifadeyi içine tıkıştırarak hazımsızlığa duçar ettik. Midelerimiz sindiremediği, vücuda yarayışlı hale getiremediği atıştırmalıklar yüzünden nasıl alarm veriyorsa zihnimiz de aynı şekilde imdat ediyor aslında. Birtakım ilaçlarla mideleri bir zaman için yatıştırmak mümkün ama zihinlerde durum çok daha vahim... Hepimiz kendimizce çareler bularak uyuşturmaya çalışıyoruz bu yüzden zihinlerimizi... Tek tek isimlerini yazmaya gerek var mı? Peşine takıldığımız, kapılıp gittiğimiz ve insandan insana değişen bir sürü şey: Teknoloji ve internet mesela, hararetli siyaset, moda ve trendler, günler ve kabuller, tüketim, futbol, bilumum spor yapmalar, kas ve baklava işleri, kültür ya da sanat etiketi yapıştırdığımız piyasalık işler, fizik, yanında metafizik, gezmeler tozmalar, tatillere akmalar, olanca gurmelikler, komik şeyler, dehşetengiz videolar, akan gündemler, akmayan fikirler... Bütün bunlar, ucundaki minicik faydayı göstererek kendimiziikna ettiğimiz uyuşmalar üretiyor bizim için... O uyuşmalar da güya bizi sancılarla yaşamaktan kurtarıyor. Sancısızlık sanısı benim bildiğim en sancılı şey oysa!“Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır; zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir” diyor Arthur Schopenhauer, ‘Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzere’ kitabında.“Sonsuz bir açlığı korkunç bir şişkinlik hissiyle yaşamak” dedi beyaz saçlı adam, “galiba hikayemiz bu bizim!”

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.