Suudilere Reddiye: Haremeyn ve Sultanlar-1
Suudilere Reddiye: Haremeyn ve Sultanlar-1

Eve kapanmadan kısa bir sure önce bu sütunda kaleme aldığım bir yazıda, bu yıl haccın iptal edilmesinin gündeme gelme ihtimalinden söz etmiştim. Yaşanan gelişmeler bu sonuca doğru gidildiğini göstermektedir. İslam dünyasının ve Müslümanların her yıl dört gözle bekledikleri ömürlük ibadetlerini bu yıl yapamayacakları endişesi koronavirüsün oluşturduğu tehditten büyük olduğu bir gerçektir. Lakin bu konuda ciddi bir hazırlığın olmaması, bu yıl haccın erteleneceğinin göstermektedir. Veya en azından buruk bir hac mevsiminin yaşanacağına işarettir.

Diğer taraftan ekonomisi eksiye doğru giden Suudi Arabistan da 12 milyar dolarlık bir hac gelirinden mahrum kalacaktır. Petrol fiyatlarının gerilemesiyle bütçe dengeleri alt üst olan ülkenin maliye bakanı da halkın önüne çıkarak, bu güne kadar yaşanmamış acı bir reçetenin uygulanacağı ilan etmiştir. Bu görüntü bir yana, 2030 vizyonun ile gündeme gelen ve inşası hızla süren MBS’nın saplantısı Neom kenti etrafındaki tartışmalar; hatta mücavir alanda arazisini vermeyen bir aşiret mensubunun öldürülmesi gibi haberler Suudi halkı üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmiştir.

Taha Kılınç’ın dünkü yazısında dile getirdiği ve bugünlerde Suudi Sosyal medyasını işgal etmeye başlayan “Osmanlı Revakları” meselesinin arka planında yatan gerçek; yaşanan memnuniyetsizlik ve aslında SA’nın bir yol ayrımında olmasından ibarettir. Nitekim revakların Osmanlılara değil; Hz. Osman’a ait olduğu iddiası da kamuoyunun dikkatlerinin başka yöne çevrilerek gerçek sorunların ötelenmek istenmesinden başka bir şey değildir.

Uzun zamandır Türkiye ile yaşanan bölgesel rekabette kullanılan Osmanlı aleyhtarlığı yeni bir boyuta taşınmıştır. Öyle ki, dünyamızın geçtiği bu karanlık tünelde, başka hiç bir konu yokmuş gibi, Selahhadin-i Eyyubi’den sonra Hadimulharemeyn (İki kutsal beldenin hizmetçisi) ünvanını kullanan Osmanlı Sultanları’nın Kabe’ye hizmetleri tartışma konusu yapılmaya başlanmıştır. Oysa, Suudilerin bizzat kendi araştırmaları ile de bu hizmetler defalarca tescil edilmiştir. Bu konuda son yıllarda resmi tarih kurumları olan Daretül Melik Abdülaziz tarafından hazırlanmakta olan Hac Ansiklopedisi’nde -zorunlu olarak- en çok bu hizmetlere yer verilmiştir.

Bu konuda Türk araştırmacıların dışında, hem Arapların ve hem de diğer gayrimüslim tarihçilerin ciddi çalışmaları vardır. Ayrıca danışmanlığımda yapılmış yüksek lisans ve doktora tezleri de bulunmaktadır. Başka bir ifade ile Osmanlıların Haremeyn’e hizmetlerini tarih tescil etmiştir. Sosyal medya rüzgarı bu hakikati değiştiremeyecektir. Ancak zihinlerin bulandırılması ve tarih üzerinden iki ülke arasına sokulan husumetin tamiri uzun yıllar alacaktır. Mesela; bir çok dilde bulunan Suraiya Faroqhi’nin (Süreyye Faruki) Hacılar ve Sultanlar adlı eseri Osmanlı Sultanları’nın hac ve Haremeyn hizmetlerini yıllarca önce ortaya koyarak bugünkü hezeyanlara cevapları hazırlamıştır. Yine benim bir çok yazım dışında 2017 yılında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İlmi Araştırmalar Dergisi’nde yayımladığım, “Hac ve İktidar: Haremeyn’de Erken Dönem Osmanlı İmar Faaliyetleri” başlıklı geniş makalem de bu hizmetleri belgeleriyle ortaya koyaktadır.

Madem böyle bir tartışma başlamıştır ben de üstüme düşeni yaparak burada yayımlayacağım bir kaç yazıyla bu hizmetleri bir kere daha hatırlatacağım. Osmanlıdan günümüze kalan miras tartışmalarını ve sonunda Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdülaziz b. Suud’un vadettiği “hac idaresi” meselesini ele alacağım.

Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki Mısır Seferi sırasında Mekke ve Medine’yi (Haremeyn) içine alan Hicaz bölgesi de Osmanlı idaresine girmiştir. O sıradaki Mekke Şerifi II. Berekat, oğlu Ebu Numey ile bir heyeti Kahire’de bulunan Sultan’a gönderip gönüllü olarak Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirmiştir. Hatta bugün yine sık sık gündeme getirilen kutsal emanetlere konu olan emanetler de bizzat Ebu Numey tarafından Sultan’a hediye edilmiştir.

Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti Haremeyn ile sadece Müslümanların kıblesi olduğu için ilgilenmemiş; bilakis idaresindeki bir yerin ve halkının sorumlusu olarak davranmışlardır. Yavuz Sultan Selim daha Mısır’da iken yaptığı düzenlemeler ve yardımlar ile Haremeyn’in iktisadi kalkınmasına önemli katkılar sağlamıştır. Ayrıca bugün çoğu tahrip edilen Mekke’nin tarihi alt yapısıyla Kabe ve çevresinin yeniden imarını başlatmıştır. Osmanlı Sultanı, Hicaz’ın Osmanlı idaresine girmesinin hemen ardından, eskiden var olan vakıflara ilave olarak, yenilerini kurup Mısır’daki bazı gelirleri de bu vakıflara tahsis etmiştir. Mesela, Sultan Mısır seferinden dönmeden önce sadece Kâbe’nin kisvesi (örtüsü) için dokuz köyün gelirlerini vakfetmiştir. Kendisinden önceki adil sultanlar gibi Haremeyn’e hizmet etmeye başlayan Yavuz Sultan Selim, aynı zamanda Hadimü’l Haremeyni’ş-Şerifeyn ünvanını kullanan ilk Osmanlı padişahıdır. Yavuz Sultan Selim’den itibaren de Haremeyn’e hizmet ve hac islerini düzenini sağlamak sultanlığın mutlak görevleri arasına girmiştir.

Yavuz Sultan Selim, Hicaz’dan Kahire’ye gelen biat heyetini, Haremeyn ahalisine hediye olarak dağıtılacak 200 bin altın dinar verip geri göndermiştir. Nitekim o yıl 12 bin kişiye dağıtılan yardımlar ile Hicaz halkının ve hacıların gönlünü kazandığı gibi Haremeyn’e hizmeti de bir miras olarak bırakmıştır.

“Ateş Krallıkları” kimin külahına ne anlatacak?
“Ateş Krallıkları” kimin külahına ne anlatacak?

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli ve Suudi Arabistan’ın sahibi olduğu MBC TV’de yayımlanmaya başlanan “Ateş Krallıkları” isimli televizyon dizisi Türk dizilerinin Arap dünyasında (aslında giderek bütün dünyada) efsane haline gelmiş etkisini kırmaya dönük bir hamle olarak değerlendiriliyor. Bu değerlendirmeye yol açan beyanlar, bizzat dizinin yapımcısının “Osmanlı yönetiminin arkasındaki vahşet dolu tarihi ifşa edeceğini” bu vesileyle ifade etmiş olması. Zaten dizi de doğrudan doğruya Osmanlı’yı, Osmanlı nezdinde de aslında bugünün Türkiye’sini açıktan hedef alıyor.

Arap resmi medyasında Türkiye’ye karşı bu kadar aleni ve bu ölçekte bir saldırı sanırım ilk defa vuku buluyor.

Geçmişten bu yana özellikle I. Dünya Savaşı sonrası kurulmaya çalışılan ulus devletler döneminde Türklerde “bizi arkadan vurmuş Arap”, Araplarda ise “bizi asırlarca sömürmüş Osmanlı” imajının nasıl bir emperyalist şeytan vesvesesi olarak halkları birbirinden uzaklaştırmaya, nefret ettirmeye çalışan bir söylem olduğunu anlatmaya çalıştık durduk. Doğrusu, çok şükür, geldiğimiz noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bütün resmi söylemlere rağmen artık ne Araplarda Osmanlı kendilerini sömürmüş bir ülke olarak algılanıyor ne de kendini bilmez, tarihini ve kültürün bilmezlerin dışında Türklerin genelinde Araplar bizi arkadan vurmuş hainler olarak görülüyor.

Dahası, bu iki taraflı propagandanın nasıl bir işgalci, kolonyalist amaca hizmet ettiği yönünde yüksek ve yaygın bir bilinç oluşmuş durumda. Elbette Araplar arasından Osmanlı’yı arkadan vurmuş hainler de çıkmıştır, ama o kadar hain, hatta daha fazlası Türkler arasından da Osmanlı’ya mensup diğer bütün milletlerden de çıkmıştır.

Bilakis hem Araplardan hem de diğer bütün Osmanlı akvamından Hilafete ölesiye sadık, Çanakkale’de de Trablusgarb’da da, Hicaz bölgesinde de diğer bütün cephelerde de insanlar Türklerin yanı sıra beraber savaşmış ve beraber şehit olmuştur. Bu savaşın sonunda Araplarla Türkleri birbirinden koparmak içinse apayrı kampanyalar her iki kavim arasında bu nefreti ekmeye çalışılmıştır. O yüzden Arap düşmanlığı Türk düşmanlığının kardeşidir. Her iki düşmanlığı aradan kaldırdığımızda ikisinin arasında sadece kardeşlik ortaya çıkar.

Son yıllarda Arap dünyasında Türk dizilerinin bu kadar rağbet görmesi, bu kadar geniş bir etki alanına kavuşması, Arapların Türk kardeşleriyle kucaklaşmaya ne kadar hasret olduklarını gösteriyor aslında. Özellikle Diriliş Osmanlı, Payitaht Abdülhamit, Kutu’l Amare ve hatta diğer popüler dram dizilere olan rağbet bile bu hasretliğin ifadesidir. Bu dizilerin hiçbir yerinde aslında Araplarla Türkler arasındaki herhangi bir ihtilaflı konuya girilmiyor. Sözkonusu propagandalara cevap telaşı bile yok. Bu diziler bugünkü Arap rejimlerini hiçbir şekilde hedef almıyor. Onlara düşmanlık etmek, onlara karşı halkı kışkırtmak gibi bir niyeti veya boyutu hiç yok. Buna rağmen MBC’den bu dizilerin etkisini kırmaya dönük ilk büyük projenin doğrudan Osmanlıyı hedef almış olması çok manidar.

Daha önce MBC’nin sadece popüler kültür metaı olarak görüp satın aldığı ve yayınladığı Türk dizilerinin Osmanlı tarihine bir sempati oluşturması üzerine bu dizileri, mevcut ticari anlaşmalara rağmen, yayından kaldırması zaten olayın nasıl görülmeye başlandığını açığa vuruyordu. Bu bakış açısı marazi, hastalıklı, epeyce de suçluluk barındıran bir bakış açısıdır. Bizim Arap kardeşlerimizle yeni bir sayfa açıp kucaklaşmak için unutmaya çalıştığımız tarihi bu hastalıklı bakışın hiç unutmadığı anlaşılıyor. Unutmadıkları gibi, histerik bir biçimde bu tarihin üstüne üstüne gidip kendi tarihsel cürümlerini haklı göstermeye çalışıyorlar. İyi de bu tarihi hatırladıkça ve hatırlattıkça kendi halkları nezdindeki meşruiyetlerinin daha fazla aşınması kaçınılmaz olacaktır.

“Diriliş Ertuğrul” veya “Kuruluş Osmanlı” Araplara ne söyler mesela? Buna mukabil “Ateş Krallığı”kendi halklarına ne söyler?

Hemen ifade edelim ki, birincisi Arap’ıyla, Türk’üyle, Kürt’üyle, Boşnak’ıyla, İranlısıyla koca bir milletin nasıl dirildiğini ve azmettiğinde birlikte nasıl bir büyük medeniyet kurabildiklerini anlatıyor. Orada Müslüman halklardan herhangi birine karşı bir düşmanlık yok. Tam aksine birlik olmak, beraber olmak, diri olmak ve İslam’ın güzelliklerini bütün insanlara yaymanın mücadelesi anlatılıyor. Bu hikaye Arap halklarına da bütün mazlum halklara da umut ve heyecan aşılıyor.

Oysa Osmanlıya karşı, yani aslında Müslümanların birliğine, dirliğine karşı çaresizce ve vahşice direnmiş olmaktan başka hiçbir vasfı olmayan Memlüklü hükümdarı Tomanbay’dan günümüz insanına nasıl bir kahraman profili çıkarılacak ve bununla kime ne mesaj verilmiş olacak? Diyelim ki üç beş satırlık bir mesaj çıkarıldı, bu mesajı Arap halkları veya başka halklar nasıl algılayacak?

Bu mesajlara bakıp insanlar Diriliş Ertuğrul veya Osmanlı ile verilen mesajları mı silecek? Onların etkisini mi kırmış olacak? Ne kadar zavallı bir çırpınış!

Hele bir de bu dizinin yapımcısı ve yönetmeni bir İngiliz senaristi ve baş aktörü de kendi halkını gözünü kırpmadan katleden diktatör Sisi’nin adamı bir Mısırlı aktrist değil mi?

Kimin külahına ne anlatacaklar acaba?

Kerbelâ şâiri Koniçeli Kâzım Paşa
Kerbelâ şâiri Koniçeli Kâzım Paşa

Kerbela faciası hakkında mersiye yazan tarihi şahsiyetlerden biri de Koniçeli Kâzım Paşa’dır.

Düşdü Hüseyin atından sahray-ı Kerbela’ya

Cibril, var haber ver Sultan-ı Enbiya’ya

diye başlayan “Kerbela Mersiyesi” o zamanlar büyük bir şöhret kazandı. Her yerde, her zaman okunmaya başlandı ve dinleyenlerin hüşyar gönüllerini hüzün deryasına gark etti.

Video: Kerbelâ şâiri Koniçeli Kâzım Paşa

Kâzım Paşa, hem güçlü bir şair, hem de dilinden ateş saçılan bir hiciv ustasıydı. Kendisini çok seven dostları bile onun hiciv oklarından çekiniyorlardı. On dokuzuncu yüzyılın ünlü devlet adamlarından Âli Paşa, Kâzım Paşa’yı hem seviyor, hem koruyordu. Ancak onun hicvi bir nev’i meslek edinmesinden, önüne geleni iğnelemesinden hoşlanmıyordu. Hatta “Paşa hazretleri, eğer beni seviyorsanız lütfen şu hicivden vazgeçiniz” diye adeta yalvarıyordu. Fakat Kâzım Paşa yine bildiği yoldan gidiyordu.

Bir gün Kâzım Paşa, Bab-ı Seraskeri’de (Harbiye Nezareti’nde) Masarif Nazırı'nın yanında otururken bir kadın gelip aylığını istiyor. Nazır, “veremem” diyor. Söz uzayıp gidiyor. Derken Kâzım Paşa araya giriyor ve “Hanım, boşuna ısrar etme. Bu ayı vermez, fakat öbür ayı verebilir mi, bilemem” diyor.

Osmanlılar zamanında, her yıl Ramazan ayında Hicaz’a değerli hediyeler gönderiliyordu. Bunları mukaddes beldeye ulaştıran kervana da “Surre Alayı” deniyordu. Kervanın başındaki zatın adı ise “Surre Emini”ydi. Kâzım Paşa, bir yıl Surre Emini olarak görevlendiriliyor ve tabii ki çok seviniyor. Ancak, kısa bir süre sonra sevinci kursağında kalıyor. Çünkü görev kendisinden alınıp bir başkasına veriliyor. Bu işten sorumlu olan bazı kimselerin “Kâzım Paşa Alevidir. Bir Alevinin Surre Eminliği yapması doğru değildir” sözleri, böyle bir görev değişikliğine sebep oluyor. Kâzım Paşa fitne çıkaran kişinin mabeyn müşiri olduğunu bilahare öğreniyor. Hemen odasına gidiyor ve dereden tepeden konuştuktan sonra sözü Surre Eminliği'ne getiriyor. “Tam hazırlıklarımı bitirmiştim ki, görev benden alınmış. Birisi benim Alevi olduğumu söyleyerek Hicaz’a gitmemi engellemiş” diyor. Zor durumda kalan mabeyn müşiri, birkaç defa yutkunduktan sonra “Üzülmeyin Paşa Hazretleri. Demek ki Allah’ın emri böyleymiş” cevabını veriyor. Kâzım Paşa taşı gediğine şöyle koyuyor: “Eyvallah! Ama merak ettiğim bir şey var. Allah, bu emri yerine getirmek için, kullarından acaba hangi p…..gi görevlendirdi?”

Üsküdar’ın ünlü isimlerinden olup hazırcevaplılığıyla tanınan Aziz Efendi, bir gün eşeğine binip çarşıya gidiyor. Az sonra Doğancılar’da Kâzım Paşa ile karşılaşıyor. Her zaman olduğu gibi, şaka yapmak isteyen Aziz Efendi, eşeğine şöyle hitap ediyor: “Öp bakalım, Paşa babanın elini!” Kâzım Paşa, derhal elini eşeğin ağzına götürüyor ve gülerek “Aziz ol!” diyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi Kâzım Paşa, devrin önemli devlet adamlarını hicvetmeyi adet haline getirmişti. Aşağıdaki dörtlüğüyle de Tanzimatçı Mustafa Reşid Paşa’yı fena halde şöyle hırpalıyor: Zamanenin şu tabib-i reşidine bak kim,

Revaç vermek için kendi kâr ü sanatına;

Vücudu nâzik-i devlet rehin-i sıhhat iken,

Düşürdü re’y-i sakimi firengi illetine!..

Gariptir ki bu dörtlük Tanzimat vezirini kızdırmıyor. Aksine Kâzım Paşa’ya şunları söylüyor: “Beyefendi, insan kusursuz olmaz. Benim de bir çok kusurum vardır. Kıt’anızda kusurumu ihtar etmişsiniz. Pek memnun oldum. Fakat doğrudan doğruya bana ihtar etmiş olsaydınız, beni daha fazla memnun ederdiniz!” Mustafa Reşid Paşa bununla da yetinmiyor, Kâzım Paşa’ya bir de kordonlu altın saat hediye ediyor.

Koniçeli Kâzım Paşa ilk zamanlar Mevlânâ’nın ve Mevleviliğin aleyhinde ileri geri laflar ediyor. Bir gün Beşiktaş Mevlevihanesi’nin şeyhi Nazif Dede’nin ziyaretine gidiyor. O sırada Şeyh Efendi’nin Mesnevi’den bir cüz okuduğunu görüyor. “Şeyhim, bu kitabı ne diye okuyorsun?” deyip elinden çekiyor. Nazif Dede, Kâzım Paşa’ya “Gözlerini kapa, Parmağını bir yere koy. Bakalım Hazreti Pir sana ne söyleyecek?” diyor. Paşa, şeyhin emrini yerine getirip parmağını rastgele açtığı bir sayfaya basıyor. Ve karşısına şu mısra çıkıyor: “Ey mel’un köpek, ne havlayıp duruyorsun?”

Kâzım Paşa derhal tövbekâr oluyor, Mevlevi muhiplerinin arasına karışıyor. Artık Mesnevi elinden düşmüyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hac politikaları
Türkiye Cumhuriyeti’nin hac politikaları

Sık sık siyasî mizahımızda yer alan ve Türk basınının dini bilgi yetersizliğine işaret eden bir manşet tekrarlanır: “Bu yıl da hac, kurbana denk geldi”. Meselenin kara mizah boyutu bir tarafa, Türkiye Cumhuriyeti’nin hac politikaları tarihi de yazılmamıştır.

Video: Türkiye Cumhuriyeti’nin hac politikaları


Şerif Hüseyin’in isyanından sonra haccın devletin himayesinde resmen yapılması kesintiye uğramıştır. Son hac kafilesi ve Sürre gönderimi, 1917 yılında Medine’ye kadar yapılabilmiştir. Ancak hacca gitmek kesilmemiştir. Türkiyeli Müslümanlar bireysel olarak ve imkan buldukları yolları kullanarak hacca gitmeye devam etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, Mekke’yi Şerif Hüseyin’in elinden alan Abdülaziz b. Suud’un (Necid ve Hicaz Sultanı) 1925 yılında düzenlediği ve hac ile Hicaz’ın geleceğinin tartışıldığı Mekke’deki İslam Kongresine İstanbul mebusu Edip Bey’i temsilci olarak göndermiştir. Ancak, uzun süre Türkiye’den resmi bir hac kafilesi düzenlenememiştir. Zira kuruluş yıllarında Türkiye devletinin içinde bulunduğu iktisadi şartlar buna imkan vermediği gibi eski hac yolları da kapalıydı. Suriye, Ürdün ve Irak manda idaresi altındaydı ve Türk hacılar için güvenli bir güzergah değildi. Mısır üzerinden gitmek oldukça pahalıydı. Ayrıca savaş yıllarında neredeyse bütün şirketleri iflas etmiş olan Türkiye’nin, hac kafilesini ne karadan ve ne denizden Haremeyn’e ulaştıracak vasıtaları da bulunmuyordu.

Diğer taraftan, Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden dini hayata egemen olmasına rağmen yeni devlet anlayışı, -paradoksal bir biçimde- hac meselesi ile ilgilenmeyi, laiklik prensiplerine aykırı buluyordu. Nitekim ancak 1947 yılında, ilk resmi Türk hac kafilesi, deniz yoluyla yeniden hacca gidecekti.

1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulmasıyla çok partili sisteme geçilmiş; ertesi yıl da seçime gidilmiştir. Tek partiye karşı, dini değerlere daha saygılı olduğunu ilan eden muhalefet, büyük rağbet görmüştür. Tabii olarak siyasetteki bu değişim hacca da yansımıştır. Böylece 1947’den itibaren bir çok özel şirket, deniz ve hava yolu ile hacı taşımaya başlamışlardır. 1948 yılında döviz yokluğu sebebiyle resmi hac kafilesi düzenlenememiş, fakat bireysel gidişler engellenmemiştir. Bu tarihten itibaren her yıl özel şirketlerin hac seferleri düzenlemesi hacca giden Türklerin sayısını da arttırmıştır.

Bu değişim Türk basınına da yansımıştır. Türk kamuoyu, hacıların Haremeyn’de yaşadıkları tecrübelere ilgi duyunca; bazı gazeteler de hacca muhabirler göndermeye başlamıştır. 1950’li yıllardan itibaren, mevsiminde, hac ve Hicaz hakkında Türk basınında özel sayıların çıkarıldığı ve düzenli haberlerin yayımlandığı görülmektedir.

Türkiye’de hac meselesinin tartışılmaya başlanmasının ve düzenli kafilelerin hacca gitmesinin, kimi çevreleri de rahatsız ettiği anlaşılmaktadır. Özellikle, hac kafilelerini taşıyan şirketlerin sebep oldukları olaylar ve kimi hacıların yol ve ikamet şartlarından şikayetleri, hacca karşı olanların da tartışma açmalarına imkan sağlamıştır. Bu çevreler, Türkiye’nin ekonomik sıkıntı içinde olduğunu, dolayısıyla hacıların bunca dövizi dışarı taşımalarının uygun olmadığını ileri sürüyorlardı. Hatta bu yüzden 1951 yılında, hac kafilelerinin yasaklanması bile gündeme getirildi. Ancak Türklerin hacca rağbeti arttı ve hac seferlerinin düzenlenmesi sürdü. Ayrıca Demokrat Parti iktidarının gayretleriyle, ilk defa hac kafileleri için resmi bir düzenleme de yapıldı.

1953 yılında Bakanlar Kurulu, “Hac maksadıyla Suudi Arabistan’a gidecek olanların seyahatlerine müteallik esaslar” adlı bir kararname yayımladı. Kararname hacca gidiş ve hacıların sağlık durumları ile ilgiliydi. Bu kanun, 1955 yılında başka bir kanun ile değiştirildi. Yeni düzenlemeye göre; hacca gidiş ve dönüşler sadece deniz ve hava yoluyla yapılacaktı. Karayolunu hacılara kapatan, kısıtlayıcı bu kanun da 1963 yılına kadar yürürlükte kalacaktı.

Zaman içinde hükümetler, halkın hacca karşı gösterdiği ilgi ve rağbeti dikkate alarak sürekli kolaylaştırıcı düzenlemeler yapmaya başladı. 1974 yılında; içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da yer aldığı ve bakanlıkların üyelerinin bulunduğu bir “daimi hac komitesi” kuruldu. Amaç, hacca gideceklerin sağlık, güvenliklerini sağlamak ve hac ibadetlerini sorunsuz yapmalarının şartlarını hazırlamaktı.

1963’te karayolunun devreye girmesi Türkiye’den hacca gitmeyi kolaylaştırmıştı. Türk hacıları şehirlerden otobüsler ile Suriye-Ürdün üzerinden Hicaz topraklarına varmaktaydı. Aslında bu güzergahın açılışı, Türkler için haccı kolaylaştırdığı gibi, Müslüman Türkler ile Müslüman Suriyeliler, Ürdünlüler ve Suudiler arasında ciddi kültürel etkileşimi de sağlıyordu. Ancak çeşitli nedenler, siyasi krizler, isyanlar, çatışmalar ve bugün olduğu gibi savaşlar karayolu güzergahlarını kapattı. Türkiye hac kafileleri, sadece hava yolunu kullanmaya başladı ve yol güzergahlarında bölge Müslümanları arasında meydana gelen tabii kaynaşma ve kültürel ilişki de ortadan kalktı.

Bugün, hacca gitme konusunda uygulanan sayısal kotadan başka bir engel olmasa da; bu ibadetin anlamı ve uygulanması konusunda, yeni içtihatlara ihtiyaç vardır. Tıpkı kurbanın anlamı, kesimi ve dağıtımı konusunda olduğu gibi.

Bayramınız kutlu osun. İslâm âlemine ve insanlığa hayır, bereket ve huzur getirsin.

Hicaz treni
Ürdün’e vardı
Hayat
Hicaz treni Ürdün’e vardı
Osmanlı İmparatorluğu’nun son büyük projesi olarak da bilinen Hicaz Demiryolları’yla ilgili bir sergi, demiryollarının açılışından 101 yıl sonra Ürdün’de açıldı.
Yeni Şafak
Köy çocuklarını sevindirmek için yüzlerce kilometre yol kat ettiler
Hayat
Köy çocuklarını sevindirmek için yüzlerce kilometre yol kat ettiler
Antalya’nın Alanya ilçesinde yaşayan iyiliksever gezginler fotoğraflardan gördükleri Bitlis’in Hizan ilçesindeki dağ köylerini ziyaret ettiler. Gezginler yanlarında getirdikleri oyuncak ve giysileri köy çocuklarına hediye ettiler.
IHA
Maziden gelen bir hatıra
Hayat
Maziden gelen bir hatıra
Vahit Taha Kurutlu, Yemenimde Aşk Var adlı kitabında okuru Hicaz-Yemen cephesine çağırıyor ve burada unutamayacağı bir hikayeye tanık ediyor. Tarih romanı sevenlerin beğenerek okuyacağı kitap Vadi Yayınları etiketiyle yayımlandı.
Yeni Şafak
45 yıl sonra Hicaz Demiryolu hattı yeniden göründü
Gündem
45 yıl sonra Hicaz Demiryolu hattı yeniden göründü
Gaziantep'in İslahiye ilçesinde, tarımsal sulama amaçlı kullanılan ve 22 farklı türde 6 bin 447 kuşa ev sahipliği yapan Tahtaköprü Barajı'nda, su seviyesi gözle görülür derecede düştü. Suyun çekilmesiyle tarihi Hicaz Demiryolu hattı ve menfezler ortaya çıktı.
DHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.