Belçika'dan hoşgörü pulları
Dünya
Belçika'dan hoşgörü pulları
Beçika'da hoşgörü ve birliliği vurgulamak için üzerinde ülkenin önde gelen imam, piskopos ve hahambaşını yan yana gösteren pul basılacak.
AA
Önyargının kaçınılmazlığı hoşgörünün mecburiyeti (II)
Önyargının kaçınılmazlığı hoşgörünün mecburiyeti (II)
“Ağız ve diş yapımızın mikropların birikmesine uygun bir vasat olduğunu bilmemiz nasıl ağız ve diş sağlığımız için çabamızı artırıyorsa, önyargıların zihnimizde hep bulunduğunu, her an zihnimizi etkileyebileceğini bilmemiz de onları ıslah etmemizin yollarını aramamıza neden oluyor…” Önyargıların kaçınılmazlığını anlatma, dolayısıyla vicdanımızda bir erdem olarak hoşgörüye yer açma çabamız sürüyor. Ama bir maruzatım var.Video: Önyargının kaçınılmazlığı hoşgörünün mecburiyeti (II)Maruzatım, “hoşgörü” sözünün kendisiyle ilgili. Bu sözün alabildiğine suiistimal edilerek yıpratılması haricinde, daha baştan insanı rahatsız eden üstenci bir anlamı var gibi duruyor. “Senin şu davranışını hoş görüyorum” derken erdemli bir tavır sergilemekten ziyade emir kipinde konuşuyoruz. “Hoşgörü” sözcünün ikinci olumsuz yanı ise, ne kadar hoşgörülü olursak toplumsal hayatta o denli cezai müeyyideye lüzum kalmayacağına dair yanlış bir izlenime yol açması, cılkı çıkmış toplumsal nezaket anlamına kadar sündürülmeye müsait olması. Oysa çok açık: “Hiçbir kabahati, hoşgörülüyüz diye mazur göremeyiz. Suç varsa ceza vardır!” Hayatımızda erdem olarak hoşgörünün hep bulunması, bizi ne emir makamına oturtur ne de kabahati ayıplamadan, suç işleyeni cezadan muaf kılar. Biz hoşgörüyü bu hatalı çağrışımlarından arındırılmış olarak çok kıymetli bir erdem, birbirimizi anlamanın, aramızdaki farklılıkların değerini bilmenin ve her şeyden önemlisi önyargılarımızı ıslah edebilmenin bir yolu olarak görüyor, bu manada kullanıyoruz. Aynı sakıncaları, hoşgörüye eşdeğer ve yakın manada kullanılan tüm diğer sözler, “tesamuh”, “müsamaha”, “tolerans”, “tahammül” de taşıyor. Karışıklık sorunu, sanki kelimenin kendisinden değil de anlatmaya çalıştığı erdemin niteliğinden kaynaklanıyor gibi.Velhasıl, hoşgörü, farklılıklarımızı hayra yormanın, birbirimizden öğrenmenin, toplumsal hayat için ne yapıp edip uzlaşmaya mecbur olduğumuzun kavranması, bu şuurun adıdır. Böyle ele alınca, doğal olarak hoşgörü bizim için demokrasinin ahlaki, vicdani zeminini oluşturuyor. Sanıyorum maruzatımı anlatabildim. Artık başa dönebilir; sağlıklı bir insan ilişkisi kurabilmek, toplum oluşturabilmek için neden hoşgörüye mecbur olduğumuza gelebiliriz.İletişim teorisi, sağlıklı insan ilişkisinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili bize çok önemli bilgiler veriyor, işe yarar önerilerde bulunuyor. Mademki tümüyle açık, eşit ve güvenli bir iletişim, pratikte mümkün olmayan ancak ideal bir durum, o halde biz de hal ve gidişimizi ona göre ayarlamalıyız. Sağlıklı bir iletişim ve iletişim kazalarından korunmak için belli ilkelere göre hareket etmeliyiz. İnsanlar arasındaki anlayış, yorumlama ve duyuş farklılıklarının doğal ve kaçınılmaz olduklarını daha baştan kabullenmeli, çok zorlansak da karşımızdakini anlamaya çalışan bir hoşgörü anlayışına sahip olmaya çalışmalıyız. İnsanın kendisini ve karşısındakini tam olarak anlamasının, dolayısıyla iletişim kazalarından korunmanın bir yolu henüz bulunamamıştır ve eğer insanlar arası ilişkiler robotlar arası ilişkilere dönüşmeyeceklerse hiçbir zaman bulunamayacaktır. O halde her zaman zihnimizde, vicdanımızda hoşgörü için bir yer açmalı, karşımızdakinin bizden farklı bakışını dinleyip anlamaya hatta uygunsa kabul etmeye çalışan bir olgunluğa ulaşmaya gayret etmeliyiz.Önyargıların kaçınılmaz olduğunu söyleyen Gadamer’in yorumcu yaklaşımına göre de hoşgörüden başka bir çıkış yolumuz yok. Zira “anlama”, insanın dünyadaki temel var olma biçimlerinden birisi: Her an anlam dünyasının ve anlama eyleminin içindeyiz. Önyargılar gibi gerçek anlama da bu sürecin içinde ortaya çıkıyor. Önyargılarda ısrarcı olmak fanatizme gerçekten anlamaya çalışmak hoşgörüye dayalı diyaloga yol açıyor. Gerçek anlama, ancak kendi görüşlerimizin ve önyargılarımızın tam bilincinde olmakla imkân dâhiline giriyor. Önyargılarımızı fark ederek onları paranteze almaya, “öteki”yle diyaloga girerek onunla ufuklarımız arasında bir kaynaşma sağlamaya çalışmadığımız sürece “anlama” mümkün değil. Ama başkalarıyla diyalog içinde önyargılarımızı ıslah etmeye çalışırsak, karşımızdakini anlamakla kalmaz, belki bu sayede kendimizi de anlamaya yaklaşabiliriz.Bitirirken haklı olarak soracaksınız, önyargıları kaçınılmaz kılan şeylerden birinin kimliğimizin oluşumu sırasında “öteki”ne olan ihtiyacımız olduğunu söylemiştiniz, oradan hoşgörüye bir yol yok mu? Olmaz olur mu hiç! Araştırmalar, kimlik çatışmalarının kimlik ihtiyacından ziyade kimliklerin birbirine saygı göstermemesinden kaynaklandığını gösteriyor. Karşımızdakinin kimliğine saygı göstermeye başladığımızda fanatizme ve çatışmaya neden olan şey tam tersine hoşgörüye dönüşebilir. Kimlik, nihayetinde hayatın içinde mütemadiye inşa edilen bir süreçtir. Kimlikler, kültürler, çatışmadan daha çok yoğun bir alışveriş ve geçişlilik gösterirler.Boş verin benim teorik vızıltılarımı, Anadolu’muzun mayasına bakın, söylemek istediğim her şey orada yazılı…
Diyanet İşleri Başkanlığı: Dini şahsiyetlerle ilgili özensiz tutum saygısızlıktır
Gündem
Diyanet İşleri Başkanlığı: Dini şahsiyetlerle ilgili özensiz tutum saygısızlıktır
Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, dini şahsiyet, sembol ve değerlerle ilgili gelişigüzel tartışma ve polemiklerin yapıldığına dikkat çekilerek, "İslam'ın seçkin şahsiyetlerine dair söylenen her cümlede, yapılan her açıklama ve yaklaşımlarda son derece hassas ve dikkatli olunması gerekmektedir. Dini şahsiyet, sembol ve değerlerle ilgili özensiz tutum ve davranışlarda bulunulması, en hafif tabirle saygısızlıktır" ifadelerine yer verildi.
DHA
'Hoşgörü Kenti'nin tarihi tatlıları
Ramazan
'Hoşgörü Kenti'nin tarihi tatlıları
Tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra Osmanlı, Fransız ve Arap mutfağının özellikleriyle gastronomi turizminde de adından söz ettiren Hatay'ın geleneksel tatlıları, Ramazan sofralarını süslüyor.
AA
Medeniyet beşiği Endülüs
Hayat
Medeniyet beşiği Endülüs
Endülüs, kendine has coğrafî, siyasî, askerî, toplumsal, kültürel ve medenî özellikleriyle, birbirine karşı saygı ve hoşgörü çerçevesinde birarada yaşama sanatının “ideal numunesi”ni sunmuştur.
Yeni Şafak
Evlilikte hoşgörü şart
Hayat
Evlilikte hoşgörü şart
Evliliği ayakta tutmak karşılıklı hoşgörü ve anlayışa bağlı. İki farklı kişiliğin aynı evde yaşama mücadelesi bazan hayal kırıklığıyla bitebiliyor.
Yeni Şafak
Kendimizi başkasının gözünden görmek
Kendimizi başkasının gözünden görmek
Hoşgörünün, kabahati ve suçu meşrulaştıran bir bakış değil, bizden farklı olanlarla varoluşumuzdan kaynaklanan bir uzlaşma imkânı olduğunu dile getirip duruyoruz. Sanıyorum, Sovyetler Birliği döneminde yetişmiş ve günümüz düşünce hayatı ve beşeri bilimler üzerinde etkili olmuş yegâne düşünür olan Mikhail Bakhtin’in görüşlerini anlatırsak bu tezimiz iyice pekişecek. Önce ele alacağımız düşünürün kim olduğu üzerinde kısaca duralım.Video: Kendimizi başkasının gözünden görmekMikhail Mikhailovich Bakhtin (1895-1975), bir Rus edebiyat teorisyeni ve dil felsefecisi. St. Petersburg’ta eğitimini tamamladıktan sonra şimdi Beyaz Rusya sınırları içinde bulunan, o dönemler Batı Rusya’nın kültür merkezi olan Vitebesk’e yerleşiyor, düşüncelerini daha ziyade burada geliştiriyor. Yazıyor da ama Stalin döneminin baskıcı ortamı nedeniyle kendi adından ziyade farklı mahlaslarla. İlk eserlerini Freud ve edebiyat incelemeleri üzerine veriyor, Marksizm’e eleştirel bakışı dikkat çekiyor. 1929’da tutuklanarak Kazakistan’a sürgün ediliyor. 1945’te yeniden eğiticiliğe dönüyor.Bakhtin özellikle Dostoyevski’nin eserleri üzerine yazıyor; yazar, eser, okuyucu, dönemin siyasi ve toplumsal dinamiklerinin hep birlikte etkilediği anlama ve bağlam arasındaki karşılıklı ilişki üzerine odaklanıyordu. Bu bakış açısı sonraki çalışmalarında dialojizm ve çok-dillilik olarak bilinen teorisi olarak kendini gösterdi. Ona göre dil ve kültür, sürekli değişim içinde ve etkileşime açık olan süreçlerdi. Gençlik yıllarında çok üzerinde durduğu insanın aynada nasıl göründüğüyle ilgili hayli enteresan fikri, teorisinde her zaman etkisini sürdürdü. İnsanın başkalarının kendisini nasıl gördüğünü anlamak için aynaya bakmasını, saçma ve işe yaramaz bir çaba diye düşünüyordu. Zira aynada gördüğümüz sadece bize ait bir imge olup başkalarının da bizi aynı şekilde gördüğünü sanmak tamamen hatalıydı. Başkaları bizi tamamen kendi geçmişleri, müktesebatları ile bizim kendimizi gördüğümüzden tamamen farklı görüyorlardı. Bu durumda bir kimsenin dış görünümünü bile başkalarının gördüğü şekilde bir bütün olarak görmesine imkân bulunmuyordu. Bir aynanın ya da fotoğrafın ona bu konuda yardımcı olması söz konusu olamazdı.Hakiki dış görünümümüz yalnızca başkaları tarafından görülüp anlaşılabilir. Şu halde “kendini tanımlamak için gözlerini ötekine çevirmek, yabancı olanı anlamak için kendi konumuna sıkı sıkıya bağlı kalmak” dışında bir şansımız bulunmuyor. İnsanın kendisi hakkında fikirleri de dâhil olmak üzere tüm anlam dünyası özneler arası çok karışık bir sürecin sonucudur ve değişkendir. Bakhtin’in felsefeden dilbilime, edebiyattan teolojiye, sosyolojiden psikanalize dek uzanan çalışmalarını esasen bu bakış belirliyordu.Türkçe’de makalelerinden Sibel Irzık’ın derlediği “Karnavaldan Romana / Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Yazılar” (Çev.C. Soydemir, Ayrıntı) adlı bir kitabı bulunan Bakhtin’in bu görüşleri Batı’da hayli yankı uyandırdı, değişik çevreler tarafından sahiplenilmeye çalışıldı. Biz işimize bakalım, onun “diyalojizm” diye bilinen, asıl olarak kültürel tekelciliğe karşı kültürel çeşitliliği, farklılığı ve bunlar arasında gerçek bir iletişim imkânı bulunduğunu savunan fikirlerinden öğrenmeye çalışalım.Bakhtin’in farklı görüş açılarının gerekliliği üzerine ısrar etmesinin nedeni, yalnızca tekbiçimciliğe ve baskıcılığa karşı çıkmak değil. Ayna misalinde de görüldüğü gibi o, aynı zamanda gerçek insan doğasının da böyle gerektirdiği kanaatinde. Oldukça basit: İki farklı beden, aynı yerde ve aynı zamanda bulunamayacaklarından birbirinin aynısı iki görüş açısı olamaz. Verili bir anda, bana yakınlığı ve konumu ne olursa olsun, düşündüğüm bir kimseyi onun kendisini hiçbir biçimde göremeyeceği bir noktadan görürüm. İnsan, daima bedeninin bir kısmını ve arkasında kalan dünyayı göremez. Oysa onun asla göremediği dünya kısımları, etkileşimde bulunduğu kimseye açıktır. (Kim bilir belki de dilimizdeki “arkadaş” sözcüğünün kökenleri bu gerçeğe dayanmaktadır.) İnsanlar birbirlerine bakarlarken aslında göz bebeklerinde iki farklı dünya yansır. Bakhtin’e göre, insanların aynı zamanda aynı olayı yaşamış olsalar bile olayları değişik algılamalarının temelinde bu farklılık bulunur.Bu oldukça basit tezden yola çıkarak Bakhtin, başka birisiyle anlamlı bir ilişki kurabilmek için iki insanın yaşamlarının iç içe geçmesinin gerektiğini öne sürüyor. Bunun için de insanın kendiliğinden bir tarzda kendisini bir başka insanın yerine koyarak onunla empati yapması, o sırada kendi bakış açısını askıya alması gerekiyor. Kendi bilincimin aynasında çarpıtılmaya uğramaksızın yüzümdeki kederi ve sevinci gerçek haliyle görebilecek olan da yalnızca etkileşimde bulunduğum insandır. Yüzümde dışarıdan görülen ama benim göremediğim bu keder ve sevinç gerçeği, benim iç dünyamın gerçeği değil de nedir? Kendimi, kendi gözlerimle olduğu kadar başkalarının gözleriyle de görebilmeyi becerebildiğim ölçüde, kendimin daha tam algısına ulaşma şansım artacaktır. Bu yüzden tasavvufta “göz kendisini göremez” denilir.
Benzer hikayeler için çok çalışmak lazım
Benzer hikayeler için çok çalışmak lazım
Bir gün dilencinin biri Hz. Ali (ra)’nin önünde durup bir şeyler istedi.Hz. Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin’e “–Annenize gidin ve evdeki altı dirhemi alıp getirin!” dedi.Video: Benzer hikayeler için çok çalışmak lazımHz. Hasan ve Hüseyin (ra) gittiler ve altı dirhemi getirdiler.Hz. Ali de bu dirhemleri dilenciye verdi.Hâlbuki Hz. Fâtıma (ranhâ) onunla un alacaktı.Hz. Ali (ra) akşam üstü eve dönerken yanına devesini satmak isteyen bir kimse geldi:“–Parasını sonra verirsin” diyerek devesini Hz. Ali’ye yüz kırk dirheme sattı ve hayvanı kapıya bağlayıp gitti.Kısa bir süre sonra bir başka kimse çıkageldi ve deveyi iki yüz dirheme satın aldı.Parasını da hemen ödeyip gitti.Hz. Ali (ra), yüz kırk dirhemi deveyi satın aldığı kimseye verdi, arta kalan altmış dirhemi de Hz. Fâtıma’ya teslim etti ve şöyle dedi: “–Bu, Allâh’ın “Her kim bir iyilik yaparsa ona, o yaptığı iyiliğin on katı vardır” (el-En’âm, 160) buyurarak bize vaad ettiği ihsânıdır. Biz o altı dirhemi verdik. Allâh Teâlâ da on misliyle mukâbelede bulundu!..”**Hikâye edilmiştir ki, bir hükümdara hiçbir benzeri görülmemiş, mücevherlerle kaplı, fîrûze bir kadeh gönderilmişti.Hükümdar buna çok sevindi ve yanındaki hikmet ehli bir zâta dedi ki: Bunun hakkında ne düşüyorsun?O da şöyle cevap verdi: Onu çabuk gelecek bir musîbet olarak görüyorum.Hükümdar sordu: Bu nasıl olur?O zât da cevap verdi: Kırıldığı zaman tamir edilmesi mümkün değildir. Çalındığı zaman da ona muhtaç olursun.Aradan zaman geçti, gerçekten bir gün kadeh ansızın kırıldı ve hükümdar tahammül edilmez bir hüzne düştü.Sonra dedi ki: Hakîm doğru söylemiş.**Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir yolculuğu esnasında mola vererek bir ağaç altında yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti.Epey bir müddet sonra torbasının üzerinde dolaşan bir karınca gördüğünde çok üzüldü.Onu vatanından ayırmış olmanın derin hüznü içerisinde derhal geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı.**Birgün Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilâç yaparken rastladığı bir hekime sordu: -Ey hekim! Sende benim hastalığıma da ilâç var mı?”..Hekim: -Hastalığın nedir?” diye sordu.Bâyezîd Hazretleri söyledi: Günah hastalığı…”.Hekim: -Ben günah hastalığının ilâcını bilmem” dedi.O esnâda orada bulunan meczûb bir genç söze karıştı;-“Baba, senin hastalığının ilâcını ben biliyorum.” dedi.Bâyezîd Hazretleri:-“Söyle ey delikanlı!” dedi.Halkın meczûb gördüğü genç, günah hastalığının ilâcını şöyle târif etti:“–On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfar yaprağı al! Bunları kalb havanına koy! Tevhîd tokmağı ile döv! İnsaf eleğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk ve nedâmet fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz!..”Bunları dinleyen Bâyezîd-i Bistâmî, içini çekti ve şöyle dert yandı: -“Senin gibi âriflere mecnûn diyerek kendilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun!..”.**Dergâhtaki bir sohbet esnâsında bir sarhoş çıkagelir.Dervişler onu inciterek dışarı çıkarmak isterler.Mevlânâ şöyle der:“–Şarabı o içmiş, ama siz sarhoş olmuşsunuz!”.**Osmanlı’da hayvanların korunması insanların vicdanına bırakılmamıştı.Hayvanlara haddinden fazla yük taşıtmak yasaktı.Yasağı ihlal edenler ciddiyetle takip edilir ve anında cezalandırılırdı.İstanbul’daki iskelelerde kullanılan yük hayvanları, sadece sabahtan ikindiye kadar çalıştırılır, Cuma günleri ise dinlendirildi.Bir defasında, şehri teftiş eden bir şehremini, yani belediye başkanı, sırtında ekmek küfeleri olduğu hâlde bir ağaca bağlı bir katır görünce sahibini kahvehaneden çağırtıp katırın sırtındaki küfeleri adamın sırtına yükletmiş, ibret-i âlem olsun diye de adamı aynı ağaca bağlatmış.Kânûnî Sultan Süleyman Hân’ın, “Süleymaniye Câmii” yapılırken, inşaatta çalıştırılan at, merkep ve katırlar için dinlenme ve çayırda otlatma saatlerine dâir çıkarmış olduğu fermanlar hala duruyor.Yine Osmanlı’da top çeken büyükbaş hayvanlar yaşlanınca kasaplara satılmayıp; bilâkis ölene kadar iyi bakılmaları temin edilirdi.Yani savaşta kullanılan bu hayvanlara asker muamelesi yapılır ve emeklilik hayatı yaşatılırdı.**Ekonomide yeni hikayeler oluşturmak için önce insani hikayelere ihtiyacımız var.Ancak bu hikayeler sosyal medyada eski hikayeleri paylaşarak oluşmaz.Güncelleşmiş benzer hikayeler yaşayarak oluşur.Paylaşmak deyince akla sosyal medyada bir şeyler paylaşmak geliyorsa artık, yol uzun demektir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.