Cumhurbaşkanı Erdoğan: Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu layıkıyla hayata geçiremiyoruz
Hayat
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu layıkıyla hayata geçiremiyoruz
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi Açılış Töreni'nde konuştu. Erdoğan, "Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu layıkıyla hayata geçiremiyoruz" diye konuştu. Erdoğan, "Önceliğimizi aileden başlayarak eğitim öğretim hayatları boyunca evlatlarımızı hakkıyla yetiştirmek olarak değiştirmemiz şarttır" ifadelerini kullandı.
AA
İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi'nin ilk fazı açılıyor: Öğrencilerin tüm ihtiyaçlarına cevap veriyor
Gündem
İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi'nin ilk fazı açılıyor: Öğrencilerin tüm ihtiyaçlarına cevap veriyor
İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi'nin resmi açılışı Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın katılımıyla 19 Ekim'de yapılacak. Yeni teknolojik imkanlarla donatılan modern fakülte binaları ve derslikleri, kongre ve konferans salonları, konforlu yurtları, kütüphanesi, yeşil alanları ve sosyal donatılarıyla bir “kampüs üniversitesi” hüviyetine kavuşan Külliye, hem ders hem de ders dışı tüm ihtiyaçlara cevap veriyor.
Yeni Şafak
Siyasi parti mi; meslek örgütü mü?
Siyasi parti mi; meslek örgütü mü?
MHP lideri Devlet Bahçeli, Twitter hesabından bir açıklama yaptı. Türk Tabipler Birliği (TTB) koronavirüsle mücadelede “yetersiz” kalındığı iddiasıyla 14-18 Eylül 2020 tarihlerini “Yönetemiyorsunuz, Tükeniyoruz” haftası ilan ederek ‘siyah kurdele’ eylemi başlatmıştı… Bir de tabii “Sadece Ankara’da günde 5 bin vaka” olduğunu ileri sürmüşlerdi…Şöyle dedi Bahçeli: “Türk Tabipler Birliği, bugünkü hassas dönemde, insan ve toplum sağlığı hakkında asılsız şaibe ve şüpheleri körüklemektedir. Bu nedenle ...
Filozof, hekim ve âlim: İbn Tufeyl
Hayat
Filozof, hekim ve âlim: İbn Tufeyl
Alim, hekim, felsefeci, müzik bilimci ve sûfi olan İbn Tufeyl, modern Batı felsefesini etkileyen önemli bir isim. Onun yaşamı, Batı düşünce dünyasını da etkileyen Hay bin Yakzân isimli en önemli eseri üzerinden değerlendiriliyor. New York Üniversitesi’nde felsefe tarihi profesörü Taneli Kukkonen tarafından kaleme alınan “İbn Tufeyl Aklın Yaşamı” isimli kitap, 12’nci yüzyılın düşünce yapısını ve Batı Müslümanlığının akılcılığını ortaya koyması açısından da önemli bir kaynak.
Yeni Şafak
Mukaddime kimin eseri: Mukaddime hangi çağa ait, ne anlatıyor?
Gündem
Mukaddime kimin eseri: Mukaddime hangi çağa ait, ne anlatıyor?
Devlet memuru olmak isteyen on binlerce adayın beklediği Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) maratonunun ilk oturumu Lisans Genel Yetenek-Genel Kültür Oturumu ile bugün başladı. Sınavda en dikkat çeken sorulardan biri de "Milletlerin kaderi coğrafyayla bağlantılıdır diyen ve 'Mukaddime' eseri bulunan kişi kimdir?" oldu. Sınavın ardından çok sayıda kişi soruyla ilgili araştırmalar yapmaya başladı. Peki, Mukaddime kimin eseri? Mukaddime hangi çağa ait, ne anlatıyor?
Yeni Şafak
Büyük İslâm âlimi İbnülemin Mahmud Esad Efendi
Büyük İslâm âlimi İbnülemin Mahmud Esad Efendi

Son devrin en meşhur tarihçilerinden ve kitabiyat bilginlerinden biri olan İbnülemin Mahmud Kemal İnal hakkında arkadaşlarla sohbet ettiğim bir sırada kadim dostum ve okul arkadaşım Muhsin Duran, espri kabilinden “Ben de İbnülemin’im” dedi ve doğru söylemiş oldu. Buna göre, babasının adı “Emin” olan herkese “İbnülemin” yani Emin’in oğlu diyebiliriz.

Bu, doğru olmakla beraber “İbnülemin” unvanıyla tanınan ve bilinen en ünlü bilginimiz, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Mahmud Kemal Bey’dir. Peki, bu uvanı taşıyan başka ilim adamları yok mu, diye soracak olursanız tabii ki var diye cevap verebilirim. İslam tarihi ve İslam hukuku konusunda derin bilgisiyle tanınan Mahmud Esad Efendi de, İbnülemin Mahmud Esad Efendi diye imza atıyor. Şimdi merhumu biraz daha yakından tanımaya çalışalım:

Bundan yıllar önce, kendisiyle bir mülakat yapmak için eski Başbakanlardan Prof. Dr. Sadi Irmak’tan randevu talep ettiğimde, filan gün, falan saatte Pera Palas’ın lobisine gel demişti. Belirlenen tarihte oraya gittim. Sadi Bey, tanışma faslından sonra hararetli hararetli konuşmaya başladı. İslam tarihinden, Osmanlı tarihinden, son devrin meşhur bilginlerinden hayli bahis açtı. Bu arada yanında bulunan ve yüz hatlarında despotizmin çizgileri açıkça belli olan bir adam durmadan araya giriyor, abuk – sabuk sözleriyle sohbetin halavetini ihlal ediyordu. Bu zatın, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin önemli isimlerinden meşhur General Faruk Güventürk olduğunu daha sonra öğrenmiştim.

Prof. Dr. Sadi Irmak, konuşmasının bir yerinde dayısı Mahmud Esad Efendi’nin de büyük bir âlim olduğunu, başta İslam tarihi olmak üzere, birçok dini ve hukuki eserler kaleme aldığını, özellikle tarihinin son derece orijinal olduğunu söyledi. Ben bu sözleri ilk önce akrabalık gayretiyle sarfedilen övgülere hamlettim. Ama konunun aslını araştırmaktan da kendimi alamadım. Hemen o günden itibaren bu muhterem zatla ilgili araştırmalara başladım. Bir süre sonra İbnülemin Mahmud Esad Efendi’nin hakikaten büyük bir İslam bilgini ve hukuk otoritesi olduğunu öğrendim. Onun burada biyografisini verecek değilim. Çünkü buna sütunum müsait değil. Ben, burada ilim camiasında tanınan büyük insanların şahitliklerine başvurarak merhumun hayatından birkaç pırıltılı tablo sunmaya çalışacağım.

Kendisinden iki yıl “Hukuk-u Düvel” okuyan talebesi ve geleceğin büyük İslam âlimi Ömer Nasuhi Bilmen, İbnülemin Mahmud Esad Efendi’den, “Çok çalışkan, intizamperver bir zattı” diye söz etmektedir. Ahmed Mithat Efendi ve Halid Ziya Uşaklıgil gibi meşhur edebiyatçılarmızla da tanışan ve bir ara birlikte çalışan Mahmud Esad Efendi’yi yine talebelerinden gazeteci Asım Us, şu cümlelerle tanıtmaktadır: “Mahmud Esad Efendi, ilmi kıyafet taşır, sarığını ve cübbesini çıkarmazdı. Bu kıyafetiyle beraber yabancı dillerden tercümeler yapar. İktisat ve Devletler Hukuku gibi derslerin hocalığını üzerine alırdı. Doğu’yla Batı’yı nefsinde birleştiren üstad kimseye benzemezdi.” Demek ki, İbnülemin Mahmud Kemal Bey gibi, İbnülemin Mahmud Esad Efendi de nev’i şahsına münhasır bir kimseymiş.

Hezar gıbda o devr-i kadim efendisine

Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine

Eserlerinden dolayı, özellikle “Usul-i Hadis” isimli kitabını yayımladıktan sonra, kendini mektupla tebrik edenlerden biri de Ahmed Cevdet Paşa’dır. Hemen belirteyim, Mahmud Esad Efendi, Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Âliye Hanım’la birlikte “Teaddüd-ü Zevcat” adında bir eser kaleme aldı. İslam’da birden fazla evlilik konusuna açıklık getiren bu eser sahasında önemli bir çalışmadır.

Yakın tarihimizin büyük hukuk otoritelerinden Ebu’l – Ula Mardin, “Huzur Desleri” adındaki muhalled eserinde, Mahmud Esad Efendi hakkında şunları sölüyor: “Ömrü boyunca durmadan çalışan bir zekâ harikası, bir bilgi hazinesi olan Mahmud Esad Efendi, hemen hemen bütün ilimlerle meşgul olmuş, çeşitli ilimlere dair bir çok eser yazmıştır. Dindar, haluk, güler yüzlü ve kibar bir zattı. Fevkalâde bir hitabet kudretine sahipti. Telkin gücü pek yüksek, hafızası da zekâsı gibi harikaydı. Unutmanın ne demek olduğunu bilmezdi. Daima ilmiye kıyafetiyle ve sarıklı olarak gezerdi. Arapça’ya ve Farsça’ya hakkıyla vakıf olduğu gibi, Fransızca, İngilizce ve Almanca da bilirdi. Bütün bu bilgileri sırf kendi gayreti ve âteşin zekâsı sayesinde kazanmış, emsali nadir yetişen âlimlerimizdendi.”

Çağdaşı olan İslam bilginleri gibi Mahmud Esad Efendi de haksızlık karşısında susmadı, garazkâr Batılıların kaleme aldıkları iftiranamelere ikna edici cevaplar verdi. Bu konudaki kitabın adı “Müdafa”dır. “Şeriat-ı İslamiye ve Mister Carlyle” ismindeki eseriyle Efendimiz’in tertemiz hayatını toz bulutlarının içine sokmaya çalışan “Kahramanlar” yazarının ağzının payını bir güzel verdi. Adı geçen eser şu satırlarla başlıyor: “Ben İslam’ın aleyhinde garazkâr bir lisan kullanan muterizlerin itirazlarından korkmam. Lakin dost görünüp de İslam’ı takdis ederek kitap yazan kalem sahiplerinin yumuşak bir dille ileri sürdükleri sözlerden dehşete kapılırım. Çünkü garazkârca yazılan bir kitap hiçbir Müslümanın zihnini bulandırmaz. Halbuki dostane yazılan bir eser, İslam’ın hakikatinden habersiz olduğu halde o lisana vakıf olan bir gencimizin eline geçerse kafasında şüpheler uyandırabilir.”

İşte, İbnülemin Mahmud Esad Efendi, böyle büyük bir İslam âlimiydi. Rahmetullahi Aleyh!

Mabetler ve müzeler
Mabetler ve müzeler

Klasik çağ, bir mabetler çağıdır. Yaratılış mabet ile başlar. İslam tarihçisi İbn Hişam, alem yaratılmadan iki bin yıl önce Kabe yaratıldı der. Yani önce Beytullah, Allah’ın Evi yaratılıyor. Mabet, Allah’ın Evi sembolünde bütün insanoğlunun “yaratılış evi”. Adem’in ilk mabedi. İnsanlığın yeryüzüne bismillah dediği yer. Bu mabet, bugün yeryüzünde insanların kendisine yönelerek ibadet ettiği bir menzildir. Tüm Müslümanlar ona yönelerek aynı ev etrafında cem olurlar. Bir millet ve bir ümmete dönüşürler.

Mabet, klasik çağda insanları toplum yapan merkezdir. İnsan yerleşimi mabetler etrafında gerçekleşir. Şehir, toplum ve düzen mabet etrafında kurulur. Şehre ve topluma ruh veren mabettir. Mabet, şehre norm koyan ve insanların ortak iyilik etrafında birbirine saygılı yaşamasını sağlayan Merkez Evdir. Mezopotamya’nın Ur şehrinin tapınaklarında bunu görüyoruz. Ningal Tapınağı ev, depo, kral evidir. Şehrin merkezinde, Zigguratın bitişiğinde konumlanır. Babil şehrinde , Marduk Tapınağı vardır ve şehre damgasını vuran yerdir. Babil, Tanrı Kapısı demektir zaten. Kudüs, M.Ö bininci yıllarda Hz. Süleyman tarafından inşa edildi. Şehir adını buradan alır. Kutsal Şehir manasına gelir. Süleyman Mabedi, ilahi yasaların evidir. Yani şehrin hayatını düzenleyen normların içinden çıktığı yerdir. İslamiyet ile beraber Kudüs’te Mescidi Aksa ve Kubbetüssahra yapılır. Hristiyanlık döneminde Diriliş Kilisesi(mabedi) gibi önemli yerler inşa edilir. Kudüs, klasik çağın mabetler şehridir.

Grek döneminde de şehirlerin mabetleri merkezidir. Atina’nın kutsal merkezinin merkezinde Akropolis vardır. Athena, Artemis ve Delphi gibi mabetler bulunur. Din adamları, bilgeler ve filozoflar buralardan ilham alır. Sokrat, Delphi tapınağında “kendini tanı” mesajını görünce “kendini bulan adam” olur. Ortaçağ Hristiyanlığın şehirlerinde de toplum hayatına yön veren katedrallerdir. Bugün sadece Cambridge ve Oxfort’u görmeniz yeterli bunu anlamak için. Rönesansın büyük filozofu Erasmus, Cambridge Manastırı’nda 12 yıl kalmış. İslam orta zamanlarında da şehirlerin merkezi mabetler etrafında kurulur. Onları medreseler, hamamlar, çarşılar izler. Mabet, camidir. Yani toplanma yeri, cem olma yeri. Nitekim İstanbul, şehre hakim yedi tepesinde yedi mabetle toplumla cem olur. İlim ve irfan yuvaları, sohbet ve muhabbet ortamları kurar. Şehri yankılayan ezanlar buradan yükselir. Güneş, ilk bu mabetlerin kubbelerine ve minarelerine dokunur. Günün hayatı, ilk mabetlere değen güneş ışıklarıyla başlar.

Mabet, kendisine katılan, paylaşılan, yaşanan, yudum yudum hikmet ve muhabbet içilen şehir menzili. İnsanların kendisinden ilham aldığı ve yaşam ruhu bulduğu anlam dünyası. Dünyanın ve günün varlığıyla bismillah dediği varlık.

Müze, modernitenin çocuğu. İlk Fransa’nın Paris’inde doğdu. Ulus devletin ideallerine hizmete koştu. Ulus devletin yeni bilgi ve irfan merkezi olmak için yanıp tutuştu. Artık insanlık efsaneleri, yaratılış ve tecrübeleri buradaki materyallerle sunulacaktı. İnsanlar ulusal müzelerde ve şehir müzelerinde yeni bir tarih anlatısını öğrenecekti. Her ulus devlet müzeler kurdu başkentlerin merkezinde. Bizde 1950’li yıllara kadar 50 civarında müze açılır. Yeni ulus devletin seküler ve milliyetçi ideallerine göre dizayn edilirler. Hititler, Frigyalılar, Sümerler boy boy bu müzelerde sergilenir. Türklere ve Müslümanlara seküler, materyalist ve ulusalcı bir tarih ve kültür felsefesi burada verilmeye çalışılır.

Müzeler, modernitenin yeni kültür endüstrileri. Londra’dan Berlin’e, New York’tan Paris’e kadar müzeler mabetlerin yerine geçer. Artık insanlar buraları gezer, buralarda heyecanlanır, buralar da bir tarih ve kültür bilinci kazanır. Müzeler kültür endüstrisidir. Çünkü endüstriyel kapitalizmin bir parçası haline gelirler. Biletler, kafeler ve hatta küçük çaplı eğlence yerleri ile paranın kazanıldığı yerlerdir. Turizm endüstrisinin en önemli parçalarıdır. Tarihi mabetler bile çoğu yerde buna dönüşmüş durumda. Semerkant’ta bunu acıyla tecrübe ettim. Ne medrese, ne de astronomi araştırma merkezi yerinde var. Mal satan dükkanlar ve seyirlikler için etrafı dolaşan turistlerle dolup taşıyor.

Müzeler, seyirliktir. Kalabalıkların seyrine açılmış mekânlardır. Bir katılım yok burada. Stadyumda izleyenler, mitingde izleyenler ve sinemada izleyenler müzede de izliyor. Bir seyirlik nesnesidir müze. Seyircilerin bakışlarına mahkum edilmiş seyirlik. Yaşamak ve anlamaktan öte keyif veren bir seyirlik. Öleni, tarih olanı ve geçmişte kalanı sunan bir seyirlik. Ayasofya, seyirlikten çıkarak yeniden şehre ilham veren bir canlı haline geldi. İstanbul, yeniden müze hâkimiyetinden kurtularak mabet hâkimiyetine geçti. Mabet çağının önünü tutan müze çağının setleri yıkıldı.

Profesör Doktor Asaf Ataseven
Profesör Doktor Asaf Ataseven

Bundan on iki yıl önce Hakk’ın rahmetine kavuşan Prof. Dr. Âsâf Ataseven, üç önemli özelliğe ve güzelliğe sahipti. Merhum hem mütedeyyindi, hem mesleğinde mahirdi, hem de tarihe ve kültüre âşina idi. Geçen pazar açılışı yapılan bir hastahaneye onun adının verilmesi son derece isabetli olmuştur, bu karardan dolayı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a şükranlarımızı sunmak da bizim üzerimize bir vecibedir.

Merhumun vefatından birkaç yıl önce kendisiyle yaptığım bir röportajın metnini bu vesileyle ve teberrüken siz değerli okuyucularıma takdim ediyorum.

İnsanlar hayattayken güzel mekânlarda oturmayı, iyi insanlara komşu olmayı tercih ettikleri gibi, öldükten sonra da tarihi mezarlıklara, büyük zatların çok olduğu kabristanlara gömülmeyi istiyorlar. Böyle insani bir arzunun gereği olarak bazı kimseler vefatlarından önce kabirlerini hazırlıyorlar. Merhum Âsâf Ataseven de ölmeden önce kendine kabir hazırlayanlardan biriydi. Berzah âleminde de, Efendimiz’in Sancakdarı’na komşu olabilmek için tarihi Eyüb Sultan Kabristanı’ndaki uhrevi mekanını yıllar önceden hazırlamıştı. Burası bir aile makberesiydi. Meşhur Piyet Loti Kahvesi’ne çok yakın olup yolun solunda bulunuyordu. Ne zaman buradan geçsem, ibretli gözlerle bu boş mezarlara bakar, hoş düşüncelere dalar, dünyevi arzuların ne kadar nâhoş olduğunu hatırlamaya çalışırdım. Hemen belirteyim ki, kendisine mezar hazırlayan Âsâf Hoca, aynı zamandan kendini mezara hazırlayan, bu konuda azami gayret gösteren bahtiyarlardandı. İslami inancından, manevi değerlerinden asla taviz vermeyen Âsâf Bey, tam bir tabib-i hazıktı. Yani maddi ve manevi doktordu. Cerrahlık mesleğinin hakkını tam anlamıyla yerine getiriyordu. Adı, Vakıf Gureba Hastahanesi ile özdeş hale gelmişti. Bu tarihi şifa evinin uzun yıllar başhekimliğini yaptı. Üstün hizmetleriyle hem meslekdaşlarının, hem personelin hayranlığını kazandı. Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın hayır eseri olan bu tarihi hastahane hakkında bir de eser hazırladığını yakından biliyorum. Fakirden de konuyla ilgili belge ve bilgi talebinde bulunmuştu. Âsâf Bey, şifa dağıtmak için sadece görev yaptığı hastahane ile yetinmez, bazı hastaların bizzat ayağına kadar giderdi. Merhume annemi muayene etmek için bizim fakirhaneyi de şereflendirmişti.

Âsâf Bey, aynı zamanda kalem erbabı idi. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde mesleğiyle ilgili yazılar yayımladığı gibi, Tıbb-ı Nebevi ile de yakından meşgul oldu. Peygamberimiz’in sağlıkla ilgili tavsiyelerini, bu konudaki hadis-i şerifleri yakından inceledi. Yukarıda da belirttiğim gibi o bir tabib-i hazık idi. Sadece maharetli elleriyle değil, tavırları ve sözleriyle de tedavi ediyordu. Vakıf Gureba Hastahanesi, onun başhekimliği zamanında garibin gurebanın, fakirin fukaranın sığınak yeri olmuştu. Hatta bazı meşhur ilim adalarımız da kendilerini onun şifalı ellerine teslim etmişlerdi. Merhum Hasan Basri Çantay bunlardan biriydi.

Âsâf Hoca, tam bir cemiyet adamıydı. Vefalı hanımı Dr. Gülsen Ataseven’le birlikte hizmet etmek için adeta çırpınıyordu. İlim Yayma Cemiyeti ve İbnülemin Mahmud Kemal İnal Vakfı’nda faaliyetlerde bulundu. Vefa’daki İlim Yayma Yurdu’na, “İbnülemin Mahmud Kemal Yüksek Tahsil Talebe Yurdu” adını verdiren de kendisiydi. Merhumun, İbnülemin’le ilgili hatıralarından birini ben de size takdim edeyim.

Âsâf Bey, bu tarih ve sohbet üstadıyla 1950’li yılların başında Tıp Fakültesi’ne başladığı sırada tanışıyor. O sırada İ. Ü. Hukuk Fakültesi Roma Hukuku Dershanesi’nde İbnülemin’in jübilesi yapılmaktadır. Törende İ.Ü. Rektörü Ord. Prof. Kâzım İsmail Gürkan, Prof. Hilmi Ziya Ülken, Prof. Mükrimin Halil Yınanç, Ahmed Hamdi Tanpınar birer konuşma yapıyorlar. Mahmud Kemal Bey, “İlimde projektör, üniversitede rektör” diyerek Prof. Kâzım İsmail Gürkan’a iltifat ediyor. Bu durum Âsâf Bey’in ilgisini çekiyor. Kendisine bu kadar hürmet edilen İbnülemin’le tanışmanın yollarını aramaya başlıyor. Törenden hemen sonra, üniversite merkez binada, kendisine tahsis edilen odada Mahmud Kema Bey’i ziyaret ediyor. Âsâf Bey, üstadı, bazen öğle ve ikindi vakitlerinde Bayezid Camii’ne giderken yahut aynı camiden çıkarken görmektedir. Âsâf Bey de öğle ve ikindi namazları için keza adı geçen camiye gidiyor. Bu yüzden derslere geç kaldığı da oluyor. Böyle olunca namazlarını, merkez binanın bodrum katında, merdivenin altında, bir tahtanın üstünde kılmaya başlıyor.

Bu arada aklına bir fikir geliyor. Bu kadar itibar edilen Mahmud Kemal Bey’e gitsek, acaba üniversite merkez binada bir mescid açtırabilir miyiz, diye düşünüyor. Karar verip iki arkadaşıyla üstada gidiyor. İbnülemin kendilerini kabul ediyor. Bunlar, üstada, “Efendim, ders aralarında öğle ve ikindi namazları için Bayezid ve Süleymaniye camilerine gittiğimizden derse geç kalıyoruz. Acaba merkez binada bir odanın mescid olarak tahsis edilmesine tavassut buyurur musunuz?” diyorlar. Üstad, bakın nasıl cevap veriyor: “Evladım, bu adamlardan üniversitede mescid istemek, Athenagaras patriğinden cami istemek gibidir. Arzu ederseniz, hemen rektörü çağırıp bir güzel haşlayayım. Ama ben bu beylere desem ki, talebe-i ulumdan bazıları bana geldiler. Dans etmek için bir oda istiyorlar. Hemen, buyursunlar, benim odamda dans etsinler” derler.

Konuyla ilgileneceğine dair söz veren İbnülemin, üniversitede bir mescid açtırmayı başarıyor. Âsâf Bey, bu mescide kırmızı bir halı döşüyor. Ayrıca güzel bir âvizeyle ve kütüphaneyle donatıyor. Ne yazık ki, bu mescid, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden altı ay önce o zamanki rektör Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ın emriyle kapatılıyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.