İBB haksız yere işten çıkarmıştı: Mahkeme işe iade ve tazminat kararı verdi
Gündem
İBB haksız yere işten çıkarmıştı: Mahkeme işe iade ve tazminat kararı verdi
İstanbul 27. İş Mahkemesi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından işten çıkarılan Hasan Danalıoğlu’nun işe iadesine karar verdi. İBB’ye bağlı Spor İstanbul’da çalışırken işten çıkarılan Hasan Danalıoğlu, açtığı işe dönüş davasını kazandı. İBB, kararın kesinleşmesinin ardından Hasan Danalıoğlu’nu işe alırsa, 36 bin 60 TL, işe almazsa 42 bin 860 lira ödeyecek. Davaya ilişkin açıklama yapan Danalıoğlu’nun avukat oğlu Fatih Bilal Danalıoğlu, “Babam İBB’den çıkartılan binlerce personelden sadece birisidir. Apar topar işten çıkarılmasının sebebi, Cumhurbaşkanımızın ardında geçen 30 yıllık siyasi çizgisinin İBB Başkanı’nın çizgisiyle uyuşmamasıdır” dedi.
IHA
Ayasofya'nın ibadete açılması Ekrem İmamoğlu'na soruldu: Dünyanın çeşitli yerlerindeki camilerimiz bu kararla riskli bir duruma düşmüş müdür?
Gündem
Ayasofya'nın ibadete açılması Ekrem İmamoğlu'na soruldu: Dünyanın çeşitli yerlerindeki camilerimiz bu kararla riskli bir duruma düşmüş müdür?
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, geçtiğimiz günlerde Yunanistan'da düzenlenen programda telekonferans aracılığıyla kendisine yöneltilen "Ayasofya ile ilgili ne düşünüyorsunuz?" sorusuna "Ayasofya’nın ibadete açılması gibi bir ihtiyaç yok" cevabını vermişti.86 yıldan sonra ibadete açılan Ayasofya ile ilgili İmamoğlu'na tekrar soru soruldu. İmamoğlu, Ayasofya'nın aklında ve vicdanında 1453'ten beri cami olduğunu belirterek, "Şimdi ben sormak isterim, 'Dünyanın çeşitli yerlerindeki camilerimiz bu kararla riskli bir duruma düşmüş müdür? On binlerce Müslüman'ın, gurbetçi kardeşlerimin huzur içinde ibadetlerini yaptığı bu camilerin başına bir şey gelir mi? O ülkelerin yöneticileri böyle adım atarsa ve 'Camilerle ilgili kararımıza yönelik ithamları, doğrudan egemenlik haklarımıza saldırı sayarız' derse ne olacak?" ifadelerini kullandı.

Diğer
Ayasofya'nın ilk imamı Ferruh Muştuer'in sesinden 'Ayasofya'da Fetih Suresi'
Hayat
Ayasofya'nın ilk imamı Ferruh Muştuer'in sesinden 'Ayasofya'da Fetih Suresi'
Türkiye'nin merakla beklediği 'Ayasofya'nın ilk imamı kim' olacak sorusu cevap buldu. Alınan bilgilere göre imamlardan biri Ferruh Muştuer olacak. Muştuer İstanbul'un Fethi'nin 567. yıl dönümü kutlamaları kapsamında Ayasofya'da Fetih Suresi'nin okumuştu.
Yeni Şafak
Müzeden mâbede…
Müzeden mâbede…

86 sene sonra Ayasofya, müze olmaktan çıkarılıp asli işlevi olan ibâdete açıldı. Hayırlı olsun. Türkiye’de bu karardan mutlu olan büyük bir kitle var. Onlar âdeta bir sevinç seline kapılmış durumda. Türkiye’deki kutuplaşma düşünüldüğünde diğer cenâhın menfî istikamette harekete geçmesi beklenirdi. Ama öyle olmadı. Elbette karardan memnun değiller. Ama fazlaca tepki veremiyorlar. Hoşnutsuzluklarını dolaylı olarak dile getiriyorlar. En çok ifâde edilen şeyler, bunun “çok da” gerekli olmadığı, bir “gündem saptırma” olduğu meâlinde. Efendim, memleketin ekonomisi batıyormuş, iktidar partisi oy kaybediyormuş, o sebeple bu “ucuz” popülizmden medet beklemişler… Ayasofya’nın câmi olmasının ekonomiye faydası mı varmış… Müze gelirleri yok olacakmış, ilh...

Tabiî ki en ilginç olan husus Fâtih’in resmedildiği bir tabloyu müzayedede satın alan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İmamoğlu’nun bir Yunan televizyonuna verdiği mülâkatta bu dolaylı ifâdeleri kullanmış olması. Şimdi düşünüyorum da; gâliba mesele Fâtih Sultan Mehmed değildi. Yâni bu tablonun satın alınması, ressamının -o da artık doğruysa- Bellini gibi bir Rönesans dâhisinin olmasıydı. Değilse, Sayın İmamoğlu ve ekibi Fâtih tablosuna gösterdiği hassasiyet kadar, Sultân’ın vasiyetine ve vakfına saygı gösterir ve bu karârı harâretle desteklerdi.

Modernlik, geleneksel dünyâlarda yer alan pek çok iş, işlem ve işlevi ya dönüştürdü veyâ ortadan kaldırdı. Bunu anlıyorum. Her dönüşümün insanlığa kaybettirdiği şeyler vardır. Benim îtirâzım, bunlara derin mânâlar yüklenmesi, kutsanması ve yüceltilmesi. Her kazanç, diyalektik gereği bir kaybın üzerine yükselir. Müzecilik hakkında da böyle düşünürüm. Müzeciliğin modern dünyâda gelişen bir iş olduğunu biliyoruz. Aslında muhafazakâr bir iştir bu. Muhafazakârlığı da böyle görürüm. Modern zihniyetin ürünüdür o. Modernlikten şikâyetçi olmasına aldanmamak gerekir. Muhafazakârlık, en azından bir sendrom olarak modern bir duruştur. Ancak modern bir insan muhafazakâr olabilir. Müzecilik bir korumacılığı (preservationism) esas alır. Gelenekte, işi biten ne varsa hayâtın gerisinde kalır. Ya yok olur gider, ya bir harâbe olarak kalır veyâ lâlettayin bir yerlerde kullanılır. Ara Güler’in, bir tesâdüf neticesinde yolunun düştüğü; Afrodisias harabeleri ile iç içe kurulan Geyre köyünde görüp fotoğrafladığı durumlar buna misâl olarak verilebilir. Antik devirlerin bu parlak şehrinde bir mâbedi süsleyen bir friz parçasını köy kahvesinde masa olarak kullanan ve üzerinde tavla oynayan köylüler, hayvanlar için yalak olarak kullanılan lâhitler, ahırların damını desteklemek için kullanılan sütunları çekmiş; dergisinde neşretmişti. Afrodisias şehri bu haber üzerine alâkaya mazhar olmuş, arkeolog merhum Kenan Erim başkanlığında yapılan kazılar ve restorasyonlar neticesinde, “metruk” ve “pejmürde” hâlinden kurtarılıp büyük ölçüde yeniden ayağa kaldırılmıştır. Muazzam bir müzesi olduğunu da biliyorum. Bu arada Gevre Köyü de kamulaştırılmış ve taşınmıştır. Bâzen düşünürüm; Sulukule insansızlaştırılıyor diye yollara düşen entellerimiz, o zamanlarda yaşasalardı bunun için de bir “eylem” koyarlar mıydı? Evet bugün Afrodisias pırıl pırıl; insanlığın, pardon dünyâ turizminin hizmetinde.. Kazılar devam ediyor. Daha da güzel olacak… Köylülerin kullandığı frizler, sütunlar kurtarıldı… Muhtemelen müzedeler. Ama bir düşünelim; o zamanlar “şöyle, böyle yaşıyorlardı”.. Evet amacından saparak, ama hâlâ insanlarla iç içeydiler. Bugün emniyet altındalar; ama yapayalnızlar.. Aklıma Taranta Babu’ya Mektuplarda yer alan bir şiirinde Nâzım Hikmet’in mısrâları geliyor: “Mikelancelo müzelerde prangalı bir kürek mahkûmudur.. Ve sapsarı boynundan bir katedral duvarına asmışlar Rafael’i…”..

Müzeciliğe karşı değilim. Elbette bâzı açılardan çok büyük faydaları vardır. Ama müzecilik fikrinin yüceltilmesini anlayamam. Doğrusu şahsen müze gezmekten pek de hoşlanmam. Depolama ve sergileme işlerini kapitalizme özgü işlevler olarak görürüm. Her müze bir mersiyedir bana göre. Ölmüş olanın eşyâlaştırılması, nesneleştirilmesi… Hayatla bağı kopmuş, “insansızlaşmış” “şeylerin” serpiştirildiği soğuk mekânlar… “İnsanlığın mirâsı” lâfı da insansızlaştırılmış olanın estetizasyonu, güzellemesi olarak gelir bana.

Ayasofya’nın başına gelen de buydu. Ayasofya müze yapılarak nesneleştirildi. Bir mabed olarak ibâdetten arındırıldı. Güzellemesi de, turistik mânâda “insanlığa armağan edilmek” oldu. Lâf aramızda turizm dediğimiz de, merak uğruna, sayısız mâcerayı göze alan kadîm seyyahlığın nesneleştirilmesi, mallaştırılması değil midir? Efendim, hâdise budur…

Papa çok üzgün: Ayasofya'nın cami olmasından derin acı duyuyormuş
Gündem
Papa çok üzgün: Ayasofya'nın cami olmasından derin acı duyuyormuş
Ayasofya'nın yeniden cami statüsüne getirilmesi dünyanın gündemine oturdu. Müslüman alemini sevince boğan haber, Hristiyan dünyasını rahatsız etti. Günlerdir sessizliği koruyan Katolik Kilisesi lideri Papa Francesco, Ayasofya'nın müzeden camiye dönüştürülme kararı hakkında ilk açıklamayı yaparak karardan "derin acı duyduğunu" söyledi.
Diğer
Ayasofya Cami olduğunda, İmamoğlu ne yapacak?
Ayasofya Cami olduğunda, İmamoğlu ne yapacak?

Ekrem İmamoğlu, “Ayasofya’nın ibadete açılması gibi bir ihtiyacın bulunduğuna inanmıyorum” demişti.

Bir ay kadar önce, Yunanistan’da yapılan Delphi Ekonomik Forumu’na telekonferansla katıldığında, bu mevzuda gelen bir soruya verdiği bu cevap Yunanlıları nasıl da mutlu etmişti!

*

Ekrem Müdafa’nın Yunanistan’da çok sevildiğine kuşku yoktur.

Geçen yıl belediye seçimini kazandığında, Yunan Medyası kendisini “İstanbul’u fetheden adam” diye lanse etmişti!

MÜZECİ İTTİFAKI

Mister Ekrem İmamoğlu, Batı Kulübü’nün “umut bağladığı bir siyasetçi” sıfatıyla Ayasofya konusunda Müzeci İttifakı’nın bir parçasıdır.

Yunanistan Başpiskoposu Yeronimos, Fener Rum Patriği Bartholomeos, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, veyahut İbrahim Özden Kaboğlu, İlber Ortaylı, Sinan Meydan, Taha Akyol, Sedat Ergin ve Ertuğrul Özkök gibilerle birlikte…

“Ayasofya müze kalmalı” korosundaki yerini almıştır!

*

Geçenlerde Londra’da düzenlenen bir müzayedede

Fatih Sultan Mehmet’in portresi İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı.

Ekrem’i Müdafaa Korosu’nda “Ekrem İmamoğlu ecdadına sahip çıktı. Fatih’in orijinal tablosunu İBB satın aldı” yollu “bir alkış kıyamet” gırla gitti.

Tablonun sahte mi gerçek mi olduğu hususu halen daha tartışılıyor.

Murat Bardakçı’nın ardından, CHP’li İlhan Kesici de bu konudaki ciddi kuşkularını dile getirdi.

“Tablo orijinal mi, değil mi?” tartışması bir tarafa; şu “Ecdadına sahip çıkma” kısmına odaklanalım…

İmamoğlu, öne sürüldüğü gibi “Ecdadına sahip çıkan bir kişilikse; Ayasofya konusunda neden Sultan Fatih’e sırtını çeviriyor?

“Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına ihtiyaç yok” diyen bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı’ndan bahsediyoruz…

Ayasofya Camii, bizlere Fatih Sultan Mehmet’in vasiyeti ve de emanetidir.

İşte bu çok ama çok önemli vasiyet ve emanet…

Batı Kulüpçüsü Mister İmamoğlu’nun umurunda değildir!

*

Şovmen İmamoğlu’nun “zurnasının zırt dediği yer” de burasıdır!

*

Sultan Fatih’in tartışmalı “tablosundan” kendisine “maske” yapmaya kalkmıştır; amma velâkin maskesi düşmüştür!

Zaten başından beri “Maskeli Balo” siyasetçisidir.

Batıcı Komprador Burjuvazi’nin “Siyasi Yıldızı!” olarak gösterime girdi: peş peşe falsoların ve de yaman çelişkilerin ardından çok çabuk döküldü.

KİLİSECİ HDPKK’LI

Ayasofya bahsinde, bir de HDPKK’lı Hüda Kaya var ki; müze olarak kalmasını dahi yeterli görmüyor!

Nedir?

-Ayasofya’nın kilise olmasını istiyor!

*

500 seneye yakın cami olmuş ve 86 sene sonra yeniden CAMİ olarak ibadete açılması beklenen Ayasofya için aynen şöyle diyor:

“Ayasofya gibi işgal altında olan yüzlerce kilise var. Adına cami demekle olmuyor…”

HDPKK’lı Kaya, Haçlıların kiliselerini “baş tacı” yapıyor: Batı’da özellikle Avrupa ülkelerinde yıllarca evvel kiliseye çevrilmiş yahut yıkılmış sayısız cami varmış, ne gam!

*

İslam Düşmanı ve Hıristiyan Muhibbi PKK terör örgütü, Almanya’da özellikle son yıllarda çok sayıda camiyi yaktı…

Hendek olayları sırasında, başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu’daki birçok yerde çok sayıda camiyi tahrip ettiler, yaktılar, yıktılar, bombaladılar!

Sam Amca’sının Terör Örgütü PKK’nın alçakça saldırıları nedeniyle onlarca cami kapalı kaldı, ezanı susturdular!

PKK’lı kahpeler, tahrip ettikleri camilerde Kur’an sayfalarını yırttılar ve de yaktılar!

Kimi camilerin minarelerinden de İslam’a hakaret içeren PKK propagandası yaptılar; şarkılar çaldılar!

*

Haydut Devlet ABD’nin piyonu PKK terör örgütü, 1980’ler, 90’lardan bu tarafa Doğu ve Güneydoğu’da sayısız köy camisini yaktı ve de ibadet eden masumları kurşuna dizerek katletti!

*

Bu saydıklarımız gibi sayısız dehşetengiz saldırı var: Hüda Kaya’nın bu kahpeliklerden dolayı kılı dahi kıpırdamamış ki, gitmiş PKK’nın “siyasi uzantısında” vekil olmuş!

*

Üstüne bir de “Ayasofya kilise yapılmalı” diyerek Yunanistan’ından Amerika’sına; Başpiskoposundan Patrik’ine kadar Hıristiyan Kulübü’nü mutlu ediyor!

ÖNDER ve TÜGVA: İstanbul Sözleşmesi cinsel yönelim dayatması yapıyor ve eşcinselliği makulleştiren yaklaşımlar var
Hayat
ÖNDER ve TÜGVA: İstanbul Sözleşmesi cinsel yönelim dayatması yapıyor ve eşcinselliği makulleştiren yaklaşımlar var
AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasını doğru bulmadığını belirterek, usulüne uygun sözleşmeden çıkılabileceğinin sinyallerini verdi. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla imzalan sözleşme, suistimaller sebebiyle sık sık gündeme gelmekle beraber, eşcinsel evliliklerin önünü açarak Türk aile yapısının temellerini sarsmasıyla bilenen sözleşmeye bir tepki de ortak bir metin yayınlayan ÖNDER ve TÜGVA'dan geldi. Her iki derneğin sosyal medya hesaplarından yayınlanan yazılı açıklamada, "Sözleşmenin temel ahlaki değerlerimizle örtüşmeyen “toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim” konusundaki dayatmaları kesinlikle kabul edilemez. Sözleşmenin eşcinselliği yaygınlaştırıcı ve makulleştirici yaklaşımına karşı çıkmak insan neslinin korunması açısından vazgeçilmezdir" ifadeleri kullanıldı.
Yeni Şafak
Erdem Bayazıt: Şiir avcısı
Erdem Bayazıt: Şiir avcısı

Geçtiğimiz pazar günü (5 Temmuz) Erdem Bayazıt’ın 12. ölüm yıl dönümü idi. Bir gün sonra da Eyüp Sultan kabristanına defnedilmiş idi.

O, benim için “ayrıntı avcısı” diyordu. Ben de ona şiir avcısı derdim.

Şiir avcılığı şuradan geliyor. Maraş Lisesi’nde okuduğumuz yıllarda (1955-58) ben, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Türkiye’nin hemen her yerinde yayınlanan edebiyat dergilerine aboneydim. Dergiler geldikçe bizim evde toplanır, o ayın edebiyat aktüalitesi üzerine konuşurduk. Cahit, onun kardeşi rahmetli Sait, Erdem, Alaeddin ve başka arkadaşlar… Erdem’le Alaeddin o ayın en iyi şiirlerini kendilerince seçerler ve kısa sürede ezberlerlerdi. Sonraki buluşmalarımızda, özellikle geceleri, Batı Park istikametindeki caddeyi arşınlarken, bir yandan da bu ikisinin ezberlediği şiirleri dinlerdik. Şiir avcılığı buradan geliyor. Birçok şiir bizim hafızamıza onların inşadıyla nakşedilmiştir.

Yumuşak davudî sesiyle şiir okumanın hakkını verirdi.

1955 ders yılında lise birinci sınıfta başlayan dostluğumuz onun ölümüne kadar 53 yıl kesintisiz sürdü. Bu dostluğun odak noktasını elbette edebiyata olan merakımız oluşturuyordu. Ama edebiyatla sınırlı kalmadı. Erdem liseyi benden 1 yıl sonra bitirdi. Ben İstanbul’da Hukuk Fakültesi’ne devam ediyordum. O da Hukuk’a kaydını yaptırdı. Ancak maddi sıkıntılar dolayısıyla ikinci sınıftan üçe geçtiği yıl Ankara Hukuk Fakültesi’ne yatay geçiş yapmak üzere İstanbul’dan ayrıldı. Bir süre sonra askerlik hizmetini yedek subay öğretmen olarak ifa etmek üzere Burdur’a gitti. Dönüşte DTCF’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydını yaptırdı ve oradan mezun oldu. Maraş’ta lise öğretmenliği ve Halk Kütüphanesi Müdürlüğü görevlerini yürüttü. 1976-77 yıllarında Mavera Dergisi’nin çıkarılmasına oradan katkı sağladı. 1 yıl sonra Cahit’in ısrarlarıyla Ankara’ya döndü.

Biz üniversite yıllarımızda Eyüp’te dededen kalma eski, ahşap bir evde oturuyorduk. Erdem’in, Cahit’in ve başka arkadaşlarımızın da aynı sokakta bize komşuluk yapmalarını sağladık. Daha sonra Ankara’da birlikte olduk. Ankara yıllarımızda Erdem’le Cahit uzun yıllar Dikmen’de aynı apartmanda komşuluk yaptılar. Alaeddin ile Akif öğretmenliklerinin bir kısmını taşrada geçirdi. Ama 80’li yıllarda hepimiz Ankara’da idik.

Bu ayrıntıları şunun için zikrediyorum. Bu arkadaş kümesi ömür boyu imrenilesi bir dayanışma içinde yaşadı. Bu arada elbette Nuri Pakdil ile olan irtibatımız bu dayanışmanın kopmaz bütünleyicisi oldu. Onların bir başka özelliği de sevinçlerini ve kıvançlarını cömertçe paylaştıkları halde, tasalarını kendilerine saklamaları olmuştur. Aralarında asla bir kıskançlık ve olumsuz bağlamda rekabet yaşanmamıştır.

Hepsi farklı sanat anlayışları doğrultusunda ürünlerini vermiş, hiçbiri ötekine kendi anlayışını dayatmaya kalkışmamıştır.

Erdem şiirden hiç kopmadı. Son yıllarında lirizme yatkınlığı ağır bastı. Ancak şiirinin temel özelliği vurgulu olmasında öne çıkar. Ben bu şiiri “ünlemli şiir” olarak nitelemiştim. Ünlemli ve mesajını belli etmekten sakınmayan bir üslup…

Şiirini ilhamla yazdığını söylerdi. Kimi zaman bana “Rasim, bana bir kelime ver, sana bir şiir kaldırayım” derdi.

Dostoyevski’yi sevmekle beraber tarzı Tolstoy’a yakındı. Tefekkürde nasıl ki Platoncular ve Aristocular varsa, edebiyatta da bunun izdüşümü Dostoyevskici (Dostoevskian) ve Tolstoycu (Tolstoian) olarak yansıma bulur. Alaeddin’in, Cahit’in, sayarsak benim tarzım Dostoevskian’dır; Erdem’in, Pakdil’in, Akif’in tarzı Tolstoian… Mesajı öne çıkarır… Ötekinde de mesaj vardır ancak gizlidir…

Onun şiirinde Köroğlu, Dadaloğlu, dahası Dede Korkut soluğunu teneffüs edebiliriz.

Doğuştan asildi. Kıskanmadı. Kimse gibi olmaya özenmedi. Gıybet yapmadı. Olayları iyimser gözle yorumladı.

Kendisinin ifadesiyle ondan önce gidenler oldu. En önde Necip Fazıl, ardından Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Alaeddin Özdenören, sonraki kuşaktan Ramazan Dikmen, Remzi Matur… Ahmet Bayazıt ve Nuri Pakdil ile şimdi kendisi de orada halkaya katıldı… Hepsine rahmetler olsun…

Düzeltme: 28 Haziran 2020 Pazar tarihli “17. Yılında Alaeddin Özdenören” başlıklı yazımızda sehven 1 Temmuz Akif İnan’ın 80. doğum yıldönümü demişim. 1 Temmuz Cahit Zarifoğlu merhumun doğum günü, Akif’in doğum günü ise 12 Temmuz. Böylece düzeltiyorum. Erdem’in doğum tarihi 18 Aralık 1939…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.