Kaza-kader, kulun sorumluluğu
Kaza-kader, kulun sorumluluğu

Hocam ben kader konusunda size soru sormak istiyorum. Ben kaderi “İlim maluma tabidir” diye biliyorum; yani Allah’ın bilmesi günü geldiğinde kişinin cüzi iradesi ile onu yapacağı içindir, Allah kula cüzi irade vermiştir, yanlış mı düşünüyorum. Hocam bazı… okuyanlar cüzi irade böyle değil, sadece bir meyil, bir kas hareketi gibi bir şey diyor, bu bana mantıksız geliyor, bu imtihana da ters olur diye düşünüyorum. Bir de hocam bu kişilere soru sorduğunuzda “çok soru sormak iyi değil” diyorlar, neden? İslâm araştırmak sormak; hemen halk tabiri ile kafayı yemek midir?

Hakkınızı helâl edin biraz uzun oldu, cevabınızı dört gözle bekliyorum dua ile.

CEVAP

İslâm felsefesi, kelâm ve fıkıh usulü ilimleri “irade, kaza, kader, kulun fiili, sorumluluğu…” bahsini açmışlardır; bu konularda pek çok hususi kitap, tez ve makale yazılmıştır.

Geniş bilgi için TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri yanında hemen internetten indirip okuyabileceğiniz bir makalenin de adresini vereyim:

(Mahmut Ay, “Eş’arî Kelamında İnsanların Sorumluluğu”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, cilt: 17, sayı: 2, 2004, sayfa: 91-107).

Sayın Ay’ın, makalesinden bu konuya İmam Eş’arî’nin bakışını ve bu bakışın tenkidini özetleyen şu satırları aktarıyorum:

“Eş’arî’nin insanın sorumluluğunu dayandırdığı kesb teorisi, başta bazı Eş’arî kelâmcılar olmak üzere pek çok İslâm bilgini tarafından eleştiriye tabi tutulmuştur. Eş’arî kelâmının önde gelen temsilcilerinden biri olan Fahreddin Razi (h.606/m.l209), kesb için, “anlamı olmayan bir isim” ifadesini kullanmaktadır. İbn Teymiyye ise, Eş’arî’nin kesb teorisini, gerçekliği olmayan ve anlaşılamayan bir görüş olarak nitelendirerek, bununla insanların alaya alındığını belirtmektedir. Ona göre, kesb teorisinin savunucu, “insanın, fiili ihdas ve icat konusunda hiçbir etkinliğinin olmadığını söyleyerek” cebir anlayışına eğilim göstermektedirler. Onlar her ne kadar Cebriyye’den farklı olarak, insan için sonradan olma (hadis) bir kudret kabul etseler de, İbn Teymiyye’nin nazarında, gerçekte kesb’i savunanlarla Cebriyye temsilcileri arasında fark yoktur. Eş’arî, insanın sorumluluğunu kesb teorisi ile izah etmeye çalışmış, fakat kesb’i daha çok Allah’ın yaratmasına bağlı kıldığı için, insanın özgürlüğüne herhangi bir etkinlik alanı bırakmamıştır… Eş’arîliğin önemli temsilcilerinden biri olan el-Cuveyni, kesb teorisini eleştirerek, bu teori ile insan hürriyetini sağlamanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Cuveyniye göre fiil, her ne kadar takdir ve yaratma bakımından Allah’a nispet edilse de, gerçekte insanın kudretiyle-meydana gelmektedir. Bu durumda insanın sonradan olma kudretinin fiillerinde etkili olduğu ve hakikatte fiillerin bu kudretle meydana geldiği inkâr edilemez bir gerçektir. Cuveyni’nin başlangıçta Eş’arî’nin görüşlerini paylaştığı, sonradan ise bu görüşlerin yanlışlığını fark ederek bunlardan vazgeçtiği ifade edilmektedir” (s. 98-99).

Benim için tatmin edici olan İmam Matürîdî’nin görüşünü şöyle özetlemek mümkündür:

Kulun fiilinin dört mertebesi vardır: 1. Küllî irade, 2. Yapabilmek için gerekli olan donanım ki, bu olmazsa yükümlülük de olmaz, 3. Cüz’î irade, 4. Yapıp etme gücünün (istitâ’tın) yapma (fiil) ile beraber yaratılması.

Kulda, fiilden önce, fiilin iki yönüne (yapmaya ve yapmamaya) harcama eşit derecede müsait olan bir kudret vardır (küllî kudret); bu, fiilden öncedir. Bir de yapmaya veya yapmamaya ait olan ve tam manasıyla oluşta etkili olan kudret vardır ki, bu fiilden önce değil, fiil ile beraber olur, buna istitâ’at (cüz’î kudret) denir. Burada küllî “birçok fiilden birini tercihe müsait”, cüz’î ise birine sarf edilen, birinde kullanılan manasındadır.

Özet olarak insanoğlu bir şeyi yapma veya yapmama için kullanılmaya müsait bir iradeye sahiptir. Bu iradeyi iki veya daha fazla mümkünden birine yönelttiği ve sarf ettiği zaman cüz’î iradesini sarf etmektedir, Allah Teâlâ da kulun, iradesini sarf ettiği şeyi (yani kesb ettiğini) yaratmaktadır. Yükümlü olabilmek için gerekli olan kudret (donanım) fiilden önce kulda vardır, fiili veya terki vücuda getiren kudret ise yapma veya yapmama sırasında Allah tarafından yaratılır.

Cennetlik veya cehennemlik olma yolunu seçme imkânı (ihtiyar) kula verilmiştir; kaza ve kader de kulun bu yoldaki ihtiyarına uygun olarak tecelli eder; çünkü Cenâb-ı Hak, kulunun ihtiyarını hangi tarafa sarf edeceğini ezelî ilmi ile bilir ve ona göre takdir eder. O’nun takdirî ilmine göre olur (ilme tabidir), ilim de malum ve vaki olacaklara göredir (bunlara tabidir; yani bildiği için olmaz, olacağı için bilir), bu sebeple müminlerin kaza ve kadere iman etmeleri, kesbin çeşitlerini elde etmek üzere mübah olan araçları ve imkânları kullanmalarına asla mani değildir.

Dini bilmemek ve inandığı halde günah işlemek

Ben bir şey sormak istiyorum. İnsanlar her türlü günahı işleyip, dinen kâfir gibi yaşayıp sadece Kelime-i Şehadet ya da tevhid getirdi diye cennete gidecekler mi? İnsanlar şu anda bir Allaha bir peygambere inanıyor ama hepsi bu. İbadet yok, kul hakkı ya da diğer günahların hepsi işleniyor. Torpil, iltimas, zulüm her sey var. Cehalet diz boyu. Hiç kimse hiçbir şey bilmiyor, dinle alakalı ve öğrenmek için çaba da yok. O zaman bilmeyip sadece Kelime-i Şehadet getiren bilmediği için her türlü günahı işleyen kârda gibi bir durum oluyor. O zaman ben de bilmeseydim de her türlü hayatı yaşayıp dünyanın her türlü zevkini ya da pisliğini yaşayıp bilmediğim için Kelime-i Şehadet üzere olup cennete gitseymişim. Bilen suçlu mu hocam. Bazı konuları öğrense inkar edip dinden çıkacak durumda insanlar var. O zaman cehalet teşvik edilen bir şey gibi olmuyor mu? Ben Kur’ân’ın her yerinde cennete gidecek insanlar için iman edip salih ameller işleyenler tabirini gördüm. Ama âlimler, “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek sadece iman edilse bile cennete gidileceğini söylüyorlar. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nedir hocam? Muhalefet olmak ya da itiraz etmek için sormuyorum hocam. Çünkü insanlar tevhid üzere öldüklerinde eninde sonunda cennete gideceklerini düşündükleri için her türlü haksızlıktan, günahtan kul hakkından yalancı şahitlikten korkmuyorlar. Cevabınız için şimdiden teşekkürler.

CEVAP

Ehl-i Sünnet âlimleri birçok ayet ve hadise dayanarak imanı olan günahkârların bir süre cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete gireceklerini söylüyorlar. İnsan psikolojisi incelenirse insanın, inandığı halde başka iç ve dış saikler, baskılar… yüzünden inancına aykırı davranabildiği görülüyor. Şöyle düşünelim: Bu dünyada bir kimseye bir yıl devamlı ateşte yanmayı kabul edersen sana dünyayı verecekler deseler bunu kim kabul eder?! İşte bunu Allah şöyle demiş oluyor;: “Eğer sen dünyada şu haram zevk ve menfaatleri tercih edersen ahirette şu kadar yanacaksın!” Bu ilahi buyruğa gerçekten inanan kimselerin yanmayı göze almaları kolay mıdır? İnandım dediği halde günah işleyenler ya gerçekten inanmıyorlar, ya imanları ve iradeleri zayıf, ya eğitimleri eksik, ya şehvet vb. duyguların güçlü baskısı galip geliyor. Bu durumlara göre de ahirette karşılığını görüyorlar ve sonra cennete gidiyorlar; çünkü Allah’a imandan daha büyük bir ibadet ve Allah’ı inkârdan (imansızlıktan) daha büyük bir günah yoktur.

Bilmemek mazeret midir?

İslâm geldikten sonra onu duyma, bilme, öğrenme imkânı bulunan bütün insanlar bununla yükümlüdürler. ‘Müslümanım’ diyen ve İslâm ülkelerinde yaşayan insanların ise İslâm’ı öğrenmeden ömür geçirmeleri büyük bir günahtır. Bunlar hem dinde cahil kalmanın hem de bu yüzden işledikleri günahların cezasını çekeceklerdir.

Karışık olan sanat değil aklımızdır
Karışık olan sanat değil aklımızdır

Hz. Ali’ye nispet edilen “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” sözünü ve lâyüs’ellik, ideolojik koşullanma, popülerlik şeklinde üçe indirgediğimiz günümüze mahsus sanat anlayışlarını aklımızda tutarak yol aldığımızda, sanatta bir karışıklığın değil, bilakis bizim kendi sanat aklımızda bir karışıklığın olduğunu fark etmekte gecikmeyiz.

Zira, büyüklerimizin “güzel, özü itibariyle güzel olandır” tanımından hareketle, “sanat, sanat olması bakımından sanattır” şeklinde sade bir tanıma ulaşabileceğimiz gibi, sanat tarihinin tümünü görmenin tarihine indirgeyerek, insan – sanat ilişkisinin de bir görme ilişkisinden ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Ki bunu, kendi zamanının sanat tartışmalarından bîzâr olan Kandinsky’nin:

“Müziği resmetmek istemiyorum.

Zihin hallerini resmetmek istemiyorum. Renklere bağlı olarak ya da olmayarak resmetmek istemiyorum.

Geçmişin şaheserlerinin uyumundaki herhangi bir noktayı değiştirmek, onlarla yarışmak ya da onları alt etmek istemiyorum. Geleceğin doğru yolunu göstermek istemiyorum.

Bugüne dek nesnel, bilimsel bir bakış açısından bakıldığında birçok şeyi eksik bırakmış olan kurumsal eserlerimin dışında, sadece iyi, gerekli, yaşayan resimler, en azından birkaç izleyicinin gerektiği şeklinde yaklaştığı resimler yapmak istiyorum” şeklinde kelimelere yüklediği çığlıkla ve bunun neticesinde ya da bunlar sebebiyle- kendisine nihai yol olarak seçtiği “içsel zorunluluk” arayışıyla belgeleyebiliriz.

Kandinsky’nin bu tutumu lâyüs’ellik değildir, bilakis sanatçı olarak kendi zamanının, yeteneklerinin ve yetkinlik sınırlarının farkında olmasıdır. Onun ulaştığı sonucu, Foucault, edebiyat esasında şöyle formüle etmiştir:

“Edebiyatı ne insanın dili olarak anlamak gerek, ne de Tanrı’nın kelamı, ne doğanın dili ne de yüreğin veya sessizliğin dili olarak. Edebiyat, ihlal edici bir dil, ölümlü, tekrarlayıcı, ikiye katlanmış bir dil, bizzat kitabın dilidir. Edebiyatta konuşan bir tek özne, tek bir özne vardır, o da kitaptır” (Büyük Yabancı, çev.: Savaş Kılıç, Metis Yayınları, İstanbul 2020).

Bu ifadede kitabın büyük K ile söylenme ve ihlal kelimesinin infial ile değiştirilme zorunluluğunu paranteze alarak, asıl sanatla ilgili söz enflasyonun tam da buradan kaynaklandığını söylememiz gerekir.

Şundan ki, ilgili enflasyon, sanatı kendi ferdiyetine mahsus bir hak olarak görenle, onu kendisine verilmiş bir nimet olarak bilip, bu nimetin verilişindeki maksadın nimeti vereni görmekten ibaret olduğunu düşünen sanat aklı arasında yaşanan çelişkilere, çatışmalara, bağıntılara, sentezlere... göre oluşmaktadır.

Gerçekte ise, yukarıdaki ayrım esasında salt ferdiyetini gözetenle, aidiyetini gözeten sanatçı arasında, sonuç itibariyle bir fark yoktur. Zira, son tahlilde sanatın mahalli sanatçıdır; ister sanat kudretini kendinde görsün, isterse o kudreti bir bağış saysın, neticede sanat insandan çıkmış / insan tarafından eylenmiş olmaktadır. Diğer bir ifadeyle sanat eseri, yaratılmayı sanatçıdan talep etmektedir, başkasından değil. Dolayısıyla bu düşünüşte sanat ehli olan insan merkezde, sanat da onun mülkündedir.

Birinci yönelimi şimdilik konumuzun dışına iterek, ikinci yönelim üzerinde yoğunlaşacak olursak, Kuşeyri’nin, Enfal Suresi’nin “Ey iman edenler! Allah’tan korkarsanız O size iyi ile kötüyü ayırt edecek anlayış (furkan) verir” mealindeki 29. ayetinde geçen “furkan” kelimesini “...hakikat ile batılı ayırt etmeyi sağlayan bol bilgi ve (vehmi ezen) güçlü ilhamdır” şeklindeki anlamlandırmasında karar kılmamız gerekir (İlahî Kelâm’ın Sırları, çev.: Ekrem Demirli, Fikriyat Yayınları, İstanbul 2020).

Zira her işte ve eyleyişte olduğu gibi Allah’tan korkmak, sanatçının da ilk hareket noktasıdır.

Allah’tan korkmanın esasını, sanat hareketinin buna tabi doğuşunu, seyrini, batılla gölgelenmeyen bir hakikat şeklinde kavramak, özel terbiyeyi zorunlu kıldığı içindir ki, ilgili yazılarımızda sanata ve sanatçıya dair görüşlerimizi sürekli olarak tasavvufî tefekkürün / İslam metafiziğinin içine çekmeye çalışıyoruz.

Bu bağlamda konunun daha da ilginç yanı, çoklarının sandığı gibi İslam sanatının temelinin Tevhit olmadığıdır. Zira Tevhit tekvinîdir ve herhangi bir şeriatla mukayyet değildir. Öte yandan İslam planında Tevhidi hak edebilmek için ondan önce uğranması zorunlu olan nice makamlar vardır.

Hz. Ali’nin sözüne dönecek olursak: Bir nokta olan bilgiyi, sanat esasında çoğaltan cahillerden olmamak için, bilginin bilgisinden kaçınmak ve bilmeyi hâle tevdi etmek en doğru şey olsa gerektir.

Koronavirüs ve İslam İşbirliği Teşkilatı ülkeleri
Koronavirüs ve İslam İşbirliği Teşkilatı ülkeleri

Bu hafta OSTİM Teknik Üniversitesi, İslam İşbirliği Teşkilatı, İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (SESRIC) ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) işbirliğiyle web üzerinden “COVİD-19 Pandemisinin İslam İşbirliği Teşkilatı Ülkeleri Üzerindeki Ekonomik Etkileri” konusunda bir panel gerçekleşti. Farklı ülke ve kurum bakışlarıyla pandeminin İslam dünyası üzerindeki olası etkileri ve bu etkileri hafifletmek için neler yapılması gerektiği konusunda sunumlar yapıldı.

Açıkçası, dünyada ekonomilerin daraldığı, ticaretin azaldığı, talep ve arz şoklarının yaşandığı, işsizliğin arttığı, petrol fiyatlarının düştüğü ve en önemlisi de belirsizliğin yaşandığı bir dönem içindeyiz. Olası yaşanacak ikinci dalga nedeniyle de belki daha farklı yaşanacak bir dönemin de başlangıcındayız.

Dünyadaki gelişmiş ülkeleri olumsuz etkileyen bu pandeminin gelişmekte olan ve düşük gelirli yani yoksul ülkeleri daha derinden etkileyeceği açıktır. Çünkü bu ülkelerin bir çok sorunlarının yanında yeteri kadar kaynağı da yoktur.

Bu ülkelerin bir kısmı da İslam İşbirliği Teşkilatı (IIT) üye ülkeleridir. İslam İşbirliği Teşkilatı üye ülkeleri yani Müslüman ülkelerin bir kısmında artan yoksulluğun, zayıf sağlık sistemlerinin, sosyal politikalardaki sorunların, gelecek ile ilgili beklentilerin kötümser olması, pandemi ekonomik ve sosyal açıdan büyük riskler taşımaktadır. Dünya ekonomisine paralel olarak üye ülke ekonomilerinin daralması ve birçok ülkenin borçlu durumda olması bahsedilen sorunları başta da yoksulluğu daha da derinleştirdiği açık.

Bazı İİT ülkelerinin petrol ve doğalgaz zengini olmasına rağmen, dünyada ekonomik büyümede meydana geleceği öngörülen daralma nedeniyle petrol ve doğalgaza talebi azalınca bu ülkelerin de zor duruma düşeceğini söyleyebiliriz.

Bu nedenle pandeminin neden olduğu zorlukların yanında gelecek beklentileri üzerinde de ciddi etkisi bulunmaktadır.

İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI İÇİN YENİ BİR DÖNEM OLUR MU?

Koronavirüs salgını nedeniyle ortaya çıkan tabloya baktığımızda başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) olmak üzere uluslararası kurum ve kuruluşların iyi görüntü vermediği açık bir şekilde ortada. Zaten uluslararası örgütlere karşı birçok soru işareti vardı. Bu pandemi ile birlikte bu soruların ve eleştirilerin daha da arttığına şahitlik yaptık.

Bu kurumların sahipleri olan gelişmiş ülkelerin de çok iyi bir görüntü vermediklerini hatta ağır bir tablo ile karşılaştıklarını gördük.

Ayrıca, birçok gelişmiş ülke başta da ABD ve İngiltere’nin pandemide zorunlu ürünlerin tedarikinde zorlandıklarını, sağlık sisteminin ne kadar yetersiz olduğunu ve dolayısıyla salgınla mücadelede ne kadar çaresiz kaldıklarını gördük. Bu ülkelerin düştüğü çaresiz durumu DSÖ ‘ye faturayı etmeleri ve sonunda da ABD’nin DSÖ’den çıkmasına kadar gitti.

Açıkçası birçok soruna sahip Müslüman ülkelerin, İslam İşbirliği Teşkilatı’na (IIT) çok ama çok ihtiyacı var. İİT’nin özellikle de pandemi ile öne çıkan konular arasında yer alan yoksulluğun azaltılmasında, sağlık sistemlerinin güçlendirilmesinde, gıda ürünlerinin tedarikinde zorlukların azaltılmasında ve altyapı yatırımların gerçekleştirilmesinde çok önemli sorumluluklar taşıması beklenir.

Yıllarca Müslüman dünyanın beklentilerin altında kalan İslam İşbirliği Teşkilatı (IIT) bunu yapabilir mi? 1969 yılında kurulan, 57 ülkesi olan ve dünyanın birçok kıtasında ve bölgesinde yer alan ve dünyada petrol ve doğalgaz zengini birçok üye ülkesi olan İslam İşbirliği Teşkilatı (IIT)‘nın artık elini taşın altına koyması gerekiyor.

Diyarbakır’da Roma ve İslami döneme ait 168 tarihi eser ele geçirildi: Operasyonda 2 kişi gözaltına alındı
Gündem
Diyarbakır’da Roma ve İslami döneme ait 168 tarihi eser ele geçirildi: Operasyonda 2 kişi gözaltına alındı
Diyarbakır’da düzenlenen tarihi eser kaçakçılığı operasyonunda, Roma ve İslami dönemlere ait 168 sikke ve obje ele geçirildi. Operasyonda 2 kişi gözaltına alındı. Ele geçirilen tarihi sikkeler muhafaza altına alınarak Müze Müdürlüğüne teslim edildi.
IHA
Peygamberimiz’in İzinde Kırk Sahabi
Peygamberimiz’in İzinde Kırk Sahabi

Büyüklerimizin yazdıkları siyer, megazi, tabakat, ensab ve tarih kitapları, modern devirde ehil isimlerden oluşan kimi ekiplerin müştereken kaleme aldıkları İslam ansiklopedileri, monografiler ve hikayeler sayesinde, Peygamber Efendimiz’le sahabelerinin künyeleri, hayatları, İslam üzere faaliyetleriyle ilgili her türlü bilgiye erişebiliyoruz ki, bunların sayıları yeni telif ve tercümelerle birlikte her geçen gün daha da artıyor.

Ancak kendi zamanımızda bu artışa koşut bir okumanın gerçekleştiğini söylememiz zordur. Zira görsel yolla bilgilenmenin ve kuru malumat kazanma cihetinden sosyal medya ilgisinin baskın hale gelmesi, geçim telaşının artması nedeniyle hızlanan hayata ayak uydurmanın bir zorunluluğa dönüşmesi, bunlara bağlı olarak dilde ve anlayışta ciddi değişmelerin meydana gelmesi... nedeniyle, okumaya ayrılan süreler de gittikçe azalıyor.

Bu nedenle kitaba sahip çıkmak kadar, şimdiki konumuz esasında Peygamber Efendimizin ve sahabelerinin hayatlarını okumak ve aile efradına okutmak çok daha önemli hale gelmiştir. Yaşanan hayatın hızına ve dünya işlerinin yoğunluğuna göre, geçmişte ciltler halinde sunulan ilgili bilgilerin, okurlara küçük kitaplar halinde sunulması, ikinci hususa tabi arayışın doğal bir sonucu haline gelmiştir.

Bu bahiste artık arana şey, söz konusu kitapların ehil isimlerin editörlüğünde, uzman kişiler tarafından hazırlanması ve bunların güvenilir bir yayınevi tarafından okurlara sunulmasıdır.

Adnan Demircan ile Şaban Öz’ün editörlüğünde, kırk uzman isim tarafından yazılarak, Peygamber Efendimizin İzinde Kırk Sahabi Serisi üst başlığı altında, Beyan Yayınları tarafından basılan kırk sahabe biyografilerini, zikrettiğim bağlamda örnek bir çalışma olarak verebilirim.

Bu seride yer alan sahabeler şunlardır:

Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Said b. Zeyd, Hamza, Hatice, Aişe, Hafsa, Fatıma, Hasan, Hüseyin, Cafer b. Ebi Talib, Zeyd b. Harise, Bilal-i Habeşi, Abdullah b. Mesud, İbn Ümmü Mektum, Ammar b. Yasir, Mus’ab b. Umeyr, Süheyb-i Rumi, Ebu Zer, Abdullah b. Ömer, Halid b. Velid, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Esma bint Ebi Bekir, Ebu Eyyub el-Ensari, Sa’d b. Muaz, Zeyd b. Sabit, Übey b. Ka’b, Huzeyfe b. Yeman, Muaz b. Cebel, Selman-ı Farisi, Enes b. Malik ve Ümmü Haram.

Yukarıdaki sıraya tabi olarak, sahabelerin hayatlarını yazanların isimleri de şöyledir:

Ömer Sabuncu, Fatma Betül Köse, Hüseyin Güneş, Ahmet Güzel, Mithat Eser, Mehmet Salih Gündüz, Mustafa Özkan, Mehmet Ali Kapar, Adnan Adıgüzel, İsmail Pırlanta, Yavuz Selim Göl, Adem Apak, Fatih Erkoçoğlu, Nur Yıldırım, Hatice Uluışık, Murat Akarsu, Emine Alioğlu, Ömer Aras, Hakan Temir, Asım Sarıkaya, Cuma Karan, Nadir Karakuş, Ünal Kılıç, Ali Aksu, Gencal Şenyayla, Nurullah Yazar, Necmeddin Şeker, Mehmet Salih Arı, Veli Aba, Ali Dadan, Merve Rukiye Dillice, Cahit Kara, Fethullah Zengin, Ömer Cide, Mehmet Dalkılıç, Mustafa İyidoğan, Mustafa Kılıç, Halil Ortakçı, Mahmut Kelpetin ve Mehmet Şimşir.

En fazlası 92, en azı 66 sayfa olan kırk kitabın, toplam sayfası 3290’dır. Yukarıda da zikrettiğim gibi, bunların tek bir ciltte toplanmasıyla günümüz anlayışına göre oluşacak okuma yükü, kırka bölünmüştür. Diğer bir ifadeyle her gün onlardan birini, sokağa çıkarken yanımıza alsak, en ehven okuyuşla onu iki günde okumuş oluruz ki, buna göre seksen, doksan günde tamamını okumamız hiç de zor olmayacaktır. Üstelik editörlerin şu vaadi bunu daha da mümkün kılmaktadır:

“Peygamberimizin İzinde 40 Sahabi Projemizin arka planında yatan temel amaç da ülkemiz insanına Peygamberimizin arkadaşlarının hayatlarını, modelliklerini akademik veya güncel tartışmalardan uzak, sade, ilk kaynaklara dayalı, sahih bilgiler üzerine kurulmuş kitaplarla tanıtmaktır. Bunun için de kitapların hacimleri ve içerikleri sınırlı tutulmuş, anlaşılır bir dil kullanmaya ayrıca özen gösterilmiştir.”

Sahabenin sosyal rolüne göre kimi farkları içerse de, metinler genellikle şu başlıklardan oluşmaktadır:

Sahabenin künyesi, kabilesi ve ailesi; İslamiyet’ten önceki hayatı, Müslüman oluşu; Mekke ve Medine devrindeki hayatı, görevleri, savaşları; eşleri ve çocukları; vefatı; şemaili ve şahsiyeti; ilmi yönü; hakkında nazil olan ayetler; konu oldukları ya da rivayet ettikleri hadisler; hikmetli sözler; hakkındaki kaynaklar.

Beyan Yayınları’nın, kırk sahabe serisiyle başlatmak istediği bir okuma bayramından yoksun kalacağınızı hiç sanmıyorum.

İslâm coğrafyasında yapısal değişimler  ve Türkiye’nin  jeopolitik  müdahalesi
İslâm coğrafyasında yapısal değişimler ve Türkiye’nin jeopolitik müdahalesi

Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genel Kurmay Başkanı Yaşar Güler’in Libya’yı ziyareti Türkiye’nin Akdeniz siyasetinde kararlığını göstermesi açısından önemlidir. Ulusal Mutabakat Hükûmeti’nin Türkiye’nin desteği ile büyük bir başarıya imza atmasından sonra bakanlar düzeyindeki bu ikinci ziyaret, Libya’daki varlığımızın tesadüfî olmadığını gösterir. Bilindiği üzere daha önce de Libya’ya adeta devlet çıkarması yapılmıştı. Salgın sonrası bu yüksek düzeyli ziyaret ile Türkiye’nin Libya’daki varlığı tahkim edilmişti. Birinci ziyarete katılanlarla ikinci ziyarete katılanlar arasındaki fark da önemlidir. Birincide Türkiye devletinin varlığı en üst düzeyde temsil edilirken ikinci ziyarette Millî Savunma Bakanı ile Genel Kurmay Başkanı vardı. Libya’daki siyasî varlık, temsilî düzeyde askerî bir varlık ile desteklenseydi fazla bir anlam taşımazdı. Türkiye böylesi bir durumda olabileceklerle ilgili yeterince tecrübe sahibidir. Dolayısıyla askerî varlığın en üst düzeyde temsiliyle Libya, Türkiye açısından bir bekâ meselesi olarak tanımlanmıştır. Bu da Libya’daki varlığımızın ciddiyetini gösterir.

Türkiye’de birtakım çevreler hoşlanmasalar da bekâ meselesi kavramının Libya için kullanılmasında herhangi bir sakınca yoktur. Yüz yıl sonra coğrafyamız Anadolu’daki varlığımızı da tehlikeye düşürecek şekilde yeniden çözülmeye başlamıştı. İki kutuplu dünyanın dağılmasıyla birlikte coğrafyamızın tamamına yönelik bir istikrarsızlaştırma müdahalesi yapılmıştı. 1990’ların başındaki bu müdahalelerle yakın ve uzak sınırlarımızda kalıcı sorunlar ortaya çıktı. Bu dönemde özellikle BAE, Suudî Arabistan ve Mısır yönetimleri, Avrupa ve Amerika gibi dışarıdan müdahale eden emperyalist güçlerle birlikte hareket etmiş ve coğrafyanın çözülmesinde aktif rol oynamıştır. Onlarla birlikte bağımlı yapıların da harekete geçmesiyle ülkeler içeriden teslim alınmak istenmiştir. Bu süreç aktif olarak devam etmektedir.

Coğrafyamıza yönelik bütün müdahalelere rağmen Türkiye’nin çözülmeyi durdurmaya yönelik mücadelesiyle de birtakım sonuçlar ortaya çıktı. Bugün, emperyalist devletler arasındaki mücadelenin iyi analiz edilmesi gerekir. Bu mücadelenin yeni bir paylaşım savaşı olarak tanımlanması, sürecin sağlıklı analiz edilmediğini gösterir. 1990’ların başında Cezayir’e müdahalede bulunduğu ya da 2010’larda Libya’yı uçaklarla bombaladığı zaman Fransa’ya yönelik bir tepki yoktu. Süleyman Şah Türbesi’ni tahliye etmeyi büyük başarı olarak gösteren siyasîlerin, Paris’te Netanyahu ile yan yana yürümeyi içine sindirebilmiş olması gerçekten anlamlıdır. Hâlbuki Fransa’nın banliyölerinde yaşayan Kuzey Afrikalılar, sömürgecilik dönemlerinin sorunlarını günümüze taşıyan unsurlardır. Paris’te birtakım kişilerin öldürülmesi elbette önemli bir meseleydi fakat aynı dönemde Türkiye’nin de dâhil olduğu İslam coğrafyasının direnç noktalarında masum insanlar sürekli öldürülmekteydi. Fransa ne Cezayir’de ne de Libya’da işlediği cinayetler dolayısıyla suçlanmadığı için hem Suriye’de hem de Kuzey Afrika’da istediğini yapabileceğini düşündü. Süleyman Şah Türbesi’nin taşınmasında olduğu gibi önüne herhangi bir gücün çıkamayacağını düşündü. Bu sebeple Türkiye’nin birkaç aylık bir dönemde Libya’yı çözülmenin eşiğinden alıp çıkarmasıyla Fransa’nın ne yapacağını bilemez hâle gelmesi gayet tabiî bir durumdur. Türkiye ilk defa bütün coğrafyayı etkileyebilecek jeopolitik müdahalelere yönelmiştir.

Türkiye, siyasî ve askerî varlığını geriye dönülemez bir biçimde göstererek Libya’yı bekâ meselesi olarak tanımlamış oldu. Fakat bu tanımlamanın Libya ile sınırlı olmadığını, bütün Doğu Akdeniz’i kuşattığını görmemiz gerekir. Suriye ve İdlib, Libya siyasetinin bir parçası hâline geldi. Türkiye sağlam bir duruş sergilediğinde Fransa gibi ülkelerin çözüm üretememesini farklı açılardan ele almak gerekir. 1990’larda, son defa karşılarına herhangi bir gücün çıkamayacağından emin olarak hareket etmişlerdi. 2010’larda aynı anda Mısır, Türkiye, Libya, Cezayir, Tunus, Suriye ve Yemen’e müdahale ettiler fakat bütün olumsuzluklara rağmen coğrafyamız çökmedi. Bu, çok kuvvetli coğrafî bir direncin varlığına işaret etmektedir. Bu direncin de bağımlı yapıların tasfiyesiyle ortaya çıktığını görmemiz gerekir. Dolayısıyla yapısal bir değişimden bahsedebiliriz.

Coğrafyanın dinamikleri harekete geçerken bağımlı yapıların tedirginlik duymasını mahallî sınırlara hapsolmuş bakış açılarıyla izah edemeyiz. Yapısal dönüşümlerin, bireysel hırslarına mağlup olmuş şahıslar tarafından görülmesini de beklememek lazım.

Devletsiz İslam olur mu?
Devletsiz İslam olur mu?

Bir önceki yazımızda İslam’ın devleti olur mu, diye sormuştuk. Şimdi de devletsiz İslam olur mu, diye soralım.

İslam’ın bir devlet kurmayı doğrudan emretmediğini söylemiştik. Buna bağlı olarak bir devlet şekli teklif etmediği de anlaşılmış olur. Bunun asıl sebebi, daha önce de söylediğimiz gibi, devlet şeklinin şartlarla alakalı olması ve şartlar değiştikçe de zorunlu olarak devletin şeklinin ve yapılanmasının da değişeceği gerçeğidir. Allah bunu ulemanın aklına, istinbat ve içtihatlarına bırakmıştır. Yeter ki Kuranıkerim’de zikredilen temel prensiplere uyulmuş olsun.

Yönetim söz konusu olduğunda bu prensipler nelerdi? Her hak sahibinin hakkını tastamam alabilmesi, adalet, şura, işi ehline verme. Bunları hakkıyla gerçekleştiren herhangi bir yönetim İslam’ın yönetimidir. Bu da dinin, canın, aklın, malın ve ırzın korunması demektir. Bunları bugünkü karşılıklarıyla açarsak; düşünce ve inanç özgürlüğü, yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, namus ve haysiyetin korunması diyebiliriz. İşte bir ‘İslam Devleti’nin ya da ‘Müslümanların devletinin olmazsa olmaz omurgası budur. Buna ‘İslam Devleti’ denmesini tartışabilirsiniz.

Ancak daha önce de söylediğimiz gibi, tarihi gelişmelere paralel olarak fakihler bu yapılanmanın fıkhını geliştiremediler. Neden böyle oldu? Bunun sebepleri doktora tezi olacak kadar geniş bir meseledir, ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Çünkü Raşit Halifeler döneminde sahabenin henüz hayatta olmasıyla ve halifelerin şuraya önem vermeleriyle buna gerek duyulmuyordu. Zaten o dönemde fıkhın diğer alanları da bağımsız bir ilim olarak kurulup gelişmemişti. Sonra yönetim ‘ısırıcı krallara’ geçti, saltanat ve monarşi başladı. Yönetimi eleştirenler korkutulup sindirildi. Bunun yanında yönetimin alimleri yanlışların engellemesini isteyen naslar yerine, itaati öne çıkaran ve bunu mutlaklaştıran naslara vurgu yaptılar ve yöneticilere, kim olurlarsa olsunlar laf söyleyenleri tepelediler. Oysa kötülüğün ortadan kaldırılması, iyiliğin ikamesinden daha önemli ve öncelikli idi. ‘Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır’.

Şimdi tekrar ‘İslam Devleti’ne dönelim. Devlet kurun, onu şöyle şöyle yapılandırın denmiş olmasa bile bağımsızlık, güç, egemenlik, savunma, başkalarına itaat etmeme ve Allah’ın hukukunun uygulanması konularında o kadar çok ayeti kerime vardır ki, bütün bunları devletiniz olmadan gerçekleştirmeniz ve müslüman kalabilmeniz asla mümkün değildir. Örnek olarak bazılarını verelim:

Allah’ın indirdiği hükümleri imkânı olup da uygulamayanlar duruma göre kâfir, fasık ya da zalimdirler. Kâfirlere, müşriklere, kısaca sizden olmayanlara asla itaat etmeyeceksiniz. Böylelerini başınıza geçirmeyin. Çok ilginçtir ki bu itaat etmeme, boyun eğmeme emri daha ilk ve ikinci inen surede vurgulu bir şekilde tembihlenmeye başlamıştır. Onlar isterler ki, biraz siz mücamele/yağcılık yapasınız biraz da onlar ve böylece geçinip gidesiniz.

Zalimlere en küçük bir meyil göstermeyin. Böyle yaparsanız sizi ateş çarpar. Zalim Kuranıkerim’de öncelikle şirki, inkârı ve küfrü seçenlerdir. Bendenizin bu ‘The Cemaah’ olayında en dikkatimi çeken nokta burasıdır. Meyletmek şöyle dursun tamamen zalimlerin emrine girmiş ve onların maşası oldular. Sonuçta onları gerçekten de ateş çarptı.

‘Onlara’ yani ötekine karşı bütün gücünüzle hazırlık yapın ki, kendi düşmanlarınızı, Allah’ın düşmanlarını ve sizin bilmediğiniz ama Allah’ın bildiği daha nice düşmanları korkutup caydırabilesiniz. Bu söylediklerimiz hep ayet mealleridir. Bunların hangisini egemenliğiniz/devletiniz olmadan yapabilirsiniz? Adaleti, şurayı, işi ehline vermeyi kim gerçekleştirebilir?

Kuranıkerim’in vurgu yaptığı kavramlardan biri Tâğut’tur. Bu kavram da ‘Ehlisünnet’ kavramı gibi ideolojik İslam fırkaları elinde ayağa düşürüldü ama Kuranıkerim’de önemli bir yeri vardır. Tâğut sözlükte, tuğyan eden yani haddini aşan demektir. Allah’ın hükümlerine karşı olan yönetim ya da yöneticiler tâğuttur. Allah’ın hükümlerini bırakıp tâğutun hükümlerini seçenleri Kuranıkerim kâfir diye niteler. Oysa kanun koyan, kanunları uygulayan devlettir. Devletiniz olmadan bu ayetler size ne söylüyor olabilir?

Önemli olan adalettir, adaleti sağlayan her yönetim Müslümanların yönetimidir gibi bir kalıp söz doğru gibi görünse de aldatıcıdır. Bu mottoyu kullananlar ‘adalet nedir, hak nedir, hakkın dağıtımını kim nasıl yapar’ sorularına doğru cevap verebilirlerse ancak bu söz de doğru olabilir. Adaleti kaypak ve göreceli bir kavram olarak kullanırlarsa buna itibar edilmez.

‘Tanrı’yı insanlaştıranlar
‘Tanrı’yı insanlaştıranlar

Allah, ezeli ve ebedi bir varlık. Varlığı kendinden menkul yaratıcı. Yeryüzünün, gökyüzünün ve beşeri olanın ötesine uzanan ontoloji. Allah özdür, hakikatin hakikatidir, benzersizdir, sonsuzdur. İnsan ise ölümlüdür, fanidir. Aklıyla, algısıyla, kalbiyle sınırlı bir varlık. Yaratılmıştır. İnsan, Allah tarafından yaratılmış, ruhundan ona pay verilmiş, halife kılınmış. Bu açıdan insan diğer varlıklardan üstün. Ama aynı zamanda Allah ile olan etkileşimde isyana yöneldikçe esfele safilin derecesine düşer. İnsan, hem yücelebilen hem de düşebilen bir beşer. Ama ne kadar yücelirse yücelsin ‘Tanrı’ olmaz, ‘Tanrı’laşamaz. Allah da ne kadar insana yaklaşırsa yaklaşsın insanlaşmaz.

Grek ve Hristiyanlık düşüncesinde ‘Tanrı’ insanlaşır. Zeus, ‘Baba Tanrı’dır. İnsanlaşan ‘Tanrı’dır. Hz. İsa, ‘Tanrı Oğul’ olarak insanlaşan ‘Tanrı’dır! Hristiyanlık böyle kabul eder. Teolog ve filozof Berdyaev, bununla öğünür. Hz. İsa aracılığıyla ‘Tanrı’nın insanlaştığını söyler. İnsanlaşan ‘Tanrı’, insanların arasında dolaşır ve onlarla beraber olmaya başlar der. Çok sorunlu bir yaklaşım bu. Çünkü ‘Tanrı’nın insanlaşması, onun beşeri bir varlığa dönüşmesi demek. İnsanlar onu bilinçlerinde üretirler. Benliklerinde var ederler. ‘Tanrı’yı kendi beşeri gerçeklikleriyle tanımlamaya başlarlar.

Modern zamanlarda Nietzsche, ‘Tanrı’yı insanlaştıran kişilerin başında yer alır. Grek filoloğu, Greklerin insanlaşan ‘Tanrı’larını yüceltir. Onların gölgesinde, modern dönemde ‘Tanrı’yı insanlaştırır. O nedenle “Tanrı Öldü” diye bağırır. Ezeli ve ebedi ‘Tanrı’ ölür mü? Ama Nietzsche, ‘Tanrı’yı insanlaştırdığı için onu öldürme hakkına da sahip olur. Feuerbach de antropolojik teoloji ile bunu gerçekleştirir. Beşeri bilincin yansıması olan ‘Tanrı’, elbette insanlaşacaktı! Tarihselciler de benzer tutum içine dahil oldular. Temel iddiaları şu: Tarihi insan yapıyorsa ve ‘Tanrı’ da tarihten çıkıyorsa ‘Tanrı’ da beşeridir. Tarihselciler de ‘Tanrı’yı insanlaştırıyorlar.

‘Tanrı’yı insanlaştıran tarihçiler de antropologlar da insanla dalga geçer gibi ‘Tanrı’yla dalga geçerler. İnsana soru sorar gibi Tanrıya da soru soruyorlar. ‘Tanrı’yı kendi beşeri bilinç ve algılarının düzeyine çekiyorlar. “Allah’ın projesi tutmadı” diyen ilahiyat profesörleri ile karşılaştım. İlahiyat profesörünün bu önermesi tam da ‘Tanrı’yı kendi beşeri bilinç düzeyine indirmesidir. Çünkü proje bir beşeri mühendisliktir. Oysa Allah, beşeri projelere indirgenemez. Onun yarattığı, ön gördüğü, geleceğe ilişkin söylediklerinin mutlak anlamda ne olacağını yine mutlak anlamda sadece O bilir. Başka bir felsefe profesörü ve ateist olan Ahmet Arslan da ‘Tanrı’ ile karşılaşmasını anlatırken ‘Tanrı’yı insanlaştırma çabasını yansıtıyor: “Karşılaştığımızda birbirimize bakarız. ‘Tanrı’ göz kırpar bana ve şunu der: E anla beni işte, bu insanlarla birlikte yaşayıp gideceğiz. Ben de şunu derim: E peki birlikte yaşayın, ama bana karışmayın! O da bana karışmıyor”.

Tarihselciler, ‘Tanrı’yı insanı hesaba çeker gibi hesaba çekiyorlar. İnsanın tarihi oluşturduğu ve bu tarihten de ‘Tanrı’nın doğduğunu kabulüyle beşeri bir ‘Tanrı’ icat ediyorlar. Hatta Kur’an-ı bu şekilde yorumlayanlar da var. Onlar daha çok Feuerbach ile başlayan antropolojik teoloji ile hareket ediyorlar. Kur’an’da geçen Allah’ın sıfatlarının insanlarda da olmasını gerekçe gösteriyorlar. İşitmek, görmek, hissetmek…Bunun gibi bir çok sıfatlar insanla Allah arasında ortak. Buradan hareketle Allah beşeri bir düzeye indirgenir. Oysa bu sıfatlar Allah’ta mutlak. Allah’ın işitmesi ezeli, ebedi ve mutlaktır. İnsanın işitmesi ise sınırlıdır. Allah çeşitli özelliklerinden kısmi olarak insana bahşetmiş. Bunlar da insanı halife kılan özellikler. Ama bunlar Allah’ı beşeri yapmaz. Tam tersine beşeri olan insan, bu sıfatlarda yükseldikçe Allaha yaklaşır.

‘Tanrı’nın insanlaştırılması girişimleri kadimdir. Şimdi İslam ilahiyatı çevrelerinde ortaya çıkıyor. Bu ilahiyatçılar Allah’ı ve peygamberi ironi diliyle konuşuyorlar. Akıllarına esen her soruyu soruyorlar. Allah’ı, kendi seviyelerine çekerek bir insanmış gibi sorguya çekiyorlar. Kendi şehir, coğrafya ve bilgi müktesebatı ile ‘Tanrı’yı sorguluyorlar. Mesela “ben Karadeniz’in yeşilinde yaşıyorum, cennet tasvirleri bana çekici gelmiyor” diyebiliyorlar( Kendi bakışını ve tecrübesini evrensel doğru haline getirerek, insanı ‘Tanrı’ vahyine karşı kuşkuya yöneltiyor). Modern beşeri bilincin antropolojik ve seküler boyutlarıyla Allah’a bakıyorlar. Beşeri bilinçlerini merkeze aldıkları için de ‘Tanrı’, onların önünde hesaba çekilen, ironiye uğrayan, sorgulanan ve dünyalaşan bir varlığa dönüyor. İslam’ın inanma, teslimiyet ve edep ilkeleri toz duman oluyor. Kendi akılları ölçü oluyor. Kendi yaklaşımları mutlaklaşıyor. Kendileri yukarıdan bakan, kibirli ve büyüklenen kişiler haline geliyorlar. ‘Tanrı’yı insanlaştıranlar, adeta kendileri de tanrılaşıyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.