Turancılık ve İslâmcılık
Turancılık ve İslâmcılık
Ziya Gökalp II. Meşrutiyet’in fikri ortamında Altın Destan, Kızıl Elma, Vatan ve Turan gibi şiirler yazar. Bu şiirlerle bir Turan muhayyilesi inşa eder. Bu muhayyilede Timuçin, Atilla, Cengiz gibi İslam öncesi savaşçı liderler öne çıkar. Yeni Türk Yurdu’nu imgeler. Bu yurdun Kıpçak, Uygur, Kalaç, Kaygur Türk soylarının Tanrı Dağı’nda kurultay yaparak birleşmesini ister.Türklerin İslam öncesi tarihi hayatıyla ilgili bilgiler, büyük ölçüde efsanelerle birleşir. Buradan mitoloji doğar. Mitolojiler,...
Coğrafyamıza ve ülkemize dair söyleyeceğimiz sözler olmalı
Coğrafyamıza ve ülkemize dair söyleyeceğimiz sözler olmalı
Amin Maalouf “Ölümcül Kimlikler” adlı kitapta İslam coğrafyasını anlamak için sömürgecilikle alakalı bilginin önemine işaret eder. Maalouf, İslam tarihiyle ilgili on ciltlik bir eser okumakla bugünün anlaşılamayacağını, sömürgecilikle alakalı otuz sayfalık bir makalenin İslam coğrafyası hakkında daha fazla şey söyleyeceğini anlatır. Bugün Kırgızistan’da yaşanan karmaşa Ölümcül Kimlikler’deki bu önemli tespiti hatırlatıyor. Bilindiği gibi Kırgızistan’daki karmaşa darbe girişiminin ya da o bölgede...
Dinin sürdürülebilir olması ne anlama gelir?
Dinin sürdürülebilir olması ne anlama gelir?
Birileri İslamcılık öldü mü, yaşıyor mu diye tartışadursunlar. Biz İslam’ın yaşaması ve hayatın her kademesine hâkim olması diye bir derdi olan ve bunun için çırpınan herkese, kelimeyi sevmesek de ‘İslamcı’ diyoruz ve böyle Müslümanların her zaman var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini biliyoruz. Bu yiğit erler yeterli sayıda ve kalitede olurlarsa Allah onların sebebiyle dini yaşanır ve sürdürülebilir kılar. Böyle olmazsa bizim gibi sıradan müslümanlar ağyara karşı zillet yaşamaya devam eder...
İslamcılığa yapılan neo-oryantalist eleştiri
İslamcılığa yapılan neo-oryantalist eleştiri

İslamcılık, Türkiye’nin en önemli fikriyatıdır. Çünkü coğrafyasına asırlarca yön vermiş, ihya etmiş ve ufuk kazandırmış İslam’dan ilham alarak çağı yorumlamaya çalışan bir akım. Batıcılıkla toplumun üzerine beton dökmeye çalışanlara karşı, Necip Fazıl Kısakürek ve Said-i Nursi gibi düşünür ve alimlerle en büyük meydan okumayı yapmıştır. İslam’ı modern zamanlarda da yaşatma mücadelesini vermiştir. İslam ilerlemeye engeldir, İslam bilimle çatışır, İslam geride kaldı gibi iftiralara karşı hayatı pahasına mücadele etmiştir. Tarihine, coğrafyasına, vatanına ve zamanına karşı mesuliyet içinde olmuştur. Müslüman toplumu batıcılığın çizmeleri altında ezip geçen kadro ve projelere karşı itirazda bulunmuştur.

Şimdi İslamcılık yeni iftiralarla sanık sandalyesine oturtuluyor. Yerli oryantalizmle yapılıyor bu. Yine batı epistemolojisi ve sosyal teorisiyle yargılanıyor. Elbette İslamcılık eleştirilir. İslamcılık da çeşitli zaaflara sahip. Bir takım tıkanıklıkları ve yanlışlıkları var. Özellikle Ortadoğu’nun ateşe atıldığı, emperyalizmin yeniden üzerimize çullandığı ve Türkiye’de iktidarda etkili olduğu bir dönemde ciddi sorunları bulunmakta. Hatta adına “soğuk savaş İslamcılık” diyerek ciddi manada eleştiren yazılar bu köşede yayınladım. Yeniden emperyal vizyona ve özgüvene sahip Osmanlı İslamcılık fikriyatıyla irtibat kurmalıyız diyorum. Buna da “İstanbul İslamcılığı” adını veriyorum.

Bugün Türkiye’de yüz yüze kaldığımız İslamcılık eleştirileri, eleştiriden öte ciddi manada haricilik ve oryantalizm kokuyor. Nitekim bu toplumun gerçekliğinden ve alt-üst toplumsal yapısından kopuk bir biçimde meseleye bakılıyor. Bu topluma yabancı bir bilinçle İslamcılık itham ve iftiralara uğruyor. Bu son kritiklerde kullanılan dil bunu ele veriyor. İslamcıların sohbet kültüründen yazılı kültüre geçemedikleri iddia ediliyor. Sohbet kültürü köysel ve geleneksel, yazılı kültür de şehirli olarak tanımlanıyor. Aslında sözlü kültür pür gelenek, yazılı kültürle pür modern kast ediliyor. Araştırmacı Ong’un sözlü ve yazılı kültür ayırımına dayalı teorisinden hareket ediliyor. Bu teoriden ben de zamanından çok yararlandım ama ciddi mahsurları var. Bir defa Kur’an, Hz. Muhammed’den itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bu dinin en temel kitabı İncil gibi sözlü değil, yazılıdır. İslam toplumları kütüphanelerle dolu şehirlere sahip. Yazılı kültür modern anlamda toplumda hâkim olmasa da, okumuş insanlarında yaygın. Sohbet büyük bir gelenek. Modernitenin terapilerden geçilmeyen iyileştirme yöntemi nedir? Peki ya dünya çapında kurulan lobiler ve kulüplerin toplantıları… Bir ilahiyatçının yaptığı gibi, sohbet kültürünü büyük sosyolog Weber’in adını anarak otoriterlikle birleştirmek büyük bir cehalet. Çünkü Weber, patrimonyal kavramını politik statüyü tanımlamak için kullanır. Dini aktörleri ise peygamberler ve ruhbanlar mukayesesiyle açıklar.

Cemaat ve mahalle bağlamını sadece İslamcılarla tanımlamak doğru değil. Bu ülkede bütün aydınlar bir cemaattir ve bir mahalleleri var. Hatta en katı cemaat ve mahalle modern laikçi cemaat ve mahalle aydınları. Hala PKK şiddetini terk eden tavırları alamıyorlar. Hala İslam’a karşı kolektivistler. Hala köyden gelen insanlara bu defa da “sözlü kültürden gelip şehirli kültüre geçemeyen” sözleriyle efendiliklerini sürdürmek istiyorlar. En demokrat sosyalistlerin “cemaatle” birleşerek gerektiğinde ordu göreve gelmeli dediklerini unutuyorlar. Türkiye’nin toplumsal yapısı ve devlet örgütlenme gerçekliğini hesaba katmadan İslamcılık fikriyatını post-modern oryantalist tutumla açıklanıyor.

Boğaziçi, ODTÜ gibi Türkiye’nin seçkin bilim ortamlarına İslamcıları sokmayan, üniversitede İslamcıların İslamcılığı konuşmasını irtica gören( bunu şahsen yaşadım bir sol aydınlar üniversitesinde) bir bilincin kendine biçtiği efendilik karşısında, İslamcıları her zaman koruyan tek sığınak mahalle ve cemaat olmuştur. “Feodal bilgi “ ve “mumyacılık” olarak yapılan suçlamalar tam bir oryantalist dil. “Modern nesnel bilgi ile uyuşmayan” görüşleri biçimindeki ifade ise ilerlemeci, moderniteyi mutlaklaştırarak İslamcılara bakışın bir ifadesi. Sözlü kültür her zaman önemlidir. Cemaat her zaman önemlidir. Mahalle her zaman önemlidir. Bunlar modernitenin gelenek karşıtı söylemi üzerinden okunarak açıklanamazlar. Mahalle, cemaat ve sohbet azaldıkça toplumlar yığınlaşır. Modernitenin O. Gasetta ve N. Topçu tarafından eleştirilen sürüleşme sorunu budur. Devletin, beyaz burjuvazinin, batıcı elitlerin bu topraklarda ürettikleri hegemonik ilişkiler ve efendilik bakışının bıraktığı “sosyal etkiyi” dikkate almadan İslamcıların yaşadıkları sorunları anlamanın imkanı yok.

İslamcılık tıkanıklar yaşadığı doğru. Ancak bunu modernliği mutlak doğru ve merkezde tutarak anlayamayız. Yapılan eleştiri biçimi oryantalizmdir. Çünkü modernliği mutlak, doğru ve merkez güç kabul ediyor. Onun bakışına ve onun bilme biçimlerine üstünlük veriyor. Eskiden “İslam terakkiye manidir” denirdi, şimdi de İslamcıların görüşleri “modern nesnel bilgiyle uyuşmuyor” deniyor.

Yüzyıllık tasfiyeler tarihimizin hazin hikâyesi...
Yüzyıllık tasfiyeler tarihimizin hazin hikâyesi...

Yakın tarihimizi, tasfiyeler tarihi olarak okumadık hiç. Kendi kendini tasfiyeler tarihi üstelik de! Marx haklı: Fazlasıyla trajik yakın tarihimiz ama ders alamadığımız için komediye dönüşüyor!

TÜRKÇÜLÜĞÜN TÜRKÇÜLER TARAFINDAN TASFİYESİ

“Türklüğü Türkçüler bitirdi.” Yahya Kemal neredeyse yüzyıl önce böyle söylemiş. Süheyl Ünver aktarıyor büyük şairin bu sözünü Yahya Kemal söyleşileri kitabında.

İttihat ve Terakki iktidarları, sadece Türkçülüğü bitirmediler; Osmanlı’yı da bitirdiler, adım adım tasfiye ettiler.

Cumhuriyet döneminde bu Osmanlı’nın tasfiye süreci tamamlandı ve Osmanlı mirasının, medeniyet iddialarının, ruhköklerimizin tasfiyesine dönüştürüldü!

Türkçülük, Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde beslenilen damarlardan biri oldu: Cumhuriyet’in Gökalp’le valsi kısa sürdü: Kemalizm, Türklere İslâmsız bir kök arayışına girişti: Romantik, çarpık, ruhsuz bir kök arayışı başarısızlıkla sonuçlanacaktı: Bir topluma ruhunu veren ruhköklerinden arındırılmış, köksüz kök arayışlarının başarıyla sonuçlandığını tarih yazmıyor!

İSLÂMCILIĞIN İSLÂMCILAR TARAFINDAN TASFİYESİ

İslamcılığı da, İslâmcıların “bitirdiğini” söyleyeceğim.

Yüzyıl önce de, yüzyıl sonra da bir imkân olarak, bir soluk olarak tarihî bir rol oynamak için kolları sıvayan İslâmcılık, tıpkı Türkçülük gibi kendi nefesini kendisi tüketti, kendi önünü de,kendi biletini de kendisi kesti!

Osmanlı döneminde, özellikle Abdülhamid devrinde zirve noktasına ulaşmaya başlayan İslâmî entelektüel birikim ve atılımın yegâne temsilcileri İslâmcılar, Abdülhamid’i anlayamadılar, güçlü bir fikrî kaynaktan ve destekten yoksun bıraktılar Sultan’ı, Abdülhamid’in yanlışlıklar yapmasına çanak tutarak hem İslâmcılığı “bitirecek” hem de Osmanlı’nın tasfiyesine yol açacak büyük hatalara imza attılar. Osmanlı’nın yok oluşa sürüklenmesinde, İttihat ve Terakki’nin çapsız, ruhsuz ve basîretsiz çabaları kadar İslâmcıların hataları da küçümsenmeyecek bir rol oynadı.

İslâmcılığın yüzyıl önce yaşadığı hikâyenin farklı şekillerde de olsa tekrarlandığını görüyoruz bugün. Sadece Ak Parti’yi kastetmiyorum burada; bütün diğer siyasî oluşumların, cemaatlerin, sivil İslâmî kuruluşların adımlarını, yaptıklarını ve toplam hasılalarını kastediyorum.

Ama geldiğimiz noktada, gerek siyaset kurumunun gerekse cemaatlerin, diğer İslâmî oluşumların hoyratlıkları, ekonomik ve siyasî güç ve çıkar sözkonusu olduğunda İslâmî ölçüleri kolaylıkla terk edebilmiş olmaları sadece İslâmcılığın değil, esas itibariyle İslâm’ın büyük yara olmasına yol açtı.

KEMALİZMİN KEMALİZM TARAFINDAN TASFİYESİ

Kemalizm daha doğarken sakat doğdu: Atatürk’ün ölümüyle de bitti, bence.

Kendi yokoluşunun tohumlarını kendi elleriyle ekiyordu Kemalizm.

Bir yandan, çocuklarını yiyordu devrim: Mustafa Kemal’in “meşhur beşler” olarak birlikte yola çıktığı Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve Kazım Karabekir’le yolları ayrılacaktı!

Neden? Ne olmuştu da, en yakınındakiler Atatürk’ün yanından uzaklaşmışlar ya da uzaklaştırılmışlardı?

Bu soru önemlidir ve cevabı verilmemiştir; verilmemiştir çünkü sorulmamıştır!

Öte yandan, tepeden bir kimlik, kültür, hayat tarzı, uygarlık dayatıldı topluma.

Bir oluşum sınırlarını aşarsa, zıddına, karşıtına dönüşür: Burada da öyle oldu. Kemalizm, kök salamadı.

Ama gerek siyasette, gerekse toplumda cemaat, sivil toplum kuruluşu olarak İslâmcıların İslâmî ölçüleri, haram helâl ölçülerini hiçe saymaları, kul hakkına riayet etmemeleri, siyaseti yani aracı hakikatin yani amacın önüne geçirmeleri, toplumda İslâm’ın büyük yara olmasıyla, toplumun boşluğa, deizm ve nihilizm çıkmazına sürüklenmesine yol açtı.

İşte bu süreçte sığ, popüler, ezberci, slogancı bir Kemalizm biçimi hortladı: Felsefesi, derinliği olmayan gelip geçici ama hızla büyüyen bir dalga!

Kemalistler bu sığlıkla, bu kafayla giderlerse, Türkiye’nin tasfiyesi işlemini gerçekleştirecekler.

Bu toplumu var kılan, ayakta tutan, bin yıl dünya tarihini yapmasını mümkün kılan medeniyet iddialarını terkeden, Batı kültürünün posası çıkmış popüler kültürünün ürünlerini tepe tepe tüketmeyi marifet sanan kesimlerden bilimde, felsefede, sanatta dünyaya örnek olacak büyük atılımlar yapmalarını, asırlık bir süreçte yeni Yunus’lar, Mevlânâ’lar, Sinan’lar çıkmasını bekleyebilir misiniz?

Bu kafayla gidersek ve yaşadıklarımız üzerine, eleştirilerimize tahammül ederek ortaklaşa düşünmezsek, bu ülkeyi kurda kuşa yem etmekten kurtulamayız.

Soru şu: Neden İslâmcılar İslâmcılığı, Türkçüler Türkçülüğü, Kemalistler Kemalizmi kendileri tasfiye ediyorlar peki?

Görünen neden şu: Gücü ele geçirdiklerinde ilkelerini çıkarlarına kurban ediyor olmaları.

Görünmeyen asıl nedense şu: Medeniyet perspektifine, ruhuna, derinliğine sahip olamamaları ve bunun, dünyada da, coğrafyamızda da, ülkemizde de başımıza neler geldiğini kavramalarını zorlaştırıyor, şaşı bakışları, saplantılı yaklaşımları tartışılmaz doğruymuş gibi dayatmalarına yol açıyor olması!

Hatırlamak lazım / İsimler ve gerçekliğimiz
Hatırlamak lazım / İsimler ve gerçekliğimiz

İsimlendirme, basitçe bazı nesnelere nötr işaretler, kodlar verme işlemi değil, bir dünyayı inşa etmenin başlangıcıdır. Bu itibarla isimlendirmeler hiçbir zaman nötr olmazlar. Olamazlar. Haddi zatında dil de en yalın haliyle bile tarafsız değildir. Dilin en temel düzeyinde var olan kavram çiftleri hiyerarşik bir düzeneğe tabi olurken karşılığını gerçeklik aleminde de inşa eder. O yüzden Almanca, İngilizce, Fransızca veya Arapça, Kürtçe konuşanlarla Türkçe konuşanlar için dünya ve gerçeklik algısı aynı olmuyor. Kültür farklılıkları denilip geçiştirilecek türden bir fark değil elbet. Kültürün çok temel bir bileşeni olmakla birlikte dil bizatihi varlığın meskenidir ve her mesken içinde sakinine her konuda aynı konforu vermiyor.

Salman Sayyid’in “Hilafeti Hatırlamak” isimli kitabında bize hatırlattığı bu temel gerçeklikten hareket ederek Hilafet-sonrası İslamsızlaştırılmaya çalışılan dünyada büyük operasyonun önemli bir kısmı da Müslümanların kendi dillerine yabancılaştırılması oluşturur. Kendi yaşadıkları mağlubiyetin bile tarihini ve isimlendirmesini kendileri yapamadı Müslümanlar.

Siyasi bedenlerine kast edilerek tarihe gömülmeye çalışılan Müslümanlar bu cenazelerine bir dua bile okuyamadılar, çünkü bu süreci galipler kendilerine istedikleri gibi, istedikleri dilde okuttular. Kendi isimlendirmeleriyle okuttukları tarihte Arapları Türklere hain, Türkleri Araplara sömürgeci olarak gösterdiler.

Geçmiş bu değildi elbet. Ama bir kez Batı-merkezli bir tarih anlayışı içinde Müslümanlar bütün renkleriyle birlikte tarihsizleşmiş oluyorlardı.

Sayyid tam bu noktada “insanlar bir geçmişleri olmadığı için değil, geleceğe kendilerini hikaye edemedikleri için tarihsizleşirler” der. İyi de kendini geleceğe kim hikaye edecek? Bunun için dahi bir siyasal özne lazım. Sayyid’in adını koymaya çalıştığı, teorisini kurmaya çalıştığı tam da bu öznedir: Müslüman.

Batının sadece kendi yaşadıklarına tarih demesi, başka halkların yaşadıklarını ise önemsiz, birbirini tekrarlayan olaylar olarak nitelemesi aslında başka siyasal özneleri yok “sayması” değil, yok “etme” arzusunun bir sonucudur. Tarihsiz halklar ya isimsizdirler, yani gerçek bir halk değildirler, veya başkaları tarafından isimlendirilmişlerdir. Büyük mağlubiyetler yeterince güçlü ve derin bir ismi bile silebilir elbet. Asurlular M.Ö. 614’te Ninova’nın yıkılmasından sonra, yaşadıkları büyük mağlubiyetten sonra bellekten de düşmeye başladılar. Biyolojik olarak Asurlular var olmaya devam etse bile isimleri kalmayınca kendileri de yok oldular.

Esasen 1918 itibariyle yaşanan hadise nihai hedefi itibariyle İslam’ın ismini silmekten ibarettir. İslam’a karşı tarih boyunca yürütülmüş Haçlı Seferlerinin sonuncusu nihai hedefine varmak üzere çalışmış ve savaş ancak onlar açısından mutlak bir zafer hissi verdiği için sonlanmıştır. Hedeflenen, İslam’ın ismiyle ve isimlendirme fonksiyonuyla birlikte bertaraf edilmesiydi. Savaştan sonra İslam dünyasının her yanında devreye sokulan bütün politikalar bu amacı gerçekleştirmeye dönüktü. Aydınlanma vehmine kapılmış Batı hegemonyası için İslam sorunu büyük ölçüde çözüm yoluna girmişti.

Tam da bu açıdan İslam kelimesinin günümüzdeki tedavülü, Müslümanların dünyada öyle veya böyle gündemde olmaları yüzyıl önce mutlak zaferini ilan etmiş Batı hegemonyası açısından bir skandala dönüşmüştür. Sayyid bu skandalın mahiyetini Batı-merkezli dünya tasavvurunun diplerine kadar inerek göstermeye çalışıyor.

İslam, tüm farklı dokunmuş zenginliğiyle ümmeti oluşturan bir çok ipliği birbirine bağlayan bir ilmiktir. İslam ismi sadece Müslümanları bir araya getirmek ve birbirlerine bağlamakla kalmaz; onun anlamı aynı zamanda, geçmişte ve günümüzde Müslümanların kim olduğunu ve Müslümanların nasıl olması gerektiğini belirler.

Bu arada bu işin tabiatı itibariyle siyasal olan ifadesini üstlenen İslamcılığın da İslam’ın veya Müslüman isminin bir ikamesi olduğunu söylemek doğru olmadığı gibi İslamcılığın İslam’ın tahrif edilmesi olduğunu iddia etmek de sadece bu tarihi okumaya yabancı olmakla ilgili ve faydasız bir uğraştır.

İslamcılık daha ziyade herhangi bir toplumsal düzenin merkezine İslam’ı konumlandırmaya çalışan siyasi projeler öbeğidir. Özellikle Batı-merkezli bir dünyanın isimlendirmeleriyle oluşmuş düzene karşı onun merkeziliğini giderebilen tek ses, tek dildir. İslamcılar, başarılı ve göz alıcı bir şekilde çağdaş dünyaya bir Müslüman öznellik taşımışlardır. Dünyanın Batı ile Batı-dışı arasında bölünmesi açısından bakıldığında, Müslümanların İslam’ın ismini bu dünyaya taşımaları sömürge düzenini istikrarsızlaştırıcı bir etki yapmaktadır. Bu anlamıyla İslam, ismin müsemma olduğu tüm halleriyle, duruşlarıyla birlikte, kendi ismiyle tanımlanan gerçek bir alternatifi ilan etmiş oluyor.

Bir Müslüman öznelliğini inşa imkanlarını aradığı girişiminde Sayyid’in işe “İsimler” başlıklı bir bölümle başlaması bu açıdan çok anlamlı ve çok yerinde. İsimlerle başlıyor dünyadaki yer ve yurt tutuşumuz çünkü. Nihayetinde Yusuf Suresinde de buyurulduğu gibi, “insanların taptıkları (o putlar, gerçek varlığı olmadığı halde, sadece) kendi isimlendirdikleri (dolayısıyla kendine mevhum bir varlık kazandırdıkları) isimlerden ibarettir” (40).

Bu arada, Müslümanların bu dünyadaki yer-yurt tutuş mücadelelerinde biraz mesafe kat ettiklerinde yaptıklarını Kemalizminkine benzetenler olmuyor mu? Türkiye’de bu tarz bir akıl da İslamcılığa karşı ayrı bir kompleks konusu. Sayyid’in bunun için de bir çift sözü var:

“Batı-merkezli dünyanın İslam dünyasındaki operasyonlarının adı olarak Kemalizm ile benzer kavram, ağız ve uygulamaları kullandıkları için İslamcıların aynı olduğunu iddia etmek sadece bir ampirik abartma değil aynı zamanda yetersiz bir kavramsal kuramlaştırma problemidir.”

Bu yetersizlik işin özünü kaçırmakla, isimlerin ehemmiyetini anlayamamakla da çok yakın ilgili. Neden ve nasıl böyle oluyor, biraz daha düşünmek bile değil, sadece “hatırlamak” lazım.

Mezarlıktan geçerken ıslık çalanlara
Mezarlıktan geçerken ıslık çalanlara

İslamcılığın bitişine dair söylemler biraz da mezarlıktan geçerken korkularıyla baş etmek için çalınan ıslıklar gibi. Özellikle açıkça İslamofobik tutumları olanlar açısından bu böyle. Biraz kendi kendine korkulacak bir şey olmadığına dair yapılan bir telkin gibi. Fobisiyle mücadele etmenin bir yolu. Korkacak bir şey yok ama hala İslam ve Müslümanlar bir nefret nesnesi olmaya devam edecektir.

Ne var ki, belli belirsiz bir İslamcılık deneyimi olanların buna dair itirafçılık gibi zuhur eden söylemlerinde de böylesi bir teselli arayışı, bir rahatlama isteği var. Özellikle bu bitişi bir başarısızlığa bağlamak isteyenlerde. Zaten iflası ilan edilmiş bir hareketin içindeki tarihsel sorumluluğu nasılsa kimse sorgulayamaz.

Mevzuya doğrudan dalmış olduk. Evveliyatına gidelim biraz, geçtiğimiz günlerde bir dizi yazı yazdığımız bu konuda siyasal İslam’ın bitişini bir başarısızlığa bağlayanların ondan nasıl bir başarı bekledikleri sorusunda kalmış ve asıl can alıcı sorunun bu olduğunu söylemiştik. Öyle ya, bugün dünyanın her yanında toprakları işgal altında olan, ülkelerinde darbelere maruz kalıp her türlü zulme maruz kalan, dünya müstekbirlerinin hem korkulu rüyası ama aynı zamanda bu korku yüzünden de sürekli mazlum ve mağdurları olan Müslümanlara, onların temsil ettiği duruşa, hangi insaf kriterleriyle, nasıl bir başarı veya başarısızlık atfedilebilirdi?

Tabii İslamcılığın bitişiyle veya devam edişiyle ilgili söylemlerin bireysel algılar ve hissiyatla ilgisi çok fazla. Bu konuda sembolik etkileşimci temel kurallar en çarpıcı biçimiyle işlemeye devam eder. Her şeyden önce bazı kavramlara, kurumlara, şahıslara veya düşüncelerle ilgili algılarımız onlarla olan tecrübelerimizce belirlenir. İkincisi, o kavram, düşünce veya nesnelerle ilgili tecrübelerimiz değiştikçe onlarla ilgili algılarımız da değişmeye devam eder.

İslamcılık gibi bir olgunun, kavramın veya hareketin sayısız tecrübeler üzerinden var olması ve dolayısıyla buna dair çok farklı algılar üretmesi kaçınılmazdır. Bu, biraz da İslamcılığın bu algılar ve tecrübeler toplamından bağımsız nesnel bir varlığı olmadığı anlamına gelebilir.

Oysa bugünün dünyasında İslam ve İslamcılığın belli bir etkin tarihsel anlamı var ve bireysel tecrübeler bu anlamdan tamamen kopuk olamıyorlar. Bu etkinliği insanlar kendi bireysel tecrübeleriyle başka türlü yorumlayıp başka türlü hissedebilirler, ama İslam’ın bugünkü dünyada icra ettiği rolle bir etkileşimden uzak veya kopuk kalamayan bir yolla...

Bugünün dünyasında İslam’ın ne anlama geldiğini görmeden de İslamcılığa dair yapılan çıkarımlar havada kalıyor. Yoksa bireysel olarak her bir Müslüman İslam’ın kendisi için ne anlama geldiği sorusuna tatminkar bir cevap vermiş olarak ibadetlerine ve Müslümanlığını yaşamaya devam ediyor olabilir.

Ancak en depolitize haliyle bile bugünün dünya düzeni içinde Müslümanlığa biçilmeye çalışılan rolle bir çatışma potansiyelini taşıyarak yaşıyor. Bu çatışmayı belki her Müslüman aynı gerilimde hissetmeyebilir ama dünyanın bu kadar küçüldüğü bir küresel alemde bunu hissedememek artık giderek bir istisna konusu olarak değerlendirilebilir. Üstelik bunu hissedemeyenlerin kendiliğinden varlıkları bile bugünkü dünya düzeni içinde o bildik gerilimin potansiyeli olarak görülürken…

Esasen yüzyıldır bu dünyadan İslam’ı silip atmak üzerine kurulu bir dünya düzeni içinde, bu dünya düzeninin epistemolojik ve hegemonik iddiaları açısından bugün İslam’ın hayatta kalışı hele bu kadar gündemde ve etkin bir varlık olarak hayatta kalışı bir skandaldır. Zira yüzyıl önce karar kılınan dünya düzeni içinde İslam’a yer olmayacak, Müslümana da ancak İslam’ın siyasal iddialarından, toplumsal tezahürlerinden vazgeçebildiği ölçüde (yani hiçbir) yer olacaktı. Müslümanların siyasal bedenden yoksun kalmaları Müslümanların bir tercihi veya kendiliğinden sosyolojik bir gelişimlerinin, yozlaşmalarının veya tembelleşmelerinin bir neticesi değil, onlar üzerinde yürütülen şedit bir kolonyal müdahalenin bir sonucu olmuştur. O müdahaleyi yapanlar o müdahalenin sonuçlarının da sonuna kadar takipçisi olmayı sürdürmüşlerdir. O müdahaleyi yapan irade açısından İslam’ın bugünkü bütün tezahürleri, Müslümanların dünyada İslam kimliğini gururla taşımaya devam ediyor olmaları kendi operasyonları açısından bir başarısızlık. Tabii olayın basitçe başarısızlık diyerek geçiştiremeyeceğimiz başka boyutları da oluyor. Olay bir ölçüde de psikolojik sorunları da depreştiriyor. Hortlak veya hayalet korkusu gibi sorunlar... Öl(dürül)müş olduğu bilinen birinin söylentisinin, hatta bizzat kendi hayallerinin ortalıkta dolaşıyor olması. İslam korkusu büyük ölçüde bu psikolojik durumlarla da ilgilidir.

İslam’ın şu veya bu şekildeki varlığı, herhangi bir siyasal başarıya sahip olması şart olmaksızın Batı-merkezli bir hegemonya projesi açısından bir başarısızlık, bir skandaldır. Hatta başarılı bir İslami siyasal model daha büyük bir skandaldır. O yüzden İslam adına yine de nispeten daha fazla katlanılabilir bir İslam modeli, zayıf iradeli, kaderci ve oryantalist fantezilerde hayal kırıklıkları yaratmayan bir Müslüman şahsında temsil edilenidir.

Aslında bu analizleri büyük ölçüde Salman Sayyid’in Vadi Yayınları tarafından başarılı bir Türkçe ile yayımlanan Hilafeti Hatırlamak: Dekolonizasyon ve Dünya Düzeni isimli kitabı üzerine konuşmak için bir girizgâh olarak yaptım ama bugün için bize ayrılan yerin sonuna gelmiş olduk. Devamı nasipse sonraki yazıda olsun.

Yine bir İslâmcılığı bitirme mevsimi
Yine bir İslâmcılığı bitirme mevsimi

Türkiye’de alışmamız gereken -aslında epeyce alıştığımız- konulardan biri de belli periyotlarda bir İslâmcılık (veya siyasal İslâm) tartışması ve bu tartışmada mutlaka bir İslâmcılığın sonunun ilânı.

Gerçi, tartışmaları büyük ölçüde bu periyodik ölüm ilânları tetikliyor. Bu ilânla birlikte birçok insanın tartışmaya girerek ya gerçekten öldüğünü veya aslında ölmediğini ispatlamaya çalışmaları da bu tartışmaların rutini. Başka rutinlerden birisi herkes tarafından İslâmcı bilinenler veya siyasal kamplaşma veya ayrışma içerisinde İslâmcı olarak bilinenlerin de “İslâmcı” ifadesine itirazları. Bu itiraz yoluyla aslında belki de İslâmcılığın sonunu ilân edenlere de başka türlü itiraz etmiş oluyorlar.

Öyle oluyor da, dönüp dolaşıp belli periyotlarda neden bu ölümü, bu sonu yaşıyoruz?

Olayın şöyle bir ironik tarafı da oluyor. İslâmcılığın sonunu ilân edenler bir süre sonra sahneden çekiliyor, yani tabiri caizse ölüveriyorlar veya siyaseten söylemleri, söyleyecekleri tükeniyor, ama İslâmcılık her nasılsa onların teşhisine rağmen bir süre daha yaşamaya devam ediyor ki, bir sonraki ilânı yapmak başkalarına düşüyor. Bir vesileyle olayı Nietzche’nin Tanrı’nın Ölümünü ilan eden sözüne benzetmiştik. Bir duvar yazısına da yazılmıştı: “Tanrı öldü, imza: Nietzche” ve bir sonraki satırda “Nietzche öldü, imza: Tanrı”.

Allah affetsin, İslâmcılığın öldüğünü söyleyenlere karşı, bu işin o kadar basit olmadığını, İslâmcılığın her Müslümanın eylemine içkin bir varlık iradesi olduğunu anlatma tasasına düştüm hep. Zamanla bu işin tabi olduğu periyottaki düzeni fark ettikçe ne kadar beyhude bir işle uğraştığımı fark ettim desem, umarım kimse beni de İslâmcılığa tövbekârlardan saymaz.

Şunu net olarak görüyorum. Bu teşhisleri veya teşhis iddialarını ortaya koyanların ne İslâm’ın mahiyetinden ne de siyasetin tabiatından haberleri olmadığı gibi genel anlamda İslâmcılık olarak temayüz eden siyasal hareketlerin niyet ve zihniyet çözümlemesine, siyasal hermenötiğine en ufak bir vukufiyetleri var.

Giriş cümlesi Lailâhaillallâh (kula kulluğun reddi, kulluğun sadece Allah’a tahsisi) olan bir dinden siyaseti soyutlamaya çalışarak kendilerini siyasete bulaşmayan salt Müslümanlar olarak niteleyenler İslâm’dan ne anladıklarını sanıyorlar? Her gün ve her yerde insanı kendine kul etmeye çalışan, bu uğurda yeryüzünü fesada boğan, bozgunculukla düzenlerini kuran Tanrı müsveddelerine karşı koymadan, onlarla ve onların bağnaz ve gözü kara kullarıyla mücadele etmeden Müslüman olunabileceğini mi?

Daha önce de söyledik, İslâmcılık bu yanıyla tüketilemeyen bir potansiyeldir, çünkü her gün kendini namaz gibi, oruç, hac, kurban, şehadet, zekât gibi en temel eylemlerde ortaya koyuyor. Bu eylemler üzerine hiçbir politik söylem geliştirilmese bile bunların kendiliğinden felsefesi İslâmcı duyguyu, iradeyi ve duruşu her zaman yeniden üretmeye yetiyor.

Siyaset insanın en temel varoluş düzeylerinden, insanın kendini realize ettiği bir etkinlik biçimi, dünyaya kendi değerleri ve ilkeleri doğrultusunda müdahale iradesiyle temayüz eden bir insani varoluş.

Kula kulluğun reddi her şeyden önce bir duruştur, bir mücadele sürecidir ve bunun toplamı aynı zamanda İslâmcılığın içeriğini doldurur. Bu arada adına İslâmcılık demeyebilirsiniz de.Nihayetinde İslâmcılık bir isimlendirme. Müslüman isminin onda kastedilen şeyi fazlasıyla içerdiği söylenebilir. İslâmcılık kavramına mazmununu reddetmeden, onu ifadeye Müslümanlığın yettiğini düşünerek itiraz edenler olabilir. Farklı hassasiyetler giriyor devreye, anlaşılabilir hassasiyetler. Ancak kavrama itiraz giderek mazmununa da itiraza dönüşebiliyor. Siyasetin en sığ tanımına müracaat edilerek kula kulluğa mücadelede dost ve düşman ayırımını felç eden bir istikamet kaybına yol açabiliyor.

Evet. Dost-düşman ayırımı, siyasetin en geçerli tanımlarından biri aynı zamanda ve Müslüman için de en kurucu ayırımlardan biri.

Müslümanlar kimin velisi/dostudur, kimin düşmanı? Ya kafirler birbirlerinin velisi, dostu değil midir? Onların dinine tabi olmadığın sürece, onların siyasi kamplarına dahil olup kendi kardeşlerini satmadığın sürece senden razı olmazlar ya. İslâm’ın kurucu söyleminde içkin olan bu en temel siyasi duruş var olduğu sürece siyasal İslam’ı kim nereye bitirebiliyor? Bu duruşu kaybetmeden, kendi dostlarına başkalarını tercih edip düşmanla bir olmadan siyasal İslâm’ın bitişini görmek nasıl mümkün olabilir?

Siyasal İslâm’ın bitişini belli bir başarısızlığa bağlayanların dönüp tekrar görmeleri, şahit olmaları gereken şey bu siyasallığın başarıyla veya başarısızlıkla kendini ispatlayabilecek bir gerçeklik olmadığı gerçeğidir. Mesela bugün kimse siyasal Hıristiyanlığın, Yahudiliğin veya Budizmin bitişinden bahsedemez. Bu dinsel siyasallıklar insanlığa çok büyük çareler sunabildiği için mi? Asla. Bilakis bir siyasallık zorunlu olarak bütün insanlığa çözüm üretmekle veya belli bir başarıya ulaşarak var olmaz. Bir siyasallığın varlığı ona inananlar bütününün onun etrafında kendi kimliklerini, dostlarını ve düşmanlarını belirledikleri mücadeleleriyle gerçekleşir.

Siyasal İslâm’ın bitişini bir başarısızlığa bağlayanlar, ondan nasıl bir başarı bekliyorlardı acaba?

Asıl can alıcı soru budur aslında: Bugün dünyanın her yanında toprakları işgal altında olan, ülkelerinde darbelere maruz kalıp her türlü zulme maruz kalan, dünya müstekbirlerinin hem korkulu rüyası ama aynı zamanda bu korku yüzünden de sürekli mazlum ve mağdurları olan Müslümanlara, onların temsil ettiği duruşa, hangi insaf kriterleriyle, nasıl bir başarı veya başarısızlık atfedilebilir?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.