Mezarlıktan geçerken ıslık çalanlara
Mezarlıktan geçerken ıslık çalanlara
İslamcılığın bitişine dair söylemler biraz da mezarlıktan geçerken korkularıyla baş etmek için çalınan ıslıklar gibi. Özellikle açıkça İslamofobik tutumları olanlar açısından bu böyle. Biraz kendi kendine korkulacak bir şey olmadığına dair yapılan bir telkin gibi. Fobisiyle mücadele etmenin bir yolu. Korkacak bir şey yok ama hala İslam ve Müslümanlar bir nefret nesnesi olmaya devam edecektir.Ne var ki, belli belirsiz bir İslamcılık deneyimi olanların buna dair itirafçılık gibi zuhur eden söylemlerinde de böylesi bir teselli arayışı, bir rahatlama isteği var. Özellikle bu bitişi bir başarısızlığa bağlamak isteyenlerde. Zaten iflası ilan edilmiş bir hareketin içindeki tarihsel sorumluluğu nasılsa kimse sorgulayamaz.Mevzuya doğrudan dalmış olduk. Evveliyatına gidelim biraz, geçtiğimiz günlerde bir dizi yazı yazdığımız bu konuda siyasal İslam’ın bitişini bir başarısızlığa bağlayanların ondan nasıl bir başarı bekledikleri sorusunda kalmış ve asıl can alıcı sorunun bu olduğunu söylemiştik. Öyle ya, bugün dünyanın her yanında toprakları işgal altında olan, ülkelerinde darbelere maruz kalıp her türlü zulme maruz kalan, dünya müstekbirlerinin hem korkulu rüyası ama aynı zamanda bu korku yüzünden de sürekli mazlum ve mağdurları olan Müslümanlara, onların temsil ettiği duruşa, hangi insaf kriterleriyle, nasıl bir başarı veya başarısızlık atfedilebilirdi?Tabii İslamcılığın bitişiyle veya devam edişiyle ilgili söylemlerin bireysel algılar ve hissiyatla ilgisi çok fazla. Bu konuda sembolik etkileşimci temel kurallar en çarpıcı biçimiyle işlemeye devam eder. Her şeyden önce bazı kavramlara, kurumlara, şahıslara veya düşüncelerle ilgili algılarımız onlarla olan tecrübelerimizce belirlenir. İkincisi, o kavram, düşünce veya nesnelerle ilgili tecrübelerimiz değiştikçe onlarla ilgili algılarımız da değişmeye devam eder.İslamcılık gibi bir olgunun, kavramın veya hareketin sayısız tecrübeler üzerinden var olması ve dolayısıyla buna dair çok farklı algılar üretmesi kaçınılmazdır. Bu, biraz da İslamcılığın bu algılar ve tecrübeler toplamından bağımsız nesnel bir varlığı olmadığı anlamına gelebilir.Oysa bugünün dünyasında İslam ve İslamcılığın belli bir etkin tarihsel anlamı var ve bireysel tecrübeler bu anlamdan tamamen kopuk olamıyorlar. Bu etkinliği insanlar kendi bireysel tecrübeleriyle başka türlü yorumlayıp başka türlü hissedebilirler, ama İslam’ın bugünkü dünyada icra ettiği rolle bir etkileşimden uzak veya kopuk kalamayan bir yolla...Bugünün dünyasında İslam’ın ne anlama geldiğini görmeden de İslamcılığa dair yapılan çıkarımlar havada kalıyor. Yoksa bireysel olarak her bir Müslüman İslam’ın kendisi için ne anlama geldiği sorusuna tatminkar bir cevap vermiş olarak ibadetlerine ve Müslümanlığını yaşamaya devam ediyor olabilir.Ancak en depolitize haliyle bile bugünün dünya düzeni içinde Müslümanlığa biçilmeye çalışılan rolle bir çatışma potansiyelini taşıyarak yaşıyor. Bu çatışmayı belki her Müslüman aynı gerilimde hissetmeyebilir ama dünyanın bu kadar küçüldüğü bir küresel alemde bunu hissedememek artık giderek bir istisna konusu olarak değerlendirilebilir. Üstelik bunu hissedemeyenlerin kendiliğinden varlıkları bile bugünkü dünya düzeni içinde o bildik gerilimin potansiyeli olarak görülürken…Esasen yüzyıldır bu dünyadan İslam’ı silip atmak üzerine kurulu bir dünya düzeni içinde, bu dünya düzeninin epistemolojik ve hegemonik iddiaları açısından bugün İslam’ın hayatta kalışı hele bu kadar gündemde ve etkin bir varlık olarak hayatta kalışı bir skandaldır. Zira yüzyıl önce karar kılınan dünya düzeni içinde İslam’a yer olmayacak, Müslümana da ancak İslam’ın siyasal iddialarından, toplumsal tezahürlerinden vazgeçebildiği ölçüde (yani hiçbir) yer olacaktı. Müslümanların siyasal bedenden yoksun kalmaları Müslümanların bir tercihi veya kendiliğinden sosyolojik bir gelişimlerinin, yozlaşmalarının veya tembelleşmelerinin bir neticesi değil, onlar üzerinde yürütülen şedit bir kolonyal müdahalenin bir sonucu olmuştur. O müdahaleyi yapanlar o müdahalenin sonuçlarının da sonuna kadar takipçisi olmayı sürdürmüşlerdir. O müdahaleyi yapan irade açısından İslam’ın bugünkü bütün tezahürleri, Müslümanların dünyada İslam kimliğini gururla taşımaya devam ediyor olmaları kendi operasyonları açısından bir başarısızlık. Tabii olayın basitçe başarısızlık diyerek geçiştiremeyeceğimiz başka boyutları da oluyor. Olay bir ölçüde de psikolojik sorunları da depreştiriyor. Hortlak veya hayalet korkusu gibi sorunlar... Öl(dürül)müş olduğu bilinen birinin söylentisinin, hatta bizzat kendi hayallerinin ortalıkta dolaşıyor olması. İslam korkusu büyük ölçüde bu psikolojik durumlarla da ilgilidir.İslam’ın şu veya bu şekildeki varlığı, herhangi bir siyasal başarıya sahip olması şart olmaksızın Batı-merkezli bir hegemonya projesi açısından bir başarısızlık, bir skandaldır. Hatta başarılı bir İslami siyasal model daha büyük bir skandaldır. O yüzden İslam adına yine de nispeten daha fazla katlanılabilir bir İslam modeli, zayıf iradeli, kaderci ve oryantalist fantezilerde hayal kırıklıkları yaratmayan bir Müslüman şahsında temsil edilenidir.Aslında bu analizleri büyük ölçüde Salman Sayyid’in Vadi Yayınları tarafından başarılı bir Türkçe ile yayımlanan Hilafeti Hatırlamak: Dekolonizasyon ve Dünya Düzeni isimli kitabı üzerine konuşmak için bir girizgâh olarak yaptım ama bugün için bize ayrılan yerin sonuna gelmiş olduk. Devamı nasipse sonraki yazıda olsun.
İslamcılık ezberini dergiler bozdu
Hayat
İslamcılık ezberini dergiler bozdu
Son 100 yılda yayımlanan İslami dergiler üzerinden İslamcılık okumaları yapan Vahdettin Işık, İslamcılık düşüncesinin en sağlam temellerinin İslamcı dergilerde attığını dile getiriyor. Mevdudi, Seyid Kutup gibi Radikal İslamcı yazarların ilk tercümelerinin nur talebesi Salih Özcan tarafından yapıldığınına dikkat çeken Işık, Radikal İslamcılık ve nurculuğun bir dönem aynı dergide okurla buluştuğunu söyleyerek ezber bozuyor.
Yeni Şafak
Turancılık ve İslâmcılık
Ergün Yıldırım
Turancılık ve İslâmcılık
Ziya Gökalp II. Meşrutiyet’in fikri ortamında Altın Destan, Kızıl Elma, Vatan ve Turan gibi şiirler yazar. Bu şiirlerle bir Turan muhayyilesi inşa eder. Bu muhayyilede Timuçin, Atilla, Cengiz gibi İslam öncesi savaşçı liderler öne çıkar. Yeni Türk Yurdu’nu imgeler. Bu yurdun Kıpçak, Uygur, Kalaç, Kaygur Türk soylarının Tanrı Dağı’nda kurultay yaparak birleşmesini ister.Türklerin İslam öncesi tarihi hayatıyla ilgili bilgiler, büyük ölçüde efsanelerle birleşir. Buradan mitoloji doğar. Mitolojiler,...
İstanbul İslamlaşması yeniden yatağına akacak
İstanbul İslamlaşması yeniden yatağına akacak
Osmanlı İslamcılığına, İstanbul İslamlaşması diyorum. İstanbul’u mekân tuttuğu için değil. İstanbul’da doğan modernliğin fikri dünyasıyla canlı bir ilişki içinde olduğu ve 19. Yüzyılda özgün İslami düşünceler üretmesi gibi önemli vasıflara sahip olduğu için. İstanbul İslamlaşma düşüncesi, büyük ölçüde bir entelektüel hareket. Modernlikle tek yönlü, çatışmacı, dışlayıcı veya taklitçi ilişki kurmuyor. İslamı çağdaş dünyanın içinde temsil etmek istiyor. Modernlikle ahlak, sanat ve kültür açsından hesaplaşıyor. Bu hesaplaşmada top yekûn bir reddiye yok. Kimi kez reddiye, kimi kez eleştiri, kimi kez de uzlaşmaya gider. Son tahlilde Tunuslu Hayrettin Paşa, bu gidişata ad koyar: Müslüman kalarak çağdaşlaşmak.Video: İstanbul İslamlaşması yeniden yatağına akacakİstanbul İslamlaşma düşüncesi, yeniden bir İslami canlanma. Toplumu ve politik alanı tekfir ederek bunu yapmıyor. “Kafir devlet”, “cahiliye toplumu”, “hakimiyet Allah’ındır” sloganıyla yola çıkmıyor. Siyasal sistemi tağut ilan ederek politik bir tevhit çizgisi geliştirmiyor. İslam Nizami diyerek demokrasiye küfür de demiyor. Tekfir, reddiye ve haricilik tutumlarından apayrı bir yöntem keşfediyor. Meşrutiyet düşüncesi ile büyük bir siyasal yenilik ortaya koyuyor. İstibdat eleştirisi yapıyor, ancak ne devleti ret ediyor ne de devleti mutlaklaştırıyor. Devlete bir ontolojik mesele diye yaklaşmıyor. Siyasal alana küfür ve tevhit diye bakmıyor. Siyaset siyasal katılım, siyasal tecdit ve siyasal değişim açısından değerlendiriyor. Müslüman toplumların uğradığı işgal ve karşı karşıya kaldığı “gerilik sorunu”nu nasıl bir siyasal yöntemle aşılabileceğini tartışıyor. Meşrutiyet teorisi büyük bir çözüm görülüyor. Bu teori, İslam meşveret düşüncesini çağdaş dönemde yeniden üreterek milletin siyasal katılım meselesine bir çözüm olarak sunuyor. tezi Said Halim Paşa hakimiyeti milliye tezini, “şeriatla kayıtlı bir millet hakimiyeti” olarak savunuyor.İstanbul İslamlaşması tasavvufu eleştirmekle beraber onu ıslah etme taraftarı. F. Ahmet Hilmi’nin çalışmalarında bu çok belirgin. Zaten Osmanlı modernleşmesinde etkili olduğunu düşündüğümüz Nakşi Müceddidiye, İstanbul İslamcılarını da etkilemektedir. Değişimi tecdit yöntemiyle gerçekleştirmek ana uzlaşma alanıdır. Devrimci, ihtilalci ve inkılapçı yaklaşımlara karşı mesafe vardır. Akif’in, Asım’a her çeşit zaptiye ve inkılap tutumlarından uzak durmasını söylemesi bunun göstergesi.Birinci Meclis, İstanbul İslamcılığın bir tezahürü. Meclis kürsüsünün başında “onlar aralarındaki işleri şura ile yaparlar” ayeti asılıdır. M. Akif, Hüseyin Avni, Mecidi Tolun( Melami şeyhi) gibi şahsiyetler vekildir. Bu meclisin tasfiyesi ile İstanbul İslamcılığı da tasfiye olur. Pür seküler ve pür garpçı bir siyaset hakim hale gelir. İnkılapçı değişim yöntemi benimsenir. İslamcılıkla beraber İslam da ciddi anlamda tasfiyeye uğrar. Bir dizi inkılaplardan sonra İslamın yokluğuyla bir boşluk doğar. Bu boşluk 1960’lar sonrasında Kahire ve Riyad eksenli yeni bir İslamcılık tarafından doldurulmaya başlanacak. Kutup ve Mevdudi’nin kitapları tercüme edilerek fikirleri de yaygınlaşacak. İslamcılık yatak değiştirecek. Hakimiyet tezi tevhit ile özdeşleşerek politikleşecek. Devleti tamamen karşısına alan ve dışlayan bir söylem haline gelecek. İçinde derin ötekileştirmeyi taşıyan tekfir tutumuyla senli benli olacak. Islah ve tecdit yerine devrimci bir değişme yöntemini öne çıkacak. İslamcılık sonunda radikalleşecek. 1979 İran İslam Devrimi ile beraber bu radikalleşme daha da artacak. Riyad ve Kahire eksenine bir de Tahran ekseni eklenecek. İstanbul İslamlaşması tamamen Kahire, Riyad ve Tahran İslamcılığına dönüşecek. Zaten tasfiye edilmesiyle doğan boşluğu bunlar dolduracak.Kırsal alandan kentlere inen muhafazakar aile çocukları için Kutup, Şeriati ve Mevdudi’nin dinamik İslam yorumları cazip gelecek. Kendilerine yeni bir İslam kimliği inşa etmeleri için bu kaynaklara koşacaklar. Türkiye’nin radikal İslamcılığı bu sosyolojiden doğar.İki binli yıllardan itibaren ciddi bir iç eleştiri ve Osmanlı İslamlaşmasının kaynaklarıyla yeniden tanışma arayışı başlayacak. İstanbul İslamlaşması ve Osmanlı modernleşme perspektifi, bugün yeniden kendimiz üzerinde düşünmenin yeni imkanlarını sunuyor. İstanbul İslam tecrübesinin modern vizyonunu önümüze koyuyor. Bu vizyon sadece Türkiye’deki İslam için Balkanlar, Mezopotamya ve Kafkaslar için de çok önemli bir seçenek olarak yükselmeye başlıyor. Türklerin İslam ile tarih içinde kurdukları müspet ilişkiden ilham almakta, sufi bir ruh taşımakta ve modern dünya ile tecdit çerçevesinde bir düşünmeye çağırmaktadır.
Bir kez daha şu İslâmcılık meselesi
İsmail Kılıçarslan
Bir kez daha şu İslâmcılık meselesi
İslâmcılığın şartı üçtür. Birincisi faizsiz, sosyal adalete dayalı bir ekonomik düzen kurmak. İkincisi, Müslümanların kendi kararlarını kendilerinin alabilmesini sağlayacak antiemperyalist bir siyasal düzen oluşturmak. Üçüncüsü, sanayiden finansa, teknolojiden kültüre, ordudan enerjiye tüm İslâm ülkelerinin işbirliği içerisinde olmasını temin. İslâmcılığın kırmızı çizgisi de üçtür: Birincisi terörden uzak durmak. İkincisi cehaletten uzak durmak. Üçüncüsü “kapalı yapı” üretmemek. Dikkat isterim: ...
Bir hesaplaşma kitabı: Zamanın Tanıkları
Hayat
Bir hesaplaşma kitabı: Zamanın Tanıkları
Gazeteci Emeti Saruhan Yeni Şafak gazetesinde yaptığı söyleşileri Zamanın Tanıkları adıyla bir kitapta topladı. Pınar Yayınları arasında çıkan kitaptaki söyleşiler İslamcılığın dünden bugüne uzanan serüvenini isimler üzerinden ele alıyor.
Yeni Şafak
Tarihten iki anahtar isim
Hayat
Tarihten iki anahtar isim
Türkiye’de İslâmcılık hakkında konuşulması gerektiğinde akla ilk önce ve daima gelen iki isim vardır: Mehmet Akif ve Necip Fazıl. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve dahi oradan da günümüze kadar gelen İslâmcılık serüveninin siyasi veya fikri alanlarının mutlaka bir yerine dokunmuş, dokunmakta olan veyahut dokunacak olan bu iki anahtar isim Ercan Yıldırım’ın son kitabında bir araya geldi: İslâmcılığın İki Kurucusu Mehmet Akif - Necip Fazıl.
Yeni Şafak
Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi
Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi
İslamcılıkla ilgili süregelen tartışmalarda yer verilen “Siyasi iktidarı elde bulundurmak ‘Kültürel İktidar’ üretimi için yeterli değil” düşüncesini nasıl değerlendirmek lazım? Bu gerçekten böyle mi? İslamcılar veya genel anlamda muhafazakarlar kültürel üretimde başarısızlar mı? Bu değerlendirmeleri kimin hangi ölçütlere göre yapıyor olduğunu iyi değerlendirmek lazım. Bir defa kültür alanı belli bir siyasal veya dinsel ideolojinin iktidar iddiasına hemen cevap verebilen bir alan değil. İslamcıların kültürel üretimleri ve bunun dünyaya hitabı konusunda çok iddialı olduklarını söyleyemeyiz tabi. Ayrıca İslamcıların iktidarı şu anda bir efsaneye dönüşmüş durumda, ama değiller. Bir çok alanda etkili olmaları, hatta yönetiyor olmaları iktidarda oldukları anlamına gelmiyor.Kaldı ki iktidar kavramına belki çağdaş felsefi yaklaşımlara müracaat ederek başka türlü bakmak gerekiyor. Mesela Ünlü Fransız filozof Michel Foucault’nun bahsettiği iktidar tepeden inme, zorla dayatılabilen bir güç değil. Bilakis iktidara geldiklerini zannedenlerin bile tabi olmak durumunda olduğu daha derin kültürel, zihinsel, söylemsel iktidarlar vardır. Alttan alta işleyen ve tepedekine de sirayet eden bir güç. Bu iktidarları belirleyen süreçler çok farklı ve çok daha temel.Siz onu da değiştirmek için bazı stratejiler geliştirmeyi arzu edebilirsiniz, ama o kadar kolay değil. Bu alana girdiğinizde iktidar arayışındaki insanın nasıl boş bir şeyin peşinde koştuğunu da görmüş oluyorsunuz. Buradan baktığınızda, imkansız bir hedeftir iktidar, herhangi bir insan, herhangi bir parti veya grup için.Toplumun kendinden bir gücü vardır aslında ve bu güç kendi kültürünü de üretiyor, o kültür üzerinden kendini ifade ediyor, iktidarını yansıtıyor ve tepedekine de bir şekilde kabul ettiriyor. Belki başta İslamcıların olmak üzere herkesin bu anlamda iktidar kavramı üzerine bir düşünüm ortaya koyması gerekiyordur.İktidar üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmektir. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin çok iyi ortaya koyduğu gibi “İktidar isteği, arzusu veya iradesi” insanın asli tabiatındandır. Bu iktidarların hepsini yok sayıp sadece kendi iktidarınızı dayatmaya kalkarsanız, zaten hem başaramazsınız hem de ısrar ederseniz başka bir şey çıkar ortaya.Müslümanlar bu noktada nasıl bir ufka ve hedefe sahip olacaklar, bunu yeterince tartışmış olduklarını sanmıyorum. Ama bu tabloya yine de İslamcıların başarısızlığı başlığı altında bakmayı da gereğinden fazla yüzeysel bulduğumu söylemeliyim. Müslümanlar da veya daha özel bir tabirle İslamcılar da kendi kültürlerini illa ki üretiyorlar ama bu kültürün hegemonya kazanması, İslam’ın çağrısının kabul görmesiyle ilgilidir.O kadar da iyimser olmamak lazım. Tarihin çok az döneminde İslam bütün ilke ve değerleriyle bütün insanların kalbinde kurulmuştur. Kitleler çoğu zaman günlük hazların, eğlencenin, insanı gaflete sürükleyen ucuz meşgalelerin peşinden gitmeyi tercih ederler. Popüler kültür analizleri siyasal idealler ile fiili gerçeklik arasındaki açığı gösterme konusunda ciddi mesafeler kaydetmiştir bugün.Bu tür karşılaştırmaları yapanların solun kültürel hegemonyasından bahsettiğini çok sık duyarız. Oysa hegemonik olan sol da değildir. Hazcılıktır. Doğrusu Solun Türkiye’de de dünyanın bir çok yerinde de hazcı bir kültürle çok daha kolay eklemlenebildiği ayrıca kaydedilebilir. Neticede Marx’ın radikal devrim ütopyalarına ulaşma konusunda ortaya konulan fiili çaresizlik solu teoride bir tür kaderciliğe, pratikte ise radikal bir hazcılığa bağlamaktadır.Hazcılığın bütün ideolojilere karşı dayanıklılığı ve şansı daha fazladır. Bugün Türkiye’de de solun kendini ifade biçimi hiç bir şekilde ne teoriye, ne sınıf kavgasına ne ulusal bağımsızlığa dair bir vurguya, teoriye veya söyleme dayanmıyor. Sol kendini popüler kültür ve hazcı pratikler üzerinden ifade ediyor ve hazları siyasallaştırıyor. Geriye soldan ne kalıyorsa artık.Hazlara hitap eden kültürel üretimler alanında İslamcıların rekabet etme şansları zaten yok, kendi iddialarıyla müsemma bir solun da yok. Solun hazcılığa müptela oluşu kendisini de bir uyuşturucu müptelası olarak yok ediyor haddi zatında. Hazcılıkla özdeşleşen bir kültürel iktidar yoksunluğundan dolayı duyulacak bir tasa olmamalı, İslamcıların böyle bir iktidara özenmeleri de hiç gerekmiyor.Buna mukabil, bu paradokslar içinde bile muasır Müslümanların da kendine has bir kültürü oluşuyor, gelişiyor. Bunun olumlu olumsuz, kendi içinde rahatsızlıklara veya memnuniyetlere konu yanları oluyor.Duyduğumuz rahatsızlıklar, hoşnutsuzluklar, insanların konumlarıyla duruşlarıyla da ilgilidir. Tabi ciddi bir çoğulculuğun da İslamcı toplum içinde oluştuğunun da işareti. Herkes herşeyi aynı şekilde görüp algılamıyor, hissetmiyor.NOT: Bu konu daha geniş haliyle Yetkin Düşünce Dergisi’nin son sayısındaki mülakatımızda ele alınmaktadır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.