‘Nerdeyse her cuma Müslüman olan var, inanılmaz bir açılım yaşıyoruz’
Dünya
‘Nerdeyse her cuma Müslüman olan var, inanılmaz bir açılım yaşıyoruz’
İspanya'da, tüm karalama kampanyalarına rağmen İslamiyet büyük bir hızla yayılmaya devam ediyor. İspanya İslam Toplumu Derneği Başkanı Umar del Pozo, Granada Ulu Cami'nde neredeyse her cuma şehadet getirip Müslüman olan bir kişinin bulunduğuna dikkat çekerek, ülkede İslamiyeti seçen insan sayısının her geçen gün giderek arttığını dile getirdi.
AA
Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un 'İslam krizde' açıklamasına Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan tepki: Hadsizlik, edepsizlik
Gündem
Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un 'İslam krizde' açıklamasına Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan tepki: Hadsizlik, edepsizlik

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde, Camiler ve Din Görevlileri Haftası Programı'nda konuştu. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un 'İslam krizde' açıklamasına tepki gösteren Erdoğan, "Saygısızlıktan öte açık bir provokasyondur. Sen kimsin ki İslam'ın yapılandırılması gibi bir açıklamayı ağzına alıyorsun. Fransız devlet başkanı olarak, İslamın yapılandırılmasından bahsetmesi hadsizliktir, edepsizliktir" dedi.

Yeni Şafak
Evinde öyle bir şeyi saklıyor ki; 7 asırdır onlara emanet
Gündem
Evinde öyle bir şeyi saklıyor ki; 7 asırdır onlara emanet
İslamiyet ve Türklüğün Karadeniz Bölgesi'nde yayılmasında öncü olduğuna inanılan Güvenç Abdal'ın 700 yıllık kılıç ve zırhı, Gümüşhane'nin Kürtün ilçesinde yaşayan torunu İsmail Güvendi'ye emanet. Atalarından kalan kılıç ve zırha gözü gibi bakan Güvendi, "Bu kılıç ve zırh, babadan oğla bırakılarak, bugünlere geldi. Bizden sonra da gelen nesil bu geleneği devam ettirecek" dedi.
DHA
Medeniyet çıkmazı
Medeniyet çıkmazı

Medeniyet monadolojisine inanmam. Hiçbir medeniyet, yek diğerinden kopuk değildir. Medeniyetlerin orijinalitesi veyâ saflığı târihsel olarak mümkün görünmez bana. Bu bakışı ayrıca çok da kompleksli ve kısırlaştırıcı bulduğumu söyleyebilirim. Ama modern dünyânın inşâsında bu analitik -monadolojik medeniyet görüşü maalesef esas alınmıştır. Bunu başlatanlar da modern dünyânın hâkim güçleri olmuştur. Batı medeniyetini medenî olmanın olmazsa olmaz şartı hâline getirenler; dışlayıcı bir tarzda ilkel-medenî farkından bahsedenler onlar olmuşlardır. Batı medeniyetini evrensel medeniyet olarak takdim etmek ve diğer medeniyetlerin mensuplarına bu medeniyetin normlarını dayatmak medeniyetler târihinin çeşitliliğine ve eşdeğerliliğine indirilmiş ağır bir darbeydi. Bunun akabinde medeniyet tartışmalarını artık tabiî süreçler ve etkileşimler değil, kompleksler idâre etmeye başladı. Tabiî olan kültürel karşılaşmalar ve komplekssiz etkileşimler üzerinden medeniyetlerin etkileşimi ve başkalaşmasıdır. Bu da bir zenginleşme alâmetidir. Bir farka işâret etmek yerinde olacaktır. Kültürel gerilimler târihte zaman zaman yaşanmıştır. “Yabancı” olan ile rastlaşmalar, ister bireysel, ister topluluksal seviyede olsun, güncel olarak çeşitli rahatsızlıklar, dışlamalar, hattâ gerilim ve çatışmalar doğurabilir. Ama “medenî” durum bu “güncel” çatışmaların “târihsel” seviyede hâllini ifâde eder. Şahsî kanâtim o dur ki, kültürler tek başlarına medeniyet üretmez; kendi hâline bırakılırsa çatışmaları kışkırtmaktan başka bir işe yaramaz. Medeniyet inşâsı ise kültürel çatışmaların üstesinden gelinebildiği durumlara işâret eder. Modernliğin insanlığa verdiği zarar, medeniyetin bir târihsel fırsat ve imkân olarak zayıflatılmasıdır.

Medeniyeti maddî olanla özdeşleştirmek veyâ tersinden kültürelleştirmek , modernliğin iki sakat boyutudur. İlki yanlış değildir. Medeniyet her şeyden evvel, coğrafya, iklim gibi tabiî mânâda, daha sonra da ekonomi seviyesinde madde bir olgudur. Ama bununla sınırlı kalmaz; maddî olandan maddî olmayan alana doğru evrilir. İkincisi, yâni medeniyeti gayrı maddî hususlara indirgemek ise külliyen sıkıntılıdır. Bu iki zıt, ama eş derecede sakat bulduğum bakış, modern dünyâda medeniyet inşâsını hayli zora sokmuştur. Kültür kavgalarından muzdarip bir insanlık artık modern dünyânın karakteristik niteliklerinden birisi hâline geldi. Çünkü medeniyet kavramının mutlak mânâda “maddîleştirilmesi” veya tersinden “kültürelleştirilmesi“ bir medenî durum oluşturmayı neredeyse imkânsız bir hâle getiriyor. Mahatma Gandhi’nin, kendisine Batı medeniyeti hakkındaki görüşlerini soran gazeteciye ironik bir şekilde “Vallahi iyi bir fikir olabilirdi” tarzında cevap vermesi de aslında bu durumu anlatıyor. Evet, târihte her zaman kültürel savaşlar yaşandı; ama Huntington gibilerin fütursuzca ilân ettiği “medeniyet savaşları” gibi topyekûn bir davâlaşma modern dünyanın işi olsa gerekir.

Bugün Batı’nın artık bir medeniyet inşâ etmek iddiası kalmamıştır. Evet hâlâ “insanlık”, “medeni dünyâ”, “hukuk”, “demokrasi” vb alışıldık söylemleri duyuyoruz. Ama bunlar artık inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetti. Irak’ı kurtaracağız, demokratikleştireceğiz deyip yüzbinlerce insanı katleden ve aradan geçen 30 senede harâbeye dönmüş bir Irak bırakan Batı’nın ne inandırıcılığı olabilir ki? Bu sâdece tek bir misâl. Daha neler var?

Bir medeniyet inşâsı ihtimâlini içinde taşıyan yegâne potansiyelin İslâmiyet olduğunu düşünenlerdenim. Bu potansiyeli görmek için Müslümân olmak bile gerekmez. Ehl-i nâmus herkes bunu görebilir. Bizzât ismi “barış” mânasına gelen başka bir din yok. Diğer taraftan İslâmiyet dışında kalan inançların tekmili, dinlerini kendi topluluklarıyla sınırlı tuttu. Yahudilik bunu bir de kan esâsına bağladı. Evet, Hristiyanlık kapılarını Hristiyan doğmamış olanlara açık tutuyor; ama Hristiyan olmayanlara ve olmak istemeyenlere ise kapılar kapalı. Tolerans ise hep bir lûtuf perdesine takılı kalıyor. Hepsinin kendi iç hukukları (şeriat) var. Ama “başkalarının” hukuku umurlarında değil. Sâdece İslâmiyet başından beri “kendisinden olmayanların” hukûkunun endişesini taşıdı. Bugünlerde anlaşılmayan ve ihmâl edilen de onun bu niteliğidir. Tebliğ dışında zorlamayı kesin bir şekilde yasaklaması İslâmiyetin en büyük hassasiyetidir. Aliya İzzetbegoviç, savaşın en acımasız yaşandığı zamanlarda etrafına toplanmış askerlerine defâlarca kin ve nefret duygularına teslim olmamaları husûsunda îkâzlarda bulunuyor ve ekliyordu: Sizin kanınızı dökmeye and içmiş bu zâlimlere bir borcunuz olduğunu unutmayı: O borç adâlettir; âdil olmaktır. Aliya bunu çok hümanist olduğu için değil, inanmış bir Müslümân olduğu için söylüyordu. Aman savaşırken bile medeniyetler savaşına âlet edilmiş olmayalım.. İnsanlığın medeniyet umudunu yok etmeyelim… Barış dînînin bayramı herkese mübârek olsun…

Nedir bu vakıf meselesi?
Nedir bu vakıf meselesi?

Sava Paşa, İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüt adlı kitabında (Çev.: Baha Arıkan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,İstanbul 2016), İslamiyet’ten Neşet Eden Medeniyetin Vasıfları Hakkında Bazı Mülahazalar’ını zikrederken, şu hususa dikkat çekmektedir:

“İslam dünyası içerisinde ‘Dinî’ olmayan bir şey yoktur. Lisan, bir ‘Mevhibe-i Hüda’dır ve lisanı teşkil eden bütün eczayı asliye kula, Hâlik tarafından, ihsan olunmuş bir bahşâyış kıymetini haizdir. Kezalik mevzuatı hukukiye de bir Mevhibe-i Hüda’dır; Vahy’in ânen husûl bulan bir neticesidir. Binaenaleyh İslamiyet’te tahsil ve terbiye, idare, adalet, maliye, vergilerin tevzii, beynelmilel münâsebat, sulh, harp, ticaret, sanayi, sanat, zekât, umumî asayiş, umuru nafia gibi hususlar; dinin içine girmiş bulunmakta, bütün bunlar dinî bir mahiyet arzetmektedirler.”

Konuyu dağıtmamak için Osmanlı’nın Batılılaşama devrini parantez içine alarak, Sava Paşa’nın vurguladığı “dinî mahiyetin”, Cumhuriyet devrindeki sekülerleşmeyle birlikte, içinin boşaltıldığını söylemeliyiz.

Ancak bu boşaltılma, ne yönden yapılmış olursa olsun, dindarlık esasında gerçekleşmesi mümkün olmadığından, zikredilen hususların hemen tamamında zihniyetin, niyetin ve uygulamanın ikili bir zemine yerleşmesiyle neticelenmiştir.

Bu ikili zemin, aynı zamanda yeni istismar zincirini de üretmiştir ki, devlet başta gelmek üzere, onun ilgili kurumları, cemaatler ve kamuyu etkileme gücüne sahip fertler, farklı zaman, durum ve şartlarda, bu istismara bizzat başvurmuşlardır.

Gazetemiz yazarlarından Selçuk Türkyılmaz, 27 Ocak 2020 tarihinde, Ivan Illich’in Okulsuz Toplum adlı kitabıyla ilgili düşüncelerinden yola çıkarak yazdığı Okulsuz Toplum, Liberal Yeni Dinî Hareketler ve Vakıf Geleneği başlıklı yazısında, sözü vakıf müessesindeki yozlaşmaya / yıkıma getirerek, “Türk-İslâm geleneğinde almadan vermek vardır. Vakıf geleneği de bunun üzerine kurulmuştur. FETÖ, bu geleneği yıktı. Fakire, fukaraya, yolda kalmışa vermeyi bir kenara bırakıp daima aldılar” cümlesiyle, benim kastettiğim manada, yaygın olan bu istismara işaret etmiştir.

Türkyılmaz’ın mezkur yazısını “İslâmî hareketlerin ulaşmak istediği yer burası değildi” diyerek bitirmesi, onun bu konuda asıl söyleyeceklerini henüz söylemediği kanaatini uyandırmakla beraber, beni daha güncel olan diğer bir vakıf olayını genel planda konuşma hususunda cesaretlendirdi.

Cesaretlendirdi” diyorum çünkü, aşağıda işleyeceğim yeni sorunda muhatap karışıklığının ortaya çıkması nedeniyle, kim tarafından, kimin yararına ve neyle suçlandığınızı da bilemez hale getirilerek, sosyal medya lincine tabi tutulmanız an meselesidir.

Konu şudur: Yaşadığı maddi sorunlar nedeniyle idaresi, hami üniversite olarak Marmara Üniversitesi’ne bırakılan Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olan Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV’a) da ilgili kanun gereğince kayyum atanması!

İslami bir müessese olan vakıfların, İslam hukukunda emanet, infak ve hibe esasındaki önemi malumdur ve bu terimlere dayalı olarak devlet başkanları, hakimler, vakıf senedinde yer alıp almadığına bakılmaksızın, vakıflarda kamu velayetine tabi olarak, doğrudan gözetleme ve denetleme yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, vakıflara müdahale, sadece bugüne mahsus olmadığı gibi bundan sonra da olabilecektir.

Yukarıda zikrettiğim bağlamda, “Bu devlet o devlet değil, o vakıf bu vakıfdeğil” denilerek yapılacak bir itiraz, sadece yaşanan çelişkinin ya da ikili tarzda düşünmenin yeni bir örneği olacaktır.

Nitekim, BİSAV’a kayyum atanmasına karşı çıkanlar da, vakıf müessesine hürmetsizlik ve vakfın gayretkeş mütevelli heyetiyle, yöneticilerine haksızlık yapıldığını söyleyerek oluşturdular savunma söylemlerini ki, Mustafa Özel’in “Bilim ve Sanat Vakfı Mütevelli Heyeti adına Kurucu Başkan”ı sıfatıyla yaptığı açıklamada yer alan “Bu keyfi tutum yüzlerce yıllık vakıf geleneğimizde büyük bir tahribata yol açabilecek vahim bir adım; sadece Bilim ve Sanat Vakfı’nı değil ülkemizdeki bütün vakıfları ilgilendiren tehlikeli bir girişimdir” şeklindeki cümlesi de bu söylemi maalesef pekiştirdi.

Oysa ki, konu BİSAV’ın vakıf kimliğinin, eğitim hakkını gaspeden 28 Şubat’ın zulüm şartlarında açık üniversite görevini hakkıyla üstlenmesinin, devamında gençlerin talim ve terbiyesine nasıl hizmet ettiğinin, Şehir Üniversitesi’ndeki akademik kadronun ve eğitim kalitesinin sorgulanması değildi ki, söz hürmetsizliğe, hak tanımazlığa, vefasızlığa dayandırılabilsin.

Bunun sonuçlarını, bir sonraki yazımızda ele alalım inşallah.

İnsanlığı bitiriyorlar ama bizi bitiremeyecekler!
İnsanlığı bitiriyorlar ama bizi bitiremeyecekler!

Müslümanlar, tarihlerinde ilk defa bir fetret dönemi yaşıyorlar: Fetret dönemi, Müslüman zihnin, zaman ve mekân tasavvurunun kriz yaşaması, gök kubbenin çökmesi, demektir.

Tarihte yaşadığımız ikinci medeniyet krizi bu: Hem İslâm’la hem İslâm’ın dışındaki dünyalarla ilişkimizin kopması.

BİZİM BİR DÜNYAMIZ YOK ARTIK!

Müslümanlar, tarihten çekildiler. Tarihi, Müslümanlar yapmıyor artık. Müslümanlar, yoklar aslında; sadece başkalarının yaptığı tarihte sürükleniyorlar... O yüzden çağın dışındalar.

İnsan tasavvurumuz, hakikat tasavvurumuz, iktisat, sanat, siyaset, ahlâk ve estetik tasavvurumuz yok oldu, kalmadı, sırra kadem bastı, buharlaştı...

Müslümanlar, yaşadıkları İslâm topraklarında bile, hakîkî Müslümanlar olarak değil Müslümanlıkla sorunlu, problemli varlıklar olarak ontolojik bir kaosun tam ortasında yaşıyorlar ama bunu göremeyecek kadar zihnî köleleşme biçimlerine mahkûmlar...

Bu dünya bize ait değil, bizim dünyamız değil. Bizim bir dünyamız yok artık!

Biz, bizim topraklarımızda ama başkalarının dünyalarında yaşıyoruz: Başkalaşmış, mankurtlaşmış, kendimize de yabancılaşmış acınası varlıklar olarak...

Bedenen buradayız ama zihnen başka dünyalardayız! Bedenen buralıyız ama zihnen buralı değiliz: Hepimiz şizofreniz!

Sınırlar ortadan kalktığı için hepimiz tek bir kürede yüzer-gezeriz, sanal dünyalarda yaşayan göçebeleriz...

Yer-kürede yer-körüyüz.

BATILILAR, BÜTÜN DÜNYAYI KENDİLERİNE BENZETTİLER!

Kendi dünyalarında yaşamayanlar sadece bizler, biz Müslümanlar değiliz. Çinliler de kendi dünyalarında yaşamıyorlar, Hintliler de, Japonlar da.

Latin Amerikalılarınsa kendilerine ait bir dünyaları bile kalmadı. Bütün medeniyet varlıkları, tarihleri, hafızaları, dünyaları sanki nükleer bomba atılmışçasına yok edildi uygar Avrupalılar tarafından!

Batılı emperyalistler, herkesi kendilerine benzettiler: Bütün dünya Batılıların karikatürü!

Hem fizik hem zihin hem de ruh olarak Batılıların palyaçolarına dönüştürüldü bütün insanlık!

İnsanlık, insanlığını yitirdi; farklı medeniyetlerin çocukları, kendi medeniyetlerinin dünyalarında yaşamıyorlar; Batı uygarlığının gölgesi olarak yaşamaya mahkûmlar!

Çinliler, sözgelimi, kapitalistleştikçe, kendi beş bin yıllık medeniyet birikimlerini inkâr ediyorlar. İnkâr, intiharla sonuçlanacak!

Aynı şey, Hintliler için de geçerli, Japonlar için de.

MÜSLÜMANLAR DİRENECEK VE İNSANLIĞI DİRİLTECEK...

Ama Müslümanlar için geçerli değil yine de.

Değil; çünkü sadece Müslümanlar, kapitalist saldırıya direniyorlar -her şeye rağmen.

İslâm dünyası emperyalistlerin kontrolünde olsa da, Çinliler, Hintliler, Japonlar gibi kapitalist intihara güle oynaya koşacak durumda değil!

Acı çekiyorlar Müslümanlar, gözyaşı döküyorlar... Bunlar doğru. Ama teslim bayrağı çekmiyorlar! Bu da doğru.

Batılı emperyalistleri en çok korkutan da bu!

O yüzden bütün yüzyıllık projelerini İslâm dünyasını kendi dünyasından, İslâm’ın kozmolojik dünyasından koparmak için geliştiriyorlar.

Yüz yıl önce, İslâm’ı tarihten uzaklaştırdılar; tarih yapan bir aktör olarak İslâm’ı, İslâm medeniyetini tarihten uzaklaştırmayı başardılar.

Şimdi, yüzyıldır, son çeyrek asırda artan bir hızla, Müslüman toplumları İslâm’dan uzaklaştırma savaşı veriyorlar.

Bunu da hem İslâm dünyasındaki fiilî işgallerini hızlandırarak, işgal edilmedik ülke bırakmayarak yapmaya çalışıyorlar hem de Müslüman toplumları akîdevî, kabilevî, mezhebî açıdan birbirine düşürerek gerçeğe dönüştürme savaşı veriyorlar.

Bu ikinci stratejinin adı, İslâm’a karşı İslâm Savaşı.

Bu savaşı iki alanda art arda hayata geçirme mücadelesi veriyorlar. Önce Peygambersiz İslâm, sonra da İslâm’sız İslâm projeleriyle...

Bu iki alanda da emperyalistler, yerli uzantılarıyla ürpertici boyutlarda mesafe katetmiş durumdalar!

“ÖNCE PEYGAMBER'İ DEVRE DIŞI BIRAKIN, SIRA KUR’ÂN’A GELSİN!”

O yüzden, nübüvvet fikrine ekmek kadar su kadar ihtiyaç duyuyoruz: Nübüvvet fikri, bizim, İslâm’la doğrudan ve doğurgan irtibat kurmamızı sağlayan yegâne fikirdir. Nübüvvet fikrinin özünü ümmîleşme yani çağın ağlarından ve bağlarından, bağlamlarından ve kavramlarından arınma yolculuğu oluşturur.

Kısacası, ümmîleşme, zihinsel hicrettir: Müslümanca düşünme, duyma, kavrama ve yaşama biçimlerine kavuşma.

Unutmayalım: Kur’ân, Kaynak’tır; Sünnet, Irmak. Aslolan, Hakikate varmak. Irmak gürül gürül akacak ki, Kaynak hayat fışkırtacak...

Hz. Peygamberi (sav) devre dışı bırakırsak, din kısa devre yapar.

Batılıların, Hz. Peygamberi hedef tahtasına yatırmalarının nedeni burada gizlidir: “Peygamberin konumunu tartışmalı hâle getirin. Sonra sıra Kur’ân’a gelsin!”

Okuyucularımın Mevlid Gecelerini tebrik ediyorum.

Mülteci kadınların işi olacak
Hayat
Mülteci kadınların işi olacak
Danimarkalı Ann Due Hermannsen, lise yıllarında İslamiyeti seçmiş, şimdi 37 yaşında ve hala ailesi Müslümanlığın onun için geçiçi bir heves olduğunu düşünüyor. Tüm baskılara rağmen o yılmamış ve yolundan dönmemiş. Şimdi ise arkadaşı Lise Nielson ile kurduğu Femme Future derneği ile mülteci kadınlara el uzatıyor. Hermannsen, “Mülteci kadınların bir işe ihtiyacı var. Yeniden hayata bağlanmalarını ve kendi işlerini kurmalarını sağlayamak zorundayız” diyor.
Yeni Şafak
İslam: Bir vakıf medeniyeti
Hayat
İslam: Bir vakıf medeniyeti
Bu iş gerçekten gönül işidir. Türkiye’de birçok vakıf, hem yurt içi hem de yurt dışı garip gurabaya yardım ve hizmetleri için eğitim hizmetleri, burs yurt hizmetleri veriyor. Osmanlı’dan kalan geleneği fedakârca sürdürüyorlar. Son zamanlarda Türkiye’deki gerek özel vakıflar, gerek TİKA, KIZILAY vb. devlet kurumları vasıtası ile yapılan yardımlar önemli miktarları yakalamıştır. Bu işler bizim yüz aydınlığımız ve o coğrafyalarla sevgi ve vefa bağımız olmuşlardır.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.