Özgürlük ya da başkası cehennem mi?
Özgürlük ya da başkası cehennem mi?

Jean Paul Sartre’ın temel yanılgısı şurada temerküz ediyor:

O, insan özgür olmaya hükümlüdür, diyordu. Çünkü her yaptığından sorumludur, yapması gerekip de yapmadığından da…

Bu önermelere itirazımız yok. Ancak bundan sonrası tartışmaya açık… Ona göre din insanın özgürlüğünü kısıtlayan, onun özgürlüğüne ket vuran bir kurumdur. Başkaları da cehennemdir. Çünkü başkasının olduğu yerde insanın özgürlüğü başka iradeler tarafından kısıtlanır. Başkasının burnunu soktuğu yerde kişinin özgür iradesi zedelenir. O artık kendi istemiyle değil fakat başkasının yönlendirmesiyle edimde bulunur. Bu da onun özgürlüğünün yitimi anlamına gelir.

Burada itiraza açık iki husus var, biri din açısından, öteki başkası açısından…

İkincisinden başlayalım, başkalarından… Başkaları cehennem midir?

Bir defa şu gerçekliği kabul etmek zorundayız. Her insan teki, kendinden önce başkalarının yaşadığı bir dünyaya gözlerini açmak zorunda… Dinin kabullerini onaylıyorsak başkasının olmadığı bir dünyaya gözünü açan biricik insan Âdem Peygamberdir… Havva anamızın varlığını tasdik ediyorsak, onlar bile başkasının olmadığı bir dünyada yaşamamış demektir.

Dünyaya gelen her bebek kendini dünyaya getiren ana babadan hayatta kalmasını öğrenmek zorunda olarak bu dünyaya gözlerini açıyor. Anasının onu beslemesine muhtaçtır. Hayatının her safhasında başkalarından öğrenmek, öğrendiklerini yerine göre değiştirerek uygulamak zorunda… Başkaları bu nedenle ona cehennem değil bilakis hayatta kalmasını sağlayan şükran vesilesi sayılmalı.

Din konusuna gelince… Sartre, dini insanların kabul etmek zorunda bulunduğu bir kurum olarak düşünüyor. Oysa din insana riayet etmesi gereken hükümler vaz ediyor, o hükümlere uymaya icbar etmiyor. Kişi özgür ve bağımsız istemiyle o hükümlere uyar veya uymaz… Esasen kişiyi o hükümlere uymaya mecbur bırakmak onun özgür istemini elinden alma anlamına gelir. Ki bu durumda da kişi kendiliğinden sorumlu tutulmaktan çıkar. İnsan kendi özgür iradesinin seçiminden sorumludur. Mecbur bırakıldığı edimlerden sorumlu tutulmaz. Hukukun ve ahlakın temel ilkesi de bu yönde işler…

Sartre, ahlakı da yanlış anlamış. Nitekim ahlak üzerine yazacağını söylediğinde Roger Garaudy, ona ahlak üzerine yazamayacağını beyan etmiş. Yazamadı da… Yazsaydı kendiyle çelişkiye düşmüş olurdu: bir yandan dinin (bağlı olarak ahlakın ve hukukun) kişi özgürlüğüne ket vurduğunu savlarken, bir yandan da kendisi kişi özgürlüğüne ket vuracak bir kurallar manzumesi geliştirmiş olacaktı… Meğerki kendisine kadar gelen bütün ahlak görüşlerini bertaraf ederek tümüyle normatif bir ahlak felsefesi yapmayı hedeflemiş ola… Ne ki, böyle düşünmediği de ortada… Yazamadı, oradan belli…

Anlamın ikamesi
Anlamın ikamesi

Toplum olarak herhangi bir meseleye derinliğine bakma, o meseleyi bütün boyutlarıyla değerlendirme ve nihayetinde soğukkanlılıkla makul neticelere bağlama imkanımızı yitiriyoruz yavaş yavaş. Çünkü düşünmeye sıfır noktasından temiz bir zihinle başlayamıyoruz. Herkesin zihni geçmişte yaşananların tortularıyla, çoktan hükme bağlanmış yargılarla dolu. Hadiselerin kendine özgü şartlarının ya da kişilerin farklı davranabilme ihtimallerinin pek bir anlamı olmuyor bu durumda. Olan bitene sığ, esnekliğini yitirerek katılaşmış, belli ezberler üzerinde ilerleyen zihinlerle bakmakla hiç bakmamaktan daha kötü bir şey yapmış oluyoruz böylece. Meselelere ortak bir çözüm aramak yerine düğümlerine yeni düğümler ekleyerek daha da çözülemez hale getiriyoruz. Bunun sebebi, katılaşmış zihinlerin, sığ anlayışların kör inatlaşmasından başka bir şey değil! Nasıl çıkacağız peki bu kısır döngüden? Bu katılaşmaları nasıl gideceğiz, anlayışlarımızı nasıl esneteceğiz ve ortak bir kavrayış zeminini nasıl elde edeceğiz? Hiç kimse kör inadından vazgeçmeyi göze almayacaksa eğer, her meselede sürekli başa dönüp duracağız, hiç mesafe alamayacağız demektir. Bu hepimizin birlikte kaybetmesi, gerçeklerden birlikte uzaklaşması demek!

“...modernitenin özelliği parçalamak ve kategorize etmektir; sonra da her kategoriyi kendi bağımsız bağlamı içinde değerlendirmektir. Müslüman olmak bu tür düşünce biçiminin dışına çıkmak demektir zaten. Şu an Müslümanlar bu parçaların herhangi birinden hareketle hayatını yaşıyor ve parçalanmayı görmüyor. Kendisi kimlik olarak Müslüman fakat amel olarak bu parçalanmışlıktan gelen bir tecrübenin hasılasını ortaya koyuyor” diyor Abdurrahman Arslan, ‘Dünyaya Müslümanca Bakmak’ kitabında.

İnsanlar düşüncelerini duygusal tatminlerinin basit bir malzemesi olarak görmeye başladı. Bu hem düşüncelerin hem de duyguların içlerini, içeriklerini, derinliklerini kaybetmesi sonucunu doğuruyor. Duygu ve düşünceleri insanları yükseltmiyor, aksine daha aşağılara düşürüyor. Çoğaltmıyor azaltıyor. Tahkim etmiyor boşaltıyor. Çarpışan arabalar gibi olduk tabiri caizse, yol almak için değil çarpışmak için üretilmiş arabaların yolcularıyız. İnsanların fren yapma mecburiyetinden kurtulması bir kazanım değil; çünkü çarpışma istenmeyen kazaların konusu olmaktan çıktı böylece, oynadığımız bu tehlikeli oyunun temel amacı, derin yönelimi haline geldi.

“Şeyler, göstergeler ve eylemler düşüncelerinden, kavramlarından, özlerinden, değerlerinden, göndermelerinden, kökenlerinden ve amaçlarından kurtuldukları zaman sonsuza dek kendilerini üretirler. Düşünce çoktan yok olmuşken şeyler işlemeyi sürdürür; hem de kendi içeriklerini hiç umursamadan işlemeyi sürdürürler” diyor ‘Kötülüğün Şeffaflığı’nda, Jean Baudrillard.

İnsanların kelime dağarcığı sürekli küçülüyor. Her geçen gün daha az kelime ile konuşur, daha azıyla yetinir hale geliyoruz. Bu halimizi elbette dilimizle ilgili bir uyarı sinyali olarak alabiliriz. Ama mesele bundan daha vahim aslında. Bizim yaşadıklarımızı ifade etmede, duygu ve düşüncelerimizi söze dökmede kelimelere ihtiyacımız azalıyor aslında. Bu doğrudan söylemek gerekirse hayatın, hayatımızın yoksullaşması ilgili bir durum... Daha az kelime daha az anlam demek... İnsanın anlam arayışında ciddiye almamız gereken bir gerileme yaşanıyor. Neden böyle oluyor? Muhtemel ki, anlamı ikame edecek malzemenin önümüze hazır vaziyette konuyor olmasından. Bir tür ikame durumu var yani. Meyve suyunun yerine nektarının, kokunun yerine esansının konması gibi...

“Kelimelerle anlam ülkesinde küçük seyahatlere çıkabilirdik eskiden” dedi beyaz saçlı adam, “şimdi sanki bir boşlukta öylece dönüp duruyoruz sadece!”

Kör uykularda derin uyanışlar
Kör uykularda derin uyanışlar

“Bazen aklıma çok ilginç bir şey geliyor” dedi oturan ayaktakine, “o kadar ilginç ki unutmakta zorlanıyorum!”

İnsanın zihninde uyanan belli belirsiz şeyler üzerinde duraksayan bir dikkati olmuyor genellikle. Onları birtakım sayıklamalar gibi görüp geçiyoruz. Öyle mi acaba gerçekten? Zihnin nasıl işlediği meselesi üzerinde kafa yoranların bazıları; zihnimizde yanıp sönen, parıldayıp geçen ve çoğu zaman üstünde durmadığımız, dikkate alıp kayda geçirmediğimiz bu zihinsel uyanışların bizim sandığımızdan çok daha gizemli çağrışımlar taşıdığını söylüyor. İnsanın düşünceleriyle soyut evrende, yani manevi alemde nerelere kadar uzandığı, hangi kapıları çaldığı, hangi pencerelerden baktığı meselesi nedense her geçen gün daha az insanın ilgisini çekiyor. Hepimizi iyi kötü alıştırdıkları rasyonalist bakış açıları, hayatı sadece bir yönüyle yaşamaya, kavramaya, anlamaya yöneltiyor bizi. Oysa alemde de, insanda da çok daha fazlası var bunun. Sadece insanlığın asırlar boyunca soyut olana ilişkin yaşadığı tecrübeler, inanışlar ve devasa bilgi birikimi değil, en yalın haliyle sezgilerimiz de bu gerçeği aşikâr ediyor bize. O halde tek boyutlu algılara tıkılı biçimde yaşamayı bu kadar kolay kabulleniyoruz. Neden kesif bir karanlığın içinde sadece kısaları yakarak yol almaya çalışıyoruz? Engin denizlere ulaşmanın onlarca yolu varken neden eni boyu belli klorlu havuzlarda kulaç atmakla yetiniyoruz? İnsanın ufkunun gözünün gördüğünden daha ötelere uzanma gücü ve yeteneği var. Belli kulvarlara zorlanan yarış atları gibi aynı ezberi sürdürmeye değil; önümüze çıkan bütün çitleri aşarak sonsuz kırlarda koşmaya ihtiyacımız var bizim. Yılkı atları gibi özgürce... Hayatlarımızla bu çitleri, bu duvarları, bu engelleri aşamıyorsak en azından düşüncelerimizle, duygularımızla... İçimizde rasyonel kurgunun ötesine açılan bu kapılar her gün, her an açılıp duruyor aslında. Ama biz dönüp bakmıyoruz bile çakan bu kıvılcımlara... Muhtemel ki, yaşadığımız ‘büyük tıkanma’da içimizin bu uyanışlarına bigane kalmamızın büyük bir etkisi var.

“Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde; dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.” diye yazmış Jean-Paul Sartre, ‘Bulantı’da.

İlham sadece şairlere gelen bir şey sanıyoruz çoğumuz. Evet, şairlere ilham gelir. Peki başkalarına gelmez mi? İlhamın hiç uğramadığı biri ilhamla yazılan bir şiiri nasıl dinler, nasıl anlar, nasıl sever peki? İnsana her an, her vesileyle nice ilhamlar gelir, kapısı açıksa içeri girer, değilse bir sayıklama gibi, zihindeki bir seğirme, kalpteki bir sıcaklık ya da bir ürperti gibi geçer gider.

“bu can içimde kuştur kunâla/ seni görünce titrer/ bu can gözümde muhabbettir kunâla/ seni görünce yanar/ bu can burnumda soluk olur kunâla/ uçar gider” diyor merhum Asaf Halet Çelebi.

Bir de şunu düşünün; sayısız sayfalara yazıldığı halde yine de bitmeyen bir kelime ne hisseder?

Anlam uzayında sözler kaybolmaz. Yeryüzünde kıyamet kopar, dağlar yürütülür, denizler taşar, zaman dürülüp kaldırılır. Sözler yine kaybolmaz, kendince titreşir durur.

“Bazen bir düşünce bizi alır bilmediğimiz diyarlara götürür” dedi beyaz saçlı adam, “bir yanımızla bu yolculuk hiç bitmesin isteriz, bir yanımızla dua eder dururuz bizi sonunda kendimize geri bıraksın diye!”

Fransız yazar Grange: Türkiye'yi düşündüğümde melankolik oluyorum
Koronavirüs
Fransız yazar Grange: Türkiye'yi düşündüğümde melankolik oluyorum
Fransız gazeteci, yazar ve senarist Grange, Fransa'nın başkenti Paris'te bulunmayan maskeyi bir süre önce Ankara'dan aldığını belirterek, "İçtenlikle söylüyorum, Türkiye'yi düşündüğümde melankolik oluyorum. Çok yakında geri geleceğim" ifadesini kullandı.
AA
Galatasaray’da kasa eriyor: 83 milyon Euro'ya düştü
Spor
Galatasaray’da kasa eriyor: 83 milyon Euro'ya düştü
Koronavirüs salgınının en çok etkilediği sektörlerden biri olan futbolda, kulüplerin varlıkları erimeye devam ediyor. G.Saray’ın sezon başındaki değeri 120 milyon Euro iken, şimdilerde ise 83 milyon Euro’ya geriledi.
Yeni Şafak
Dünyanın en zengini değişti: Jeff Bezos’u geçerek ilk sıraya yerleşti
Ekonomi
Dünyanın en zengini değişti: Jeff Bezos’u geçerek ilk sıraya yerleşti
Fransız işadamı Bernard Arnault, dünyanın en zenginleri listesinin başına yükseldi. Arnault, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos’u geçerek ilk sıraya yerleşti.
IHA
Kültür siyasetin nesi olur
Hayat
Kültür siyasetin nesi olur
Siyaset ve Kültür Kesişmesi farklı ülkelerin kültür politikalarını inceliyor. Marmara Üniversitesi Fransızca Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nün 30. kuruluş yıldönümü anısına hazırlanan çalışmada siyaset ve kültür kümelerinin kesişim alanına dikkat çekiliyor.
Yeni Şafak
Netanyahu’nun Filistin paniği...
Netanyahu’nun Filistin paniği...

İsrail’de Eylül’de ikinci kez yenilenen seçimler sonucunda da hükümet kurulamadı. İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, Likud lideri Binyamin Netanyahu ve “Mavi-Beyaz” ittifakı lideri Benny Gantz’tan sonra Hükümet kurma görevini Meclis’e bırakmıştı. Meclis’e verilen süre de 11 Aralık’ta doluyor. Öyle anlaşılıyor ki İsrail üçüncü kez bir seçim daha yapacak.

Halen Başbakanlık koltuğunda oturan ve hakkında üç ayrı yolsuzluk suçlamasından dava açılan Netanyahu şimdi de işgal altındaki Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşimlerini ilhâk için Trump yönetimi nezdinde girişimlerde bulunuyor. Batı Şeria, Netanyahu’nun son kozu.

ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo, geçen ay yaptığı açıklamada ABD’nin artık Batı Şeria’daki yerleşimlerin uluslararası hukuka aykırı olduğunu düşünmediğini söylemişti. İsrail yanlısı Evanjelik-Hıristiyan ideolojiye bağlılığıyla tanınan Pompeo’ya yanıt Lüksemburg Dış İşleri Bakanı Jean Asselborn’dan gelmişti. Asselborn Avrupa Birliği ülkelerinin Filistin’i devlet olarak tanımalarının uygun olup olmadığına ilişkin bir tartışma başlatmalarını istemişti.

Batı Şeria’yı “İsrail işgali altındaki Filistin toprakları” olarak tanıyan ve yasa dışı yerleşimleri meşru kabul etmeyen AB, Netanyahu’nun ilhak girişimlerine tepki gösteriyor. ABD Batı Şeria konusunda AB ile aynı pozisyondaydı. Bu pozisyon Trump ‘ın Başkanlığı ile birlikte ilhâk politikaları lehinde değişmeye başladı. Trump, Netanyahu’yu güçlendirecek bir tutum izledi.

Trump’ın büyük kıyaklarına rağmen Netanyahu seçimlerde beklediği başarıyı elde edemedi. Netanyahu’nun Hükümet kuramaması Trump’ı hayal kırıklığına uğrattı. Bu yüzden Trump, Batı Şeria’nın ilhâkı için erken bir vaatte bulunmak istemiyor. Netanyahu’ya hiçbir ABD yönetiminin yapmadığı kıyakları yapan Trump elinde bir koz kalsın istiyor. Netanyahu ise yeniden kazanmak için Batı Şeria’yı istiyor ve bunun için Pompeo’nun yardımına güveniyor.

Mavi-Beyaz İttifakı” ise Batı Şeria’nın Filistinlilerle yapılacak bir anlaşmanın parçası olarak ilhâkını savunuyor. Benny Gantz, İsrail ordusunun elini kolunu bağlayacağı gerekçesiyle İsrail ve ABD arasında yapılacak ortak savunma anlaşmasına da sıcak bakmıyor. Netanyahu ise aynı görüşte değil. Aslında ABD-İsrail ile ortak savunma anlaşmasını isteyen de Trump’ın kendisi.

Netanyahu en son Londra’daki “NATO Zirvesi”nde Trump ile görüşmek istedi. İngiltere, NATO üyesi olmadığı gerekçesiyle Netanyahu’nun bu girişimini engelledi. Netanyahu bu kez Lizbon’da Pompeo ile buluştu. Netanyahu Pompeo ile Batı Şeria’yı konuştuklarını iddia etti. Görüşmede İran meselesinin ele alındığını belirten ABD Dışişleri Bakanlığı kaynakları ise Batı Şeria konusuna değinmedi. ABD’nin Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Dış İşleri Bakan Yardımcısı David Schenker, Lizbon’da Batı Şeria’ya dair herhangi bir plânın görüşülmediğini söyledi. Hatta Schenker, Netanyahu’nun görüşmenin içeriğini çarpıttığını bile ima etti.

Netanyahu, Trump yönetiminden Batı Şeria’yı ilhâk plânının desteklendiğine ilişkin resmi bir açıklama gelmesi için kıvranıyor. Bu arada Lüksemburg Dış İşleri Bakanı JeanAsselborn’un AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’e ve AB Dışişleri Bakanlarına da iki devletli çözümü hayata geçirmek amacıyla mektup gönderdiği ortaya çıktı.

Asselborn mektubu 9 Aralık’taki AB Dış İşleri Konseyi toplantısından önce gönderdi. Mektubu geç farkeden İsrail ise Asselborn’un girişiminin yankılarını araştırmak için diplomatlar görevlendirdi. Netanyahu’nun Asselborn’un girişiminden fena halde paniğe kapıldığı anlaşılıyor. Ancak konunun Ocak ayındaki toplantıda gündeme geleceği ifade ediliyor.

Eylül seçimlerinde ikinci parti konumuna düşen Netanyahu ince bir buz tabakası üzerinde yürümeye çalışıyor. Hakkında açılan dava yüzünden siyasi geleceği de tehlike altında olan Netanyahu’nun tek umuduysa Trump. Ancak “Azil Soruşturması” sebebiyle başı dertte olan Trump diğer taraftan da 2020 seçimlerine hazırlanıyor. Bu şartlarda Trump’ın Netanyahu’ya istediğini vermesi zor. Her iki isim de suyun üstünde kalabilmek için zamanla yarışıyorlar.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.