Türkiye'deki mülteci kamplarını gören Yunanlı gazeteciden ülkesine sert sözler:  Bir Yunanlı olarak utanıyorum
Dünya
Türkiye'deki mülteci kamplarını gören Yunanlı gazeteciden ülkesine sert sözler: Bir Yunanlı olarak utanıyorum
Alman Bild gazetesinin Yunanistan muhabiri Liana Spyropoulou Türkiye'deki mülteci kamplarının mükemmelliğini görünce ülkesindeki durumdan utanç duyduğunu ifade etti. Yunanistan ve Türkiye'deki mülteci kamplarını değerlendirdiği yazısında gördüğü manzara karşısında çok şaşırdığını ve Türkiye'deki mülteci kamplarının Yunanistan'dakilerden bin kat daha iyi durumda olduğunu belirten Liana Spyropoulou, "Bir Yunanlı olarak utanıyorum" dedi.
AA
İşgalci İsrail yine sivilleri hedef aldı: 74 yaralı
Dünya
İşgalci İsrail yine sivilleri hedef aldı: 74 yaralı
İsrail güçlerinin Gazze sınırındaki Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterilerine katılan Filistinlilere müdahalesi sonucu 48'i gerçek mermiyle olmak üzere 74 kişi yaralandı.
AA
Avrupa'da PKK'lı teröristler tutuklandı
Dünya
Avrupa'da PKK'lı teröristler tutuklandı
Europol destekli Avrupa çapında gerçekleştirilen operasyon sonucu Belçika'da 2 terör örgütü üyesi tutuklandı.
AA
Arakan’ın yetimleri alim olmak istiyor
Dünya
Arakan’ın yetimleri alim olmak istiyor
Arakanlı çocukların büyük bir bölümü terk etmek zorunda kaldıkları ana vatanlarını hatırlamıyor. Arakanlı yetim Muhammed Harez; "Ben çocukken ailemle Arakan'dan geldim. Arakan'a dair çok fazla şey hatırlamıyorum. Şimdi burada hafızlık eğitimi alıyorum. Alim olup İslami alanda çalışmalar yapmak istiyorum" sözleriyle hayallerini anlatıyor.
AA
“Esir kampları” mı, “Potemkin Köyleri” mi!
“Esir kampları” mı, “Potemkin Köyleri” mi!

Doğu Türkistanlı halk ozanlarından Abdürehim Heyit’in ölüm haberi hepimizi derinden sarsmıştı. Pekin hükümetiyse Heyit’in sağ olduğuna dair kısa açıklamasının yer aldığı bir görüntü servis etti. Heyit’in sağ olması elbette iyi haber, ancak görüntünün ‘eski tarihli’ olabileceği kuşkusu var. Çin Hükümeti Heyit’i aile fertleriyle veya bağımsız gözlemcilerden müteşekkil bir heyetle görüştürmek suretiyle bu kuşkuları kolayca giderebilir. Şu an için Pekin’den bunu bekliyoruz.

Video: “Esir kampları” mı, “Potemkin Köyleri” mi!


1970’lerin ortalarında “Kırım Türkleri”nin efsanevî liderlerinden Mustafa Cemiloğlu’nun Sovyet Rusya’da açlık grevinde hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmıştı. Sovyet Rusya kapalı bir rejim olduğu için haberin eğrisini doğrusunu öğrenmek epey vakit almıştı. Gerçek ismi Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’ydu ve hâlâ sağ, hâlâ halkının rehberi, hâlâ sürgünde. Cemiloğlu ölmemişti gerçi ama ölümden de beter bir zulmün mağduru olmuştu. Heyit’in sağ olması(!) Doğu Türkistan halkına karşı gerçekleştirilen insanlık dışı cürümleri unutturamaz. Yüzbinlerce Uygur hapishanelere dönüştürülmüş bu toplama kamplarında “mankurtlaştırma”ya tabi tutuluyor, maalesef.

Öz yurtlarında parya muamelesi gören Uygurlar 70 yıldır “mankurt” olmayı reddediyorlar. Sözde aşırılıkla mücadele kılıfıyla kamplarda tuttukları Uygurlar’a adeta “Gulag hayatı” yaşatılıyor. Gulag’da nasıl yaşandığını merak edenler Sovyet Rus dönemi aydınlarından Aleksandr Soljenitsin’in “Gulag Takım Adaları” kitabını okuyabilirler. Meşhur Kırgız yazarlarından Cengiz Aytmatov da “Gün Olur Asra Bedel” romanında “mankurtlaştırma”yı anlatır.

Pekin rejimi, Doğu Türkistan’da inşa edilen toplama kamplarını “eğitim merkezi”, “rehabilitasyon merkezi” ya da “mesleki eğitim merkezi” olarak gösteriyor. Geçenlerde Doğu Türkistanlı genç bir kız öğrenci ile sohbet ettim. Kızcağızın anne ve babası da bu kamplardan birindeymiş. İki yıldır ailesiyle telefonla bile iletişim kuramadığından şikâyetçiydi. Anlatırken gözyaşlarına boğulan kızımızın yaşadığı acıyı hissetmemek mümkün mü? “Ama meslek edindirme kamplarıymış bunlar” dedim. Yüzüne bir hüzün perdesi indi, “babam yaşadığımız kentte iyi bir doktor olarak tanınır” dedi. Kamplardaki Uygurların çoğu meslek sahibi. Gözümüz var, kulağımız var, kalbimiz var, propagandayı ve abartıyı gerçeklerden az-çok ayırt edebiliyoruz. Öte yandan gerçeğin er-geç kendini ifşâ etmek gibi bir huyu da var.

“Potemkin Köyleri” diye literatüre geçmiş meşhur bir misâl var. 18. yüzyılın sonlarında Rusya Kırım’ı ilhak ettiğinde Çariçe Katerina, General Potemkin’i bölge valisi olarak atadı. Potemkin güya Kırım’ı âbât etmişti. Bir zaman sonra Katerina Kırım’ı ziyaret etmek istemiş. Potemkin, sevgili Çariçesini utandırmamak için ziyaret güzergâhında süslü püslü panolardan köyler inşa etmiş. Gemiyle yolculuk yapan Çariçe ve Avrupalı misafirleri şen şakrak, uzaktan muhteşem görünen köylere el sallayıp geçmişler. Çariçe ve misafirleri gördüklerinin kurnaz Potemkin’in bir simülasyonu olduğunu anlamamışlar tabii.

Pekin hükümeti de Doğu Türkistan’daki esir kamplarının eğitim ve meslek edindirme amaçlı sosyal mekânlar olduğunu göstermek için ‘seçilmiş gazetecileri’ davet ediyor. Maalesef, seçilmiş gazeteciler kendileriyle konuşmalarına izin verilen ‘seçilmiş Uygurlar’dan uygulamanın ‘ne güzel’ olduğunu dinleyip ülkelerine taşıyorlar. Bu “Potemkin Köyü şahitlerine” inanacak olur iseniz, her şey güllük gülistanlık. Oysa biz bu Potemkin masalını daha önce dinlemiştik.

ABD’nin Doğu Türkistanlılara reva görülen mezâlimi Çin ile güç rekabetinin bir unsuru haline getirdiğinin gayet tabi bilincindeyiz. Bu böyledir diye Doğu Türkistanlı kardeşlerimize yapılan zulümleri kulak ardı ederek görmezlikten mi gelmeliyiz? Çin’in girdiği bu yol, “yol” değil, bir çıkmaz. Pekin rejimi artık gerçeklerle yüzleşmelidir.

Uygur Türklerinin ünlü ozanı Çin kamplarında işkenceyle öldürüldü
Dünya
Uygur Türklerinin ünlü ozanı Çin kamplarında işkenceyle öldürüldü
Uygur Türklerinin dünyaca ünlü ozanı Abdurehim Heyit, söylediği türküler sebebiyle Çin yönetimi tarafından 8 yıla mahkum edildi. Çin toplama kamplarında türlü işkencelere maruz kalan Heyit, daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetti.

Yeni Şafak
Diyarbakır
Diyarbakır

Yaklaşık 24 saate yakın bir misafirliğim oldu Diyarbakır’a...

24 Ocak akşamından 25 Ocak akşamına yakın saatler arası...

Video: Diyarbakır


Gençlik ve Spor Bakanlığının İl Müdürlükleri marifetiyle düzenlediği ‘Tematik Kış Kampları’ etkinliklerinden Edebiyat Kampı programına katıldım. Benden önce aynı kampta Sadık Yalsızuçanlar ile Ali Ural ağırlanmış...

Adı geçen kampta bu yıl Edebiyat Kampı’ndan başka: Mühendislik Kampı, Değerler Kampı, Hukuk Kampı, İletişim Kampı, İnsan ve Toplum Kampı, Tarih ve Medeniyet Kampı, Türk İslam Sanatları Kampı, Sinema Kampı, Spor ve Sağlıklı Yaşam Kampı, Uluslararası İlişkiler Kampı adı altında çeşitli etkinlikler düzenlenmiş. Yarıyıl tatilinde de hız kesmeden öğrenciler için çalışmayı sürdüren program çerçevesinde 12 farklı ilde 2.000 gencin katılım sağlanmış. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen ve KYK Yurtlarda barınan gençlerin serbest zamanlarını değerlendirmek; bedensel, zihinsel ve kültürel yönden gelişimlerine katkıda bulunmak amacıyla gençlerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda düzenlenen kamplar 5 gün boyunca sürdürüldü.

Gönüllülük esasına göre bu programa katılan öğrenciler bizim katıldığımız seansta ateş gibiydiler. Her biri eksilmeyen bir dikkatle sohbeti izledi. Sorularıyla sohbet esnasında aklımıza gelmeyen konularda ayrıntı vermemizi sağladı. Konumuz bizim okuma serüvenimizle başladı ve okumanın anlamına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsadı.

Anlatmaya başladığımda, ben de elimdeki notlarıma sadık kalamadım ve ilkokuldan başlayarak bu günümüze kadar süren okuma etkinliğimizi ana hatlarıyla çizmeye çaba gösterdim. Bir “şeyi” okumanın ona anlam yüklemek olduğunu, okuma girişiminde bulunan okurun bu bilinçle okuduğu takdirde metinle kendisi arasında bir etkileşim kurabilmenin yolunu açabileceğini ifadeye çalıştım. Ülkemizde, bazı önyargılardan farklı olarak kitap basımının azımsanacak bir düzeyde olmadığını, bilakis eldeki rakamlara bakıldığında yıllık kitap basımı açısından Türkiye’nin ilk 6. sırada yer aldığını görebileceğimizi belirttim. Üstelik “bilinçli okur” bakımından da belki en önlerde yer aldığımız tahmininde bulundum. Bu tahminim ABD’deki, AB ülkelerindeki farklı maksatlarla yaptığım geziler esnasında edindiğim kişisel izlenimlerime dayanıyordu...

Vaktimizin kısıtlı olması dolayısıyla yazık ki kitap imzalamaya geniş bir süre ayırmamıza fırsat kalmadı. Gene de uzatılan her kitabı imzalamaktan geri durmadım.

Ben, asıl, Diyarbakır’dan bahsetmek istiyordum. Diyarbakır’ı başka programlar münasebetiyle de ziyaret etme fırsatını yakalamıştım. Ama önceki ziyaretlerimde şehircilik açısından bakımsız bir Diyarbakır ile karşılaşmak beni üzmüştü. Caddelerde, sokaklarda çöp yığınları görmek, uçuşan kâğıt parçalarına tanıklık etmek yaralayıcı bir manzara sergiliyordu.

Bu defa, gece vakti indiğimiz Diyarbakır hava alanında kalacağımız otele kadar pırıl pırıl bir Diyarbakır içimize ferahlık serpti. Programımız dışında çok kısa da olsa şehir içi gezimizde harika bir şehircilik tablosuyla karşılaşmaktan hayranlığımız duyduğumuz şaşkınlığı aştı...

Orada, bir yerel televizyonun uzattığı mikrofonda da belirttiğim gibi Diyarbakır demek benim için Dîvan şairi Hâmî-i Âmidî (1679-1747) demektir. Süleyman Nazif demektir... Diyarbakır Cahit Sıtkı demektir, Ahmet Arif, Sezai Karakoç demektir... Ve elbette Diyarbakırlı Celal Güzelses ve daha nice güzel sesler demektir...

Diyarbakır bu isimlerinin değerini biliyor. Her biri için müze kurulmuş. Bir Bulvara Sezai Karakoç adı verilmiş...

Oradan gönenerek ayrıldım. Programa ev sahipliği yapanlara, alandaki hizmetleri aksamadan yerine getiren Rukiye Madak ve Rahmi Madak çiftine teşekkürlerimi sunuyorum...

DEAŞ’ın
kadın ve
çocukları
Dünya
DEAŞ’ın kadın ve çocukları
DEAŞ’lı teröristler tarafından birçoğu kandırılarak Suriye’ye getirilmiş kadınlar şimdi çocuklarıyla birlikte kamplarda barınıyor. Muhaliflerin, Esed’in ve PKK’nın kontrolündeki bölgelerde 3 bini aşkın aile var. Yeni Şafak, örgütün bir eşya gibi kullanıp ortada bıraktığı o kadınlarla konuştu.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.