Kırılganlık
Kırılganlık
Târih, alışageldiğimiz kalıplarını gözümüzün önünde kırıyor. Gâliba mesele, bu sürecin siyâsal zihin dünyâmızda nasıl karşılandığı ile alâkalı. Görebildiğim kadarıyla , zihin dünyâmız tortularından arınabilmiş değil. Bir zihin kireçlenmesi de diyebiliriz buna. Nesiyle “sol” olduğu artık alabildiğine bulanıklaşmış bir sol, steril bir Batı imgesiyle düşünüyorlar. Onların zihin dünyâlarını işgâl eden “hayâlî Batı”; demokratik, çoğulcu, hukuklu bir dünyâ. Onlara vahşi kapitalizm ve sömürgeciliğin si...
Haftadan notlar
Haftadan notlar
Yüz yüze iletişim giderek imkânını da önemini de yitiriyor. Yazarak, sesle ya da camdan cama iletişim hepsinin yerine alırken “iletişim dili” üzerine düşünmek daha da anlamlı hale geldi. Bugünlerde dikkatimi çok çekiyor: “Korkutan haber”, “korkutan yağmur”, “korkutan işaret”… Herkesin evine ve içine kapandığı tek sosyalleşmenin sanal dünya olduğu bugünlerde haber başlıklarındaki bu korkutucu ön takıların ruh sağlığımıza zarar verdiği kanaatindeyim. Hastalık endişesiyle yaşarken bir de medyada “...
İngiltere Başbakanı Boris Johnson: Aşıdaki başarımızın arkasında açgözlülük ve kapitalizm var
Dünya
İngiltere Başbakanı Boris Johnson: Aşıdaki başarımızın arkasında açgözlülük ve kapitalizm var
İngiltere Boris Johnson, milletvekilleriyle yaptığı özel bir toplantıda, aşılama programında kaydettikleri başarının arkasında "kapitalizmin" ve "açgözlülüğün" olduğunu söyledi. İngiliz medyasına konuşan kaynaklar Johnson'un sözlerini "bunu söyler söylemez ortalığı karıştırdığını anladı ve maksadını aştığını gördü" ifadeleriyle yorumladı.
Diğer
Sensin değişik
Sensin değişik
“Bu benim fikrim tabii, kimse karışamaz” diyor. Buna samimiyetle inanıyor. Tıpkı, giydiği gömleği, pantolonu kendi seçtiği yalanına inandığı gibi, fikirlerinin de kendine ait olduğunu, onları kendi başına düşündüğünü, kendi özgün gelişimini bütünüyle kendisinin temin ettiğini düşünüyor. Bunun asla böyle olmadığını imkânı yok anlatamıyorsunuz. Anlatamıyorsunuz çünkü küresel kültür endüstrisinin en temel işlevinin “takip etmen gereken fikirleri belirleyip o fikirleri sana aitmiş gibi sunmak” oldu...
Yeni yeşil mutabakat 2
Yeni yeşil mutabakat 2
1970’ler aslında sanayi kapitalizminin can çekişmeye başladığı senelerdir. Sanayi medeniyeti artık, ardında bozulmuş âileler, yalnızlaşmış bireyler; hâsılı yorgun, bezgin ulusları bırakarak aşama aşama çözülmeye başlamıştır. Bu çözülme; Keynesgil çeşitlemeler olarak gördüğüm, ister ABD’deki New Deal, ister Avrupa’daki Ren kapitalizmi; nihâyet sosyalizm ile alâkası olmayan Sovyet modeli reel sosyalizmin ortak paydasıdır. Sanâyi üretiminde emek ve sermâyenin verimlilik oranlarının düştüğünü göster...
El emeği, göz nuru
El emeği, göz nuru
Rahmetli dedem Mustafa Nedim Efendi Osmanlı devrinde küçük bir devlet memuru imiş; o yıllarda Erzincan’a bağlı olan Pülümür kazasında çalışıyormuş. Rus ordusu Tercan’a geldiğinde vefat etmiş ve Pülümür’e gömülmüş. Mezarını bilmiyoruz. (Galiba 1917 yılı) Babaannem Ayşe Hanım uzun boylu güçlü kuvvetli, Baciyan-ı Rum’dan bir yiğit hanım idi. İki oğlan, iki kız dört çocukla dul kalmış. Rus korkusu bir yandan, Ermeni zulmü öte yandan tüm Erzincan havalisi muhacir olup yollara düşmüş. Ayşe Hanım’a bir...
Karantina’nın E- Hali
Karantina’nın E- Hali

Pandemi sebebiyle yaşadığımız karantina, bambaşka tanıklıklarla hepimizi hem kendimiz hem de dünya üzerine durup düşünmeye sevk etti. Halen de kısmen içinde yaşamaya devam ettiğimiz bu döneme dair anılarımız çok tazeyken yazılmış bir kitap “Karantina’nın E- Hali.”

“Yaşadığımız Neydi? Nasıl bir dünyanın eşiğinden adım attık ’’ sorusuna esaslı yorum ve analizler içeren kitap Nazife Şişman ve Fatma Barbarosoğlu’nun içinde yaşarken gördüklerimiz ve göremediklerimiz üzerine e -postalarında toplanan yazılarından oluşmuş.

Kitap bizi dünya çapında bir fikir turuna çıkarıyor. Gözümüzün önündeki çeri çöpü temizlediği gibi, görünene teslim olmamamız konusunda bir başka görme biçimi sunuyor. Olaydan ziyade olayın nasıl yorumlandığına bakıyor. “İsmi koyan tanımlama gücünü de elinde bulunduruyor. Böyle olunca, 65 yaş üstü vatandaşların sokağa çıkma izni olduğu bir günde sahilde kendisine mikrofon uzatılan iyi giyimli, kendisinden emin beyefendi 65 yaş altı olduğunu beyan ettiğinde ‘kaçamak yapmış’ oluyor, evde yiyecek bir şeyi kalmadığı için çöp karıştırmaya çıkan kâğıt toplayıcısı kadın ‘yasağı delmiş’ oluyor. Ben e-posta üzerinden yaptığımız bu söyleşiyi, işte bu sebeple, gözümüzün önündeki çeri çöpü temizleme ve görünene teslim olmadan kendi idrakimizdekileri kelimelere dökme çabası olarak anlamlı buluyorum. “

Doğrusu kitap ilk elime geçtiğinde böylesine sürükleyici, yaşadığımız her an’a ilişkin derin analizler içeren bir kitapla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Akıcı bir dille gündelik hayatın içinde sarmalanmış felsefe, edebiyat, ekonomi ve siyasetin satır aralarına esaslıca yerleştirildiği bir metinle karşılaşmanın ötesinde sık sık önceki sayfalara geri dönme ve not alma ihtiyacı hissettim. Kitabı okurken kendime de bir okuma listesi çıkarmaya başladım bile… Kitap okurken akıp gidiyor ama ardında sorular bırakarak. Nazife Şişman’ın ekonomi ve sosyoloji, Fatma Barbarosoğlu’nun felsefe ve sosyoloji temeli üzerinden gelişen analizleri bir sohbetin akıcılığında ilerliyor. Karantina’nın E -Hali son yıllarda okuduğum en güzel kitaplardan birisi. Kitabın yazarlarını her şeyin hızla gelip geçtiği bir döneme dair kalıcı bir eser bıraktıkları için ayrıca kutluyorum.

İSMET ÖZEL’DEN ÖDÜNÇ ALINAN MISRALAR

“Dijital kültür, fâni ile kadim olan arasındaki hiyerarşiyi yıkmak üzerinden enerji biriktiriyor. ‘Google Sonrası Yaşam’ başlıklı bir kitap ismi ile karşılaşınca zihnim ‘Ölümden Sonra Hayat’ adıyla yayımlanmış kitapları çıkarıp getirdi mahzenden.”

“Artık hepimiz dijital zamanın içindeyiz. Ama bu gerçek ile yüzleşmeyi göze alamıyoruz. Söylem bir tarafa doğru sekiyor, eylem öteki tarafa. İnsanlar ‘evde kalma günleri’ni İsmet Özel mihmandarlığında ‘değerlendirdi’ sosyal medya söylemi üzerinden: Herkesin bahanesi var senin yok/ Günahlı bir gölgenin serinliğinde biraz bekleyebilirsin/ Daha sonra burada kalamazsın, başa dönemezsin/ Ama dön/ Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!/ Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!/ Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön! “

Başa dönemiyoruz orası kesin. Ama şair “Burada kalamazsın” derken biz “burada” kalmaya fena hâlde istekli görünüyoruz. Gidilen bir yer olmadığı için dönülen bir yer de olmadı/olmayacak! “Eve döndük, ne güzel oldu” dedi. Oysa ilerleyen günlerde anlaşıldı ki eve döndük diyenlerin bir kısmı daha önce hiç evinde olmamış, dolayısıyla da bundan sonra olması mümkün değil… Evin içerisi ile dışarısını ayıran eşik iptal oldu. Oysa evin içerisi ile dışarısını ayıran eşikler çeşit çeşittir ve eşiklerden biri de gecedir…. Karantina günleri, 7/24 hayatı eve taşıdı. Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu adlı o incelikli analizinde uykusuz asker, uykusuz işçi sürecinin uykusuz tüketici kısmına gelindiğine dikkat çekiyor. Karantina günleri uykusuz tüketicinin gezegen çapında kampı oldu âdeta.

Herkes aynadaki sureti ile diyalog hâlinde. Pandemi günlerinde yüzüne takmak zorunda olduğu maskeden dolayı muhatabımızın suretinden ve siretinden mahrumuz. Birkaç yıl önce Black Mirror olarak seyrettiğimiz pek çok distopik öge, unsur, ürün, hayatımıza çoktan karıştı. 1990’lı yıllar boyunca bütün dünyada “birlikte yaşamak” üzerine derin tartışmalar yapıldı. 2020 yılında taşıyıcı olma ihtimalimiz vardır diye yaşlı akrabalarımızı ziyaret edemez hâle geldik. Acı olan şu ki daha önce distopik bir sahne olarak seyrettiğimiz şeyler hayatımıza dâhil olunca “Yapacak bir şey yok, olması bekleniyordu, oldu işte” kabullenişine demir atıyoruz. Bu kabulleniş beni ziyadesiyle korkutuyor. Bu kabulleniş gelecekten ümit kesmemize sebep oluyor, daha da önemlisi “kötülük” karşısında sorumluluk almamıza engel oluyor.

SEMİYO KAPİTALİZM…

Bir distopya filminden fragmanlar yayınlanıyor gibi, mesela İtalya’da askerî araçların her gün ölen yüzlerce kişiyi hızlı bir şekilde defnetmesi bir görsel olarak geçip gitti önümüzden. Yas günlerinde bu kadar yoğun eğlencenin servis edildiği, tarihte başka bir dönem olmuş mudur bilmiyorum. Sontag “başkasının acısına bakmak” diyordu ya... Biz başkasının ölümüne “eğlenerek bakıyoruz”. Salgınla mücadele kapsamında taziye evine gidilemiyor, cenazelere katılım mümkün değil. Tamam! Ama, bu kadar eğlenmek gerekiyor mu?

Bu yaşadıklarımız neden ibret mesajlarına dönüşmedi sorusu önemli. Bu konuda Nazife Şişman, Susan Sontag’ın bir yorumuna dikkat çekiyor.. “Tüketim toplumu bireyi hayatın sonluluğuna dair düşünmeye değil, daha fazla tüketime teşvik ettiği için ölümü hayatın dışına itmiş, kalın bir parantez içine almıştır. İnsanlar sanki hiç ölmeyecekmişçesine hayata davet edilirler. “Yaşanacak tek hayat vardır, o hâlde beden sınır tanımaz bir haz içinde ilerlemelidir.” Popüler kültür her gün, her saat bu düsturu tekrarlar. Finans kapitalizminin pandemiyle değişen yüzüne, her şeyi rakamlarla ekonomi takip eder gibi etmenin yabancılaştırmasına dikkat çekiyor... “Korona sürecinde birkaç video konferansını dinlediğim Franko Bifo Berardi ‘semiyo-kapitalizm’ diyor buna. Yani finans kapitalizmini meşrulaştıran ve akıcılığını sağlayan birtakım sayıların, kavramların tedavülde olması. Gerçekte insanların ne yaşadığı değil, bunu tanımlayanların onları nasıl gördüğü, ekranlarda nasıl takdim ettiği belirliyor her şeyi.”

Her şerde bir hayır vardır
Her şerde bir hayır vardır

Öyle değil mi?! Çok şükür en zorlu kısmını geride bıraktığımız salgın süreci, bize pek çok şey öğretmedi mi?

Ülkemizin kendine yetebildiği gibi aralarında ‘dünya devleri’nin de olduğu 125 ülkeye yardım edebilecek kapasitede olduğunu mesela… Sağlık sistemiminiz ve sağlık personelimizin alt yapısının destan yazabilecek seviyesini…

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yapısı nedeniyle ‘kriz’ durumlarında hızlı karar alma ve uygulama becerisine sahip olduğumuzu… Bu sayede tüm bakanlıkların çizilen strateji kapsamında yap-bozun değerli birer parçası olarak koordineli bir şekilde işlerlik gösterebildiklerini…

Peki ya gündelik yaşantımız? Kişisel ihtiyaç ve alışkanlıklarımız… Yıllardır yakındığımız, eksikliğini hissedip de bir türlü eskiye dönemediğimiz konular…

Bu salgın belası hepimizi çok yordu… Ancak, deyim yerindeyse rüzgâra kapılıp giden kişisel yaşamlarımızda da önceliklerimizi yeniden düzenlememize yaradı.

Araştırma şirketi Areda Survey, Nisan ayının sonunda Türkiye genelinde 1800 kişi ile bir çalışma yapmış… ‘Özlenenler’, Salgın Esnası ve Sonrası Hayata Bakış adlı araştırmaya göre; en çok sevdiklerimizi özlemişiz. Katılımcıların yüzde 25,3’ü “Sevdiklerime doya doya sarılıp kucaklaşmayı özledim” demiş…

Salgın sonrasında “Hayatınızda yapmak istediğiniz değişiklikler nedir?” diye sorulduğunda, ilk sıradaki “Sağlıklı yaşama özen göstermek” (%37,6) cevabın ardından “Aileme daha çok zaman ayıracağım” (%23,5) takip etmiş…

“Pandemi süreci bittiğinde ilk olarak ne yapmayı planlıyorsunuz?” sorusuna da katılımcıların yüzde 30,1’i “Aile-Akraba ziyaretine gitmek” cevabını vermiş…

Aileye, sevgiye, maneviyata dönük bu düşünceler karşısında memnun olmamak mümkün değil…

Maneviyatın yükselmesi, on yıllardır süpermarketlerin, zincir mağazaların ve son zamanlarda dijital alışveriş platformlarının karşısında ‘yaşam savaşı’ veren küçük esnafı da olumlu etkilemiş…

REM People’ın açıkladığı Esnaf Barometresi raporuna göre, Türkiye’de küçük esnaf dediğimizde, 2,5 milyon hane halkını geçindiren ve yaklaşık 300 bin küçük ölçekli işletmeyi anlamamız gerekiyormuş…

Yapılan araştırmaya göre; Salgın döneminde tüketicilerin bakkal, büfe, küçük market, şarküteri gibi geleneksel perakende kanallarına yöneliminde belirgin artışlar olmuş… Ocak ayında 17,5 olarak tespit edilen ‘ticaret endeksi’ Nisan ayında 35,8’e yükselmiş, Mayıs ayında ise 29,4 olarak gerçekleşmiş…

Çalışmada, yasaklarla ilgili iletişimin sağlıklı yapılması, ayrıca bakkal ve marketlere erişime izin verilmesi sebebiyle alışverişteki panik havasının kaybolmasının sağlanmasının ve tüketicideki stok yapma algısını ortadan kaldırılmasının bu talepte etkili olduğu belirtiliyor…

Mayıs döneminde ekonomik destek paketinin genişletilmesiyle para piyasalarında az da olsa rahatlama olması da tüketicinin artan ilgisinin yanında ‘küçük esnafa’ nefes aldıran başka bir faktör olmuş…

Batı’nın ve ürettiği kapitalist ekonomik sistemin maneviyata verdiği zarar ortada… Maneviyatını yitiren ülkelerin, toplumların ve kişilerin başına neler geldiğini üzülerek görüyoruz… Bu yolun bizi de kuşatmasına ve geri dönülmez aşamalara sürüklemesine imkân vermemek için yakalanan ivmeyi desteklemeye devam etmeliyiz…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.