Kayseri'de köpek hırsızlığı güvenlik kameralarına yansıdı
Gündem
Kayseri'de köpek hırsızlığı güvenlik kameralarına yansıdı
Kayseri'nin Talas ilçesi Mevlana Mahallesi Mehmet Timuçin Caddesi'nde müstakil bir evde yaşayan Bayram Karagöz, bahçede kangal cinsi köpeğinin sesini duyamayınca aramaya başladı. Köpeğini bulamayan Karagöz, durumu polis ekiplerine bildirdi. Polis çevredeki güvenlik kamerası kayıtlarında yaptığı incelemede, köpeğin çalındığı tespit etti. Köpeğin bulunması için ekipler çalışma başlattı.
DHA
Karagöz ve Hacivat bu ramazan bütün evlerde
Ramazan
Karagöz ve Hacivat bu ramazan bütün evlerde
Geleneksel Türk gölge oyunu ustası Suat Veral, yeni tip koronavirüs salgınının gölgesinde geçen ramazan ayında gösterilerini, sosyal medya ortamında seyirciyle buluşturuyor. Her akşam sergiledikleri gösterilerini, Türkiye'nin ilk kadın Karagöz sanatçısı yeğeni Merve İlken ile hazırlayan Veral, bu geleneksel sanatı yaşatmaya devam ediyor. Suat Veral,"Bugün seyircinin tam karşısında değiliz belki ama Karagöz bence bu duyguyu ayrı bir heyecanla yaşıyor. Karagöz ve Hacivat, bu süreçte kitlenin daha çok olduğu online ortamda, internet aracılığıyla bir çok eve, belki dünyanın diğer ucundaki bütün insanlara sesini duyuruyor" dedi.
AA
Hattatım demeye korkardık
Hayat
Hattatım demeye korkardık
1928’de harf değişikliğine gidildiğini hatırlatan hattat Uğur Derman, “Rahmetli üstadım Necmeddin Okyay, 1930’lu yıllar için ‘Hattatız demeye korktuğumuz yıllar’ derdi. Öyle ki o dönemde yazıyla meşguliyeti görülen karakola götürülüyor, hakkında dava açılıyor” diye konuştu.
Yeni Şafak
İlk Karagöz
İlk Karagöz

Osman Abi, Haay Hak dedi. Tıpkı, Koca Amca gibi söyledi. Koca Amca, dedemin avası. Dedem ona hep ava derdi. Ağa demek yerine.

Bakkal dükkânı vardı. Dükkân önünde duran iskemlesinden, bir müşteri geldiği vakit kalkarken öyle söylerdi.

İki eliyle dizlerine bastırarak ayağa kalkarken, derinden Haay Hak demesine herkes alışmıştı.

Bir kere öyle söylemeden kalkacak olsa, mutlaka şaşırırdık. Bir noksanlık hissederdik.

Osman Abi, beyaz bir çarşafı raptiyelerle bir çıtaya tutturmuş, arka kısmında bir mum yakmış, perdenin ötesinde durmuş ve oradan çıta ucuna taktığı bazı resimleri oynatmaya başlamıştı.

Aman Karagözüm… Vay Hacı Cavcav… Hoş geldin, beş gittin… Ne iyi ettin… Gel aşağı lâflayalım diye sesini değiştirerek konuşuyordu.

Sesi bir ince bir kalın, bazen neşeli bazen sinirli çıkıyor, biz de perdenin bu tarafından hayretle seyrediyorduk. Bu ne biçim işti?

Yaşlarımız beş-altı. Osman Abi bizden çok büyük. En az üç dört yaş var.

Bir ara, perdenin arkasında hakikaten iki üç kişi var zannettik. Kendimizi kaptırmıştık.

O resimler hareket edip konuştukça, bilhassa biri diğerini pataklayınca, gülmekten kırılıyorduk.

Salonda yedi-sekiz kişiydik.

Ahmet, Faruk, Emir, Necati, Orhan, Emine, Mukadder, ben. Sonradan Tarık da geldi.

Gösteri ne kadar sürdü bilmem, bir yerde şıngır mıngır diyerek bitirdi.

Baktık, perdenin ötesinde Osman Abi’den başka kimse yok. Bütün o sesleri tek başına çıkarıyormuş.

Hayatımızın ilk Karagöz-Hacivat’ını seyretmişiz.

Haydi bakalım, sökülün paraları dedi.

Aaa… Ne parası? Şaştık kaldık. Kendimizi suçlu hissettik.

Bedava oyun mu olur len diye çıkıştı.

O yaştaki çocuklarda para ne gezer?

Bakın, bir dahakine böyle beleş olmaz. Parayı getiren seyreder! Ona göre ha!

Bir dahaki mi? Tekrar mı oynayacak? Ne zaman?

Tabii. Başka çocuklar da gelecek sonrakilere. Daha çok seyirci olmalı. Biletleri de hazırladım.

Bilet ne?

Girişte alınır.

Niye?

Girmek için.

Parayla mı?

Tabii. O kadar uğraştım. Bedava olmaz.

Biz giriyoruz zaten. Sen çağırdın ya.

Galiba Osman Abi, o işten iyi bir kazanç elde etmenin hayalini kurmuş, şu kadar kişi gelse, şu kadar zamanda şöyle para kazanırım diye hesap yapmış.

Kâğıt üstündeki hangi hesap tutmuş ki?

Ertesi gün tekrar çağırdı bizi. Koşa koşa gittik. Yine aynı kadro. Fazladan bir Nuri var.

Yine Haay Hak diye başladı. Biraz değişik lâflar etti. Arada yine pataklamalar oldu. Biz yine güldük. Gülünce Osman Abi kızmıyordu. Daha çok güldük.

Bu sefer de kimseden para çıkmadı. Gazoz kapağı versek yahut ceviz?

Yok istemem. Ne yapayım cevizi, gazoz kapağını? Haydi kaybolun!

Hacivat Karagöz resimlerini mukavvadan kesmiş. Onları boyamış. İnce çıtalar eklemiş. Sonradan anlattıydı bunları. Epey zahmet vermiş. O kısmını anladık.

Anlayamadığımız, o kadar lâfı nasıl da uyduruyor? Sesini nasıl da değiştiriyor. Helal olsun valla. Dedik. İçimizden. Sonra da birbirimize. Osman Abi’nin yanından ayrılınca.

Fakat Osman Abi bir daha bizi çağırmadı.

Başka gösteri de yapmadı zaten. Herhalde hesap tutmayınca canı sıkılmıştı.

O kadar uğraş, beş kuruş bile kazanmayınca niye devam etsin.

Sonradan fabrikaya girdi zaten Osman Abi. Çalıştı, para kazandı. Bilmem o fabrikada işe başlarken Haay Hak diyor muydu?

O çok eğlenceli, şaşırtıcı, güldürücü ve bizde hayranlık uyandıran gösterisi bittiğinde, sanki kötü bir şey yapmış gibi konuşmuştu.

Ne kadar suç işledik, affedin. Perde yıkıldı koşup sahibine haber vereyim.

Böyle söylediğine göre, ortada bir terslik vardı. Herhalde çarşafı ikiye böldüğü için, çarşafı çıtalara raptiyeyle tutturduğu için annesi kızmıştı. Ya da en azından kızacağını düşünüyordu.

Bir de koşup haber vermekten bahsetti ama biz oradayken gitmemişti. Bizim dağılmamızı bekledi belki.

O gösterileri hepimiz beğenmiştik ama galiba en çok Mukadder etkilenmiş. Akşam evde kendisi de yapmaya çalışmış. Mukavva bulamadığı için kartondan kesmiş. Boyama işini tam becerememiş.

Hacivat ile Karagöz’ü tek parça hâlinde düşünmüş. Çıtaları da iyi ayarlayamamış. Eski çarşafın gerisinde mum yakıp annesine ve kardeşine oynatmak istemiş. İstediği gibi olmamış. Yamuluyorlarmış kalın olmadığı için.

Hareketleri de öyle değildi dedi.

Sözlerini de tam beceremedim. Annem bırak bu saçmalıkları dersine çalış dedi. Mum çarşafı tutuşturursa, yangın çıkar.

Evde Karagöz oynatmak yasaklanmış.

Ne zaman Karagöz Hacivat’la ilgili bir şey okusam, görsem, seslerini duysam hep bunları hatırlarım. En çok da Mukadder’in o çocuk hevesiyle son söylediklerini.

Annem bir kerecik izin verdi, ben Osman Abiden daha iyi oynatırdım. Para filan da istemezdim. Büyüyünce oynatacağım ama. Görürsün bak.

Duvardaki muz ya da şu acayip piyasa
Duvardaki muz ya da şu acayip piyasa

Besim Dellaloğlu hocanın ne dediğini anlıyorum elbette. Şöyle yazdı: “Siz sanatı hâlâ eser, yapıt, tual, pentür, malzeme mi sanıyorsunuz? Orada sanat olan muz değil. Koli bandı da değil. Orada sanat olan olay, edim, tavır fikir, provokasyonun ta kendisi. Ve muzcu başardı. Sanatı bir kez daha tartışmaya açmayı başardı. Üstelik hepimizi tartışmaya dâhil ederek. Sanat belki de artık sanatın sınırlarını tartışmaya devam etmeyi de içeriyor. Bir bakıma hepimizi sanat eleştirmeni, hatta sanatçı kılarak…”

En azından Trabzon Belediyesi’nin duvara bantladığı hamsiden, Malatya’nın duvara bantladığı kayısıdan falan haberiniz olmuştur bu “muz” meselesinden ama yine de izah edeyim. Dünyanın en önemli çağdaş sanat etkinliklerinden birinde, Art Basel’de İtalyan sanatçı Maurizo Cattelan “Komedyen” adını verdiği bir yerleştirme yapıyor. Pazardan aldığı muzu bir koli bandıyla duvara yapıştırmak suretiyle elde ettiği yerleştirme, 120 bin dolara satılıyor. Dünya, duvara bantlanmış bir muzun o paraya satılması haberleriyle kaynarken bu kez de bir başka İtalyan sanatçı olan David Datuna sergi esnasında muzu duvardan alıp yiyerek bir “performans” sergiliyor. Haberler üçe-beşe katlanıyor tabii. “Komedyen” yerleştirmesi bir anda Mona Lisa yahut Warhol’un Marilyn’i kadar popüler oluyor.

Çıkan kısmın özeti şudur benim açımdan. Burada bir “sanat olayı” var mı? Elimizdeki “verili sanat anlayışı”na göre elbette var. Dellaloğlu, tespitlerinde haklı. Cattelan, tıpkı daha önce imza attığı “Altın Klozet” işi gibi yine “manipülatif ve provokasyona dayalı” bir iş yaparak sanatın tanımını tartışmaya açmış. Eh, kabaca Marcel Duchamp’ın “Çeşme”sinden bu yana çağdaş sanat bunu yapıyor zaten. Hatta neredeyse başka bir şey yapmadan durmaksızın “sanatın aslında ne olmadığını” anlatmaya çabalıyor. Ve fakat yetmez mi artık?

Bir pisuarı su içilen bir çeşmeye dönüştürerek Duchamp’ın yaptığı iki şey neydi, hatırlayalım. İlki “high art” denilen ve sanatın sadece “çok incelmiş estetik” barındırması gerektirdiğini savunan anlayışa nanik yapmak. İkincisi de sanatın “üst sınıfların babasının malı olmadığını” işaretlemek.

Ne ki gelinen noktada sıklıkla Duchamp’ın önermelerini desteklediğini gördüğümüz “çağdaş sanat” fevkalade berbat bir şey yapıyor. Üretimlerini medya vd. unsurlarla destekleyerek olmadık şekillerde bir PR başarısı elde ediyor ve çılgın bir pazar oluşturuyor. Yani sorun Cattelan’ın duvara bantladığı muzda değil. Sorun, duvara bantlanan bir muzun 120 bin dolara satılabilmesinde. Dolayısıyla “çağdaş sanat”ı şaibeli hale getiren şey içeriği değil manipülasyona son derece açık pazarlama düzeni. Buna karşı sesini yükselten herkese “sen sanattan anlamıyorsun” diyor üstelik bu düzen. Duchamp’ın da, aslında Cattelan’ın da yapmaya çalıştığı şey tam burada kendini yok ediyor işte. Mevcut pazarlama düzeneği ile çağdaş sanat hem üst sınıfın dışında kimsenin erişimine açık değil hem de bu eserlerin fiyatlandırma numaraları üzerinden itiraz eden herkesi “çağdaş sanatın içerdiği estetiği anlamamakla” suçlayarak bir çeşit “high art” etkisi oluşturuluyor.

Hadi açıkça söyleyeyim. Örneğin teması “Fecr” olan 99 eserlik bir sergide “eee, fecr teması nerede?” diye sorduğunuzda “sen anlamıyorsun ki bu işlerden” tepkisini alıyorsunuz hemen. “Yo, gayet de anlıyorum, fecr temasında fecrle ilgili eserler görmem gerekir” dediğimde ise bir takım tutundurmalar, bir takım anlaşılmaz açıklamalar, bir takım uzaktan göndermelerle aslında sergideki eserlerin tümünün “fecr” ile ilgili olduğu izah edilerek finalde şöyle yapılıyor: “Kapa çeneni seni sanattan anlamayan cahil.”

Hadi eli artırayım biraz. Çağdaş sanatla iştigal eden sanatçının üretimi değil piyasa ile ilişkisi belirliyor onun kaç para edeceğini. Sadece çağdaş sanatla mı? Elbette hayır. Edebiyat üretiminde de bu böyle, geleneksel sanat üretiminde de bu böyle, müzik üretiminde de bu böyle. Sadece çağdaş sanat piyasasında el değiştiren paranın miktarı çok olduğu için dikkatimizi daha fazla çekiyor, hepsi bu.

Elbette Cattelan’ın amacı belli. Ama Cattelan’ı “pazarlayan piyasa” hepimizle dalga geçiyor çok uzun süredir. Sanatın asla kaldıramayacağı “belirsizlik yükü” ile küpünü dolduran sanat simsarları çağdaş sanatın baş düşmanı bana kalırsa. Kelimenin gerçek anlamıyla “iki çiziktirmeye” binlerce dolar fiyat biçen piyasa, kitleleri “tükürürüm böyle sanatın içine” noktasına getiriyor. Olay bence budur.

Bu arada üzerinde “tükürürüm böyle sanatın içine” yazan bir tükürük hokkası yerleştirmesi acaba kaç para eder? Bizim Samet Karagöz’e bir yürüyeyim ben. 50 bin doları falan varsa yapmak lazım. Hem Furkan Çalışkan’ı da organize ederiz, sergide hokkanın içine tükürüverir.

Nasip böyle bir şey...
Nasip böyle bir şey...

I-

Biraz sonra okuyacağınız satırları, bendeniz geçen hafta kaleme almıştım. Geçen hafta yayınlamadım. Beklettim. Çünkü son bölümde, folklor ile antropoloji arasındaki geçişkenlik üzerinden bir şeyler yazmak istiyordum. Zihnim bir türlü berraklaşamadı, hâl böyle olunca yazıyı beklettim. Pazartesi günü yazının başına tekrar oturdum. Bu defa yazacaktım. Öyle zannediyordum. Yazamadım. Sırasız gelen bir ölüm ile, kelimelerin birbirine mesafesi uçuruma dönüştü. Erken gidene yüreğim yandı, ama ikinci defa evlattan yetim kalan halama daha çok yandı. Babadan yetim halam, iki oğuldan da iki yıl ara ile yetim kaldı. Allah onları inşallah cennetinde buluştursun. Amin.

Velhasıl, bu da böyle bir yazı oldu, bağışlayınız...

II-

Zamanın ve dahi mekanın da bir nasibi vardır. O nasipten bize düşen pay vardır. Nereye gittiğinizden daha önemli olan şey, gittiğiniz yerde size kimin mihmandarlık edeceğidir.

Prof. Dr. Alpay Doğan Yıldız, mülteci hikâyeleri çalıştayı sonrasında bizi “Burayı görmeniz lazım” diyerek yaklaşık otuz kişinin yemek yiyebileceği şirin bir mekana götürdü: Hacivat Köftecisi. İçeri adım atınca duvarlardaki fotoğraflar ve o fotoğrafların içindeki aşina yüz, içimi doldurdu ve dahi dondurdu. Biraz önce otomobilde Ayşe Şasa’yı çok özlediğimi söylemiştim, burnumdan genzime yayılan derin bir sızı ile. Şimdi Ayşe Şasa, duvardan gençlik hali ile bana bakıyordu.

Hacivat Köftecisi’nin sahibi, Kemal Atan Gür. Babasından öğrendiği aşçılık ile gündüzleri yemek yapıyor, Cuma akşamları Karagöz- Hacivat oynatıyor, Cumartesi günleri de “ekmek arası tiyatro” sloganı ile Münir Özkul Oda Tiyatrosu olarak tiyatro oyunları sahneliyor.

Günlerden Perşembe olduğu için “Ah keşke Cuma günü burada olsa idik” dedim. Söz vücut bulur. “Keşke” diye ahlanmam, derhal yerini buldu ve Kemal Atan Gür mükrim bir ev sahibi olarak bize Karagöz-Hacivat gösterimi ikram etti. Önce kısa bir konuşma yaptı ve Karagöz ve Hacivat’ın çocuk oyunu olmadığının altını çizdi.

Tokatlılar Tokatlı olanın izini sürmeyi, sahiplenmeyi çok seviyor. Onların bu haline bakınca Afyonlu hemşerilerime kırgınlığım bir kat daha artıyor.

Kemal Atan Gür, Hacivat ile Karagöz efsanesine kısaca değinirken Hacı İvaz’ın aslen Tokatlı olduğunu söyledi.

Malumunuz, halk kahramanlarının trajik hikâyeleri, halkın dilinde efsane olarak yaşatılmaya devam ediyor. “Neden alimlerin, bilginlerin trajik sonları hikâye olarak dilden dile, gönülden gönüle aktarılmıyor?” sorusunun içimi yakan alazı ile tekrar karşılaştım Tokat’ta.

Ne demek istiyorum? Demek istediğimi burada anlatabilmem kabil değil. Sadece şu kadarını söyleyip geçeğim. Bendeniz Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla bütün dünyada tanınmış olan Piri Reis’in, Kanuni Sultan Süleyman zamanında idam edildiğini öğrendiğimde otuzlu yaşlarımın sonundaydım ve bu bilgi bana çok ağır geldi. Ahir ömründe, 80 yaşında bir alimin idam edilmiş olduğu gerçeği ile kolayına yüzleşemedim.

III-

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Muhammed Avşar, Tokat’ın yaşayan değerlerini folklor bilimi ile kuşatarak tarihin yazılışına katkı sunuyor. Muhammed Avşar, Karagöz ustası Kemal Atan Gür üzerine tez yazdırıyor. Her Cuma öğrencilerini kayıt için Münir Özkul Oda Tiyatrosu’nda görevlendiriyor.

Dr. Muhammet Avşar’ın kendi doktora tezi de çok ilginç. Aşık Eşref Tonbuloğlu üzerine bin sayfalık bir tez. Aşık Eşref’in yirmi binin üzerinde şiiri, yirmi bir bin manisi, binlerce aforizması, iki yüze yakın türküsü, on beş kaseti, iki plağı ve üç CD’si bulunuyor.

“Başındaki Yazmayı” ve “Harmandan Gel Harmandan” türküleri TRT repertuvarında kayıtlı. Kendisini günümüzün Karacaoğlan’ı olarak niteleyen Aşık Eşref’in Almanya ve Avusturya’da bir işçi olarak geçen hayatı da çok ilginç olmalı.

İnşallah, Tokat Valiliği, Eşref Tonbuloğlu üzerine yapılmış bu doktora tezini kitap olarak bastıracak.

Velhasıl, tarih hem bugünden geriye, hem bugünden ileriye doğru yazılan/yapılan çift taraflı bir yolculuk. İçinde yaşadığımız zamanın kaydını tutmak, hepimizin hanesinde kayıtlı bir borç.

Bir dal gül üzerinden gündelik hayata çiçekli bakış
Bir dal gül üzerinden gündelik hayata çiçekli bakış

-I-

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde doktora yapan Tokat’ın yerlisi Ahmet Akgül, hem Sivas Havalimanı’nda karşıladı bizi hem de dönüş yolunda Alpay Doğan Yıldız’ın kullandığı otomobilde yolculuğa eşlik etti. Dönüş yolunda her birimize taze birer kırmızı gül hediye etti. Gülü alırken “Ben bunu Sivas’ta bir hanıma hediye edeceğim” diyerek niyetimi dillendirdim. Niyeti dillendirdiğimde ihtimal arabada bulunanlar, “Kime verebilir ki!” diye bir an olsun zihinlerinden geçirmişlerdir. Aslolan niyettir ve niyete riayet etmek önemlidir. Bu satırların yazarı niyet etmiş, lakin niyete riayet etme bahsinde tutuk davranmıştı.

Toplam 100 dakika bulunduğum Sivas toprağında, yaşadıklarımı yazsam her halde 2020 yılına varırız.

Tam Çifte Minarelerin hüznü ile kavrulmuş iken üstadım Mustafa Kutlu aradı. “Sivas’tayız ve iki gündür esasında siz de bizimleydiniz” dedim ve arkadaşların selamını söyledim. “Alpay Doğan Yıldız’ın kitabı çıktı, bugün kendisine gönderdik” dedi. Üstadın “gönderdik” dediği kitap Alpay Bey’in Mustafa Kutlu hikayeciliğini incelediği yazılardan oluşuyor: Hikmet ve Ahenk.

Bir kaç dakika önce Tokat’tan Sivas’a doğru yol alırken gördüğüm manzarayı işaret edip, “Mustafa Kutlu’nun Dergâh’ın duvarında asılı tablosu tam da böyle değil mi?” demiştim. Mustafa Kutlu’nun o resmine bakarken zihnimde bir Ankara uzun havası dolaşırdı: Bu dağın ardında bir dağ var/ o dağın ardında da bir dağ var. Bundan sonra o resme Sivas görüntüleri eşlik edecek.

Mustafa Kutlu’nun selamından her birimiz nasiplenmiş, İstasyon Caddesi’nden Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyorduk. Genç bir hanım “Fatma Hanım mı?” dedi. “Evet” dediler. Ben o sıra yanımda olmayan gül için o kadar üzüldüm ki. Genç hanımefendi ile bir kaç adım birlikte yürüdük. Erdem Yayınları’ndan çıkan çocuk kitaplarının yazarı Zekiye Çoban imiş.

Niyet önemli, niyete riayet etmek çok önemli. Ben o gülü unutmayıp o an Zekiye Çoban’a hediye etmiş olsa idim, hem “Hediyeyi hediye etmek sünnettir” sözünün bereketine kavuşacak hem de bir anın olabildiğince genişlemesine vesile olacaktım.

Niyetimi yerine getirdim. Eşyalarımı x-ray cihazının üstüne yerleştirirken güvenlik görevlisi beyefendiden, gülü, x-ray cihazından geçen eşyaların ekran üzerinden kontrolünü yapan genç hanıma vermesini rica ettim. Genç hanım, kendisine çiçek verilmesine inanamadı.

Ah kadınlar, çiçek almayı ne kadar önemsiyorlar.

-II-

Uçak havalanırken kadınlar ve çiçek bahsini düşündüm. Benim meselem her zaman değişende değişmeyen üzerine düşünmektir. Değişende değişmeyen nedir, değişende değişmiş olan nedir?

Hayatın sahneleri, bendenizde tığ ile örülmüş, avuç içi ebatları geçmeyen motiflerdir. Onların bir araya gelişinden her zaman derin bir lezzet alırım.

Görevli kadın memurun saadetini görünce, o an tüketim ekonomisini ve geçim ekonomisini çiçek bahsi üzerinden düşünmek çok çarpıcı geldi.

Geçim ekonomisinde kadınlar çiçekleri kendileri yetiştirir. Yetiştirdikleri çiçekler üzerinden tatlı bir rekabetleri vardır. Köy yerlerinde bile –bizim köyü esas alarak söylüyorum elbet- kadınlar patates, fasulye, salatalık, domates ektikleri bahçelerine ille de bir avuç çiçek tohumu serperler. En çok, peygamber gülü, asker çiçeği, karagöz ve yıldız çiçeği olur bahçelerde.

İlk gençliklerini geçim ekonomisinin şartları altında idrak etmiş kadınlar, şehre geldiklerinde ellerindeki her türlü boş teneke ya da plastik kaba çiçek eker. Ama o çiçekler seralardan alınan çiçekler değildir. Misafir gidilen evin çiçeğinden bir dal yaprak ile yetiştirilmiş çiçeklerdir. Yılbaşı, begonya, cam güzeli, yaprağı güzel, kuşkonmaz, deve tabanı, mum çiçeği, sardunya, sarmaşık, çocukluğumda nohut oda bakla sofa evlerin camlarını, evin kapısı ile bahçe kapısının arasındaki yolu şenlendirirdi. Kadınlar, henüz açmış çiçeklerini birbirlerine göstermeyi, bir çiçek dalı etrafında biraz da nispet yaparcasına açan tomurcuğu sabahın gündemi yapmayı çok severdi. Yılbaşı ve mum çiçeğinin tomurcukları mahallede daima “haber” değeri taşırdı.

Özellikle mum çiçeği, nadiren açan ve kokusu çok latif bir çiçek olduğu için efsanesi ile birlikte dolaşırdı. Mesela çok kıskanç olan kadınların evindeki mum çiçeklerinin asla açmadığı gibi.

Çiçek üzerine söylenecek çok şey var. Lakin bana ayrılan “yer”in dibini buldum.

Karagöz-Hacivat gösterisi Times Meydanı'nda büyük ilgi gördü
Dünya
Karagöz-Hacivat gösterisi Times Meydanı'nda büyük ilgi gördü
New York Türk Amerikan Sanat Topluluğu tarafından düzenlenen etkinlik kapsamında, New York'un simgelerinden Times Meydanı'nda Karagöz-Hacivat oyunu sergilendi.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.