İran’ın güç projeksiyonu
Hayat
İran’ın güç projeksiyonu
Bölgede sahadaki durumu göz önüne alırsak gayrinizami harbin ön plana çıktığını görüyoruz. Hizbullah’ın ve diğer bazı Şii milislerin bu konudaki marifetleri biliniyor. Eğer bu tarz grupları ne kadar iyi kullanırsanız bölgede o kadar çok etkin olursunuz. Bölgedeki savaşların niteliği, dinamik, manevra kabiliyeti yüksek birimler ve alan olarak şehirlerin ön planda olduğu bir mücadele tarzını gösteriyor.
Diğer
İran'dan bir Kasım Süleymani heykeli daha: Gökdelende sergiliyorlar
Dünya
İran'dan bir Kasım Süleymani heykeli daha: Gökdelende sergiliyorlar
Son zamanlarda peş peşe Kasım Süleymani heykelinin dikildiği İran'da, Süleymani’nin balmumundan yapılmış heykeli, başkent Tahran’da bulunan dünyanın en yüksek 4. gökdeleni Milad Kulesi'nde sergilenmeye başlandı.
Diğer
Anın alternatif tarihi...
Anın alternatif tarihi...
Güney sınırımızın ‘tamamı’, burada ABD ve Rusya ile komşuluk, onların diğer komşularımızla ilişkileri, özellikle Irak, Akdeniz-Libya, eh, sıra sıra terör örgütleri ve depremleri hatta uzaktan MGK bildirisine girmeyi başaran Somali’yi saymıyoruz bile...Bunlar arasında öncelik, sıra olamaz. Hepsiyle aynı anda ve aynı güçle ilgilenmemiz gerekiyor. Ancak bir tanesi, İdlib, Türkiye-Rusya arasında kötü giden bir şeylerin işareti olmaktan fazlasını vaat etmeye başladı!..Devlet Başkanları, Dışişleri, Savunma, Genelkurmay ve İstihbarat başkanları arasında yapılan sayısız temasa, açık konuşmalara, ileri giderek ikazlara rağmen, en büyük kartlardan Montrö ve Gürcistan’ın ucu bile gösterilmişken, Rusya Suriye’de bize fazla yaklaşıyor!Sonunda Cumhurbaşkanı, “Şu an itibariyle maalesef Rusya, Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil” cümlesini kurunca, meşhur “fiş” metaforu yeniden gündeme alındı. Hâlâ takılı mı yoksa yarım-yamalak duruyor mu tartışmaları başladı. Fişin Amerikan malı olduğu gerçeği çoktan unutuldu.İdlib açmazı hâlâ Türkiye-Rusya ilişkileri ile çözülebilir. Ama daha geniş zeminde anlaşılmadan bu yapılamaz...***Açılış cümlesini şöyle kurarsak, bakalım yol bizi nereye çıkarır; Şam güçlerinin-Rusya ve İran milislerinin desteğiyle-İdlib’e yürümesi, en büyük ilçesi Marat el-Numan’ı ele geçirmesi, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra bölgede ortaya çıkan yeni gerçeklerin sonuçlarından biridir!Nasıl?..Amerika Birleşik Devletleri, Süleymani sonrası dönemde Rusya’nın bölgedeki kararlılığını ve Suriye’deki yerini tutma yeteneğini, yeni yerlere yürüme potansiyelini, petrol alanları ile ilişkilerini test etmeye başladı.Amerikan ve Rus askerlerinin sık sık birbirlerinin yolunu kesmesi, yüz yüze gelmeleri bunun sembolik göstergelerinden.Bu minik parça cepte. Bir büyüğü, Trump yönetiminin İran’a yönelik savaşın bir parçası olarak gözlerini yeniden Şam yönetimine dikmiş olduğuna ilişkin bilgilerdir! ABD’nin Esad’a yönelik baskıyı dirilteceği bilgisi dolaşıyor önemli mahfillerde. Bu hiç kuşkusuz İsrail’in de güle-oynaya yürüyeceği bir yol...Bu nedenle, alelacele yüzeysel gözlemlere dayanan pervasız yargılar kuranları, ‘Rusya, Suriye-İdlib’de kimi vuruyor’ sorusu duraksatabilir!..***Cumhurbaşkanı’nın Astana, Soçi sözleri, ABD’nin yeniden Suriye’ye dönüşü, bunun İran’a yönelik planının doğal cephesi olduğu, fazladan İsrail’in bu uzantıyı beslediği, üstüne, bu bütünlüğe ek “Yüzyılın Planı” olarak sunulan rezilliğin hepsinin zaman ayarına kurulması da apaçık ortada.Nihayet, Rus Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması da şu; Rusya, Astana süreci kapsamında Suriye’de çözüm konusunda üstlendiği yükümlülüklere bağlıdır”. (30/01) Ve Kremlin: “(Astana, Soçi’ye sadık olmadığımız) bunu kabul etmiyoruz. Rusya yükümlülüklerini tümüyle yerine getiriyor”. (31/01)ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ikisi arasında yaptığı açıklama ise daha izah edici!.. “Esad rejimi, İran ve Rusyabilmelidir ki İdlib’deki saldırılar kesinlikle kabul edilemez. Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye konusunda deneyimli bir lider. Ortağımız ve NATO müttefikimiz. Onun yanındayız. Kendisine Putin’e güvenemeyeceğini söylemiştik. Şimdi sonuçlarını görüyor”. Dışişleri Bakanı Pompeo’nun görüşü de tam budur.Şimdi soruyu tekrarlayalım mı? “Rusya, Suriye’de kimi vuruyor?”Suriye’de İdlib özelinde ele geçirilmeye çalışılan yollar Irak ve Akdeniz bağlantılarıdır. Bunlar İran-ABD savaşının artık cephesi olan Irak’la da bağlantılıdır, Akdeniz’e gidecek sözde bir Kürdistan/terör ve/veya İran koridoruyla da, Rusya’nın limanları/üsleriyle de...***Türkiye’nin kendisini karar vermek zorunda hissetmesi normal. Ama hangi seçenekler arasında?Sahada askeri güçler karşı karşıya gelmeye başladığında artık Ankara, ABD ile Rusya’dan hangisinin kendi beklentilerine/haklılığına yakın olduğunu ölçmek zorunda kalıyor.Türkiye’ye bu saldırılar nedeniyle yürüyecek yeni yüzbinler Ankara’nın sabrının çok üstünde. Sadece Ankara’nın değil, Avrupa’nın da. Bu yüzden Washington, İdlib’te çekilecek tetiğin uluslararası krize evrileceğini Ankara’ya söyledi. Ancak bu durum, ABD-Rusya çekişmesinde Türkiye’nin sağa-sola çekilmesiyle birleşiyor. Bu da stratejik stres/risk üretiyor.***28 Ocak’ta gerçekleşen Trump-Erdoğan görüşmesi, burada İdlib’in Amerika tarafından ele alınış biçimi önemlidir. ABD, Avrupa Kuvvetler Komutanı Wolters’in Türkiye ziyareti önemlidir. 30 Ocak’ta Türk ve Rus Genelkurmay başkanlarının görüşmesi önemlidir. 13 Ocak’ta Moskova’da MİT Başkanı Sayın Fidan ile Suriye istihbarat başkanının görüşmesi önemlidir! İsrail’den Fidan’a yükselen saldırılar, RAND’in raporunun zamanlaması önemlidir. Bu kadar “önemli halka”dan nasıl bir zincir yapacağız? Mesele budur...Dolayısıyla İdlib, paradigma değişikliğinin ön adımıdır. Bu yüzden, Türkiye’de vasatın ta kendisi olan televizyon ve gazete yorumcularının kestirmeciliğine sapmayınız.Kararı Türkiye verecek. Onlar da söylediklerini, yazdıklarını hiç söylenmemiş gibi yalayıp, panik halinde Ankara’ya uydurmaya çalışacaklar.
İran rejimi zorda mı?
İran rejimi zorda mı?
3 Ocak’ta Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve beraberindeki 9 kişi CIA ve MOSSAD işbirliğiyle düzenlenen suikast’la öldürüldüler. Süleymani’nin suikast öncesi günlerde bölgedeki hareketleri adım adım izlendi. İran derin devleti ve istihbaratının beyni olan Kasım Süleymani ‘nin Şam Havalimanı’ndan Bağdat Havalimanı çıkışına kadar tüm adımlarının bir muhbir ağı tarafından Pentagon’a aktarıldığı güvenilir kaynaklarca ifade edildi. Aslında Süleymani ve yanındaki milis güçlerin üst düzey yöneticileri kendilerinin fark edilmemesi için bazı tedbirleri almışlardı. Cham Wings özel havayoluna ait uçağa Şam’dan binen Kasım Süleymani ve refakatindeki yetkililerin adları uçak yolcu listesinde yer almadı. Süleymani Bağdat’a indikten sonra da gümrükten geçmedi. Buna rağmen Süleymani’nin Suriye’den kalkış ve Bağdat’a iniş yaptığı saatler, ABD ordusuna aktarıldı. Amerikan NBC kanalı, Kasım Süleymani’nin öldürüldüğü operasyonun ilginç ayrıntılarını paylaştı ve suikast ile ilgili çok çarpıcı iddialarda bulundu. Suriye’nin başkenti Şam’daki havalimanında muhbirlerden aldığı gizli bilgileri edinen CIA, Bağdat’a gitmek üzere havalanan İranlı General Süleymani’yi hangi uçağın taşıdığını tam olarak biliyordu. Süleymani ve Ebu Mehdi el Mühendis’i taşıyan iki araba ve eskortların her biri dört ‘’Cehennem Ateşi ‘’ füzesi ile donatılmış üç Amerikan insansız hava aracı tarafından vurularak öldürülmüşlerdi. NBC, operasyondan ABD Başkanı Donald Trump dışında sadece İsrail Başbakanı Netanyahu’nun haberi olduğunu ve saldırı konusunda ondan yardım alındığını ileri sürdü.Aslında, Kasım Süleymani’nin ölüm kararı Trump ve CIA Başkanı Haspel tarafından yapılan gizli bir toplantıda alınmıştı. Suikast’ten kısa bir süre önce ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ne yapılan Haşdi Şabi saldırısının arkasında Kasım Süleymani’nin olduğu MOSSAD tarafından tespit edilmişti. Ölüm kararının bizzat Trump tarafından Netanyahu ile paylaşıldığı biliniyor. Üstelik, suikastten birkaç gün önce, CIA Direktörü Gina Haspel’in, Başkan Trump’a, Süleymani’nin dirisi ölüsünden daha tehlikeli değerlendirmesinde bulunduğu ve suikast kararının bu değerlendirme sonrası alındığı, iddia edildi. Ayrıca, Kudüs Gücü Komutanı’nın öldürülmesinin Ortadoğu’da ABD’nin güvenliğini zayıflatmak yerine güçlendireceği kanaatına vardıkları iddia edilmişti.SÜLEYMANİ NEDEN ABD VE İSRAİL TARAFINDAN ORTADAN KALDIRILDIKasım Süleymani ile ABD arasındaki ilişkiler günümüzde tam anlamıyla deşifre olmuş durumda. ABD işgalinden ve bu işgalin açtığı kapılardan girerek yerleştiği bütün Irak topraklarında tam yetkili olarak dolaşma imtiyazı ve gücünü kullanabilirken ne olmuştu da ABD ve İsrail Süleymani’yi ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. Tali neden İran’ın Irak’taki varlığı artık giderek ABD işgalinden daha fazla rahatsızlık konusu haline gelmişti. Iraklılar SUNNİ ve Şİİ’ler ABD’den olduğu kadar İran’dan da bağımsızlıklarını istiyorlardı. Ancak asıl neden ‘’Tanrıyı kıyamete zorlamak” isteyen Evangelistlerle, Mescid-i Aksa’ya saldırmak için bölgede krizin derinleşmesini isteyen Siyonistler’e Trump yaklaşan seçimler nedeniyle göz kırparak destek istemektedir. İran’ın bölge ülkelerini ABD ile müşterek mücadeleye çağırması karşısında Türkiye’nin ihtiyatlı hareket etmesi elzemdir. Zira İran Türkiye ve Rusya ile birlikte Astana zirvesinde yer almasına rağmen PKK/PYD ve FETÖ terör örgütlerine neredeyse açık destek vermektedir. Bölgede devlet dışı ve devlet içi aktörlerin birlikte kullanması Kasım Süleymani’nin mezhepçi politikalarıyla iç içe geçmesi neticesi kan ve göz yaşı dökülmesine neden olunmuştur. İran bölgede ABD ile zımni bir anlaşma içinde Amerikan stratejilerine payanda olmuştur.Kasım Süleymani’nin ölümü ambargolar nedeniyle gittikçe zorlaşan hayat şartlarından dolayı iç muhalefeti törpüleyip, içeriyi de konsolide etmişti.Oysa şimdi uçak faciasından sonra, uçakta hayatını kaybeden İranlıların cenaze törenleri sırasında göstericiler “Diktatöre ölüm” sloganı ile yeniden sokağa döküldü. Rejim göstericilere karşı Süleymani’nin cenaze törenini kullandı, şimdi de protestocular uçakta hayatlarını kaybedenleri bahane ederek yeniden sokağa çıktılar. Her ne kadar Trump ABD’nin İran’ın rejimi ile ilgili bir sorunları olmadığını iddia etse de molla rejimi İran’da sallanmaktadır!
Şii, sana kardeşim diyebilir miyim?
Şii, sana kardeşim diyebilir miyim?
Son olaylar bazı şeyleri yeniden düşünmemizi gerekli kılıyor.Biz Ehlisünnet Müslümanlar olarak şöyle düşünürüz: doğru İslam, Efendimiz’in ifadesiyle onun ve ashabının yaşadığı İslam’dır. Oradan uzaklaşmalar dinin temel esaslarını yıkmadıkça İslam dışı sayılmaz ama uzaklaşmaları oranında yanlış ve sapma olarak görülür. Bu sebeple Şia, bütün sapmalarına rağmen Ehlisünnetçe İslam dışı sayılmamış, tekfir edilmemiştir. Bununla birlikte çok büyük hatalarına da hep dikkat çekilmiştir. Mesela sahabeyi dinden çıkmış saymaları Resulüllah’ın hanımlarına dil uzatmaları, masum bir imamlık fikri ortaya atıp imamları peygamberlere denk bir makamda görmeleri, takıyyeyi kendilerine güvenebilmemize imkân bırakmayan bir hale dönüştürmeleri bu azim hatalarının başında gelir. İran Anayasası’nın ikinci maddesi kaynak olarak Kuranıkerim’le beraber Resulüllah’ın sünnetini değil masum imamların sünnetini sayar.Şimdi soralım: Biz bugün İran’ı ne olarak göreceğiz? İran Şii’dir ve bu hatalara rağmen bizim kardeşimiz midir? Yoksa bir Pers devleti midir? Ya da ne kadarı ondan ne kadarı bundandır? Burada ‘biz’le kastımız elbette Türkiye değil Sünni ana damardır.İkinci mesele; aslında onlar Şii olarak kalsınlar, biz de Sünni olarak kalalım, İslam çerçevesi içerisinde gücümüzü birbirimizi zayıflatmak için kullanmayalım, mezhepçilik yapmayalım, birbirimizi tekfir etmeyelim, böylece İslam ümmetinin birliğini ve gücünü yeniden sağlamaya çalışalım, İslam medeniyetinde bütün ehli kıblenin yeri olduğunu bilelim diyebilmeli değil miyiz? Neden diyemiyoruz?Diyemiyoruz, çünkü şu anda Sünniliği İran’da yaymaya çalışan, bunun için Sünnileri Şia’ya karşı tahrik eden bir İslam ülkesi yok. Her ne kadar Selman geçmiş yıllarda Suud’un, Selefilik ihraç ettiğini itiraf etti ise de bu bir Sünnilik ihracı değil, aslında bir Amerikan projesi olarak Şii-Sünni çatışması için bir tahrik projesi idi. Oysa bugün İran’a baktığımızda problemli olmadığı bir sınır ülkesinin olmadığını görürüz. Pakistan’da Fatımiyyun Tugayları ile Afganistan’da benzer birliklerle Yemen’de Husiler ile Irak’ta Haşdi Şa’bi ile Suriye’de Hizbullah’la yaptığı şey Sünnilerle sürekli savaştır, oluk oluk Müslüman kanı akıtmaktır, bölge halklarını mağdur etmektir. Bu ülkelerin yakılıp yıkılmasında emperyalistlere destek olmaktır.Türkiye güçlü olduğu için bu tahribatı Türkiye’de bu ölçüde yapamıyor olması burada da faaliyetlerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Pek çok kanal, haber sitesi ve dernekler yoluyla Türkiye’de de benzer faaliyetleri sürdürüyor. Durum böyle olunca bizim bu ümmet ve kardeşlik çatısını geniş tutmamızın pratikte bir anlamı kalmıyor Çünkü karşımızdaki bize kardeş olarak bakmıyor.İslam toprakları Şiiliğin kavgacı yanıyla destek görmüş bir Pers milliyetçiliği, bir İran yayılmacılığı ile karşı karşıya.O zaman şu sorulara cevap vermekte zorlanırız: İran Şii’dir, farklı düşünsek de bizim kardeşimizdir diyebilecek miyiz? Onlar bizi asla böyle kabul etmiyorsa bizim bunda ısrarımız biraz safdillik olmaz mı?Gelelim Kasım Süleymanî’ye. Bu adamın Suriye’de, Irak’ta yaptıklarının Müslümanca bir izahı var mıdır? Kendi yaptıkları yetmiyormuş gibi, Rusya’yı Suriye’ye müdahaleye ikna eden ve şu anda kadın çoluk çocuk demeden sivilleri öldürmesine yol açan da bu adam değil midir?O zaman iki şeyi birbirinden ayırmamız gerekir; eğer biz Allah’ın rahmetinin genişliği oranında ümmetimizin çerçevesini, ehli kıble olmayı esas alıp geniş tutmak zorunda isek, elbette Şia bunun dışındadır diyemeyiz, onları da fikir zenginliklerimizi olarak görür, kendi aramızda anlaşmaya çalışırız. Biz buna hep var olmuşuzdur. Medeniyet perspektifi ise daha farklı bir şeydir. Ama bugünkü İran bu değildir ve biz onlarla bu İslam kardeşliğini asla sağlayamayız. Aslında sadece bugünkü İran’la değil mezhebini öne çıkaran Şia ile de tarihte bu hiç sağlanamamıştır, olmasını beklemek de hayaldir. Gerçekten de İran’ın sadece Sünnilerle çatışması bir tesadüf müdür? Tarihte hiç gayrimüslimlere karşı savaşları var mıdır? O halde safdillik edip bu beklentilere zaman ve enerji harcamamızın ne anlamı var?Bendeniz yıllarca Rabat’ta, Tahran’da bu ümitle mezhepleri yakınlaştırma toplantılarına katılan birisi olarak söylüyorum, bu bizim her zaman varız diyeceğimiz bir hayaldir ama onlar bunu asla kabul edemezler. Çünkü o zaman Şia olmaz. O halde yapacağımız en makul şey onlar gibi ötekine düşmanlık etmemek, ama onların da bu ölçüde bir ümmet birliğine katkıda bulunmasını beklemeden yolumuza devam etmektir.
Gelişmeler üzerine bâzı tahminler
Gelişmeler üzerine bâzı tahminler
Kâsım Süleymânî ve El Mühendis’in öldürülmesinden sonra ABD ile İran arasındaki gerilim tırmanıyor. Pekiyi bundan sonra neler olabilir? Evvelâ İran cephesinden bakalım. Şu çok açık ki ABD, uzun zamandır eveleyip gevelediği İran’ı “vurma” fikrini somutlaştıracak adımları atmaya karar verdi. Gerilimi tırmandıran taraf bizzat ABD ‘nin kendisi. Hâdiseler Bağdat’daki ABD Elçiliğinin Haşdi Şabi militan ve sempatizanları tarafından kuşatılmasıyla başlamadı. Evvelâ ABD Haşdi Şabi’yi ağır bir şekilde vurdu. Elçiliği basmaya mâtuf hareketin arkasında da , belki de yanılıyorumdur ama, CIA’nın tesiri olduğunu kuvvetle tahmin ediyorum. Amerikan kamuoyunun hâfızasında kötü izler bırakmış eski bir senaryonun ısıtılması gibi geliyor bana. Bedeli de olabilecek muhtemel bir askerî harekât için kamuoyu oluşturulmak isteniyor. Kâsım Süleymânî gibi karizmatik bir figürün öldürülmesinin İran’ı çığrından çıkaracağı ve aşırı eylemlere iteceğinden eminler. İran bunu yaptıkça, ABD dozu arttıracak ve nihâyet İran’ı “hakikî mânâda” vuracak. Pekiyi İran bunu görüp “tansiyonu” düşürebilir mi? Bu kanâatte değilim. Pek çok değerlendirme, İran’ın bu sûikast ile îtibâr kaybettiği ve bunu telâfî etmek için “intikâm” almak mecbûriyetinde olduğuna işâret ediyor. Yanlış değil; ama eksik. Kanâatimce, İran bunu yapmayıp sessiz kalsa da kendisini bekleyen âkıbetten kurtulabilecek değil. Yâni her hâlükârda ABD İran’ı ağır bir şekilde vuracak. Buna bir kere karar verildi. Yapılanlar İran’ı “mindere çekmekle” alâkalı. İran karşılık vermeye başladı bile. Yapabileceği ,bu karşılıkları “düşük yoğunluklu” tutmak ama, sıkı bir propaganda faaliyetiyle bunları kendi kamuoyuna “yüksek yoğunluklu” karşılıklar gibi arz etmek olabilir. Ama bu sûretle senaryoyu değiştireceğini zannetmiyorum. ABD, muhtemeldir ki İngiltere ile berâber , belki de NATO’yu devreye sokarak aklına koyduğunu yapacak. Bugüne kadar, rejimi yalnızlaştırmak ve zayıflatmak için her yolu denediler. En son denemelerden birisi İran Şiîliği ile Irak Şiîliğini çatıştırmaktı. Son adım, yâni sûîkast ise tam tersine rejimi şimdilik pekiştirdi ve güçlendirdi. Şu ana kadar rejimi zayıflatmak için uğraşan ABD neden hem Irak hem de İran Şiîliğini bu kadar yakınlaştırsın ki? Bunun hedefi sağlama almakla alâkası olduğunu ve ABD’nin niyetini açığa çıkardığını düşünüyorum.Plânlananın İran’ın doğrudan işgâli olmadığını söyleyebilirim. Ama İran çok ama çok ağır bir bombardımana mâruz bırakılarak teslim olmak zorunda bırakılacak. Taktik nükleer silâh kullanımının da buna dâhil olduğunu söyleyebilirim. Saddam karşılığı olmayan bir kimyasal silâh varlığına sâhip olmak suçlamasıyla lânetlenip yok edildi. İran’da bir nükleer santralin varlığı , bu “şeytânî” gücün nükleer silâh üretme peşinde olduğunun açık bir delili sayılacak.Bu tırmanmada Trump’ın ön aldığı söyleniyor. Doğrusu bu fikirde değilim. Bu karar CENTCOM’un karârı olarak gözüküyor bana. Trump, pragmatik bir tavırla bunu üstlendi. Hem azil sürecini buharlaştırmak, hem de önümüzdeki seçimleri farklı kazanmak için.İran’ın vurulması,kaçınılmaz bir şekilde Irak’ın da vurulacağını düşündürüyor. Daha dramatik safhalarda bunu Lübnan’ın da tâkip edeceğini ; diğer hesaplaşma ayağında Körfez ve Yemen’in olacağını kestirmek zor olmasa gerekir. Hâsılı Sûriye’ye ,Irak ve İran da eklemlenmiş oluyor. Ama süreç içinde üç devletin , Rusya, İngiltere ve Türkiye’nin takınacakları tavırlar da hayli belirleyici olacak.BREXIT ile Muhafazakârların kazandığı ezici seçim zaferi İngiltere’yi yeniden baskın bir aktör hâline getiriyor. Bunu yazdık. Artık Ortadoğu’ya daha fazla müdâhil bir İngiltere seyredeceğiz. Bu müdahalelerin daha çok bir “surf “ şeklinde yürüyeceğini düşünüyorum. Kâh ABD ile saldırgan bir temelde; kâhABD’yi yatıştıran “iyi polis” rolünde..Bâzen de ABD ile rekâbet derecesinde. Bunun test edileceği ilk hâdise İran . Yatıştırıcı mı olacaklar , değilse İngiliz uçakları İran semâlarında boy mu gösterecek?Rusya şaşırtıcı bir sessizlik içinde. Bunu, ABD’nin İran’ı bitirme plânlarına örtük destek vermek olarak değerlendiriyorum. Rusya, husûsen Johnson’ın Rusya ile ilişkileri düzelteceği vaadi ile rahatlamış görünüyor. Diğer taraftan İsrâil mi İran mı diye bir ikilemde kalırsa Rusya’nın ilk seçeneği tercih edeceğini düşünüyorum. İran ile Sûriye’de müttefik olmak Rusya’nın çok da hoşuna giden bir “gidişât “ değil. Tırmanan süreçte Rusya’nın geri duracağını ve ABD’yi durdurmak için “tek başına” herhangi bir girişimde bulunmayacağını düşünüyorum. Ama İngiltere bu adımı atarsa elbette Rusya da, muhtemelen Almanya, Fransa ve Türkiye’nin de dahliyle “yatıştırıcı” cephede yer almaktan geri kalmayacaktır.Türkiye’nin bu karmaşık denklemde nerede durduğu ve neler yapabileceği ayrı bir yazının konusu.. Devam edeceğiz…
Baklava bizim eve gidiyorsa sana ne
Baklava bizim eve gidiyorsa sana ne
Üsküdar’da Şakirin Camiinin abdesthanesinde 3 yıldır ikamet eden Selahattin abi bile Trump’la ağzını açıp Putin’le kapatıyor.Ben “Bir şeye ihtiyacın var mı” diyorum.O “Türkiye’yi sıkıştırıyorlar” diyor.Ben kişisel hayatıyla ilgili sorular sordukça o bana Suriye’den Irak’tan, İran’dan, Rusya’dan ve ABD’nin yaptıklarından bahsediyor.“Karnın açsa bir şeyler alayım” diyorum.“Karnımı doyurdum” diyor.“Sabahlık bir şeyler alayım” diyorum.“Yok, sabaha Allah Kerim” diyor.Sonra da uyarıyor laf arasında; “Sakın bana sormadan bir şeyler alma.Geçenlerde bırakmışsın yatağın üstüne bir şeyler.Bozulmasın diye yemek zorunda kaldım”.Tamam diyorum ve dinlemeye devam ediyorum.Bu kadar haberi nereden duyuyor bilmiyorum.Yani dünyanın gündemini yine medya ve siyasiler belirliyor.**2020 yılına İslam coğrafyasında sürdürülen ABD ve Rusya’nın başını çektiği ekonomik ve siyasi savaşlarla ve Avusturalya kıtasındaki milyonlarca hayvanın ölümüne yol açan yangın faciasıyla girdik.Çevresel ve siyasal iklim değişikliğinin sonucu olan sosyal ve iklim afetleri, dünyanın her yanında insanoğluna her alanda bedel ödetmeye devam ediyor.Ama kimin umurunda!Kim farkında!**Hafta sonu köye yaptığım akraba ziyaretinde de gündem dış politik gelişmelerdi.Ben köydeki tarım ve hayvancılıkla ilgili sorular sordukça onlar bana Trump’ı, Suriye’yi ve Irak’taki gerginliği anlattılar.Irak, Suriye’deki gelişmeleri savaş filmi izler gibi izledikleri belli oluyordu.Yorum yapabilecek kadar da bilgi sahibiydiler.Köydeki sosyal ve ekonomik sıkıntılardan üstü kapalı bahsederlerken, Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle ilgili bütün ayrıntıları tek tek anlatıyorlardı.Demem o ki medyanın gündemi ne ise şehirlerde yaşayanlarla köylerde yaşayanların gündemi oydu.2019 yılı herkesin kendisiyle ilgili konuşmaktan kaçındığı ve dünya gündemini takip etmenin moda olduğu bir yıl oldu.Sanırım bu sadece bizim ülkemize has bir durum değil.Küresel bir akım bu.Dış politikayla ilgilenmek medyaya da insanlara da cazip geliyor.**Bahsimizi Nasreddin Hoca ile kapatalım.Çarşıda dolaşırken gevezenin biri:- “Efendi, az önce nar gibi kızarmış bir tepsi baklava götürdüler” demiş.Hoca aldırış etmeksizin;- “Bana ne ?” demiş.- “Amma, baklava tepsisini sizin eve götürdüler” demiş geveze.Hoca terslemiş adamı;- “O zaman sana neBiz konuştukça o büyüyorModa olan gündemi meraklılarına bırakarak ekonomideki son verilere bir göz atalım;Bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü TL bazında son 6 yılda yüzde 214 büyümüş.İstihdam rakamlarına göre ise sektörün büyüme oranı yüzde 39. İstihdam 6 yılda 100 binden 139 bine yükselmiş. TÜBİSAD’ın Bilgi ve İletişim Teknolojileri Sektörü 2013 - 2018 Pazar Verileri raporuna göre; BİT sektörünün pazar büyüklüğü 2013’te 61 milyar liraydı.2018 yıl sonu itibarıyla 131,7 milyar TL’ye ulaştı.Yani kronik işsizliği en fazla azaltan bu sektörün geleceği parlak. Sektörün geleceğinin parlak olduğu çarşı pazardan da anlaşılıyor.Ana caddelerin en kalabalık yerlerinde ve köşe başlarında cep telefonu bayileri var artık.İstanbul’un yağmura ihtiyacı varBugün İstanbul`un günlük ortalama su tüketimi yaklaşık 3 milyon m3’ tür.Bu üç milyon m3 suyun 734 bin m3’ü birinci aşaması tamamlanan Melen Projesinin 1. Aşamasından temin edilmektedir. 397 bin m3’ü ise Yeşilçay Sistemi üzerinden İstanbul`a verilmektedir. İstanbul`un tükettiği yaklaşık 2 milyon m3 su ise İstanbul’un eski su kaynaklarından temin edilmektedir. Bu gün itibari ile İstanbul`un mevcut su kaynaklarının doluluk oranı yüzde 38’lere düşmüştür.Bunlar TMMOB Kimya Mühendisleri Odasının açıkladığı veriler.Temenni ederiz ki hızla artan nüfus ve şehirleşmenin etkisiyle günlük su ihtiyacı sürekli artan İstanbul bu kış mevsiminde yeteri kadar yağış alır da yazın su sıkıntısı çekmez.Yoksa kurak geçen her mevsim, artan kentleşme ve nüfus, İstanbul için su açısından büyük bir tehdit.
Ortadoğu’da ne mezhepçi, ne isyancı, ne de emperyalistlerin uşağı olacağız!
Ortadoğu’da ne mezhepçi, ne isyancı, ne de emperyalistlerin uşağı olacağız!
Her şey Irak’la başladı ve yine Irak’la devam ediyor. 2003 yılında ABD emperyalizmi Irak’ı işgal etti. Oysa uzun süre Baas rejiminin lideri Saddam’ı desteklemişti. İran İslam Devrimi’nin yayılmasını engellemek için ona her çeşit silah vermişti. Saddam da zamanla gücü kendinden vehmederek hareket etti. Sünni Arapları egemen hale getirdi. Şii Araplara( elbette Şii Türkmenlere) her çeşit zulmü reva gördü. Oysa Irak nüfusunun çoğunu bunlar oluşturuyordu. Kürtlere Halepçe’de tarihin en büyük kimyasal silah katliamlarını uyguladı. Bunlarla da yetinmeyerek sonunda Kuveyt’i işgal etti. ABD, eliyle büyüttüğü bu diktatör ve rejimine işgal ile son verdi.ABD emperyalizminin Şiileri ya da Kürtleri kurtarmak diye derdi yoktu. Onun derdi, İslam dünyasında isyan hareketleri ile yükselen anti-emperyalizmi “İslam içi savaşa” kanalize etmek. Irak’ta kurduğu düzen ile bunu sağladı. El-Kaide, Zerkavi ile beraber DEAŞ’a dönüştü. DEAŞ lideri El-Bağdadi, ABD’nin 25 bin Baas subayını tuttuğu Bucca hapishanesinde tutulmuş ve Saddam’ın kurmay istihbarat başkanı Hacı Bekir de her zaman onun yanında yer almıştı. Bu defa dışlanan Sünni Araplar, Baas subayları ve Sünni aşiretlerdi. Bunlar da büyük bir öfkeyle Şii karşıtlığına yöneldiler. IŞİD mezhep, aşiret ve Baas ideolojisinin koalisyonuydu. Şii egemenliğine tepkiden doğdu. Camiler bombalandı, türbeler bombalandı. Şii ve Sünni karşıtlığı temelinde ölümcül mezhepçilik tohumları ekildi.ABD emperyalizmi, elleriyle ürettiği El-Bağdadi’yi yine kendi elleriyle öldürdü. Ancak bu defa da Irak’ta İran hakimiyeti doğmuştu. Hizbullah, Haşdi Şabi, Saraya El-Horasani gibi “devlet terör” yapıları hâkim hale gelmişti. Başlangıçta bu milis güçleri örgütleyen Kasım Süleymani desteklendi. DEAŞ ve El-Kaide gibi Şii olmayan(selefi demek daha doğru. Çünkü bunların teolojisi Sünni değil) isyanlara karşı Süleymani’nin önü açıldı. Haşdi Şabi, yüzbinleri geçen fanatik, Şiici ve sivil bir örgüttü. Öldürmeye ve ölmeye inanan insanlardı. Süleymani’nin emrinde İslam topraklarında mobil katliamlar yapıyordu. Aslında İran’ın, Fars emperyalizmini yaymak için kurduğu bir fanatik terör örgütü. Irak’ta iç savaş durulunca Haşdi Şabi ordu içine yerleştirildi.Irak halkı sokaklara çıkarak artık İran ve ABD emperyalizmlerinden kurtulmak istediklerini söylüyordu. Hükümet düştü, millet iş ve bağımsız vatan istiyordu. Barışçıl eylemler kısa sürede bütün Irak’ta yayıldı. Ama Süleymani kasaplarını bunların üzerine sürdü. Ateş, kan ve bombalarla göstericileri dağıttı. Birçok kişi öldü. Ezici çoğunluğu Şii olan bu protestocular, en fazla İran’ı kızdırdı. Çünkü hem Şii’ydiler hem de İran’ı istemiyorlardı. Bu tutumları İran’ın Şiiler üzerinden yürüttüğü Fars emperyalizmi imajını yerle bir ediyorlardı. Sonrasında da “Allah bazen kafirlerle zalimleri tokatlar” ilkesi yerine geldi. Süleymani’nin Irak üzerindeki zulmü ABD eliyle son buldu.Elbette Irak’taki Şiiler, Sünniler ve Kürtler ABD’nin umurunda değil. Onun umurunda olan İran emperyalizminin kendi çıkarları ve İsrail çıkarlarına dokunmasıdır. ABD, Irakta “düzeni ben kurdum yine onun nasıl yürüyeceğine ben karar veririm” diyor. Siyonist lobilere selam çakıyor. Körfez rejimi monarşilerin İran korkularını teskin ediyor. Rusya’ya Ortadoğu’da İran üzerinden milislerle istediği adımları atamazsın mesajını veriyor. Şimdi Rus emperyalizmine gün doğdu. İran ona daha fazla ihtiyaç duyacak. İran ondan ve Çin emperyalizminden daha fazla silah alacak. Eğer İran’ın nefesi kaldıysa…Çünkü İran’ın içi kaynıyor. Halk açlıkla ve sefaletle pençeleşiyor. Kadınlar başta olmak üzere özgürlük gösterileri dinmiyor. İran da Süleymani’nin ölmesini bunlarla başa çıkmak için kullanacak. Yeni yas etrafında ulusal birlik ve güvenlik algısı üretilecek. Zaten yas geleneği İran Şii kültüründe oldukça güçlü. Süleymani’nin ölümünü ulusal yasa transfer ederek açlık ve gösteriler bir süre dinecek.ABD-Rusya emperyalizmleri Süleymani’nin katledilmesiyle daha çok silahlar satacaklar ve diktatörlerin güvenlik taleplerinden daha fazla para kazanacaklar. Efendiliklerini daha fazla hissettirecekler. Biz Müslümanlar, bu emperyalizm ağalarının/efendilerinin ektiği mezhepçilik fitnesine, terör kaosuna ve yağma eylemlerine hayır diyoruz. Ne mezhepçi olacağız, ne isyancı olacağız, ne de emperyalizmlerin taraftarları olacağız. Halklarımızı, topraklarımızı ve özgürlüklerimizi savunacağız. Türkiye’nin Libya’daki adımı da bunu anlatıyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.