Anlamsızlaştırdıklarından mısınız?
Düşünce Günlüğü
Anlamsızlaştırdıklarından mısınız?
Kelime ve kavramlar; kültür ve inancın nesillere aktarılmasında asma köprülerdir. Bu köprüler mazinin geleceğe bağlantı noktası olmakla; cehveri himaye etmek için de en elverişli güzergâh. Öyle ya; asma köprüler, yokluğunda geçişin mümkün olmadığı yüzeyler üzerine kurulur ve uzak mecraları kavuşturur. Nesilleri birbirine bağlayan kavramlar da tıpkı asma köprüler gibi birbirine kavuşması gereken uzakları yakın etmektedir.
Yeni Şafak
Değerlerimiz bizim için gerçekten değerli mi?
Değerlerimiz bizim için gerçekten değerli mi?
Birtakım kullanışlı kavramlar var, o kavramların içine iyi kötü demeden her şeyi tıkıştırabiliyor, istediğimiz gibi eğip bükebiliyoruz. ‘Değerler’ kavramı da, çuvallaştırdığımız o kavramlardan biri... Çoğul olduğu için belli bir değerden değil, tek tek ‘değer’lerden oluşan bir değerler bütününden söz etmiş oluyoruz. Kullanım biçimimizden anlaşıldığı üzere, toplumsal hayatımızı o değerler üzerine inşa ediyor, o değerleri yaşatabildiğimiz ölçüde toplumsal gidişatımızı sağlıklı bir çizgide sürdürebiliyoruz. İşin teorisi böyle...Video: Değerlerimiz bizim için gerçekten değerli mi? Ya pratiği? Bu soru, kendimize, etrafımıza, birbirimize çok sık sorduğumuz sorulardan biri değil! Olur olmaz her bahse iddialı bir paragraf açıyor ve içinde ‘değerler’ kavramı geçen soyut cümlelerle meseleyi açıyor, ancak sözü o değerlerin somut karşılıklarına hiç getirmeden, adeta getirmemeye özen göstererek iddiamızı tamamlıyoruz. Bu sebeple ki iddiası pek çok olan ve fakat o iddiaların parmakla gösterilebilecek pek bir karşılığı olmayan karmaşık bir hayatımız var. Ve genel gidişatımız yazık ki bu manzarayı tersine çevirebilecek bir yöne doğru da gitmiyor. Acizane kanaatim o ki; bu meselede içine düştüğümüz en temel hata değerleri toplum olarak yaşatabileceğimiz zannıdır. Değerleri elbette toplumlar yaşatır; ancak kendisi de bir yönüyle soyut bir kavram olan ‘toplum’un, tek tek fertlerin hayatlarıyla, insanlıklarıyla, hassasiyetleri ve liyakatleriyle can verdiği ve karakterini inşa ettiği bir yapı, bir bütün olduğu gerçeğidir bunu bize söyleten. Her şeyi makro planda düşünmekle, hayatın gerçekleştiği asıl yeri, kendi hayatlarımızı, kendi kalp ve zihin dünyamızı, kendi küçük sosyal çevremizi, o çevre içinde sürdürdüğümüz ilişkileri ve o ilişkiler içinde kendi insanî karakterimizi gözden kaçırıyoruz. Üstelik, söylemek acı veriyor ama bunu belki de bile isteye yapıyoruz. Aklıselimi, ahlakı, iyiliği, dürüstlüğü, adaleti, hakkaniyeti, diğerkâmlığı, inceliği, güzelliği ödediğimiz vergilerle, toplumsal kampanyalarla, özlü sözler ya da gösterişli bilboardlarla ayakta tutabilmek mümkün olsa, bu bütçelerden her türlü payı ayırmayı haklı kılacak bir kolaylık olurdu bizim için. Ama bu mümkün değil! Bütün bu değerleri tek tek hayatlarımızda birer gerçeklik kılarak, hayatımızın her anında bunun mücadelesini vererek, karşılaştığımız her müşkülde insan olmaya, öyle kalmaya dikkat ve sadakat göstererek ancak yaşatabiliriz. Önce ferdî planda, sonra toplumsal hayatta... Toplumsal bir röntgenimiz çekilse bugün; aynı toplumun içinde birbiriyle sürekli didişen, birbirinin hakkına hukukuna riayetkâr olmaktan hızla uzaklaşan, ahlaklı davranışı hep başkalarında görmek isteyen, yargılarken kaba ve katı, severken ölçüsüz ve bencil, meseleleri derinliğine kavramak yerine zihnini klişelere teslim eden, tabii olan her şeyi tahrip eden, muhasebesiz, muhakemesiz, her oltaya gelen, her zokayı yutan, her rüzgara kapılan, liyakate sahip çıkmayan, değerlerinden yeni değerler üretemeyen ve yeniliklerle kaidesini kaybeden bir vaziyet arzederiz büyük ölçüde. Oysa bütün gün, bütün günler boyunca sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, akademik, medyatik her zeminde büyük bir iştah ve cüretkârlıkla bu ‘değerler’ sakızını çiğneyip durmuyor muyuz biz? Evet, Hayatımızın neredeyse her anında ‘değerler’ başlığı altındaki bütün bu kavramları duymaya devam ediyoruz ama belli ki can kulağımızla değil! O halde bir muhakemeye, bir muhasebeye, bir yüzleşmeye vesile olması niyazıyla başladığımız soruyla bitirelim bu yazıyı: Değerlerimiz bizim için gerçekten değerli mi?
Güzel iyilik
Güzel iyilik
Oldukça basit bir cümle: İyilik iyidir. Basit kelimesi için sözlüğe bakalım: Sâde, ârızasız, açık, geniş, yaygın, yalın, kolay. Zaten ‘kolaylaştırınız’ deniliyor. Zorlaştırmayınız.Video: Güzel iyilikDünyanın en cömert milletiyiz, ülkesiyiz. Üstelik bu, hiçbir karşılık beklemeden, hesap gütmeden yapılıyor. Siyaset değil, insaniyet adına. Allah rızası için. Güzellik işte buradan başlıyor.İnsanımızın merhametli ve maharetli eli, en uzak yerlere kadar ulaşıyor. Çoktan herkes verir, verebilir. Kıymetli olan, azdan verebilmektir. Veriyoruz.Yetmiş yıllık kasıtlı politikalar sonucu bazı vasıflarımızı kaybetmiş olabiliriz. Özünden uzaklaşanlar, kaynağına hasımlık edenler elbette var. Hep olumsuz örnekler önümüze konulduğu için çoğunluğu böyle sanıyoruz. Hayır. Her ağacın çürük meyvesi olur. Kalanlar nasıl? İyi ve fazla.Bizi ayakta tutan sütunların sağlam olduğunu görüyoruz. Merhametli millet olma özelliğimiz devam ediyor. Dirayetimiz hâlâ kırılmadı. Metanetimiz sürüyor. Dayanışma duygumuz yüksek. Samimiyiz. İyilik yaparken, yardım ederken, karşılık beklemiyoruz. Son söz: Dua et yeter.Ciddi musibetler atlattık. İmtihanlardan geçtik. İç ve dış saldırılara maruz kaldık. Siyasi ve maddi operasyonları göğüsledik. Sonuç? Milletin irfanı ve gayretiyle beraber mazlumların, gariplerin, misafirlerin duası. Başka türlü izah etmekte zorlanıyoruz.***İyiliği yalnızca yardımlaşmaktan, ihtiyaç sahiplerini sevindirmekten ibaret görenlerden değiliz.İyilik kavramının geniş bir çatısı var. Misal: Bize fenalık eden insanlardan bile duamızı esirgemeyiz. Allah ıslah etsin. Bu da bir iyilik çeşidi değil midir?Genellikle durmamız gereken yerde ve sınırda durmuyoruz. Böylece yerimizi ve haddimizi bilmemiş oluyoruz. İnsanın yerini ve haddini bilmesi de iyiliktir. Hem kendine, hem başkalarına yaptığı bir iyilik. Sınırı geçen insanın nerelere kadar gittiğini her gün görüyor ve yaşıyoruz. Üzücü şeyler.Hakkına razı olmayanlar için haksızlık yapma kapısı hızla açılır. Hakkaniyetten ayrı düşmek bizi zalimlerden yapar. Adı üstünde; düşmek. Hakkına razı olmak, hakkaniyet yolundan ayrılmamak da kıymetli bir iyiliktir. Kimseye zarar vermemiş oluruz.Dostlarımızın, kardeşlerimizin hukukunu ve izzetini korumak zorundayız. Bu öncelikle kendimize iyiliktir. Koruyan korunur. Maalesef bazen şöyle oluyor: Korumamız gereken bir şeyi kullanırken buluyoruz kendimizi. Değerleri, emanetleri, insanları…Galiba bu: En büyük iyilik, güzel örnek olmaktır.***Elimizden ve gönlümüzden çıkan her iyilik, bereketiyle beraber geri döner. Bildiğimiz ve inandığımız budur.İnsan bir başkasına değil, evvela kendisine iyilik yapar. Bir yeteneğin elinden tuttuğumuzda, bir suyun önünü açtığımızda, manevî olarak elimizden tutulur, önümüz açılır. Zayıflarla birlikte biz de kuvvetleniriz. Onlar ayağa kalkar, biz ise yürürüz.
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif
Ömer Lekesiz
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif
Mütefekkir kolay yetişmez, diğer bir söyleyişle kolay mütefekkir olunmaz. Onun öncelikle kelimelerle, dil ile ülfetinde samimi ve ısrarlı olması gerekir. İlkin bunlar üzerinden önceki yazımızda zikrettiğimiz düşünme tarzlarıyla birlikte bilme hayret ve zevkinde, bunu ölüm döşeğine kadar sürdürecek şekilde tutkulu olmalıdır. Mütefekkir olmanın şekli zamana ve şartlara göre değişse de, değişmeyen onun tüm zamanları gözeterek düşünüyor olmasıdır. Bu nedenle güncel olana itibar etmez, geçmişte başkalarınca söylenenlerin hakkını da koruyarak gelecek zamanın düşüncesinden erkenden pay almaya çalışır; ibnü’l-vakt gibi görünürse de aslında zikrettiğimiz bağlamda bir ebu’l-vakttir. Mütefekkir felsefeci değildir. Kendi mesleğine / meşrebine, uygun ya da yakın olan felsefeyi özümleyerek, kendi bilgisinde dönüştürebilendir ve yine de bu manada mütefekkirin felsefeyle ilgisi bir tenezzül meselesidir. Onun iki ayağı da dinde sabittir. Zira, İslami terminoloji esasında, mütefekkirin düşüncesinde din ve dünya ayrımı yoktur; o ikiliğe düşmeden tek bir yekunun içinden konuşur; hayat, burası ve ötesi olarak ayrılmayan, fiil planında birinin diğerinin varlık şartı olduğu bir bütündür. Mütefekkirin kendi zamanından nasibi, çiçeğin ağaçtan nasibi gibidir; o hem verili düşünceyi telvin eder, hem de ona kendisine mahsus yeni bir renk tonu ekler. Mütefekkir, düşüncelerinden dolayı sadece Allah’a karşı sorumluluk duyar; O’nun emrince yükümlendiği işinde kendi iktidarını kurar ve bu iktidarının biricikliğinde bir eksilmeye, gölgelenmeye sebep olmamak için, sair tüm iktidarlardan ve muktedirlerden şiddetle kaçınır; sultanlardan dost, paşalardan arkadaş, zenginlerden yâren seçmez. Münevvere gelince:Arapça nwr kökünden gelen tenvir’e dahil olarak münevver, aydınlatılmış, ışık(landırılmış) demektir. Râgıp el-İsfahanî’nin tasnifiyle, basiret gözüyle akledilen ve görme duyusu olan göz vasıtasıyla idrak edilen nurun, insan düşünüşündeki etkisi ya da karşılığıdır. Nur aracılığıyla düşünebilmesi bakımından münevver, aslen nurun içinde duran mütefekkirin ve kendi zamanının güncel düşüncesinin ve hadisatın ona verdiği yeni bilginin çocuğudur. Bu manada münevver, ibnü’l-vakttir. Kendi zamanında aydınlatılan olarak, kendi zamanını aydınlatmakla mukayyettir. Ki, bu yönüyle, kendisinden sonradan gelenlerin, onun zamanını yine onun üzerinden idrak edebilmeleri bakımından da varlığı son derece değerlidir.Mütefekkirin bir yekun içinde durmasına karşılık, münevver tafsilata tabidir. Bu nedenle her şair, yazar, incelemeci, araştırmacı, gazeteci kendi kulvarında münevverdir. Yine bu tafsilata tabi olarak münevverlik müstakil bir iktidar oluşturmaz; sanat, ekonomi ve siyasetin kendi devrindeki iktidarına tutunarak onlardan pay alır. Bundan pay alamayan ya da mevcut iktidar pastasından bir şey kapamayan münevver, yine o mevcudiyetle mukayyet olarak kendisini sadece muhalif olarak konumlandırabilir. Dolayısıyla münevver dostunu sultandan, arkadaşını paşadan, yarenini zenginden seçer ki, aydınlatılmış olmasının ona yüklediği aydınlatma görevini ilgililerine yöneltebilsin. Zira o mütefekkir gibi tüm zamanlara ve dünyalara değil, sadece kendi vaktine ve yeryüzüne aittir. Bir önceki yazımızda zikrettiğimiz akıl ve ilim yönünden birini kendi vasatının üstünde ya da onu kendi vasatının altında bir şeyle nitelemenin haksızlık olması hükmünden hareketle münevveri, mütefekkir ya da sıradan bir düşünme ilgilisi olarak nitelemenin haksızlık olacağına tekrar vurgu yapmamız elzemdir.Kendi zamanıyla mukayyet olan münevver, mütefekkir için sadece bir düşünceye sakalık eden biri olabileceği gibi, şu ya da bu oranda akıldan pay almadaki müşterekliğin fevkinde, kendi aklının farkını, işlevini ve misyonunu idrak etmekle halk yığını içinde farklılaşa bilendir. Ârif ise:Arapça ‘rf kökünden gelen ârif, Râgıp el-İsfahanî’ye göre bir şeyi tefekkür ederek ve etkisinin veya sonucunun üzerinde düşünerek idrak eden kimse demektir; ârifin zıddı münkirdir; ârif olabilen kişi, aynı zamanda mârifet sahibidir. Özü itibariyle mütefekkire yakın bir anlamdaymış gibi görünmesine rağmen, onun gibi kesbî değil, vehbîdir. Diğer bir söyleyişle mütefekkir de ârifliğe mazhar olabilecekken, ârifin mütefekkirliği bir tenezzül meselesidir. Kelime, vehbiyyetten / tasavvuftan nasipli olduğu için, mahiyeti ve muhatapları yönünden de her devirde tartışmalara konusu ola gelmiştir. Abdürrezak Kâşânî’ye göre ârif “Hakkın nefsini müşahede ettirdiği kimse”dir.
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif
Ömer Lekesiz
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif
Mütefekkir kolay yetişmez, diğer bir söyleyişle kolay mütefekkir olunmaz.Onun öncelikle kelimelerle, dil ile ülfetinde samimi ve ısrarlı olması gerekir. İlkin bunlar üzerinden önceki yazımızda zikrettiğimiz düşünme tarzlarıyla birlikte bilme hayret ve zevkinde, bunu ölüm döşeğine kadar sürdürecek şekilde tutkulu olmalıdır.Mütefekkir olmanın şekli zamana ve şartlara göre değişse de, değişmeyen onun tüm zamanları gözeterek düşünüyor olmasıdır. Bu nedenle güncel olana itibar etmez, geçmişte başkalarınca söylenenlerin hakkını da koruyarak gelecek zamanın düşüncesinden erkenden pay almaya çalışır; ibnü’l-vakt gibi görünürse de aslında zikrettiğimiz bağlamda bir ebu’l-vakttir.Mütefekkir felsefeci değildir. Kendi mesleğine / meşrebine, uygun ya da yakın olan felsefeyi özümleyerek, kendi bilgisinde dönüştürebilendir ve yine de bu manada mütefekkirin felsefeyle ilgisi bir tenezzül meselesidir.Onun iki ayağı da dinde sabittir. Zira, İslami terminoloji esasında, mütefekkirin düşüncesinde din ve dünya ayrımı yoktur; o ikiliğe düşmeden tek bir yekunun içinden konuşur; hayat, burası ve ötesi olarak ayrılmayan, fiil planında birinin diğerinin varlık şartı olduğu bir bütündür.Mütefekkirin kendi zamanından nasibi, çiçeğin ağaçtan nasibi gibidir; o hem verili düşünceyi telvin eder, hem de ona kendisine mahsus yeni bir renk tonu ekler.Mütefekkir, düşüncelerinden dolayı sadece Allah’a karşı sorumluluk duyar; O’nun emrince yükümlendiği işinde kendi iktidarını kurar ve bu iktidarının biricikliğinde bir eksilmeye, gölgelenmeye sebep olmamak için, sair tüm iktidarlardan ve muktedirlerden şiddetle kaçınır; sultanlardan dost, paşalardan arkadaş, zenginlerden yâren seçmez.Münevvere gelince:Arapça nwr kökünden gelen tenvir’e dahil olarak münevver, aydınlatılmış, ışık(landırılmış) demektir. Râgıp el-İsfahanî’nin tasnifiyle, basiret gözüyle akledilen ve görme duyusu olan göz vasıtasıyla idrak edilen nurun, insan düşünüşündeki etkisi ya da karşılığıdır.Nur aracılığıyla düşünebilmesi bakımından münevver, aslen nurun içinde duran mütefekkirin ve kendi zamanının güncel düşüncesinin ve hadisatın ona verdiği yeni bilginin çocuğudur. Bu manada münevver, ibnü’l-vakttir. Kendi zamanında aydınlatılan olarak, kendi zamanını aydınlatmakla mukayyettir. Ki, bu yönüyle, kendisinden sonradan gelenlerin, onun zamanını yine onun üzerinden idrak edebilmeleri bakımından da varlığı son derece değerlidir.Mütefekkirin bir yekun içinde durmasına karşılık, münevver tafsilata tabidir. Bu nedenle her şair, yazar, incelemeci, araştırmacı, gazeteci kendi kulvarında münevverdir. Yine bu tafsilata tabi olarak münevverlik müstakil bir iktidar oluşturmaz; sanat, ekonomi ve siyasetin kendi devrindeki iktidarına tutunarak onlardan pay alır. Bundan pay alamayan ya da mevcut iktidar pastasından bir şey kapamayan münevver, yine o mevcudiyetle mukayyet olarak kendisini sadece muhalif olarak konumlandırabilir. Dolayısıyla münevver dostunu sultandan, arkadaşını paşadan, yarenini zenginden seçer ki, aydınlatılmış olmasının ona yüklediği aydınlatma görevini ilgililerine yöneltebilsin. Zira o mütefekkir gibi tüm zamanlara ve dünyalara değil, sadece kendi vaktine ve yeryüzüne aittir.Bir önceki yazımızda zikrettiğimiz akıl ve ilim yönünden birini kendi vasatının üstünde ya da onu kendi vasatının altında bir şeyle nitelemenin haksızlık olması hükmünden hareketle münevveri, mütefekkir ya da sıradan bir düşünme ilgilisi olarak nitelemenin haksızlık olacağına tekrar vurgu yapmamız elzemdir.Kendi zamanıyla mukayyet olan münevver, mütefekkir için sadece bir düşünceye sakalık eden biri olabileceği gibi, şu ya da bu oranda akıldan pay almadaki müşterekliğin fevkinde, kendi aklının farkını, işlevini ve misyonunu idrak etmekle halk yığını içinde farklılaşa bilendir.Ârif ise:Arapça ‘rf kökünden gelen ârif, Râgıp el-İsfahanî’ye göre bir şeyi tefekkür ederek ve etkisinin veya sonucunun üzerinde düşünerek idrak eden kimse demektir; ârifin zıddı münkirdir; ârif olabilen kişi, aynı zamanda mârifet sahibidir.Özü itibariyle mütefekkire yakın bir anlamdaymış gibi görünmesine rağmen, onun gibi kesbî değil, vehbîdir. Diğer bir söyleyişle mütefekkir de ârifliğe mazhar olabilecekken, ârifin mütefekkirliği bir tenezzül meselesidir.Kelime, vehbiyyetten / tasavvuftan nasipli olduğu için, mahiyeti ve muhatapları yönünden de her devirde tartışmalara konusu ola gelmiştir.Abdürrezak Kâşânî’ye göre ârif “Hakkın nefsini müşahede ettirdiği kimse”dir.
Memurların bilmesi gereken kritik bilgiler
Memurların bilmesi gereken kritik bilgiler
Bugünkü yazımızda memurların memuriyet hayatları boyunca sıkça karşılaştıkları/karşılaşacakları ve bilmesinde büyük fayda olan kritik kavramları okuyucularımızla paylaşacağız.ALT SINIR AYLIĞI NEDİR?Emekli aylıklarının belli bir tutarın altına düşmemesi içi getirilen zorunlu alt sınırdır. 5434 sayılı Kanun’a göre bağlanacak emekli aylığının alt sınırı 14. Derecenin 2. Kademesi üzerinden 30 fiili hizmet yılı için hesaplanan emekli aylığıdır. 2019 yılının ikinci yarısındaki alt sınır aylık tutarı 2.425,51 TL’dir. 5510 sayılı Kanuna tabi olanlar içinse alt sınır aylık farklı düzenlenmiştir. Buna göre Kanunun 55 inci maddesinde bütün sigortalılar için düzenlenen alt sınır aylık memurlar için de geçerlidir. Ayrıca, emekli aylıkları 5510 sayılı Kanunun ek 19 uncu maddesine göre 1.000 TL’den az olamamaktadır.ÜST KADEME YÖNETİCİLERİ HANGİ PERSONELE DENİR?Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşların üst kademelerinde görev alan ve genel devlet politikası içerisinde, kuruma verilmiş olan kamu hizmetlerinin sevk ve idaresinde yetkiyi haiz olup, sorumluluk taşıyan, en üst düzeyde yönetsel politika konularında karar verme sorumluluğuna sahip olan, kuruluşun planlama, örgütlendirme, personel ve kadrolarını yönetme, denetim ve temsil gibi işlevlerini yapan en az genel müdür ve benzeri düzeydeki kişileri ifade etmektedir.Üst Kademe Kamu Yöneticileri İle Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usûllerine Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin ekinde yer alan (I), (II) ve (III) sayılı cetvellerdeki personeller üst kademe yöneticisi sayıldığı gibi bunlar dışında da üst kademe yöneticileri vardır. Meclisteki atamaları örnek olarak gösterebiliriz.EN YÜKSEK DEVLET MEMURU AYLIĞI NEDİR VE NASIL HESAPLANIR?Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı için En Yüksek Devlet Memuru ifadesi kullanılmaktadır. Buna ödenen gösterge ve ek gösterge tutarı olan 1500+8000 rakamı toplamının memur maaş katsayısı ile çarpımından oluşan tutara ise En Yüksek Devlet Memuru Aylığı ifadesi kullanılmaktadır. Buna göre Temmuz sonrası En Yüksek Devlet Memuru Aylığı = 9500*0,138459 = 1.315,36 TL’dir.AYLIK NEDİR?Devlet memurlarının gösterge ve ek göstergesinin memur maaş katsayısı ile çarpımından oluşan tutara aylık denilmektedir. Memurlara ödenen maaşlar için aylık kavramı kullanılmamaktadır.ÇEKİLME NEDİR?Devlet memurluğunun sona erme sebeplerinden birisi olup, memurun çalıştığı kuruma yazılı olarak müracaat etmek suretiyle ve kurumunun kabul etmesiyle gerçekleşmektedir. Bu usule istifa da denilmektedir. Yaygın olarak uygulamada istifa kavramı kullanılsa da 657 sayılı Kanun’da istifa kavramı kullanılmamaktadır. İstifa kelimesi sadece 657 sayılı Kanun’un geçici 34’üncü maddesinde geçmektedir.ÇEKİLMİŞ SAYILMA NEDİR?Mezuniyetsiz veya kurumlarınca kabul edilen mazereti olmaksızın görevin terk edilmesi ve bu terkin kesintisiz 10 gün devam etmesi halinde, yazılı müracaat şartı aranmaksızın, zımni istifa talebine çekilmiş sayılma denilmektedir. Uygulamada çekilmiş sayılmaya müstafi tabiri kullanılmaktadır. Müstafi kelimesi sadece 657 sayılı Kanun’un ek 34’üncü maddesinde kullanılmıştır.AİLE YARDIMI ÖDENEĞİ NEDİR?Devlet memurlarının çalışmayan eşleri ile çocuklarına verilen yardımı ifade etmektedir. Sadece eş için bu kavramı kullanmak yanlıştır. Bu yardım, memurun her ne şekilde olursa olsun menfaat karşılığı çalışmayan veya herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan aylık almayan eşi için 2.134, çocuklarından her biri için de 250 gösterge rakamının (72’nci ay dahil olmak üzere 0-6 yaş grubunda yer alan çocuklar için bir kat artırımlı) aylık katsayısı ile çarpılması sonucu elde edilecek tutar üzerinden ödenmektedir.DOĞUM YARDIMI ÖDENEĞİ NEDİR?Devlet memurlarından çocuğu dünyaya gelenlere 2.500 gösterge rakamının aylık katsayısı ile çarpılması sonucu elde edilecek tutarda yapılan yardımı ifade etmekteydi. 633 sayılı KHK’de yapılan değişiklikle kaldırılmıştır. Yapılan yeni düzenlemeye göre; Türk vatandaşlarına, canlı doğan birinci çocuğu için 300 TL, ikinci çocuğu için 400 TL, üçüncü ve sonraki çocukları için 600 TL doğum yardımı yapılmaktadır. Yapılan düzenlemeyle doğum yardımı için çalışan, çalışmayan veya memur ayrımı kaldırılmıştır. Bu yardımdan hiçbir kesinti yapılmamaktadır. Ayrıca, bu tutarların arttırılması mümkünken, düzenlemenin yürürlüğe girdiği 2015 yılından itibaren hiç arttırılmamıştır.ÖLÜM YARDIMI ÖDENEĞİ NEDİR?Devlet memurlarından: memur olmayan eşi ile aile yardımı ödeneğine müstehak çocuğu ölenlere En Yüksek Devlet Memuru aylığı olan Cumhurbaşkanı İdari İşler Başkanı için ön görülen aylık ((1500+8000)*maaş katsayısı) tutarında, memurun ölümü halinde sağlığında bildiri ile gösterdiği kimseye, eğer bildiri vermemiş ise eşine ve çocuklarına, bunlar yoksa ana ve babasına, bunlar da yoksa kardeşlerine en yüksek devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) iki katı tutarında, yapılan yardıma ölüm yardımı ödeneği denilmektedir.KIDEM AYLIĞI NEDİR?Devlet memurlarına her bir hizmet yıl için 20 gösterge rakamının maaş katsayısı ile çarpımında oluşan tutara kıdem aylığı denilmektedir. 25 yıldan fazlası için kıdem aylığı verilmemektedir.KAZANILMIŞ HAK AYLIĞI NEDİR?657 sayılı Kanun’a göre devlet memurunun öğrenim durumu ve hizmet sınıfı gibi hususların değerlendirilmesiyle tespit edilen memuriyete giriş derece ve kademesine yine bu kanunda yer alan ilavelerin yapılması suretiyle bulunacak derece ve kademe üzerinden hesaplanan aylık olarak tanımlanmaktadır.MEMURİYETE GİRİŞTE YAŞ SINIRI VAR MIDIR?Genel olarak 18 yaşını tamamlayanlar devlet memuru olabilirler. Bir meslek veya sanat okulunu bitirenler en az 15 yaşını doldurmuş olmak ve Türk Medeni Kanunu’nun 12’nci maddesine göre kazai rüşt kararı almak şartıyla Devlet memurluklarına atanabilirler. Kariyer meslekler ile bazı görevler haricinde memuriyete giriş için üst yaş sınırı yoktur.TABAN AYLIK NEDİR VE NASIL HESAPLANIR?Aylıklarını 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu, 3466 sayılı Uzman Jandarma Kanunu, 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununa göre almakta olan personele 1.000 gösterge rakamının taban aylık katsayısı ile çarpımından oluşan ve memur maaşının bir unsuru olan tutara memuriyet taban aylığı denilmektedir. 2017 yılının ilk yarısı için taban aylık tutarı ise; 1000 *2,167248 = 2.167,248 TL’dir.TAYIN BEDELİ NEDİR VE NASIL HESAPLANIR?Bazı kadrolarda bulunan personele, 2155 sayılı Bazı Kamu Personeline Tayın Bedeli Verilmesi Hakkında Kanun ve bu kanuna göre çıkarılan Bazı Kamu Personeline Tayın Bedeli Verilmesine Ait Yönetmelik hükümleri çerçevesinde verilen tutara denilmektedir. Bu tutar 2.100 gösterge rakamı ile maaş katsayısının çarpımından oluşmaktadır.TORBA KADRO ATAMASI NEDİR?657 sayılı Kanun’un 68/B maddesi gereğince yapılan atamalara verilen isimdir.
Bağları çözük
Bağları çözük
Derin derin iç geçirdi ve “Öyle bir geçmişi böyle bir geleceğe bağlayabilmek için bir kırılmayı yıllar boyu hayat diye yaşamış olması gerekir insanın!” diye mırıldandı beyaz saçlı adam.Hemen her gün kullandığımız kimi uyarıcı nitelikteki kavramları birer tekerleme gibi durmadan eveleyip geveleyerek muhtevalarından uzaklaştırıyoruz. Böylece onları hem hayatımızın içinde tutuyormuş gibi yapıyor hem de bu kavramların uyarıcı muhtevalarının heveslerimiz üzerinde herhangi bir kısıtlayıcı rolleri olmasını önlüyoruz. Bu aslında kendimize kurduğumuz bir tuzak... Bu tuzağa hemen hepimiz düşüyoruz. Bizi insanlığımızın en temel, en vazgeçilmez kaidelerine yabancılaştıran, bizi kendimiz olmaktan uzaklaştıran ve ölçüsüz bırakan bir çözülme girdabının içine çekildikçe çekiliyoruz. Çözülme halinin doğal sonucu bozulmadır. Hal-i pür melalimiz ortada; insanı ayarında tutacak pek çok kavramla konuşan ama ayarları fena halde bozulmuş bir ahval içinde değil miyiz biz bugün?Sözünü ettiğimiz insani değerlerden hangilerini yaşıyor ve yaşatıyoruz aramızda? Bu soruyu sormalıyız artık, cesaretle sormalıyız. Birbirimize karşı adaletli miyiz gerçekten? Herhangi bir mesele hakkında konuşurken hakkaniyetli miyiz? Bir şeyi savunurken belli bir ehliyetle mi konuşuyoruz, yoksa cahil cesaretiyle mi dalıyoruz meselelere? Sözlerimiz açık ya da örtülü bir kibri mi taşıyor başkalarına, gerçek bir alçakgönüllülüğü mü? Her kim olursa olsun bir başkasının hukukuna riayetkâr mıyız? Yenilik diye karşımıza çıkan durum ve araçları hayatımıza katarken belli bir ‘şuur’la mı hareket ediyoruz, yoksa sadece kapılıp gidiyor muyuz? Var oluşumuzun esası saydığımız imtihanın sürekli kendini yenileyen sorularına karşı kendimizi sürekli tazeliyor muyuz? Toz dumanın içinde kaldığımız zamanlarda etrafımıza hakikati kaybetmeyecek bir basiretle bakabiliyor muyuz? Allah’ın yeryüzündeki ayetlerinden kararan hayatlarımıza aydınlık taşıyacak işaretler bulup çıkarabiliyor muyuz? Pek hoşumuza gitmeyen bir şey söylediğinde Allah’ın kullarıyla yine de kardeş olabiliyor muyuz? Bir insana faydalı olmak, bir derde deva olmak, bir ihtiyaca cevap aramak noktasında bir liyakat ortaya koyup, bunda dirayet gösterebiliyor muyuz? Ahlakı, edebi, hakkaniyeti sözünden özüne taşıyabilenlerden kılabiliyor muyuz kendimizi? Başkalarının hatasını, günahını, yanlışını arayanlardan değil, ayıpları örten, günahları setreden, tecessüsten yüz çevirenlerden olabiliyor muyuz? Yoksa bütün bu kavramları ağzımıza sakız edip içi boş birer tekerlemeye, bir ağız alışkanlığına mı dönüştürüyoruz sadece? Bu soruyu sormalıyız artık kendimize: Sürekli olması gerekenlerden söz ettiği halde, hep olmaması gereken yerde yaşayan bir topluluk haline mi geliyoruz biz hızla?“Ayıpların örtülmesi temel ahlak kaidesidir. Kendini övmek en büyük ahlak zaafı ve ‘görünmek’se şöhret afettir fehvasınca ‘olma’nın, yani kemale ermenin önündeki en büyük engellerden biridir. Ayrıca nefs terbiyesinde az konuşmak önemli bir yer tutar. Müslümanlıkta temel ahlak kaideleridir bunlar.....Yeni teknolojileri sorgulamaksızın ve hiçbir filtre ya da kasis koyma gereği duymaksızın hayatlarımıza dahil ediyoruz. Her davranışımızı sergilenecek, gösterilecek bir kayda dönüştürmenin, amelî durumumuzu ve hayat tasavvurunu nasıl etkiliyor olduğu meselesi ilmihalimize dahil olmalı” diyor Nazife Şişman, ‘Dijital Dünyada Müslüman Kalmak’ isimli kitabıyla ilgili bir söyleşisinde. Kitabın ismi de zaten yeterince sarsıcı, bence herkes okumalı ve meseleyi yeniden düşünmeli.“Kökü topraktan ayrılan çalı” dedi meczup, “her esen yelin oyuncağı olur!”
Kavramların vesayetinden insanlığın anadiline
Kavramların vesayetinden insanlığın anadiline
Kıymetli bir büyüğüm bana serzenişte bulundu geçtiğimiz günlerde. Senin tasavvuf sevgin sosyolojiye mesafeli bakmana yol açmasın. Tasavvuf diye bütünümüzün anlamından ve dahi pratik somut hayatımızdan ayrı bir tür varmış da onu sevmek diye ikinci bir şey daha olmuş gibi tuhafıma gitti.Video: Kavramların vesayetinden insanlığın anadilineGerçek iç içe geçmiş sefertası gibi değil miydi? Şeriat tarikat hakikat marifet. Biri diğerinin anlamında mevcut. Ayrı bir tür olarak algılanamazdı ya tasavvuf! Ayrı’sı gayrı’sı, ağyar’ı yoktu ki.Evet, gerçeğin içi var, içi var. Daldıkça, öze yaklaşma çabasında derinleştikçe yani tevhid tohumunun nefesimizin özü olduğuna iman ettikçe, ‘tasavvufu sevmek’ tabiri layt bir söylem gibi pasifize etti beni. İçinde tatbiki olarak yaşamaya çalıştığım her şeyi!Kendi hakikatimizin nuru ile özümüzü ayırmak gibi geldi bana. Enfüs ile afak; iç ile dış birbirinden kopuk iki ayrı şey olabilir miydi ki! Kesrette vahdet şuuru hiç mi kalmamıştı kültürümüzde?Dışımızda çevremizde hayatımızda ne oluyorsa kendi nefsimizdeki yansımasına ayna tutmaya çalışmak değil miydi misal roman yazıyorsam, katmanlı dil tasavvuru benim için? Neresinden ne söyleyebilirim derken tasavvuf kelimesinin nasıl dejenere olduğunu bir daha fark ettim. Kavram karmaşası sözlerimizin kalbine perde olmuştu yine.***Kavramlar bizi bölüyor evet. Modernizm, modernite, post modernizm, liberalizm, faşizm derken küreselleşme, dijital sanat, kavramsal sanat, muhalif sanat, muhafazakâr liberallik, çağdaş muhafazakârlık geldi. Sanırım yakında ikili tanımlar da yeterli olmayacak bize. Tanzim ettikçe tasnif etmeye olan ihtiyacımız artıyor.‘Tasavvuf sevgisi’ de böyle içi kullanılmaktan boşalmış, dejenere edilmiş, manasından soyutlanmış ne zamandır. Kimi için tasavvuf bir malzeme. Bazıları için bir ilgi alanı. Çoğumuz için vakti geçmiş bir tekke geleneğinin adı, yani tarihe malolmuş bir söylem.Ama an sırrının hikmetini gönlümüze koyma kudretindeki capcanlı bir tedrisattan geçmek bütün kavramların nefsimizin geldiği merhaleyi temsil eden sınırlı bir dil üzerine kurulu olduğunu bize haykırır durur.Nefsimizin ancak emmâre düzeyinde seyreden bir küresel dil ve anlayış içinde yolculuğuna habire takozlar konduğunu ve asıl sorumluyu burada aramamız gerektiğini hangi kelimelerle söyleyebilirdim.Bundan olsa gerek durup vazgeçmeden, ısrarla dil mevzuuna yaklaşmaya çalışıyorum yazılarımda; Anadolu’nun ümmi dilinden Yunusça dediğim ledün diline, edebiyattan sosyolojik hatta akademik dile. Bir toplumun dili hangi seviyedeyse gönül medeniyeti de o seviyededir diyerek. Farklı alanlardan dil ile kültür, inanç, din, sosyoloji ilişkilerine eğilmeye çalışıyorum.***Tanımların tasvirlerin sıfatların birbiriyle kaynaşmak suretiyle kendi kastımızı açıklayacak bir anlama ulaşmış olduğumuzu varsayıyoruz. Lakin bu tanımlar öylesine değişken, öylesine göreceli ki, batıdaki en ‘radikal sosyalist’in söylemi küresel dünyadaki algı skalasında en fazla buranın muhafazakârıyla örtüşebiliyor mesela.Birbirimizi giderek anlamaz oluşumuzun ardında bu her konuşana göre değişken tanımlarla birbirimizi yaftalamamız yatıyor biraz da. Öylesine kopuk, öylesine ilişkisiz kaldık birbirimizle! Ortalık ‘kullan at’ kavramlardan geçilmiyor. Tüketilmeyen hiçbir şey yok. Sayısız kimlikliyiz. Sonsuz etiketliyiz.O kadar ki, kendimiz hakkında yaptığımız her tanım bizi nefs-i emmârenin dünyasına hapsediyor. Sanki insan yaşayan dönüşen bir varlık değilmiş gibi, sabit denklemli bir tür aygıtmış gibi birileri tarafından çivileniyoruz duvara. Ama hepsi bu değil maalesef.Bugünün küresel aktörlerinin asıl gücü işte tam da bu tanımlama ve hüküm verme inisiyatifini elinde tutmaktan kaynaklanıyor. Kavramların vesayeti onların ana teması.***Medeniyetler çatışması gibi bir kavram ortaya atıp sosyolojiden tarihe, kültürler arası ilişkilerden inançlara, dine, meşrebe, alt ve üst kimliklere, stratejik jeopolitik siyasetlere kadar her alanda insan varoluşunu bu kavramın içine yerleştirme çabasıyla yirmi yıl geçirdik mesela.Şimdi çoktan demode olmuş, yaşadığımız dünyanın hiçbir gününü açıklayamayan, analiz edemeyen bir kavram haline getirdik onu. Dejenere ettik, çok kullandık ve usul usul fırlatıp attık.Bazı kavramlar ise çok daha etkili olmasına rağmen daha çabuk kalktı tedavülden. Bazı kavramlar da içi son derece kaypak olmasına rağmen öyle bir sabitlendi ki hayatımıza, söküp çıkaramıyoruz. Kutuplaşma gibi.Küresel hegemonyanın zihinsel ve kültürel vesayetinden usanmadık mı? Hayatımızın her alanında kavramlar ortaya atıp bizi içinde kavura kavura hakimiyet kurmasından? Bugünün giderek bir örnek ve sınırlı terminolojisinden nasıl geniş anlamlı bir gerçeğe yaklaşacağız ve içinde hiç kimsenin dışlanmadığı bir bütünlüğe varacağız?***‘Kültürler arası etkileşim’ gibi aslında son derece hegemonik olan bu kavrama rağmen: Batı kültürünü kendimize adapte etme veya kendimizin o kültüre benzeyen yönlerinden bir sentez yapma çabasından artık vazgeçmeliyiz. Birbirimize benzeme çabası mazlum olanın iğdiş edilmesiyle sonuçlandı çünkü kaçınılmaz olarak.Bize lazım olan farklılıklarımızı, birbirine karıştırıp sentez haline getirmek suretiyle hibrid bir tanıma kendimizi hapsetmek değil. Benzemez’lerimizin kesrette vahdet şuuruyla birbirine karıştırmadan kavramsal ittifaklar içinde ele almak.Ve yine bize lazım olan içinde yaşadığımız gerçeğin dilinden insanın evrensel gerçeğine katkı sunmak. Tevhid kültürümüzün insana ve ben’e bakışını misal Yunus’un söyleminde temsilini bulan ‘bir ben var benden içeri’ hakikatinde yeniden katmanlaştırmak zorundayız.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.