Yalancı peygamberler ve sahte liderler
Yalancı peygamberler ve sahte liderler

İslam tarihinde ilk sahte peygamber bir vahiy kâtibi idi: Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh...

Olayın başlangıcı ilginçtir.

Video: Yalancı peygamberler ve sahte liderler


Bir gün, Hazreti Peygamberimiz, Muminun Suresi’nin 12’nci Ayeti olan: “Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.” Ayetini yazdırmak üzere Abdullah Bin Sa’d’ı çağırtır. İnsanın yaratılışının bu kadar veciz ve muntazam olarak anlatılmasına hayran kalan kâtip: “Fe tebareke Allahu Ahsen Ül Halikin: Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” Dedi. Peygamber Efendimiz de O’na: “O söylediğini yaz, çünkü bana da öyle nazil oldu.” Buyurdu.

Bunun üzerine Abdullah: “Eğer Muhammed doğru ise, bu O’na nasıl vahyolunmuşsa bana da vahyolunmuştur. Eğer yalancı ise, O nasıl söylediyse ben de öyle söyledim demektir…” diye düşünmeye, içinde şüphe tohumlarını yeşermeye başladı. Nefsine güveni artıp gurura kapıldı.

Kendini herkese kabul ettirmenin yolunu keşfettiğini sanıp giderek doğru yoldan saptı. Artık kendinin de ayet yazabileceğini düşünerek Peygamberimiz’in yazmasını istediği ayetleri veya kelimeleri değiştirmeye yeltendi. Mesela Peygamber Efendimiz “El Kafirin” diye yazmasını istediğinde “Ez Zalimin” diye, “Azizün Hakim” yerine, “Alimün Hakim” diye yazmaya kalkıştı.

Sonra da:

“Muhammed’e gelen şeyin benzeri bana da gelmeye başladı.” Veya:

“Muhammed Peygamber ise ve kendisine vahiy geliyorsa, ben de peygamberim, bana da vahiy geliyor.” Veya:

“Muhammed söylediği şeyi bilmiyor, ben istediğim şeyi Kur’an diye yazıyorum. Bu yazmış olduğum şeyler, Muhammed’e vahyolunduğu gibi bana da vahyolunuyor…” Veya:

“Allah, Muhammed’e Kur’an indiriyorsa, ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini indirebilirim.” Veya:

“Muhammed “semian aliman” dedi, ben de “aliman hakiman” dedim…” diye sağda solda böbürlenmeye başladı.

Kibiri arttıkça arttı. Sonra da, bu yaptığı sahtekârlıkların hesabının sorulabileceğini düşünerek ve aklına göre Kur’an benzeri bir kitap yazabileceğini hayal ederek, dinden çıktı. Mekke’ye kaçtı. (https://www.ekremsama.com/index.php?option=com_content&view=article&id=787:abdullah-bn-sad-bn-eb-serh&catid=55&Itemid=443)

Abdullah Bin Sa’d şunun farkında değildi: Allah Resulü’nün ona: “O söylediğini yaz, bana da öyle nazil oldu.” Dediği ayet, o, Resulullah’ın yanında olduğu için kendisine de işittirilmişti. Durum zatının meziyetinden değil, içinde bulunduğu konumun yüceliğinden kaynaklanıyordu. Oysa o, konumunu yanlış değerlendirerek kendisine de vahiy geldiğini sanıp saçmalamaya başlamıştı.

Burada ilginç ve bir o kadar ibretlik bir durum söz konusu...

Kimileri, bir biçimde ihraz ettiği statünün ona kazandırdığı yetkiyi ve iktidarı kendi yeteneğinin ürünü sanıyor, öyle kabul ediyor. Orada bulunmasa idi o yetkiye sahip olamayacağını ve o iktidarı kullanamayacağını düşünemiyor. Kendisine bir biçimde sunulmuş olan o mevki her ne ise oraya kendi meziyetiyle geldiğini sanıyor. “Ben şuyken, buyken; ben falan koltuğa oturmuşken...” kabilinden söylemlerle tafra satmaya kalkışıyor. O koltuğa zatının taşıdığı meziyetle değil, makamın takdiriyle geldiğini unutuyor ya da akıl edemiyor.

Böylesi kibirlenmeler sahte peygamberlerin ipliğini pazara çıkardığı gibi, liderlik taslayanların foyasını meydana çıkarmakta da gecikmez.

Öğrenmenin önündeki en büyük engel: Benlik kibri
Öğrenmenin önündeki en büyük engel: Benlik kibri

Zaman öylesine hızlandı ki 30 yaşındaki bir genç, 23 yaşındaki kardeşi için “sizin kuşak amma da bencil oldu” diye eleştiride bulunabiliyor. Ben 53 yaşında hepsinin ablası olarak onları halbuki aynı kuşak olarak kodluyordum. Fakat sahiden de içlerinde yaşadıkça görüyorum. Artık üç yaşlık bir fark bile bir kuşak kadar büyük uçurum oluşturuyor.

Video: Öğrenmenin önündeki en büyük engel: Benlik kibri


Dediğim gibi çok hızlı akıyor zaman, devir çarçabuk değişiyor. Özellikle dijital hayat arttırdı bu hızı. Bir de şimdi yapay zeka var. Hızla organik olanla yapay olan arasındaki nitelikler aynileşiyor. Göreceksiniz, insanlığın tekamülüne bir süre sonra yapay zeka da evrimleşmiş özellikleriyle dahil olacak. Ayırt edemez hale geleceğiz organik olanla yapay olanı. Çünkü adapte olacağız.

Tıpkı şimdiki gdo ürünler gibi. Genetiği değişse de gıda olarak kabul ediyor ve yiyoruz. Yapay zeka da böyle olacak. Her şeyde onu kullanacağız. Biraz da bu sebeple olsa gerek dijital yeniliklerin içine doğan çocuklar adapte olmakta hiç zorluk çekmiyorlar.

Doğuştan yapay zeka! Diyelim. Ya da: Doğuştan gdo! İsterseniz beğenmeyelim, eleştirel kitaplar yayınlayalım. Biz yazana kadar bambaşka pratikler getirecek, bambaşka söylemler doğup ölecek dijital alemlerde. Saniyelerle değişen, dönüşen bir tekamül bu.

Evet, hızlanan zaman bütün bu dönüşümü de hızlandırıyor ve evet ‘sonsuz şimdi’de bu ivmeyle devam ediyor insanlaşma serüvenimiz.

Her zaman ilerlemeci düz bir çizgi olacak değil ya. Devirden devire kimi zaman da yapay, suni, sentetik evrimleşmelerle akan bir devam ediş bu. Çünkü düz değil, döngüsel.

***

Bu hızlı değişimin çok yıkıcı tezahürlerinden biri de benliğimizi tehdit ediyor. Nedir bu? ‘Ben bilirim’ egosu. Adeta patlama yaşanıyor benlik alanında. Bir tür sosyolojik vakıa hatta. ‘Öğrenilmiş benlikler’ desek, yeni bir sosyolojik terim olur muydu!

Ne mi kast ediyorum; ‘ben bilirim’ egosu derken? Mesela sinema bölümünü bitirince kartvizitine ‘yönetmen’ yazdırırken bunu kendine yakıştırıyor 24 yaşında ve bitirme tezi dışında bir film çekmemiş olan bir yeni mezun. Ya da grafik tasarımı bitirip hasbelkader bir ajansta çizer olur olmaz kendisine verilen projeleri en üstün haliyle yaptığını sanıyor fazla uğraşmadan.

“Kardeşim, bizim isteğimiz, hedef kitlemize uygun olarak şöyle şöyle idi,” diyerek anlatmaya kalksanız büyük bir eleştiri ve hakaret olarak “vay bana ha!” diyerek alınganlaşıyor. Kırılıyor, öfkeleniyor veya hatta düşman oluveriyor size.

Peki ya ne yapacaktı diye soran gençler varsa hemen cevap vereyim: Öğrenmek isteyecekti. Anlamaya çalışacaktı müşterisinin ondan istediğini. Mesleğinde bir şeyi keşfetmeye, bir yandan da insan ilişkilerinde kendini geliştirmeye çalışacaktı. Umursamazlık göstermek yerine ilgili olacaktı. Ama bütün bunlar zoraki olmaz tabii. İçinden gelecekti. Yani talip olacaktı.

Talip olmadan, talep etmeden, talebe olunmadan herhangi bir şey öğrenilemiyor. Net. Çünkü gönle indirilmeyen, benliğinden geçirilmeyen, içinden süzülüp dönüştürülmeyen bir bilgi yaşamıyor. Mesleki gelişimlerde de kullanılamayınca ölüp gidiyor.

Kısacası bu bahsettiğim ‘öğrenilmiş benlik’ dışında, genç olalım ihtiyar olalım muhakkak bir şeyler olmalı hayatımızda; gönülden öğrendiğimiz bir şeyler. Çünkü benliğimiz öğrenmeye ve gerçek olmaya en büyük engel.

***

Gençlerin öğrenme kabiliyetini hadım eden bir sosyolojik vakıa daha var: Toplumsal hiyerarşik kodların ortadan kalkması. Dijital dönemin hemen öncesine kadar modern dünyada bir usta çırak ilişkisi vardı. Alaylı öğrenmek, tatbikat içinde öğrenmek, yaşantıda karşılığı olacak şekilde öğrenmek ancak bilgiyi canlı yaşamakla mümkündü.

Eğitimde üstlere hürmet çerçevesinde, ustaların engin tecrübesine saygıya binaen bilmediğini kabullenerek, muhakkak ki bilmediğim şeyleri onlardan öğrenirim yaklaşımıyla beslenen ve çok işe yarar bir yöntemdi bu.

Mürid-mürşid, usta-çırak, üstad-derviş, hoca-talebe ilişkisi; benlik kibrine henüz feda edilmemişti. Öğrenmek bir tür gurur meselesi haline getirilmemişti, kadim dünyanın gençleri tarafından. Eleştirildiklerinde bunun bir imkân olduğunu bilirlerdi öğrenmeye, kendini geliştirmeye, tecrübe edinmeye bir imkân ve aynı zamanda bir ikram.

Şimdiyse ukalalık ve burnu büyüklükle, ilk yaptıkları işle dünyayı yönettiğini sanıyor çaylaklar. Çünkü neyi bilmediklerini bilecek bir birikimleri de oluşamıyor. Burunlarından kıl aldırmıyorlar tabiri caizse. Benlik kibrine yenik düşüyorlar. Ne sanatta, ne de mesleklerinde önceki kuşakların bıraktığı seviyeyi geliştiremiyorlar.

***

İmdi bütün bu sosyolojik olguları ve gözlemlerimi belli bir yaşın üstündeki kişilerle hiç konuşmasak da paylaşabiliyorum. Lakin belli bir yaşın altındakiler son derece sıkılıyor bu sözlerden. Duymak istemiyorlar, çünkü bir karşılığı yok onların dünyasında. İşte bu yapay zeka gibi, gdo’lu ürün gibi. İçine doğuyorlar bu hızlı gelişmelerin.

Sanırım anladınız artık: İhtiyarlık bu işte. Zaman zaman yazıyorum. Dünyanın giderek sizden çekilmeye başladığını fark edersiniz. Gençler sizi idare ederek alttan alır. Bir şeyleri anlatma zahmetine bile katlanmaya değmez hale gelmişsinizdir onların nazarında.

Bu değişmez kuşak farkı, tıpkı yazımın başında belirttiğim gibi devir hızlandıkça daha da keskin hale geldi. On yıllık bir zaman dilimi bildik rutine göre elli yıllık bir devire denk geliyor en azından. Artık dakikalarla yüzyıllar deviriyoruz, saniyelerle çağ atlıyoruz!

***

Dijital alemlerde herkes kendi bildiğiyle amel ediyor, başkasından bir şey öğrenmeye çalışmıyor. Kendini karşısındakine vermiyor. Kalpten kalbe geçişler çok azaldı. Bilmek ve anlamak; yani öğrenmek benlik (menfaat, ikbal hırsı, şöhret, para, itibar, makam, iktidar vs.) için olunca çok kısır kaldı. Asıl öğrenmek ne zaman gerçekleşirdi peki?

Bilgiyi benliğin için değil ama insanlık için, Hak için öğrenme şevki olunca. Yani muhatabını anlama gayreti, ona kendinden vermek, eşlik etmek, onunla birlikte değişip dönüşmek, projelerini alınca derinleşmek, yeni şeyler paylaşmak, üreterek çoğalmak gibi ‘sen-merkezci’ yaklaşımlarla.

Yoksa ‘ben-merkezci’ bakışla kişi kendini geliştiremiyor. Aksine benliğini genişletip duruyor. Bir önceki yazımda kullandığım bir cümle meğer bu yazı içinmiş, onunla bitireyim: Büyüklerimiz der ki, bizim için kemâl yolu, gerçeği benliksiz algılama seviyesine gelmemizle mümkün.

Kimselere saygı göstermeyenler herkesten saygı bekliyor!
Kimselere saygı göstermeyenler herkesten saygı bekliyor!

-I-

En son ne zaman yaptığı işten dolayı birine beddua ettiniz, bağırdınız, şikayette bulundunuz diye sorulsa hiç düşünmeden arka arkaya sıralarız.

Video: Kimselere saygı göstermeyenler herkesten saygı bekliyor!


İşini iyi yapan insanlara gösterdiğimiz saygı, saygımızı ifade ediş biçimi üzerinde konuşmaya kalksak, vereceğimiz örnekler birkaç taneyi geçmez, üstelik verdiğimiz örnekler çok eski bir zamana da ait olabilir.

Markette “hesabımızı gören” kasiyere nezaket göstermek, bir iki insani cümle kurmak konusunda tutuk davranırız. Ama zinhar bir hata yapmasın sözcükler ağzımızdan çıkmak için hazırda bekler.

Pazarda en güzel ürünleri seçerek tartan esnafa teşekkür etmek aklımızdan bile geçmez. En iyilerini verdin teşekkür ederim iki tane de eziğini ilave et de bütün pörsümüş ürünler sana kalmasın diyecek kadar adil olmak kaçımızın aklına geliyor?

Ev içi ilişkilere gecelim. Ev dağınık olsa evin beyi ne bu evin hali diye sitem etmeye hazırdır. Ama bir gün de ev halidir dağılır, bu kadar düzenli tutmaya uğraşma diyen var mı?

Öğretmenler, günlük, haftalık, aylık, yıllık olarak öğrencilerinin güzel davranışlarını, sorumluluk bilincini takdir ediyor mu? Veli toplantısında velilere her öğrencinin en olumsuz yanlarını sıralama performansı göstermek kadar iyi taraflarını da nazara vermek konusunda bir gayretleri var mı?

Esnafa bakalım, ateşin başında kürek sallayan fırıncı hangimizin şefkatini kazandı?

Herkes değişti, yozlaştı, kimsenin kimseye saygısı kalmadı diye şikayet etmek kolay. Kendimize bakalım, esas biz nerden nereye geldik? Şefkat ve merhametimiz arttı mı eksildi mi? İnsanlara hürmetimiz, saygımız bir kıvama ulaştı mı?

Bir insana sadece insan olduğu için hürmet etmek neden nefsimize zor geliyor?

Kibrimizden! Kibirli insan herkesten saygı bekleyip kimseye saygı göstermeyendir.

-II-

Sosyal medya üzerinden saygı ile ilgili bir soru sordum: En son ne zaman işini iyi yaptığı için saygı duyduğunuz biri oldu ve saygınızı nasıl dile getirdiniz?

Esasında kolay gibi görünmekle birlikte zor bir soru. Çünkü saygı ile nezaket birbirine karıştırıldı. Onlarca cevap geldi. Cevapların ağırlıklı kısmı sunulan hizmeti ucuz ve nazik bir şekilde alanların, hizmeti veren garsona/işletmeciye teşekkür etmesine dairdi.

Teşekkür etmek bir saygı ifadesi değil nezaket ifadesidir, ayrıca nefes alır gibi doğal bir şekilde yapmamız gereken bir eylemdir. Nefes alışımızı hatırlıyor muyuz? Acı olan şu ki, hayatın ve dilin hoyratlaşması yüzünden insanlar uzun uzun kime neden teşekkür ettiklerini yazdılar.

Sonucu kendilerine dönük “iyi bir hizmet için” teşekkür etmenin kişiye saygı göstermek ile bir alakası var mı? Hem var hem yok.

Günlük hayatta ağzımızdan çok fazla çıktığı halde maalesef saygı deyince neyi kastettiğimizi pek bilmiyoruz. Gösterdiğimiz saygının değil, bize gösterilen/gösterilmeyen saygının peşine düşüyoruz daha ziyade. Başkalarına ne kadar saygılı davrandığımızı hiç dert etmeden başkalarının bize saygısızlığını merkeze alıyoruz. “Gençlerde de hiç saygı kalmadı” diyen orta yaşlarına erişen kişi, muhtemelen kendi gençliğini kes yapıştır bir albüm eşliğinde hatırlıyor, vakti zamanında kendisinin büyükleri tarafından “saygısızca” bulunmuş davranışlarını izi kalmayacak şekilde unutmuş olmalı. Onun gençliğinde de o dönemin yaşlıları aynı cümleyi tekrarlıyordu büyük ihtimal.

Diğer taraftan işini iyi yaptığı için sorusuna cevap olarak, tuvaletleri temizleyen kadın, güler yüzle hizmet eden garson, servisi bol kepçe sunan işletme sahibini takdir edişte, “ucuz ve güler yüzlü hizmeti” almaktan dolayı duyduğumuz memnuniyet merkeze alınmış olmuyor mu?

Velhasıl toplumsal bir iletişim ve muhabbet dilini değil, hizmet alan/hizmet veren ilişkisini merkeze alıyoruz. Yani “müşteri memnuniyeti” ile ilgiliyiz daha ziyade.

Bir de “şimdiye kadar işini iyi yapan birine rastlamadım” toptancılığı ile öfkelenmeye hazır cümleler sarf edenler var. En tehlikeli olan da bu toplu yargı.

Birkaç güzel örnek olmadı mı? Oldu. Mesela öykücü Ebru Askan, oğlunun tatil boyunca okulunu ve öğretmenini özlemesinden yola çıkarak, öğretmeni arayıp teşekkür etmesini anlattı. Bir öğretmenin işini iyi yapmasının rakamsal başarı ile ölçülmemesi gerektiğine bundan güzel örnek olabilir mi?

Bir kadın, eşinin her gün türlü sıkıntılar içinde kendileri için rızk kazanması karşısında çok saygı duyduğunu söyledi. Helalinden emek ile kazanılmış rızk için kişiye saygı ve hürmet duymak şükrümüzün artmasına vesile muhakkak.

-III-

İşini iyi yapana saygı göstermek deyince... İş nedir? Para getiren her şey iş midir? Mesela hırsızlar iş sahibi, çalma eylemleri iş midir?

Tanım bir kurmacadan gelecek. Dünyada en çok okunan kitaplar arasına giren takas ekonomisini savunan Doppler’den. Kitabın adı kahramanının adını taşıyor.

Oldukça başarılı bir kariyere sahip iken, karısını ve iki çocuğunu bırakarak, ormanda yaşamaya başlayan Doppler karısının Roma seyahati sırasında çocukları kendisine bırakması yüzünden gergin saatler geçirir. Ormana dönmek istiyordur ama oğlu uyuduğu için onu ormandaki çadıra götürmesine 16 yaşındaki kızı izin vermediğinden gönülsüzce evde kalır, salonda uyur. Uykusu bir hırsızın kapıyı açma teşebbüsü ile bölünür. Hırsız gitmek ister Doppler ısrarla onu içeri davet eder. Kahve ve içki ikram eder. Niyeti hırsızdan hırsızlığın tekniğini, “işinin inceliklerini” öğrenmektir. Çünkü Doppler bundan sonraki hayatına takas ekonomisi, hırsızlık ve ormandan faydalanarak devam edecektir.

Doppler’in evine giren hırsız kendisini, işini iyi yapan biri olarak takdim eder.

Doppler okuyup okuyabileceğim en kötü roman. O halde niye okudum? Norveçlilerin yazdığı romanları sosyolojik bakışı merkeze alarak okumaya çalıştığım için... Pişman mıyım? Hayır. Sorumsuz bencil erkek kimliği için çarpıcı bir örnekti Doppler. Evet Doppler saygısız, sevgisiz ve bencil bir adam.

Benim açımdan roman edebi açıdan başarısız. Hesapta Doppler ormanda yaşıyor ama ormanda yaşamak üzerine okuyucuya ufacık bir deneyim yaşatmıyor satırlar.

O halde edebi metin olarak, kurgu olarak gayet zayıf olan bu roman niye bütün dünyada çok okundu?

Bu sorunun cevabı mühim. Negatif kahraman “herkese” iyi gelmiş anlaşılan.

Kendini büyük görmek
Kendini büyük görmek

Konmak, uçmaktan zordur. Uçtuktan sonra bir daha konamayan insanların nasıl ziyan olup gittiğine yıllardır şahitlik ediyoruz. Kim bilir nerede, ne haldeler? Kendilerinden haber alınamıyor.

Video: Kendini büyük görmek

Büyüklük, kâinatta zerre olan insana mahsus değildir. İnsan ancak haysiyet sahibi, izzetli, şerefli olabilir. Mütevazılık ve tevazu saygınlığı da beraberinde getirir. Kibir insanı yalnızlaştırır. Mühür elinizden gittiği vakit anlarsınız bunu.

İnsanlar karar alır ve yürüyüş başlar. Yıllar geçer, yollar ayrılır. Öncelik ve mizaç değişebilir. İçimizden biri olduğunu söyleyen dışımıza çıkabilir. Geldiği yeri hor görebilir.

Sade bir hayat yaşayan, büyüklük taslamayan, hırs yapmayan insanların başka bir şeye dönüştüğünü görmedim. Yolculuğa nasıl başladılarsa öyle devam ediyorlar. İnsana, başladığı gibi bitirmenin sevinci yeter. Buna ‘istikamet’ diyoruz. Bir ilave: Bazı güzelliklerin, fedakârlıkların karşılığı bu dünyada yoktur. Boşuna beklemeyiniz.

Büyüklenmek, yön duygusunun kaybedilmesi ve dengenin bozulması demektir. Artık her şey birbirine karışmıştır: Hırs ile azim, ihtiras ile tutku, gurur ile onur, bilgi ile malumat. Böyle kimselerin ortak özelliğidir: Muhtevasına hâkim olmadıkları konularda bile kesin ve keskin hükümler, yanlı ve yanlış bilgiler kullanırlar. İstişare önemlidir ama onlar için geçerli değildir.

Büyüklük iddiası, nice insanı sıfırla çarpmış, ibretlik hallere düşürmüştür.

Kendini yukarılarda ve vazgeçilmez görmekle ilgili birçok not aldım. Bir kısmı alakasız gibi görünüyor. Buna rağmen paylaşmak isterim.

Dünya hayatı sonludur. Ölecek veya gidecek olmanın hakikatini unutan kişi, dünyayı cennete çevirmeye çalışır. Bunun için başkalarının hayatını cehenneme dönüştürmekten dahi çekinmez. Batı biraz da budur. Devletin sunduğu imkânı, milletin verdiği yetkiyi kendi yapay cennetini inşa etmek için kullanan kim varsa, işte onadır sözümüz. Özellikle yerel yönetimlerde bu vaziyet sık görülebiliyor.

İyiliğin sahibi Allah’tır. Bazen vesile kılındığımız iyiliği öyle görünür hale getiriyoruz ki, herhalde iyilik bile yapıldığına pişman oluyordur. Aracı durumunda olanın sahip gibi davranması, büyüklenmek anlamına gelebilir mi?

Kibir insanı öyle bir hale getirir ki artık kendinize bile sözünüz geçmez olur. Yapmayacağım dediğiniz ne varsa, kendinizi, onları yaparken bulursunuz.

Büyüklenmek bahsinin kibirle nihayete ermesi, bize ne söylüyor olabilir?

Kısaca söylemek gerekirse
Kısaca söylemek gerekirse

Emanet bahsinin neye karşılık geldiğini bilmeyen olabilir. Belediye başkan adaylarına evvela bu hassasiyet hatırlatılmalıdır.

Video: Kısaca söylemek gerekirse


Geçmişi bilir, geleceği bilemeyiz. Dolayısıyla, elimizdeki en geçerli ölçü, geride kalan günlerdir. Parti ayrımına girişmeden, İstanbul için soralım: Belediye başkanlığı yapıp da maddi açıdan ihya olmayan kaç kişi vardır? Gönlümüze aziz bir hatıra gibi doğan birkaç sima...

Evet, emanet. Bu kelime, son yıllarda “geçici” gibi hafif bir anlama gelmeye başladı. Emanetin kendisi geçici olabilir, fakat vebali kalıcıdır.

Bize emanet edilen imkânlar ve makamlar, bir gün mutlaka elimizden alınacaktır. Buradaki esas mesele, onları teslim ettikten sonra elimizin temiz kalıp kalmadığıdır.

Onca insanın gayret ve fedakârlığını kendi başarımız olarak göremez, gösteremeyiz. Emaneti şahsi kazanca dönüştüremeyiz. Yakınlarımızı kayıramayız. Yöneticiler için hısım ile hasım aynı anlamda birleşebilir. Vadi İstanbul’un her önünden geçişimde aklıma nedense bu cümle geliyor. Ormana sıfır.

1994 yılından bu zamana kadar farklı dönemlerde belediye başkanlığı ve etkili müdürlük yapmış birçok isim tanıyorum. Maalesef artık başka bir hayatın içindeler. Öncelikleri ve dertleri fazlasıyla değişti. Maddiyatla olan imtihanı ne yazık ki kaybettiler. Bu işin partisi falan olmuyor.

Bilgi, kibirle birlikte gelir. Kibrinizi bastıramazsanız eğer, başka bir şeye dönüşürsünüz. İlim, diğer insanları hor görme, rencide etme aracı haline gelebilir. Artık sizden vazgeçilmezi yoktur. Ağzınızdan en sık çıkan: O ne anlar?

Kibri beraberinde getiren iki şey daha var: Makam ve maddiyat. Kibri etkisiz kılmak yahut kılmamak biraz da fıtrat meselesidir. Önünüzde iki yol bulunur: Halktan biri veya kule sakini. Manevi açıdan dayanıklı, alkışa ve övgüye karşı dirayetli kimseler, kibir kulesine asla çıkmazlar.

İmza yetkisi, karar alma gücü, dev bütçeler ve emir veren olmak. Bunların nefsimize saldırısı ne fenadır.

Zorluk derecesi hayli yüksek günlerden geçiyoruz. Hayır, sadece dış güçleri, içerde yaşanan sıkıntıları kastetmiyoruz. Dikkat ederseniz, bereket ve huzur iyice azaldı. Yorgunluk ve usanç artıyor. Çünkü sürekli yeniden başlamak mecburiyetinde kalıyoruz. Bunun belli başlı nedenlerinden biri, emanet ehli olmayan kimselere teslim edilen emekler ve hayatlardır.

Demokrasinin hesap günü seçimlerdir. Kaybetseniz bile tekrar kazanma şansınız bulunur. Biz büyük hesap gününe inanan insanlarız. Mahşerde telafi hakkımız olmayabilir. Emaneti ziyan etmiş, kul hakkına gereken özeni göstermemiş, helal lokmayı zedelemiş, suiistimale göz yummuş biri olarak orada bulunmak ister miyiz? Bu sorunun bizi götürdüğü yer: Emaneti koruyan, aslında kendisini korumuş olur.

Türkiye harekete geçti: Bulunursa dengeler değişecek
Ekonomi
Türkiye harekete geçti: Bulunursa dengeler değişecek
Türkiye, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon yatakları için Fatih sondaj gemisinden sonra ikinci gemiyi de devreye sokarak harekete geçti. Türkiye’nin Akdeniz’de doğalgaz çalışmalarını artırmasının Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır’da büyük yankı uyandırdığını söyleyen Ekonomist Yusuf Kısa, "Türkiye’nin Akdeniz’de son zamanlarda yaptığı çalışmalar meyvesini verirse bu bölgedeki dengeler tamamiyle değişir” dedi.
IHA
Kurucu ideallere yabancılaşmak
Hayat
Kurucu ideallere yabancılaşmak
İslam dünyası toplumlarında, İslamın tarihsel misyonunun-vizyonunun çerçevesinin değişmesi - ya da değiştirilmesi - ile birlikte, varoluşsal İslami bütünlük ve evrensellik anlayışı büyük bir tahribata maruz kaldı. Bu tahribatla ilgili olarak İslam dü
Yeni Şafak
Erbakan Hoca dualarla anıldı
Gündem
Erbakan Hoca dualarla anıldı
Eski başbakanlardan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, vefatının 7. yıl dönümünde Zeytinburnu Merkezefendi Mezarlığı’ndaki kabri başında dualarla anıldı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.