Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Değişkenlerin sâbite katına yükseltilmesi: Epistemik kölelik ve Tarihselcilik sefâleti (1)
Değişkenlerin sâbite katına yükseltilmesi: Epistemik kölelik ve Tarihselcilik sefâleti (1)
Müslümanların başına gelebilecek en büyük felâket, hadisleri ve Kur’ân’ı tartışmaya açmaktır.Kur’ân’ın vahyî karakterinin tartışılmaya açılması, tarihselcilik akımı üzerinden yürütülüyor.Tarihselcilik, Kur’ân’ı izâfileştirecek ve Kur’ân’ın vahyî konumunu tartışılır hâle getirecek, sonuçta, Müslüman kitlelerin, özellikle de genç kuşakların inanç temellerini altüst edecek tehlikeli bir akımdır.Tarihselcilik, Batı’da bile kıyasıya tartışılmış ve hurdaya çıkarılmıştır. Ülkemizde Batı’da hurdaya çıka...
Dünyada her bin kişiden 5'i "modern köleliğe" maruz kalıyor
Dünya
Dünyada her bin kişiden 5'i "modern köleliğe" maruz kalıyor
Bireyin temel hürriyetlerinden mahrum bırakılarak başkasının malı durumuna getirilmesini ifade eden kölelik, tarih boyunca çeşitli medeniyetler tarafından yaygın olarak kullanılıyor. Dünya genelinde yaklaşık 40,3 milyon modern köle bulunuyor. Modern köleliğe maruz kalan insanların yüzde 71'ini kadınlar oluştururken, 10 milyonu aşkın çocuk da modern köleliğin kurbanları arasında yer alıyor. Zorla çalıştırılan modern kölelerin ürettiği ürünlerin yıllık değerinin ise en az 354 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Asya-Pasifik bölgesi yaklaşık 25 milyon kişi ile dünyanın en büyük modern köle nüfusunu barındırıyor. Nüfusa oranda ise Afrika'nın hemen arkasından ikinci sırada yer alan kıtada, her bin kişiden 6,1'i modern köle durumunda.
AA
İman neresi, inkâr nereye düşer? Ya da özgürlük nedir, kölelik nasıl bir şeydir?
İman neresi, inkâr nereye düşer? Ya da özgürlük nedir, kölelik nasıl bir şeydir?
Çağımız; insanın, eşyanın, araçların tanrılaştırıldığı, “Tanrı” fikrinin yok edildiği bir çağ. Bunun bir ürünü olan deizm, ateizm dalgası, ülkemizde de kendini göstermeye başladı. Çağ’ın tasallutundan kurtulmak ve çağa tasarrufta bulunmak zorundayız. Çağı tanımadan tanımlayamayız; kuşanmadan kuşatamayız.Bu konularda, ufuk ve zihin açıcı yazılar yazacağım. Bu ilk yazımla fikrî bir tasarruf çabası ortaya koymaya çalışacağım. 10 yıl önce yazdığım bu yazımı ara başlıklar ekleyerek temel oluşturması ...
Kolombiya'da halk sömürgenin sembollerinden olan İspanyol subayın heykelini yıktı
Dünya
Kolombiya'da halk sömürgenin sembollerinden olan İspanyol subayın heykelini yıktı
Kolombiya'nın Popayan kentinde protestocular, soykırım ve köleliği temsil ettiği gerekçesiyle İspanyol Sebastian de Belalcazar'ın heykelini devirdi.
IHA
Yayımlanan rapor korkuttu: İngiltere'de 100 binden fazla 'modern köle' var
Dünya
Yayımlanan rapor korkuttu: İngiltere'de 100 binden fazla 'modern köle' var

Uluslararası sözleşmelerle yasaklanan kölelik, günümüzde yeni formlarıyla karşımıza çıkıyor. Sosyal Adalet Merkezinin (CSJ) yayımladığı kölelikle mücadele başlıklı rapor, İngiltere'de "modern zaman köleliğinin" yaygın hale geldiğini ortaya koydu. İngiltere'de "modern köle" sayısının 100 binin üzerinde olduğunun tahmin edildiği bildirildi.

AA
Fransa’nın Hafter’i, toplu mezarlar ve bağımlı yapılar
Fransa’nın Hafter’i, toplu mezarlar ve bağımlı yapılar

Köle tacirlerinin heykellerine yönelik tepkiyi salgın sürecinin bir sonucu olarak gördüğümüzde Batı hegemonyasının çöküşünü dile getiren görüşleri ciddiyeti anlaşılır. Salgın sürecinin başında sömürgeci devletlerin çaresizlik görüntüsünden hareketle Batı döneminin bittiği vurgulanmıştı. Birtakım çevreler bunları ayakları yere basmayan iddialar olarak göstermeye çalışsa da salgının birinci dalgası yatışmadan Amerika ve Avrupa’da kolonyalist dönemin sembolleri olan köle taciri heykellerinin yıkılması, bir dönemin geride kaldığının kanıtıdır. Heykellerle birlikte Batı’nın dokunulmazlığı fikri de yıkılıyor. Bu, büyük bir algı değişimidir ve sonuçları bütün dünyayı etkileyecektir. Bağımlı yapılar ve Batı’ya teslim olan aydınlar kendi dünyalarına başkalarını da hapsetmeye çalışırken değişim, özellikle Asya ve Afrika’yı etkileyecektir.

Sömürgecilik döneminden veya İslam dünyasının sorunlarını kendimize özgü bir bakış açısı ile yorumlamaktan bahsedildiği zaman birtakım çevrelerin ciddî ölçüde rahatsızlık duyması sadece Türkiye ile sınırlı bir sorun değildir. Geçen yüz yılda da Batı’ya yönelik eleştiriler benzer çevreler tarafından tepkiyle karşılanırdı. Bu, oryantalist söylemin etkisi ve nesiller arasında miras olarak aktarılması hakkında bir fikir verir. Amerika ve Avrupa’da köle tacirlerinin heykelleri yıkılıyor ama Türkiye’de liberal demokrasinin nimetleri konuşuluyor. Fransa’nın Libya’da desteklediği güçlerin geride bıraktığı toplu mezarlar ortaya çıkarılıyor ama birileri Türkiye’yi otoriter ve antidemokratik bir iklime sürüklenmekle suçluyor. Aynı Fransa’nın Suriye’de geçen yüz yılın başından itibaren Türkiye karşıtlığı ile maruf yapıları desteklemiş olmasının da herhangi bir tartışma değerine sahip olamaması meselenin oryantalist miras ile sınırlandırılamayacağını gösterir. Sömürgecilik döneminden bahsedildiğinde varlıklarına anlam kazandıran dayanakların yıkılacağını düşünüyorlar. Çünkü anlamı, Batı medeniyeti üzerine inşa ettiler.

Görmezden gelinecek bir sorundan bahsetmediğimizi vurgulamalıyız. Fransa’nın veya bizim dâhil olduğumuz coğrafyada kendi menfaatleri doğrultusunda siyaset takip eden sömürgeci güçlerle birlikte hareket eden yapılar, hem ülkemiz hem de coğrafyamız açısından önemli bir sorundur. FETÖ gibi kökü dışarıda olan yapıların bir gün Türkiye için sorun olacağı biliniyordu. Yabancıların menfaatlerini temsil ettikleri ve onlar sayesinde ayakta durdukları için bağımlı yapı olarak adlandırdığımız örgütlerin gelecekte sorun olacakları açıktır. Yol açtıkları tahribat düşünce dünyamız ile sınırlı değildi, insanımızı bu topraklara yabancılaştırdılar. Bu yabancılaşma bir günde tamamlanmadı. Bağımlı yapılar arasında bir devamlılık var. Bu yapılar bir dönem seküler kimlikle öne çıkarken başka bir dönemde dinî kimliğe bürünebilmektedir. Bu, farklı kimliklerle aynı ilişkilerin devam ettirildiğini gösterir. Bugün Türkiye’de gördüğümüz farklı kimlikler arasındaki birlikteliği bağımlı yapılar arasındaki devamlılık ile açıklayabiliriz.

15 Temmuz 2016 sıradan bir gün değildi. O gün faklı kimlikler arasındaki devamlılık ve yakınlaşmanın neticesi olarak Türkiye’ye çok büyük bir müdahale yapıldı. 2013’te başlayıp 2016’da en üst seviyeye ulaşan bu müdahaleler zinciri içerisinde yer alanlar fikirleri ve eylemleriyle birçok kez coğrafyadan uzaklaştıklarını gösterdiler. Güçlü bir örgütlenme ağında hareket ettikleri için varlıklarını geleceğe taşımakta zorlanmadılar. Kültürel dokumuzun istismara açık olması onların kendilerini geleceğe taşımasına yardımcı oluyor. Hâlbuki sürece entelektüel olarak dışarıdan destek olanlarda bile pişmanlık emaresinden bahsedilemez. Kültürel dokumuzun istismarıyla ortaya çıkan kötü örneklerin emsal teşkil ettiğini ve bunun da geleceğimiz açısından birtakım riskler barındırdığını görmek gerekir. Sorun pişmanlık ile de sınırlı değildir. Aynı anda din, millet ve vatana el uzattıkları için namus ve şereften yoksun olduklarını gösterdiler. Aradan geçen dört yıla rağmen hakikatin bu yüzünü fark ettiklerine dair bir işaretten bahsedemiyoruz.

Köle tacirlerinin heykellerine yönelik tepkiyi görmezden gelmeleri şaşırtıcı değil. FETÖ elebaşı Haçlıların iyi insanlar olduklarını, namusa ve dine zarar vermediklerini söylerken ne dediğini biliyordu. Fransa’nın desteklediği Hafter’in toplu mezarlarını görmezden gelmeleri tabiî bir sonuçtur.

İki asırlık epistemik köleleşme ontolojik yok oluşa dönüşmeden...
İki asırlık epistemik köleleşme ontolojik yok oluşa dönüşmeden...

Bir akıl tutulması yaşanıyor Türkiye’de: İflah olmaz,marazî ve tehlikeli bir çıkmaz sokak: Kimsenin kimseye tahammülü yok. Herkes birbirini düşman, herkes birbirini susturmakla meşgul.

Susturunca, hakikatin yok olacağını sanmak ne büyük gaflet! Hakikati susturabilirsiniz ama yok edemezsiniz.

Bugün zorla susturulan hakikat yarın daha güçlü gelir, daha gür konuşur. İşte o zaman zorbalar, yalanlar kaçacak delik arar...

Bu savaşsa eğer, bu savaşın sonucu Pirus zaferi olacak: Kazananı olmayacak.

Tek kaybedeni olacak: Biz, hepimiz, Türkiye yani.

Bir onarım hareketine ihtiyacı var ülkenin, bir sözleşmeye, ortak akla, ortak dile, konsensüse. Bunun için de besleyici, zihin açıcı, bizi silkeleyerek kendimize getirici sahici bir muhasebe iklimine ve eylemine...

CUMHURİYET, OSMANLI’NIN DEVAMI VE İSLÂM DEVLETİ OLARAK KURULDU

TBMM, yüz yaşına bastı.

Kimse Meclis’in nasıl açıldığını, Meclisi açan ruhu konuşmadı.

Meclis, Kur’ân hatimleriyle, Buhari hatimleriyle açıldı...

Bu ne demektir, anlamı nedir bunun, derin derin düşünmek gerek oysa.

Önce şunu söylemeliyim: Önce devlet kurulmadı, ordu da.

Ne oldu peki? Meclis “açıldı”.

Dikkat buyurulsun lütfen “açıldı” kelimesini paranteze alarak kullandım.

Meclis açılmadı aslında, İstanbul’daki Meclis-i Mebusan, Ankara’ya taşındı.

Ankara’daki Meclis, gündemine, İstanbul’da Osmanlı Meclis-i Mebusan’ındaki gündemi, gündemdeki meseleleri görüşmeye başlayarak açıldı.

Burada verilen mesaj şudur: Bir ölür, bin diriliriz. Bizden kim usanası! Yunusça söylemek gerekirse, meselenin hülâsası budur.

Ardından anayasa hazırlandı, devlet resmen cumhuriyet olarak kuruldu.

İki nokta hayatî: Birincisi, Cumhuriyet, Osmanlı’nın devamı olarak, ikincisi de, İslâm devleti olarak kuruldu. 1928’de, Anayasa’nın ikinci maddesindeki “devletin dini, din-i İslâm’dır” maddesi kaldırıldı.

Bu, 1922’de saltanatın, 1924’de hilâfetin ilgası, ardından devletin bütün kurumlarının İslâm’dan arındırılması -uzun vadede- çok tehlikeli bir yok oluş sürecinin uzantısı, mantîkî sonucuydu.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR...

Doğrusu, burada insanın zihnine yağınla soru üşüşüveriyor...

Madem, yeni kurulan devlet, İslâm’dan arındırılacak idiyse, neden işin başında böyle yapılmadı?

Makyavelizm, yani hedefe varmak için her yol mübahtır, yaklaşımı mı sözkonusuydu burada; yoksa emperyalistlerin, özellikle de İngilizlerin baskısı filan mı?

İki: İslâm devleti olarak kurulan bir devletin İslâm’dan arındırılması, o devletin Meclis’i eliyle yapılabilir mi? Hem de eşrafın, ulemanın doldurduğu, kahir ekseriyetini oluşturduğu bir Meclis’te bu nasıl mümkün olabilir -baskı, sindirme, vesaire gibi polisiye yöntemler dışında?

Ne yaşadık ve neden yaşadık peki?

Bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında çok sınırlı, devede kulak misali...

Türkiye, üzerimize gelen emperyalistlere karşı zaman kazandı. Cumhuriyetin bize kazandırdığı en önemli şey bu. Yok olmadık.

Daha doğrusu, bedenimizi kurtardık ama ruhumuzu, ruh köklerimizi inkâr ettik kendi ellerimizle!

“Kültürel inkâr” olarak adlandırmıştı yaşananları Cumhuriyetçi kadroların önde gelen büyük sanatçı ve düşünürlerinden Tanpınar.

Bu kültürel inkâr, zamanla mantıkî sonucuna taşındı; kültürel intihara dönüştü.

Epistemik kölelik olarak adlandırdığım, bir kendi kendini sömürgeleştirme biçimi üretti bu: Dışardan fiilen işgal edilemeyen bu ülke içerden zihnen sömürgeleştirilen tek ülke olarak tarihe geçti.

Günah keçisi aramıyorum, hakaret de etmiyorum -çünkü Kur’an, başkalarının kutsallarına hakaret etmeyi yasaklar-; muhasebe, eleştiri yapıyorum.

BİR KEMALİZM ELEŞTİRİSİ

Kemalizm’i konuşmadan, sadece tartışılmaz dogma hâline getirerek çocuklarımıza, zekâlarına ve geleceklerine yazık etmiş oluruz.

Kemalizmin bir ruhu yok: Kemalizm, her bakımdan ithal ve tepeden, Jakoben yöntemlerle topluma dayatılan kaskatı, taşlaşmış, donmuş bir ideoloji.

Fransız Devrimi’nden beslenen, Fransız Devrimi’nin karikatürü. Karikatürü ama sonuçları belki de Fransız Devrimi’nden daha kalıcı bir tasfiye hareketi: Bu toplumun bin yıl dünya tarihini yapmasını mümkün kılan medeniyet iddialarını, ruhunu, ruh köklerini tasfiye macerası.

Kemalizmin âmentüsü, laiklik. Kavramları, ithal. Şerif Mardin’in muazzam tespitiyle “iyi, doğru, güzel fikri yok”. Bir Gazâlî’si de yok, Kant’ı da o yüzden. Gerçek değil, gölge çünkü. Batı’nın bu topraklardaki gölgesi.

Fransız Devrimi bile Kilise’ye bütün haklarını iade etti daha sonra. Ama laik Türk devriminin haylaz çocukları, İslâmsız bir Türkiye hayal ediyorlar!

Celladına âşık olmak, gönüllü acentalık yaptığını göremeyecek kadar epistemik kölelik çıkmazına yuvarlanmak: İşte bir toplumun ontolojik yok oluşunun habercisi zihnî yokoluş felâketidir bu.

Dışardan fiilen işgal edilmeyen bir ülkenin içerden zihnen ele geçirilmesi yani.

Ne demiştim: Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesidir.

Bu felâketten kurtarmak için beyinlerini kullanmaya, soru sormaya çağırıyorum genç nesilleri. Bu kadar.

Vesselâm.

* ‘İnsanlığın Anavatanı’nda, ‘Merkez Coğrafya’sında, büyük bir güç yükseliyor. * Erdoğan bu coğrafyanın kaderi, ‘Büyük Aile’yi toplayan adamdır. * Kıyamet savaşları istediler içeriden, dışarıdan vurdular. * Yıkmak istedikleri Türkiye şimdi onlara yardım ediyor. * Durun, daha yeni başladık..
* ‘İnsanlığın Anavatanı’nda, ‘Merkez Coğrafya’sında, büyük bir güç yükseliyor. * Erdoğan bu coğrafyanın kaderi, ‘Büyük Aile’yi toplayan adamdır. * Kıyamet savaşları istediler içeriden, dışarıdan vurdular. * Yıkmak istedikleri Türkiye şimdi onlara yardım ediyor. * Durun, daha yeni başladık..

Dünyanın “Merkez Coğrafya”sında, “İnsanlığın Anavatanı”nda büyük bir güç yükseliyor.

Kuzey ve Orta Afrika’dan Balkanlara, Akdeniz çevresinden Kafkaslara, Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar geniş bir alanda, bir “Türkiye mucizesi” gerçekleşiyor.

Tarih geri dönüyor, coğrafyanın sesi güçleniyor.

Bu güç; bilinen her alanda, bölgesel ölçekte, küresel ölçekte ağırlığını ve etkinliğini her geçen gün daha da artırıyor.

Ezber bozuyor, kurulmuş bütün hesapları altüst ediyor, her ülkeyi 21. yüzyıl planlarını gözden geçirmeye zorluyor.

Kıyamet savaşları istediler, Türkiye’yi durduramadılar.

Coğrafyamız üzerinden kıyamet savaşı hesapları yapanlar, buna hazırlık amacıyla işgallere ve kitlesel kıyımlara yönelenler, Anadolu’yu bir güç merkezi olmaktan uzak tutmak için on yıllardır terörle ve içeride kurdukları “cephe”lerle vuranlar, bu gücün yükselişini engelleyemedi.

Tarihin ve coğrafyanın dinamikleriyle uyumlu hareket eden, küresel güç kaymalarını ince ince hesaplayan bu ülke, dünyanın şaşkın bakışları altında yıldızlaşıyor.

O ülke Türkiye.

Coğrafyanın her köşesinde, bilinen bütün güç alanlarında “durdurulamaz ülke” oluyor.

İçeriden, dışarıdan saldırdılar. Sessizlikle, sabırla, metânetle yürüyenler hiç tereddüt etmedi

Bir bilincin uyanışını, bir genetiğin keşfedilmesini, bir hafızanın canlanmasını, bir gücün bugüne çağırılmasını, bir yeniden yükseliş çağrısının sessizlikle kalpten kalbe ulaştırılmasını, bir derin düşüncenin coğrafyanın her köşesine ulaştırılmasını yirmi yıldır izliyorduk.

Biz biliyorduk. Bunun ne büyük bir mücadele, ne amansız bir hesaplaşma olduğunu biliyorduk. Ama artık dünya biliyor. Görüyor ve daha çok görecek.

İçeriden ihanetlere, dışarıdan saldırılara, küçümseme ve alaylara, diz çöktürmeye yönelik bütün girişimlere rağmen, sessizlikle, sabırla, metânetle yürüyenler hiç tereddüt etmedi.

Üzüldü, incindi, kahroldu ama inançsızlara aldırmadı.. Bir büyük yol çizildi, dünya karşısına durdu ama o yoldan dönülmedi.

Yıkmak istedikleri Türkiye şimdi onlara yardım ediyor.Dünya böyle değişiyor işte.

Bugüne kadar siyasi ufuk olarak, milli dayanışma olarak, jeopolitik hesaplar olarak, devleti ve kurumları dönüştürüp güçlendirme olarak, ekonomi olarak, milli savunma olarak, teknoloji olarak güçlü duruşunu gösteren Türkiye, salgın günlerinde sağlık alanında da dünyanın en iyisi olduğunu gösterdi.

COVID-19 salgını ABD’de çok ciddi iç bölünmelere yol açtı. Bir çaresizlik görüntüsü oluşturdu. Avrupa ülkeleri ardı ardına döküldü. Sağlık sistemlerinin bir hiç olduğu ortaya çıktı.

“Dünyaya göktaşı düşse Türkiye yine durmaz.”Çünkü Türkiye en iyisi!

Türkiye ise, Avrupa’nın en iyi sağlık altyapısına sahip olduğunu, salgına karşı en iyi mücadeleyi verdiğini gösterdi. Dahası Türkiye; onlarca ülkeye tıbbi yardım yaptı, Avrupa’nın merkez ülkelerine yardıma koştu.

Birçok ülke çaresizlik içinde kıvranırken Türkiye dün, Avrupa’nın en büyüklerinden Başakşehir Şehir Hastanesi’ni açtı. Solunum cihazından ventilatörüne, yoğun bakımdan başarılı “tedavi yöntemi”ne yerli bir çıkışı bütün dünyaya gösterdi.

Salgın günlerinde Türkiye “dünyanın en iyisi”dir. Kimse bunu itiraftan çekinmesin.

Bir Yunan gazetecinin “Dünyaya göktaşı düşse Türkiye Akdeniz’de yapacağını yine yapacak” sözü de, İngiliz medyasının “Türkiye’den yardım gelmezse sağlık sistemimiz çöker” manşeti de doğru.

Olağanüstü hıza hazır olun. Bu Osmanlı aklıdır, bir Selçuklu aklıdır.

Otuz yıldır yeni bir küresel düzenin oluşum seyrini izliyoruz. Güç kaymalarını, bazı ulusların zayıflamasını, bazılarının yükselişe geçişini, coğrafya merkezli oluşumları, ulus üstü yapıların dağılmasını, yeni güç merkezlerinin inşasını takip ediyoruz.

Adeta dünyaya diz çöktüren salgın bunu o kadar hızlandırdı ki, belki de önümüzdeki otuz yılda göreceğimiz değişimleri iki yıl içinde göreceğiz. Olağanüstü bir hıza hazırlıklı olun.

İşte Türkiye, şu an buna en hazır ülkedir. Yıllardır bu büyük dönüşüme hazırlanan ülkedir. Bu müthiş aklın öngördüğü her şey gerçek oluyor. Bu bir Selçuklu aklıdır, bir Osmanlı aklıdır. Bu kadim topraklara kök salmış bir akıldır. Cumhuriyet bu aklın taşıyıcısıdır. İşte şimdi bizi bir adım sonrasına, bir üst güce, yeniden merkez güce taşıyacak akıldır.

Türkiye’yi sağlıktan savunmaya, iç güvenlikten yeni coğrafya haritasına, Akdeniz’den Ortadoğu’nun derinliklerine taşıyan, taşıyacak akıldır. Bugün Türkiye’yi yöneten, yönlendiren, karşısında devasa cephe oluşmasına yol açan, 21. yüzyılı Türkiye’nin yükseliş yüzyılı yapan akıldır.

“Büyük Aile”nin nerede bir üyesi varsa orada olacağız.

Osmanlı emperyal bir devlet değildi. Osmanlı üç kıtaya yayılmış büyük aileyi bir araya getiren güçtü. Birinci Dünya Savaşı’nda o aile paramparça edildi, paylaşıldı, esir alındı, köleleştirildi.

Büyük aile dağıldı ama en kötüsü umutları yok edildi.

Cumhuriyet Anadolu’da bir genetiği, o hafızayı korudu.

İşte şimdi bu hafıza ve genetik harekete geçirildi. Ve üzerinde büyük bir güç inşa ediliyor.

Akdeniz’in her köşesinde olacağız. Coğrafyanın her köşesinde olacağız. Aile üyelerinin yaşadığı her yerde olacağız.

Kölelikle tarih yapılmaz.

Geleceği eski sömürgecilerine sığınarak yakalamaya çalışan her ülkenin, her ittifakın, her siyasi hareketin, her liderin mahvoluşunu izleyeceğiz.

Geleceği tarihin ve coğrafyanın dinamiklerini harekete geçirerek arayanların efsaneleştiğine, tarihi değiştirdiğine, gücü inşa ettiğine tanık olacağız.

Bırakın S. Arabistan, BAE, Mısır gibi ülkelerin rejimleri, sömürgeci efendilerine hizmet etsin. Çok yakında Türkiye’yi onların da durduramayacağı görülecektir. Kölelikle tarih yapılmaz.

İçeride en korkunç cepheler kuruldu. En yakınımızdakiler ihanet etti. Dışarıda, Osmanlı’yı parçalayıp coğrafyayı köleleştirenler büyük cepheler kurdu. İçeriden ve dışarıdan saldırılar hiç bitmedi.

“Türkiye’yi durdurma” uluslararası bir öncelik halini aldı. Onlar vurdukça Türkiye daha da güçlendi, daha da sağlamlaştı.

Bunu yapanlar şimdi Türkiye’den yardım istiyor.

Coğrafyanın hafızası, şehirlerin kalbi var. Erdoğan coğrafyanınkaderi, Büyük aileyitoplayan adamdır.

Coğrafyanın hafızası var. Şehirlerin kalbi var. Milletlerin ve ülkelerin kaderi var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin de, coğrafyanın da kaderidir. Tarihi değiştiren adamdır. Büyük aileyi yeniden toplayan adamdır.

Dünyanın “merkez coğrafyası”nda, “insanlığın anavatanı”nda bir mucize gerçekleşiyor. Çok büyük bir güç yükselmesi yaşanıyor.

Türkiye ile yan yana, omuz omuza olanlar geleceğin kapılarını açacak. Karşısında duranlar tarihi ıskalayacak.

Bu gerçeğe kibirle bakanlar, küçümseyenler, alaya alanlar, ister devlet olsun ister birey, gün gün eriyecek, unutulup gidecek. Geçmiş yirmi yılda anlamayanların gelecekte de anlaması mümkün değil.

Bu yolun her yolcusu, öncüsünden destekçisine, üzerinde bu sorumluluğu ve bu ağırlığı taşıyan herkes mübarektir.

Daha yeni başladık.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.