Polis alıcı kılığına girdi: Tarihi Kur'an-ı Kerim'i 10 bin liraya satmak isterken yakalandı
Gündem
Polis alıcı kılığına girdi: Tarihi Kur'an-ı Kerim'i 10 bin liraya satmak isterken yakalandı
Kütahya'da tarihi eser niteliğindeki 3 Kur'an-ı Kerim'i, alıcı kılığına giren polislere satmak isteyen şüpheli yakalandı.
IHA
Polis alıcı kılığına girdi: Tarihi Kur'an-ı Kerim'i 10 bin liraya satmak isterken yakalandı
Gündem
Polis alıcı kılığına girdi: Tarihi Kur'an-ı Kerim'i 10 bin liraya satmak isterken yakalandı

Kütahya'da tarihi eser niteliği taşıyan küçük boy Kur'an-ı Kerim'i 10 bin liraya satmak isteyen A.K. alıcı kılığına giren polis tarafından yakalandı. Gözaltına alınan A.K.’nin evinde de biri küçük boy diğeri rulo halindeki deriye yazılmış 2 kitap daha ele geçirildi.

DHA
Namazda sureleri Mushaf'taki sıraya göre okumanın hükmü nedir?
Hayat
Namazda sureleri Mushaf'taki sıraya göre okumanın hükmü nedir?
Namaz kılmak İslam'ın 5 şartından birisidir. Ergenlik (bulûğ) yaşına ve belli bir aklî olgunluk düzeyine gelmiş her müslümanın namaz kılması farz-ı ayındır. "Namazda sureleri Mushaf’taki sıraya göre okumanın hükmü nedir?" sorusunun cevabı merak ediliyor. Diyaneti, namazda sureleri Mushaf’taki sıraya göre okumanın hükmü nedir? sorusuna şu yanıtı verdi...
Yeni Şafak
El yazısıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek: Sevabını bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum
Gündem
El yazısıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek: Sevabını bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum
Kocaeli’nin Körfez ilçesinde yaşayan emekli Lokman Arslan (70), tamamını el yazısı ile yazdığı Kur’an-ı Kerim’i, koronavirüsle mücadelede etkin rol oynayan sağlık çalışanları adına Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek. Arslan, "Sağlık ordumuz bu süreçte çok fazla mücadele verdi. Sevabını, bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum" dedi.
DHA
Yürümek ya da yürüyememek
Yürümek ya da yürüyememek

“Ben bir sürü konuştum ama sen bir şey söylemedin” dedi fazlasıyla konuşkan olan. “Söyledim ama hiç kimse duymadı” diye geçirdi içinden görünüşte suskun olan.

İnsanın kendi kendine konuşması, kendisiyle arasındaki irtibatı önemli görmeyen kimselerce delilik gibi görülüyor. Oysa asıl delilik insanın içinden ne geçtiğini merak etmiyor, etse bile bir çeşit korkuyla öğrenmekten kaçıyor olmasında. İnsanın iç sesinden habersiz bir hayat yaşaması, kendini böyle bir sağırlığa memur ve mahkum etmesi yeni zamanlara özgü bir şey... Duymak istemedikleri tek ses kendi sesleri haline geldi insanların neredeyse. Çağın her yere ulaşan korkunç gürültüsünün de onlara büyük yardımı oluyor bu noktada. İçinin söylediklerini duymak istemeyenler için kaçılacak çok yer var yeni dünyada.

“Kendi başımayken her türden zeka dolu yorumlar yapıyor, hiç kimsenin söylemediği sözlere zekice cevaplar veriyor ve hiç kimse ile nükte dolu sohbetler ediyorum. Fakat karşımda etten kemikten biri durduğunda bütün bunlar ortadan kayboluyor; aklım uçup gidiyor, artık konuşamıyorum ve bir buçuk saat sonra bitkin düşüyorum. İnsanlarla konuşmak uykumu getiriyor. Yalnızca ruhani ve hayali arkadaşlarım ve yalnızca rüyalarımda ettiğim sohbetler mutlak bir gerçekliğe ve öneme sahip” diye yazmış Fernando Pessoa, ‘Anlamaktan Yoruldum’ kitabında.

Sosyal hayata kulaklarında kulaklıkla katılan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Böyle birbirine sağır insanların doldurduğu bir ortama sosyal hayat denebilirse tabii. Garip olan, insanları kendi kulaklıklarından gelen sese mahkum eden ve onun dışındaki seslere -ki buna kendi iç sesleri de dahil- neredeyse tamamen kapatan bütün bu cihazları iletişim teknolojileri başlığı altında geliştirip üretiyor olması. Nasıl bir iletişimse bu! Yan yana dolaşan, aynı mekanları paylaşan ama ne birbirlerini ne kendi iç seslerini duymayan insanlar... Ekranlardan kafalarını kaldırıp birbirine bakmayan, birbirini görmeyen kalabalıklar...

“Biraz yürüyelim mi birlikte?” diye sordu gözlüğü kalın çerçeveli olan. “Yürüyelim ama birlikte yürümüş olur muyuz, orasını bilemiyorum” diye cevapladı bu soruyu gözlüğü olmayan.

Bir de şunu düşünün; bütün gün oraya buraya yürüdüğü halde günün sonunda evlerine hiçbir yere varamadan dönenler ne hisseder?

“Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamıştır. Unutmayın, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir. Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, oturduğu yerde kalamaz insan” diyor ‘Yürümenin Felsefesi’nde Frederic Gros.

“Ya seninle hep selamlaşıyoruz ama senelerdir durup iki çift laf edemedik” dedi yollardan biri. “Ne yapalım, ters istikamete gitmek kaderimizde varmış demek ki” dedi diğeri. İşte bunlar hep bölünmüş yol trajedileri...

Bir Amerikalı, Bir İngiliz, Bir Alman ve bir Türk dev alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmışlar. Oturup bir saat kadar kendilerini bir fıkranın malzemesi kılacak hadisenin ne olacağını beklemişler. Bir şey olmamış, dağılıp gitmişler... İçlerinden sadece biri “İnsanlık kaybetti!” diye söylenmiş. Bilin bakalım hangisi?

Bazen bir şey oluyor, varacağınız yer size geliyor. Oturup yine de bu yolu yürümem gerekir mi, gerekmez mi, bilemiyorsunuz.

“Bir adım daha atacak olsa” diye mırıldandı kendi kendine beyaz saçlı adam, “dünya bitermiş gibi geliyor bazen insana!”

Önemli bir Kur’an kavramı, ulü’l-elbâb
Önemli bir Kur’an kavramı, ulü’l-elbâb

Akıl kelimesi Kuranıkerim’de isim olarak geçmez, fiil olarak yer alır. Demek ki, önemli olan aklın bizatihi kendisi değil, onun fonksiyonlarıdır. Bunun bir sebebi de aklın varlık kartelasında araz mı cevher mi olduğunun tam anlaşılmış olmaması olabilir. Ama farklı özellikteki akıl anlamında kelimeler vardır ve onlara başka bir yazıda değineceğiz.

Lübb (ç: elbâb). Her şeyin seçkin ve saf olanı ve özüdür. Aklıselim kelimesinin bir yönüyle karşıladığı saf ve süzülmüş akla da bunun için lübb denmiştir. Buna göre her lübb akıldır ama her akıl lübb değildir.

Akıl nelerden süzülmüş olursa lübb olur? Rağib şaibelerden diyor, yani onun saf akıl olmasına engel olan katkı maddeleri ne ise onlardan. Aklın hakikati bulma özelliğini zedeleyen durumlar şaibelerdir.

Dikkat çeken husus, bu kelimenin Kuranıkerim’de lübb diye tekil olarak hiç zikredilmemiş olmasıdır. Bunun şöyle bir işareti olabilir: Tek başına bir kişinin aklı böyle bir akıl olamaz, çünkü tek akıl zati/sübjektif duygulardan yeterince arınamaz. Ancak birden çok saf akıl bir araya gelirse ulü’l-elbâb oluşur. Bu sebeple Kuranıkerim’de tefekkür ve derin anlayışı gerektiren meselelerin zikredildiği yerlerde ‘bunu ancak ulü’l-elbab’ anlayabilir’ denerek böyle çoğul kullanılır. Mesela Kuranıkerim’in muhkemi ve müteşabihi gibi konular böyledir.

Ulü’l-elbâb Kuranıkerim’de on altı ayette ve dediğimiz gibi hep çoğul olarak geçer. Bu ayetlerin anlattıklarını özet olarak gördüğümüzde ulü’l-elbâb’ın özelliklerini de görmüş oluruz:

Takva, ulu’l-elbâb’ın vazgeçilmezidir (2/198) ‘Hikmet çok büyük bir hayırdır, ama bunu ancak ulü’l-elbâb anlayabilir’ (2/269). ‘Kuranıkerim’in muhkemi ve müteşabihi karşısında ancak ulü’l-elbâb mümince bir tavır takınabilir’ (3/7). ‘Kuranıkerim Allah’ın bir duyurusudur. Onu ve Allah’tan başka ilah olmadığını düşünecek olanlar ulü’l-elbâb’dır’ (14/52). ‘Resulüllah’a indirilenin hak olduğunu bilenle gözü göremeyen bir midir? Bundan ancak ulü’l-elbâb düşünüp ders çıkarabilir’ (13/19, 38/29). Özellikle şu anlamdaki ayeti kerime ulü’l-elbâb’ın en temel özelliklerini zikreder. ‘Rabbinin rahmetini umarak, ahiretin tehlikelerinden korunmak için gecenin derinliklerinde secdede ve kıyamda daim olanların hali başkadır. De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bundan ancak ulü’l-elbâb düşünüp ders alabilir’ (39/9). ‘Bütünüyle gökler ve yer, gecenin gündüzün oluşması, yağmurun yağması, suyun yer altında depolanması, otların bitmesi gibi yüzlerce tabiat ayetlerinden ders alabilenler, bunlar hakkında derin tefekküre dalanlar ancak ulü’l-elbâb olanlardır’. (3/190, 39/21, 50/7,8). ‘Ve onlar her hallerinde Allah’ı hatırda tutarlar/zikrederler. ‘Tevrat’ı da ancak ulü’l-elbâb olanlar anlayabilmişlerdir’ (39/54). Tarihten de yine ancak ulü’l-elbâb olanlar ders çıkarabilir (12/111). ‘Hz. Eyyub’un durumu da ulü’l-elbâb için bir derstir’ (38/43).

Bu on altı yerde ulu’l-elbâb’ın ortak özelliği takva, tezekkür, tedebbür, tefekkür, itibar ve geceleri değerlendirecek kadar Allah’a candan bağlılıktır, takvadır. Demek bunların hepsi ancak böyle süzme bir akıllılar topluluğu ile oluşabilir.

Takva ile ulü’l-elbâb’ın alakası şudur. Takva kısaca Allah’ın emir ve yasaklarına uymak suretiyle kulun kendini korumasıdır. Yani ulü’l-elbab’ın imani, ahlaki ve dini tecrübe boyutu vardır. Bu durum amel olmaksızın aklın safiyetini koruyamayacağını gösterir. Çünkü bildiği ile amel etmemenin sebepleri ya tembelliktir, bu da nefsin arzularını ve rahatını uygulamaya tercih etme demektir. Ya bildiklerinin doğruluğunda şüphesinin bulunmasıdır. Bu da kalpte hastalığın bulunduğunu gösterir. Ya da egosuna, kibrine ve nefsinin arzularına yenilmektir. İşte bunlar aklı saf, halis ve ön yargısız olmaktan, doğruya doğru diyebilmekten alıkoyan şaibelerdir.

Tezekkür, tedebbür, tefekkür ve itibar, yani kıyaslayıp ders çıkarma gibi özelliklerin daha çok kevnî ayetlerin anlaşılmasında zikredilmiş olması dikkat çekicidir. Demek ki, tabiatı tanımayan, ondaki ayetleri bilip okuyamayan birisi salt cenneti ve cehennemi düşünmekle ulü’l-elbâb’tan olamaz. Bu ilerlemeyi sağlayamamış İslam toplumunda da ulü’l-elbâb zor yetişir. Hukukta bile durum aynıdır. Derin, dakik ve detaylı bir tefekkürü sağlayamamış olan birisi kısasın hayat olduğunu, öldürmek için değil yaşatmak için konduğunu anlayamaz, yüzeysel ve anlık bir bakışla onun bir cinayet olduğunu söyler. Böyle olunca da katliamlar devam eder. Onun için kısas ayetinde ‘bunu ancak ulü’l-elbâb düşünüp ders çıkarabilir’ buyrulur.

Adalet, Hak, zulüm ve cevr
Adalet, Hak, zulüm ve cevr
Türkçe'de 'adl' kelimesinden yapma mastar olarak sadece 'adalet'i kullanırız ama Kuranıkerim kavramı olarak adl'in yanında 'kıst' ve zulmün yanında da 'cevr' vardır.
Yeni Şafak
‘Adalet mülkün temelidir’ ne demek?
‘Adalet mülkün temelidir’ ne demek?

Kuranıkerim devletin şekli, yönetim biçimi, idari yapılanma gibi konularda da dört temel prensipten başka detay vermez. Bunlardan birincisi adalettir ve adalet her hak sahibine hakkını tastamam vermektir demiştik. Devam edelim.

Video: ‘Adalet mülkün temelidir’ ne demek?


Adalet kavramını anlatalım derken önce kendimizin anlamamız gerektiğini gördük ve karşımıza çok geniş bir çerçeve çıktı. Öncelik Allah’ın adl/adil olduğunun ve O’nun mülkünün adalet üzre kurulmuş olduğunun bilinmesi, zerreden kürreye kâinattaki adalet, insanın bedenindeki adalet, yönetimdeki, ekonomideki adalet. Hatta duygulardaki adalet… Bakalım ne kadarını söyleyebiliriz.

Adalet mülkün temelidir sözü, adaletiyle tanınan Hz. Ömer’e nispet edilir ama izini sürerseniz bunun ta Kadim Mısır’a dayandığını görürsünüz. Tıpkı ‘kendini bilen Rabbini bilir’ hadisinin Sokrat’a kadar gittiği gibi. Demek ki bunlar kadimden beri bilinmektedir. Yönetim söz konusu olduğunda tarihte bu hep vurgulanmıştır.

Ama bu söz sadece yönetimle ilgili değil, çok daha geniş anlamda da geçerlidir. Çünkü mülk kelimesi hem bir şeyin çıplak mülkiyetini, hem mutlak egemenliğini, yani hem maddi hem manevi varlığında söz ve tasarruf sahibi olmayı anlatır. Sadece maddi varlığına, yani çıplak mülkiyetine sahip olmak çoğu zaman ‘milk’ kelimesiyle ifade edilir. Birincinin ismi faili ‘melik’ ikincinin ise ‘mâlik’tir. Bu sebeple Ebu Hanife Fatiha’daki ‘mâliki yevmi’d-din’ kıraati yerine ‘melik-i yevmi’d-din’ kıraatini tercih eder. Çünkü Allah bir şeyin sadece çıplak mülkiyetine değil, hem milkine hem de mülküne ve melekütüne sahiptir. Melekût, görünmeyen arka plandır, manevi boyuttur.

Kral anlamındaki melik de buradan gelir. Araplar krallık anlamında yine buradan ‘memleke(t)’ kelimesini kullanırlar. Aslında ‘el-Melik’ Allah’ın isimlerindendir. Bu sebeple kralın melik diye isimlendirilmesi uygun değildir. Allah hem Melik’dir, hem Malikü’l-mülk’tür, hem Mâlik-i yevmi’d-dindir, hem de Melîk’dir. Bu, varlığın mutlak hâkimiyetini ve her türlü tasarrufunu elinde bulunduran demektir.

Allah’ın bir ismi de Adl’dir. Adl, öncelikle âdil olan demektir. Ancak kelime mastar bir isim olduğu için sadece âdil değil, adaletin bizatihi kendisi, kaynağı, mutlak âdil anlamındadır.

Kısaca, Allah’tan başka her şey O’nun mülküdür ve O mülkünün devamını ancak adaletle sağlamaktadır. Atomdan makro-kozmosa her şey hassas bir takdir/ölçü ve düzen içinde ve tam olması gerektiği gibi çalışır. Bilindiği gibi ‘kozmos’ kaosun zıddı olarak düzen demektir. Adalet her şeyi yerli yerine koymaksa, demek ki kâinatta, yani mikrodan makroya, bütün varlıkta geçerli prensip adalettir, kozmostur. Aksi takdirde kaos olurdu. Gazali’nin dediği gibi, var olanın bundan daha güzel var olması mümkün değildir. O halde varlığın varlık olmasında ve sürmesinde geçerli kanun adalettir. Fezadaki milyarlarca dünya yerli yerine öyle hassas ölçülerle konmuştur ve öyle hassas ölçülerle hareket etmektedir ki, birisi yerinden bir santim oynasa adalet/kosmos bozulur ve varlık darmadağın olur.

‘Yedi semayı birbiriyle öyle uyumlu yaratmıştır ki, Rahmân’ın yarattığında hiçbir uyumsuzluk göremezsin, çevir gözünü bak, bir kusur görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir, o göz yorgun argın sana dönecektir’ (Mülk 3-4).

‘Ne yücedir senin Rabbin ki, yaratıp biçim ve düzen veren, her şeyi ölçülü kılıp yoluna koyan O’ (A’la 2-3). ‘Seni yaratan her şeyini mütenasip kılan böylece sende adalet/denge yaratan O’ (İnfitar 7).

Demek ki, insan bedeninde hâkim olan düzen de adalettir. Her bir organın hatta her bir hücrenin görevi hassas takdir ve ölçülerle belirlenmiş ve kendiliğinden yürür hale getirilmiştir. Eğer burada da bir fesat, çürüme ve bozulma varsa bunu da insan yapmaktadır. Yani insan kendi varlığındaki düzeni ve adaleti de bozabilir, kendi kendisinin zalimi olabilir.

‘Kendi yörüngesinde yüzüp duran güneş de onlar için bir delildir. İşte bu Azîz/mutlak galip ve Alîm/her şeyi bilen Allah’ın bir takdiridir. Biz Ay’a da menziller takdir ettik, dönüp dolaşıp eski hurma sapı gibi oluyor. Ne Güneş Aya erişebiliyor, ne gece gündüzü geçebiliyor. Her biri bir yörüngede yüzüp duruyor’. (Ya-Sin 38-40)

İşte adalet mülkün esasıdır sözünü öncelikle bu çerçevede anlamak gerekir. Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Kozmostaki küçük bir kaos koskoca kainatın fesadına, yani adaletin bozulmasına sebep oluyorsa, insana bırakılan alanlarda ve yönetimlerde de adaletsizliğin olması fesada, dağılmaya, çürümeye ve adaletin zıddı olan zulme sebep olur. Zulüm kaostur.

Bir başlangıç oldu. Devamı gelir inşallah.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.