Koronavirüs ile ticaretteki değişim
Koronavirüs ile ticaretteki değişim

Koronavirüs öncesi ABD-Çin arasında başlayan ticaret savaşları nedeniyle hem küresel ticaret hem de küresel ekonomik büyüme beklentilerinde aşağı yönlü revizyonlar gelmişti.

Tam da ticaret savaşları konuşulurken ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ticaret savaşları karşısındaki çaresizliği nedeniyle bu örgütün yeniden reforme edilmesi gerektiği konusunda sıcak gündem varken, koronavirüsün yayılması sonrasında küreselleşme tartışmaları da farklı bir noktaya taşınmış oldu.

Peki, koronavirüs ile berber birçok alanda öngörülen değişim küresel ticarette de kendisini hissettirecek mi?

Açıkçası, son dönemlerde ABD başkanı Trump tarafından sıklıkla dile getirilen küreselleşmenin sona erdiği yönündeki ifadeler yeni dönemde küreselleşme ile ilgili tartışmaları alevlendirecektir.

Koronavirüs salgını süresince ülkeler kendi ihtiyaçlarını, başta da zorunlu sağlık ekipmanlarını, karşılama konusunda ciddi zorluklar yaşadılar. Çünkü birçok gelişmiş ülke basit maske konusunda küresel tedarik zincirinin parçası değillerdi.

Diğer yandan, koronavirüs salgını döneminde bazı ülkeler kendi kendine yeterli olmak için zorunlu ihracat kısıtlamalarına gitmek zorunda kaldılar. AB üyesi ülkeler de dahil olmak üzere birçok ülke, başlangıçta yüz maskeleri gibi kişisel koruyucu ekipmanları için ihracat kısıtlamaları uyguladı.

Dolayısıyla, dünya ticaretinin serbestleşmesi için kurulan ve başlarda ülkeler arasındaki ihracat kısıtlamalarının ortadan kaldırılmasında önemli rolü olan Dünya Ticaret Örgütünün bile koronavirüs nedeniyle “temel ürünler” için ihracat kısıtlamalarına yönelik istisnalara izin vermesini önemli bir değişim olarak alabiliriz.

YENİ DÖNEMİN YENİ TRENDİ

Koronavirüs ile birlikte ülkeler başta sağlık ekipmanları olmak üzere acil olarak tedarik etmeleri gereken ürünlere erişemediklerinden, yeni dönemde her ülke kendi ihtiyaç duyduğu ürünleri belirli bir dönem için maliyeti daha yüksek de olsa üretmeye başlayacak.

Bunun için atılacak ilk adımın başta zorunlu sağlık ekipmanları için yüksek ithalat vergileri konularak iç üretimin teşvik edilmesi olabilecektir. Bunu esasen ekonomide bebek sanayi yaklaşımının farklı bir şekli olarak da alabiliriz. Yani devletler, ülke içerisinde üretilmeyen zorunlu ya da stratejik ürünlerin yerli üreticiler tarafından üretilebilmesi için bu üreticileri dış rekabete karşı koruyarak desteklemektedir. Dolayısıyla yerli üretici bebeklikten başlayarak kendi ayakları üzerinde duracağı süreye kadar desteklenmiş olmaktadır.

Koronavirüs salgınında artan ventilatör ihtiyacının karşılanması için yerli ventilatör üretiminde ihtiyaç duyulan parçaların artık Türkiye’de üretiliyor olması ve bunun desteklenmesi bu açıdan önemli.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki birçok parçası farklı ülkelerden tedarik edilen bazı sağlık ürünlerinin üretiminin tek ülke tarafından sağlanması birçok zorluğu da beraberinde getirecektir. Çünkü teknolojisi yüksek olan bazı ürünlerin her parçası hem düşük maliyetli hem de daha rekabetçi olması sebebiyle farklı ülkelerde üretiliyordu. Dolayısıyla, rekabetçi olmak ve bu piyasada kalıcı olmak üretim kadar önemlidir.

KÜRESELLEŞMENİN SONU MU?

1980 sonrası dönemde başlayan küreselleşme ve beraberinde artan dış ticaret birçok ülke ekonomisinde değişimin ve ekonomik büyümenin dolayısıyla kişi başı gelirindeki artışın yani zenginleşmenin kaynağı oldu. Ancak şu da var ki, üreten ve bu üretilen ürünleri ihraç eden ülkeler zenginleştikçe bu rekabete giremeyen ve herhangi bir avantajı ve üstünlüğü olmayan ülkeler de fakirleşti.

Ülkeler arasındaki kişi başı gelir farkı arttıkça arttı.

Bugün birçok Afrika ülkesinde artan fakirleşmeyi ve ülkeler arasındaki kişi başı gelir farkının giderek büyümesinin nedenlerini de burada aramak çok abartılı olmayacaktır.

Dolayısıyla, koronavirüs ile birlikte dış ticarette de kendini düzelten yani ayar verilen bir küreselleşme sürecinin yaşanacağını belirtmekte fayda var.

Küreselleşmenin sonu yanılgısı ve piyasalara devletin müdahalesi
Küreselleşmenin sonu yanılgısı ve piyasalara devletin müdahalesi

Koronavirüs sonrası yaşanan gelişmeler yerleşik küresel sistem, kurum ve anlayışların sorgulandığı bir dönemi de beraberinde getirdi. Ancak biraz hafızasını zorlayanlar bu durumun yeni bir şey olmadığını hatta her kriz döneminde gündeme gelen geçici bir tartışma olduğunu hatırlayacaktır.

KÜRESELLEŞMENİN SONU MU GELDİ?

Ülkeler, koronavirüsle mücadele edebilmek için sınır kapılarını kapatıyor, uluslararası uçuşları askıya alıyor, sokağa çıkma yasakları ilan ediyor ve daha birçok kısıtlayıcı tedbiri hayata geçiriyor. Kendi derdine düşen ülkeler, Avrupa Birliği örneğinde olduğu üzere üyesi oldukları örgütleerin değerlerinden bile uzaklaşma pahasına ilişkilerini durduruyor. Çok uluslu şirketlerin bir kısmı üretimi tamamen durdururken bir kısmı da mağazalarını geçici bir süre kapatma yoluna gidiyor. Hal böyle olunca da küreselleşmenin sonunun geldiğine dair görüşler ortaya atılıyor ve bu konu ciddi ciddi tartışılıyor. Bu iyi mi kötü mü net bir cevap vermek mümkün görünmüyor ancak sanılanın aksine durum hiç de bugünlerde konuşulduğu gibi değil. Bugün konuşulanlar her kriz döneminde konuşulan konular. Hatta size kötü bir haberim var. Küreselleşme her kriz döneminden sonra daha da güçlenerek çıktı.

Öte yandan reel durumun bu şekilde olması, ideal durumun bu olduğu anlamına gelmiyor. Zira gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere pek çok ülke küreselleşmenin yan etkilerinin pek çoğunu hissediyor. Küreselleşme ile beraber ortaya çıkan ucuz üretim imkanları gibi pek çok değişken ülkeleri tüketici haline getirip bir borç makinasına dönüştürüyor. Hatta ülkeler kendi üretmedikleri ürünleri satın alabilmek için kendilerinin olmayan paraları diğer ülkelerden veya küresel bankalardan borçlanıp bir girdabın içine giriyor. Elbette hemen hemen herkes bu tablonun farkında ancak günlük hayat kolay olan yolun seçilmesi ile çabuk ilerlediği için herkes görmemezlikten geliyor. Böylesi kriz dönemlerinde sorgulanıp yargılansa da maalesef küreselleşme eninde sonunda kazanıyor. Göreceksiniz, koronovirüsün oluşturduğu tüm bu toz bulutu ortadan kalkınca her şey yine eski haline dönecek. Olsa olsa küreselleşmenin sıklet merkezi Batı’dan Doğu’ya kayar. Tıpkı dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin kaydığı gibi. İşler kötüyken bir süre ulus devletlerin ne kadar önemli olduğunu tartışıp, işler toparlanınca devletin ne kadar hantal ve verimsiz olduğunu konuşmaya başlarız.

HANİ DEVLET GEREKSİZDİ?

Liberaller ve neo-liberaller devlet kavramından pek hoşlanmazlar. Elbette farklı cümlelerle veya seçtikleri kelimelerle bunu oldukça yumuşak bir biçimde “devlet düzenleyici ve denetleyici olsun, sadece temel ihtiyaçları karşılasın değilse biz de devleti çok severiz.” gibi cümlelerle süslerler ama bu devletten hoşlanmadıkları gerçeğini değiştirmez. Öte yandan her ekonomik kriz döneminde devleti göreve davet edenler de ağırlıklı olarak neo-liberal anlayışın ürünü olan şirketler ve bankalardır. 2008 Küresel Finansal Krizi bunun en güzel örneğini oluşturur. ABD, trilyonlarca dolarlık parasal genişleme ile özel bankaları ve finans kuruluşlarını kurtarmış ve borçlarını üstlenmiştir. Oysa aynı ABD, kendisinin dışındaki ülkelere IMF ve Dünya Bankası üzerinden “batan batsın, devlet müdahale etmesin, piyasa kendi kendini temizler” anlayışını dayatır. 2008 Krizi demişken, 2008 Krizi ve onun etkileri ile mücadele görevini serbest piyasanın aktörlerinin değil devletlerin üstlendiğini bir kez daha hatırlatarak günümüze dönelim.

Bugün koronavirüsün küresel ekonomi üzerindeki etkilerini konuşuyoruz. ABD başta olmak üzere devletler yine trilyonlarca dolardan fazla tutacak faturaları önden ödemeye başladı bile. Almanya, stratejik sektörlerdeki şirketlerin kamulaştırılacağını ilan ederken, Fransa otellere el koyup hastaneye çevirdi. Virüsün en çok vurduğu ülkelerden olan İtalya işçilere doğrudan nakit desteğini de içeren 25 milyar Euro’luk acil destek paketini ilan etti. ABD Merkez Bankası FED, sınırsız varlık alımı yapacağını duyurdu. Örnekleri artırmak mümkün. Ancak işin özeti şu; iyi günlerde “devlet bize gölge etmesin dünyayı bambaşka bir yer yapalım” diyen şirketokrasi anlayışı virüsü görünce “devlet bizi kurtarsın” diyor. O zaman akla şu soru geliyor; Hani devlet gereksizdi?

Kalkınma ve büyümenin arka planı
Kalkınma ve büyümenin arka planı

Bir ülkenin ekonomik kalkınması ya da büyümesi amaç değil araç olarak görülmelidir. İnsan refahını desteklemek (istihdam, tüketim, barınma, sağlık, eğitim ve güvenlik gibi ihtiyaçları karşılama) için önemlidir.

Ekonomik kalkınma sürdürülebilir büyümeyi başarmak için zor ama gerekli adımları atmakla ilgilidir. Bu adımlardan en önemlisi yurtiçi tasarrufları artırmaktır. Bu zordur ama zorunludur.

Harrod, Domar, Solow gibi klasik kalkınma ekonomistleri yoksul bir ülkede hızlı bir ekonomik büyüme sürecinin başlangıcı için tasarrufların gerekli olduğunu ortaya koymuşlardır.

1970’li yıllarda petro-dolarların küresel finans piyasalarına akması tasarruflarla ilgili yeni fikirlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Artık gelişmekte olan ülkelerin yerel sermaye yatırımı için uluslararası borçlanmaya başvurabilecekleri anlayışı ortaya çıkmıştır. Özellikle Latin Amerika’da ağır borçluların maruz kaldığı ciddi ekonomik krizlere rağmen bu düşünce devam etmiştir.

Oysa Çin 1978-2008 yılında yüzde 52’lere ulaşan çok yüksek tasarruf/GSYH oranıyla büyük kalkınma hamlesini gerçekleştirmiştir.

Çin örneği, bir ülkenin iç tasarruflarından yararlanarak kendi üretim kapasitesinin geliştirilmesi gerekliliğini net olarak göstermektedir. Yine, hiçbir ülke sanayileşmeden büyük ekonomi haline gelmemiştir. Şüphesiz bu süreçte girişimcilik hayati bir rol oynar. Kendi girişimcilerini sanayici yapabilen ülkeler başarılı olmuşlardır.

**

Gelişmekte olan ülkelerin sınırlarını yabancı finansal akışları açması gerektiği fikri (neoliberal akım) hâlâ politika yapım çevrelerinde geçerli kabul edilmektedir.

Mali krize giren ülkelere bakıldığında; her birinde krizden önce yüksek meblağlarda yabancı sermaye girişi, ulusal paranın aşırı değerlenmesi, büyük dış açıklar, finansman zorlukları, kur artışları, sermaye kaçışı ve kriz.

1980’lerde Latin Amerika, 1991’de Hindistan, 1994’te Meksika, 1990’ların sonunda Doğu Asya ülkeleri ve Rusya, 2000’lerin başında Brezilya, Türkiye, Arjantin bu tarz sermaye hareketlerinden etkilenen ve krize giren ülkelerin başlıcaları.

Açıkçası, finansal küreselleşme ekonomileri büyütme yerine, büyümeden alıkoyan en temel faktör olarak kanıtlanmıştır.

Yani, finansal küreselleşme makroekonomik istikrarsızlığı arttırmış, finansal krizler için koşulları hazırlamış, ticarete konu olan sektörü daha az rekabetçi hale getirerek uzun vadeli büyümeyi engellemiştir.

Uzun vadeli kalkınma ve makroekonomik istikrar için finansal küreselleşmenin sürdürülebilir olduğunu savunan çok az iktisatçı kalmıştır.

Finansal küreselleşmenin en kötü mirası iç tasarrufları yetersiz olan az gelişmiş ülkelerde tasarruf yetersizliğini gidermenin tek yolunun dışarıdan gelecek finans kaynağı olduğu fikrinin benimsenmesidir.

Büyüyememe sorunu yaşayan gelişmiş ülkelerin uyguladığı düşük (negatif) faiz, gelişmekte olan ülkelerin de bu fonlardan fütursuzca yararlanmaları nedeniyle dış borçlarını riskli düzeylere taşıması söz konusu. Sonuçta bu ülkelerde oynak-kırılgan bir ekonomik yapı söz konusu olmaktadır.

**

Gelişmiş ülkeler vergi topluyor ve bunları sağlık, sosyal güvenlik, yol, savunma, diploması, altyapı, eğitim gibi vatandaşın yararlandığı yatırımlarda kullanıyor. Yeri geldiğinde vatandaş memnuniyetsizliğini belirterek (kurumsal demokrasinin işlemesi) bu tip harcamaların yeniden tahsisini değiştirebiliyor.

Aynı durum Afrika’nın, Asya’nın yoksul ülkeleri için geçerli değildir. Çünkü hükümetlerin vergi toplama kapasiteleri son derece sınırlıdır, devletin sunduğu hizmetler yetersiz ve kalite sorunları söz konusudur.

Devletin yönetsel kapasite kısıtlılığı dünya çapında yoksulluk ve yoksunluğun en önemli nedenidir. Başka bir deyişle, ilgili-duyarlı vatandaşlar ile etkin çalışan devlet etkileşimi olmadan küresel yoksulluğu ortadan kaldıracak ekonomik büyümeyi gerçekleştirme şansı yoktur.

**

Özetle, ekonomik kalkınma ve büyüme için iç tasarruflar hayatı önem taşıyor. Yine kendi girişimcisiyle sanayi yapısı kurmak kalkınmanın bir diğer belirleyeni.

Bir ülkenin ekonomik performansını ya da kişi başına gelirini belirleyen en temel faktörlerden biri de kurumsal yapının varlığı ve izlediği kamu politikalarıdır. Kendi iç tasarruflarıyla, doğru kurumsal yapı ve politikaları seçen az gelişmiş ülkelerin çok hızlı büyüme gerçekleştirdikleri örnekleri önümüzdedir.

“Kader’’in dönüştürücü dinamizmi
“Kader’’in dönüştürücü dinamizmi

Bilinen çok kötü bir yanlış fatalizm yanlışı. Bizde fatalizm / “kadercilik” yoktur.

Kader’le fatalizm aynı şeyler değildir. Fatalizm, teslim bayrağı çekmektir. Kader ise, teslim olmamak,şartları her daim yeniden gözden geçirecek bir teyakkuza sahip olmaktır.

Fatalizm, öldürücüdür. Kader, diriltici.

Fatalizm, insanın iradesi yok sayar. Kader, insanda bir kudret iradesi olduğuna inanır.

Bu ülkede deizmin hızla yaygınlık kazanmasının en önemli sebeplerinden biri, yanlış ve çarpı kader inancıdır.

KÜRESELLEŞME KADERİ (!)

Toplumumuzun ruhunu, temel dinamiklerini ve anlam haritalarını oluşturan o devasa tecrübe ve birikimlerimizin yok sayılmaya, yok edilmeye çalışılması, topluma gerçekten büyük acı veriyor. Sürgit içinden çıkılmaz bir hal aldığı görülen sorunların, açmazların ve beklenmedik zamanlarda patlak veren beklenmedik katastrofların (=felaketlerin) ve kaosların zuhur etmesine yol açıyor.

Bu durum, bizim, küreselleşmenin dünyayı sürüklemekte olduğu yeni sorunlara veya durumlara karşı gerekli hazırlıkları yapmamızı da önlüyor. Sadece önlemekle kalmıyor; üstüne üstlük bizi içerideki o yapay ama devasa sorunlarla meşgul ederek yeniden içe kapanmamıza neden olduğu için küreselleşmenin doğurduğu yeni sorunlara ve durumlara karşı gerekli hazırlıklar yapmamızı büsbütün imkansızlaştırıyor.

Tabi bu madalyonun görünen yüzü.

Bir de madalyonun görünmeyen veya pek fazla göremediğimiz, farkına varmakta zorlandığımız öteki yüzü var. Madalyonun öteki yüzü, bizim geleceğe ümitle bakmamızı mümkün kılan işaretlerle, dinamiklerle dolu. Bu işaretleri ve dinamikleri çok iyi tespit edebilir de, bunları yeni bir ruhla ve dinamizmle yeniden harekete geçirmenin yollarını keşfedebilirsek, içine sürüklendiğimiz fasit daireden çıkabilmenin yollarını da bulabiliriz.

KADER İNANCININ DİRİLTİCİ DİNAMİZMİ

Herşeye rağmen geleceğe ümitle bakabilmemizi mümkün kılan ilginç bir dinamiğe dikkatinizi çekmek istiyorum: Kader’’e..

Bugüne kadar kader’e, kader kavramına genel olarak hep olumsuz, pasif/leştirici anlamlar yüklendi. Oysa çağdaş psikanalistler, kader’’in dönüştürücü, yaratıcı bir dinamizme sahip olduğunu söylüyorlar.

Çağımızın imaginatif düşünürlerinden Cornelius Castoriadis,İlk bakışta tehlikeli, ürkütücü, korkutucu ve dehşetengiz bir durum olarak görünen kaos ve katastrof”un aynı zamanda “Yeni anlamların kurulmasına, yeni deneyimlerin, duyarlıkların ve anlayışların doğmasına zemin teşkil ettiğini” söyler.

Psikanalist W.R. Bion, kaos ve katastrof durumlarının, yeni anlamlar, deneyimler, duyarlıklar ve anlayışlar doğurabilmesinin tek şartının kader inancı olduğunu belirtir ve bunu şöyle açıklar: “Kaos ve felakete, en uygun cevabı, kader inancı verebilir. Çünkü kader, felaketi bağrına basar ve insana sarsılmaz bir dayanma gücü verir. Kadere göre, kaos ve felaket, varoluşumuzun temel şartıdır. Kaosu ve felaketi tanımazsak, kendimize olan güvenimizi ve duyarlılığımızı yitiririz; ya da böyle bir güvene ve duyarlılığa hiçbir zaman ulaşamayız.” (Bkz. “Experiences in Group”, 1961).

FETRET, GAFLET VE SÜNNETULLAH İRADESİNİN SUNDUĞU İMKÂNLAR...

İslâm dünyası gaflet şeklinde tezahür eden bir fetret dönemi yaşıyor iki asırdır.

Bu sütunda birkaç aydır, bir fetret dönemi yaşadığımızdan ve müslümanlıkla ve “bu dünya” ile ilişkilerimizi sorunlu hale getiren 250-300 yıllık bu fetret dönemi bir Sünnetullah İradesi aslında. Eğer bu iradeyi dikkatle ve çok iyi okuyabilirsek, imtihan olarak patlak veren bu fetret döneminin aslında büyük imkânlar barındırdığını da görmekte zorlanmayız.

Bizi büyük felaketlerin, acıların ve kaosların eşiğine sürükleyen bu nev-i şahsına münhasır fetret döneminin, Müslümanlar’ın silkinmelerine, daha güçlü, köklü ve kalıcı yepyeni bir dünyanın, dünya tasavvurunun icat ve inşasına koyulmalarına zemin hazırladığını, bunun bir Sünnetullah İradesi olduğunu düşünüyorum.

Demek ki, bu dünyanın icat ve inşasında, havf (korku) ve recâ (ümit) arasında yaşamak durumunda olan Müslümanlar’ın güçlü kader inancının ne denli dönüştürücü bir dinamizme sahip olduğunu asla gözardı etmemek gerekiyor.

TRT World Forum 2019’a ‘Kaşıkçı özel oturumu’ damga vurdu
Gündem
TRT World Forum 2019’a ‘Kaşıkçı özel oturumu’ damga vurdu
Dünya çapında büyük bir etkiye sahip olan ve bu yıl “Küreselleşmenin Krizi: Riskler ve Fırsatlar" başlığı altında düzenlenen TRT World Forum 2019 sona erdi. Güncel konuların tartışıldığı forum, birçok ülkeden çok sayıda uluslarası ziyaretçiye ev sahipliği yaptı. Ülke ve dünya gündemine ilişkin konuların ele alındığı ve alanında uzman kişilerce masaya yatırıldığı forumda çeşitli konulara ilişkin özel oturumlar düzenlendi. Bu oturumlardan biri de Cemal Kaşıkçı cinayeti oldu. TRT World Forum, önümüzdeki senelerde de konuklarını ağırlamaya devam edecek.
Yeni Şafak
Küreselleşmenin krizinden gelen riskler ve fırsatlar
Küreselleşmenin krizinden gelen riskler ve fırsatlar

Küreselleşmeyi ve etkilerini belki eskisinden çok daha fazla hissediyoruz ama bugün onun bir kriz içinde olduğu da aynı ölçüde daha fazla konuşuluyor.

Küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan ve bütün insanların faydalandıkları imkanlar her geçen gün dünyayı daha da küçültüyor, herkes için her yeri ve her imkanı daha erişilir hale getiriyor. Ancak bu durum bir çok ülkenin kendi içine daha fazla kapanma arzusunu da bitirmediği gibi daha da pekiştiriyor. Avantajlı ülkelerin insanları kürenin hiçbir noktasını ayırt etmeksizin her yere istedikleri zamanda gidebilme imkanını elde ediyorlar ama aynı imkanlardan dezavantajlı ülkelerin de faydalanması bu ülkelerde rahatsızlık üretiyor.

Bugün Avrupalı, Amerikalı dünyanın her yanında cirit atma imtiyazından bir milimlik bir taviz vermek istemiyor, ama gezdikleri yerlerin insanlarının kendi ülkelerine doğru bir akış içinde olmasına karşı da yüksek setler çekmeye çalışıyor. Birliğin bütün avantajlarını yaşadıktan sonra Avrupa içinde yabancıya karşı düşmanlık bizzat AB’nin temelini tehdit edecek hale gelmiş durumda.

Bütün Avrupa ülkelerinde yükselen aşırı sağın arka planında hiç bir rasyonel bakış açısı yok. Zaten küreselleşme analizlerinin de en önemli kör noktası, herkese kazandırdığı için ve herkes özünde rasyonel olduğu için sürecin her kesimce destekleneceğiydi. Oysa insanlar salt akıldan ibaret olmadığı gibi, davranışları da salt rasyonel değil.

Kürenin bir yanında çıkan ve sekiz yıldır etkisi bütün dünyaya yayılan Suriye krizinden onların da nasibine mülteci düşmesi mukadder.

TRT World bugün dünyanın meşgul olduğu en önemli meselelerinin konuşulacağı bu yılki periyodik forumunu “Küreselleşmenin Krizi: Riskler ve Fırsatlar” başlığı altında toparlamış. Dünyanın en önemli entelektüel, siyasetçi, aktivist ve gazetecilerini bir araya getiren ve son derece profesyonel bir anlayışla düzenlenmiş olan iki günlük forum, çok ciddi tartışmalara sahne oldu.

Forum, küreselleşmenin krizinin adını koyma ve bu krizin arka planındaki nedenleri ortaya koyma adına Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki rolüne uygun bir işi bence başarıyla üstlenmiş oldu.

Bugün coğrafyamızın neden demokratikleşemediğini, sorumlularıyla, dostlarıyla düşmanlarıyla ortaya koyabilme imkanına ve liyakatine Türkiye’den fazla kimse sahip değil. Avrupa ülkeleri bilhassa Ortadoğu’da demokrasinin gelişmemesinin başlıca sorumlularındandır. Onlar coğrafyamızdaki demokrasinin dostları değil düşmanları, çünkü bölgedeki hiçbir demokratik gelişmeyle bir dayanışma içinde olmadıkları gibi, bilakis demokrasiye darbe yaparak işbaşına gelen diktatörlerle hiçbir sorun yaşamadan, onları demokratik güçlere tercih ederek siyasetlerini yürütüyorlar.

Şu anda dünyadaki demokratik gelişmelerde Avrupa’nın ve ABD’nin hiçbir payı olmadığı gibi, özellikle İslam dünyasının demokratikleşmeden daha da uzaklaşmasına ciddi etkileri oluyor. Bakmayın özellikle Türkiye’de ve işlerine geldiği zaman bazı ülkelerde insan haklarıyla ilgili vurgularına. Son on yılda tipik bir küresel ve demokratik hareket olarak başlayan Arap Baharı’na karşı yürütüle darbeci girişimlerin hepsi Avrupa’nın ve ABD’nin ekonomisine ve siyasi yapısına kolayca entegre oldu.

Bu şartlar altında Türkiye Ortadoğu’daki bütün demokratik gelişmelerin ilham kaynağı olurken, sonrasında darbeye maruz kalan mazlum halklarla dayanışmasını esirgemeyen, onlara en üst düzeyde ve en samimi desteği vermekten çekinmeyen tek ülke oldu.

Şu anda küreselleşme denilecekse de, adına demokrasi denilecekse de bütün bu süreçlerin temsili noktasında dünyada moral üstünlük Türkiye’ye aittir.

Belki bu yüzden şu anda Mısır, Cezayir, Tunus, Libya, Irak ve Lübnan gibi Ortadoğu’daki bütün demokratik gösterilerde, Arap Baharı’nın karşı devrimiyle özdeşleşmiş olan Mısır darbecisi Sisi için “Lailahaillallah, Muhammed rasulullah ve Sisi Aduvullah şeklindeki ifade ortak bir slogan haline gelmiş durumdayken, bir çok yerde Recep Tayyip Erdoğan için de “kanımız, canımız feda” sloganları atılıyor. Bu durum, Türkiye’nin yeni küresel dünyada oynadığı roldeki öncülüğünü ortaya koyması açısından çok önemli.

TRT World’un forumuna katılanların konuşmalarının toplamından da Türkiye’nin dünyada demokratikleşme süreçlerindeki, insani meselelerdeki öncü rolü temayüz ediyor.

Kaşıkçı meselesi de konuşuldu elbette.

Cinayeti bölgede cari olan anti-demokratik, karanlık düzenlerin sembolü olarak, kendisi ise tabii ki bütün Arap coğrafyasında bugünlerde şahit olmaya başladığımız yeni bahar dalgasının habercisi olarak.

Şu kesindir ki, Kaşıkçı fikirleriyle, duruşuyla, davasıyla Türkiye’nin fikirlerini, duruşunu ve davasını taşıyordu. O yüzden ona uzanan el Türkiye’ye uzanmıştır ve bugün o, temsil ettiği fikirleriyle, davasıyla, bedeni sağken olduğundan çok daha güçlü durumdadır.

Onun canına kast edenler ise layık oldukları zilleti yaşıyorlar.

Türkiye’yi geri bırakmak için PKK, FETÖ ve DEAŞ’ı kullanıyorlar
Ekonomi
Türkiye’yi geri bırakmak için PKK, FETÖ ve DEAŞ’ı kullanıyorlar

TRT World Forum’da konuşan TBMM eski Başkanı ve eski Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’nin terör örgütleri eliyle geri bırakmaya çalıştıklarını ama başaramayacaklarını söyledi. Yıldırım,"Türkiye’yi geri bırakılmış ülkeler sınıfına sokmak için kullanılan araçlardan biri PKK terör örgütüydü buna FETÖ ve DAEŞ terör örgütüne de dahil ettiler" dedi.

Yeni Şafak
Türkiye’yi geri bırakmak için PKK, FETÖ ve DEAŞ’ı kullanıyorlar
Ekonomi
Türkiye’yi geri bırakmak için PKK, FETÖ ve DEAŞ’ı kullanıyorlar
TRT World Forum’da konuşan TBMM Eski Başkanı ve Eski Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’nin terör örgütleri eliyle geri bırakmaya çalıştıklarını ama başaramayacaklarını söyledi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.