Mahalle Mektebi 20. sayısı çıktı
Hayat
Mahalle Mektebi 20. sayısı çıktı
Yavaş yavaş kış aylarına yaklaştığımız şu günlerde Mahalle Mektebi 20. Sayısı ile bizi selamlıyor. Bu sayıda Leylâ dosyası, iki söyleşi, öyküler, denemeler, şiirler, kitap incelemeleri ve artık gelenek haline gelen Mektep Konuşmaları ile zengin bir içerik bizi bekliyor.
Yeni Şafak
Şeyh Hamdullah’ın yazdığı “Leyla vü Mecnun” Berlin’de ortaya çıktı
Hayat
Şeyh Hamdullah’ın yazdığı “Leyla vü Mecnun” Berlin’de ortaya çıktı
Türk hat ekolünün kurucusu kabul edilen ve 1436-1520 yılları arasında yaşadığı bilinen Şeyh Hamdullah’ın nesih hattı ile yazdığı Hamdullah Hamdi’nin “Leyla vü Mecnun” adlı eseri Almanya’nın başkenti Berlin’de ortaya çıktı. Bu önemli eser, Doç. Dr. Güler Doğan Averbek’in Berlin Devlet Kütüphanesinde yaptığı araştırmalar kapsamında geçen yıl tespit edildi. Daha önce de Bitlisli Şükri diye ünlenen 16. yüzyıl tarihçisinin kayıp divanını bularak yayınlayan Averbek, Avrupa’daki en eski Osmanlı temliknamesini de Berlin’de ortaya çıkarmıştı.
AA
İlmek
İsmail Kılıçarslan
İlmek
Sordu birisi: “Çöl neresidir?”Oturduğu yerde yekindi meclistekilerden biri. Acelesi varmış gibiydi. “Çöl” dedi, “üzerinde yaşadığımız yerdir. Kaktüslerin, develerin, vahaların ve kumun olduğu yerdir çöl.”Bir başkası daha tumturaklı bir cevap vermek için araladı dudaklarını: “Çöl diye insanın yolunu bulmak için yıldızlardan başkasına güvenemediği yere derler.”Bir başkası kişisel hale getirdi işi: “Çöl benim çocukluğumdur. Uzun sürmüş yalnızlığımdır” dedi.Sessizliğin ardından gözler o ünlü çöl bil...
Sezai Karakoç Türkiye’dir!
Yusuf Kaplan
Sezai Karakoç Türkiye’dir!
Sevgili Celal Fedai, “medeniyetimizin iki büyük şairi, Sezai Karakoç’la İsmet Özel, Türkiye’de yaşıyor, farkında mısınız?” diye sormuştu geçtiğimiz günlerde.Farkında değilmişiz, demek ki, bu ülkenin sözümona entelektüel solcu-Kemalist gazeteleri, “Sezai Karakoç’tan skandal” gibi başlıklar atabildiler.Sonra gelsin, sosyal medyadaki pespayelikler, iğrenç hakaretler, saldırılar!Bunlar yetmezmiş gibi, CHP, Meclis’e, bu pespaye haberlere, sosyal medyadaki iğrenç saldırılara dayanarak soruşturma önergesi verdi, iyi mi!CHP bildiğiniz gibi: Zihinsel komada yani!SEZAİ KARAKOÇ’A SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ!Mesele neydi, peki?Mesele, Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu’nun gençlere Üstad Sezai Karakoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü” başlıklı kitabını dağıtmasıydı!Bağlamından kopartılan, cımbızlanan bir iki cümle öne çıkartılarak “Vay efendim, nasıl olur da böyle bir kitap Bakanlık tarafından dağıtılır”mış!Oysa Diriliş Neslinin Amentüsü, bu ülkenin çocuklarının geçmişten geleceğe doğru gerçekleştirdikleri ve gerçekleştirecekleri medeniyet yolculuğunun muazzez bir manifestosudur.Zamanları, mekânları aşan, çağ kuran bir metindir.İnsanlığın diriliş destanının yol haritasıdır.Bu ülkenin çocuklarının, coğrafyamızın çocuklarının, hasılı mazlum dünyanın çocuklarının direniş, diriliş ve varoluş destanıdır.İnsanlık çapında bir diriliş çağrısıdır.Bu pespaye saldırıya sessiz kalamazdık elbette. Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı sevgili Mahmut Bıyıklı kardeşim, Sezai Karakoç’a yapılan saldırı üzerine manifesto gibi bir yazı yazdı. Ayrıca Salı akşamı birlikte bir İnstagram yayını yaptık ve ardından sosyal medyada etiket çalışması gerçekleştirdik.Türkiye, Sezai Karakoç’u yedirmeyeceğini ve üstadına sahip çıktığını gösterdi.SEZAİ KARAKOÇ: MEDENİYETİMİZİN RUHU, UMUDU VE UFKUHafifliğin, çiğliğin ve ilkelliğin bu kadarına da pes, diyorum sadece. Pes, gerçekten!Sezai Karakoç gibi birine reva mıdır bütün bu pespayelikler!İnsanın zoruna giden şey şu: Söz konusu saldırıya malzeme yapılan kişi, bu ülkenin yaşayan en büyük düşünürü.En büyük şairi.Çağrısı çağını aşan, bu çağın ötesine taşan, başka çağlara ve çağrılara ulaşan bir düşünür ve şair bu.Medeniyetimizin ruhu, umudu ve ufku.Ülkemizin yaşayan kalbi, beyni ve vicdanı. Bu kalp durunca, bu beyin çökünce, bu vicdan yitince, bu ülke çorak bir ülkeye, uçsuz bucaksız, her şeyi kasıp kavuran devâsâ bir çöle dönüşür.Sezai Karakoç’a saldırmak, hafifliktir, çiğliktir, katmerli yobazlıktır. Katmerli yobazlıktır; çünkü Sezai Karakoç’un önünde saygıyla eğilmesi gereken insanların, Sezai Karakoç’a saldırmaları yobazlığın dikâlâsıdır; dünyanın başka hiçbir ülkesinde rastlanması mümkün olmayacak kadar haysiyet kırıcıdır.Sezai Karakoç’a bu ülkenin sözümona entelektüel gazetelerinden böyle bir saldırının gelmesi, haysiyet cellatlığının ne kadar zıvanadan çıktığının göstergesidir.Şunu söylemiştim: Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesidir.Sezai Karakoç’a yapılan saldırı, bu tespitimin ne kadar doğru olduğunun göstergesi.Sezai Karakoç’a saldırabilmek için, gerçekten celladına âşık tasmalı çekirge olmak gerek. Ancak celladına âşık türediler, haysiyet cellatlığı yapabilirler çünkü!“SARTRE, FRANSA‘DIR!”Fransız Sağı’nın kalesi, Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle ile Fransız solunun kulesi Sartre arasında yaşanan muhteşem bir hikâye vardır.Fransa, Cezayir’i işgal etmiş, Fransız emperyalizminin en âdî, iğrenç uygulamalarını yapmaktan çekinmemektedir.Fransız aydınları, solu adına Sartre konuşur ve isyan eder bu iğrenç işgale, ardından gerçekleştiren katliamlara. Ve De Gaulle yönetimini topa tutar, yerden yere vurur.De Gaulle’e, Sartre’ın bu sert protestosu ve eleştirileri sorulduğunda verdiği cevap gerçekten ibretliktir: “Sartre, Fransa’dır.”“SEZAİ KARAKOÇ, TÜRKİYE’DİR!”İnsanlığın yükünü omuzlarında taşıyan, fikir, oluş ve varoluş çilesiyle hayatını da, eserlerini de ilmek ilmek örerek dokuyan yaşayan en büyük düşünürümüze; Şeyh Galip’ten sonra Leylâ ve Mecnun’u yazan, sanatımızın ufkunu ötelerin ötesine taşıyan yaşayan en büyük şairimize, tek bilge sanatçımıza; bu dünyada yaşayan ama bu dünyayı yaşamayan, bu dünyanın bütün geçici lezzetlerini insanlığın diriliş destanını yazmak, diriliş kuşağını yetiştirmek için elinin tersiyle iten yaşayan en büyük ahlak anıtımıza bu yapılmaz!Hiçbir millet, tek başına ülkenin ruhu, umudu, ufku olan büyük sanatçısına saldırmayı aklının ucundan bile geçirmez!Hiçbir millet ve hiçbir devlet, tek başına ülkenin kalbi, vicdanı ve beyni olan yaşayan en büyük düşünürüne pervasızca saldırılmasına göz yumamaz!Bu durumda yapılacak tek şey kalıyor: Ülkede Sezai Karakoç okuma seferberliği başlatmak... Devlet, millet el ele bütün okullarda, bütün kurumlarda Sezai Karakoç kitapları dağıtmak, Sezai Karakoç şiirleri okumak ve Türkiye’nin her yerine, en çok da kalbine “Sezai Karakoç Türkiye’dir” diye yazmak…Vesselâm.
Masada mıyız?
İsmail Kılıçarslan
Masada mıyız?
Masada mıyız? Bacakları üzgünlükten, sathı hayal kırıklıklarından yapılmış bu masada olmanın bize getirdiği neyse onunla baş etmenin bir yolunu bulabilir miyiz? Her şeyin naylondan olduğu bu çağda, bir marangozun yıllarca emek vererek hazırladığı bu masa, yaşamamıza, hayatta kalmamıza, nefes almamıza yetecek bir vahaya dönüşebilir mi? Hem söyle bakalım. Cesaretimi, olanca cesaretimi toplayarak yıllardır özenle büyüttüğüm yaralarımı teker teker ve olanca çirkinlikleriyle göstersem sana; kalkar m...
Cumhurbaşkanı Erdoğan Leyla ile Mecnun tiyatro oyununu izledi
Hayat
Cumhurbaşkanı Erdoğan Leyla ile Mecnun tiyatro oyununu izledi
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara Devlet Tiyatrosunca sahnelenen "Leyla ile Mecnun" oyununu izledi. Oyunun bitiminden sonra sahneye davet edilen Erdoğan oyunun yazarı İskender Pala'yı ve oyuncuları tebrik etti.
AA
Mecnun: “Leyla benim!”
Mecnun: “Leyla benim!”
Leyla ve Mecnun bizim gönül dilimizin kanatlı kuşları, irfan geleneğimizin capcanlı mecazlarıdır. Kalbimizin en mahreminde, sırrımızı mayalayan sevgililerin gece gündüz dağda bayırda urganda yorganda buluşma noktasıdır.Video: Mecnun: “Leyla benim!”Her şey ile her şey arasındaki bağın gücünü simgeleyen hakikatimizin nurundan bir tecellidir buluşmalar. Zorla değil, gönülle buluşan yer ile gök misali, seven ile sevilenin nikahı kıyılmaktadır zerreden küreye. Ta ki Yunusça’mızın bir merhalesinde “Benem ol aşk bahrisi, denizler hayran bana / Derya benim katremdir, zerreler hayran bana” sırrını açalım.***Şimdi bakmayın Leyla ile Mecnun’u etten kemikten tarihi bir karakter olarak yorumlayan psikoloji ehlinin tabirlerine. Benliğin en alt katmanındaki nefs-i emmare seviyemize bilimsel analitik yöntemler ile derman arayanlar ve kendilerine ‘ruh’ doktoru diyenler Kays’ın Leyla’ya olan aşkının patolojik boyutunu görmekten öteye bakamıyor. Leyla ve Mecnun bugün yaşasaydı onların aşkını patolojik olarak niteleyip tedavi edebileceklerini söyleyebiliyorlar.‘Ruh’ doktorları yaşadığımız çağın sorunlarına çözüm ararken insanın değişmeyen özünden kaynaklanan kin kibir kıskançlık gazap şehvet hırs tamah riya gibi benlik zaaflarının üstesinden gelmeyi tevhid gerçeğinin yöntemleriyle hedeflemedikçe insanlığın (dinin) tamamlanmayacağı fikriyle pek ilgilenmiyorlar.Daha ziyade bu devrin küresel akımlarından hümanist bir bakışla insanı birtakım çağa ait tanımlamalara indirgiyorlar. Davranışsal, varoluşsal yöntemlerle insanın ruhunu kanatlandırabileceklerini düşünüyorlar. Bu sebeple bilimsel malzememiz karakterler, hikayeler, kurgular, algılar, yorumlar, sezgiler oluyor ister istemez. Bol bol bilgi aktarımı yaparak ve örnekler vererek, analiz edip yorumlayarak farklı benlik sentezleme metotları arasında mekik dokutuyorlar ‘hasta’larına.Sezgi, kuşku, sorgu, yorum gibi yaklaşımların çok ötesindeki bir bakışa; yakîn bilginin kalbi mutmain edecek sırrına bizi götüren ve evrensel insanı inşa eden yöntemlere ise sırtlarını dönüyorlar. Nefsinde ispat edilmemiş hiçbir bilginin aktarımdan öteye gidemeyeceğini, kalp ilminde canlı bir söze dönüşmeyeceğini, gerçeğin ancak yakîn ile yaşanacağını göz ardı ediyorlar.***Ruh dediğinizde kişiyi ‘kamil’ mertebeye ulaştıracak seyr ü süluk yöntemlerine eğilmeksizin kalbin sırrına vakıf olmanın imkanı var mıdır bilmem. Sırrımızdaki manayı tabir etmekten öte insanı sosyolojik veya tarihsel bağlamların temelinde deşifre edebildiklerini varsayan ‘ruh’ doktorlarını geleneğimizdeki ‘Hazreti insan’ hakikatini haiz yöntemler muhakkak ilgilendirmeliydi oysa.Ki: Leyla ve Mecnun bugün yaşasaydı onların aşkını patolojik olarak niteleyip tedavi edebileceklerini sanmazlardı. Sanki bugün ve her an Leyla ile Mecnun yaşamıyormuşçasına bir ‘tarihsel’ gaflet içinde bizi bırakmaları da cabası.Leyla ile Mecnun kadim irfan ve aşk geleneğimizde bizi insanın sırrına davet eden evrensel çağrıdır. Shakeaspeare’in Hamlet’i gibi dramatik birer karakter değildirler. Seven ile sevilenin ‘bir’ olması, aşık ile maşukun yek vücut olması gibi söylemlere itirazı olanlar için daha başka türlü de söyleyelim:Leyla ile Mecnun bugünün küresel gündelik hayatının ortasında ben merkezcilikten sen merkezciliğe geçişte aslımızla buluşma noktasıdır. Ve bizi aslımıza döndürmede sevmenin ‘vermek’ olduğunu hatırlatıp dururlar. Nesilden nesle, çağdan çağa, toplumdan topluma değişmeyen insan gerçeğinin canlı tefsiridirler. Manayı genişletmek için ruhumuza dilin imkanları dahilinde hitap edip dururlar.***Tarihi birer karakter değildirler dedim Leyla ile Mecnun için evet. Geçmişin ve geleceğin ‘sonsuz şimdi’ sırrında cem olması misali, Mecnun’un aşkı: Maddeden manaya geçişi temellendirir, maddenin de mana olduğunun ispatına dair ipuçları bırakır sıradan hayatlarımıza.Tevhidin tecellilerindeki gaza şuuru, fedakarlık, diğergamlık, hemhal olmak gibi sen ben / ben sen olma halimizin dilini bize konuşturup durur aşık ile maşuk. “Canım sana feda olsun ya Resululllah” sözünün şaka olmadığına Mecnun’un her baktığında Leyla’yı görmesinin tecrübesiyle yaklaşırız.Canın bile bize ait olmadığını, sevenin sevilende yok olduğunda vuslat dendiğini, aşkın almak değil vermek olduğunu hatırlarız. Daha da fazlası var bu ezel bilgisinde. Aşkın ‘bela’ya elest bezminde belî demek olduğunu bize içimizden bildirmeye adaydır Leyla ile Mecnun.Bizizdir ol çift. Ruh ile nefsin buluşması. İçimizdeki muhabbetin tecellisi. Kalp ilmimiz hangi seviyeye gelmişse oradan yansımaktadır aynaya gerçeğimiz. Bir büyüğümün tabiriyle söylersem: Allah tarafından çekilen meczup / mecnun olmuş aşıklar değil, Allah’ı kendine çeken cazip aşıklardan olmak makbul imiş yine de. Buyrun tefekküre!***Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’undan tefeül yapalım: “Yok oluşu arzularken halin çok hoş. Sanki yok oluş, senin vuslatın olmuş.” Böyle demektedir Leyla ateşte yanan pervaneye: “Her ne kadar bu yolda çok tanınmışsan ve aşk yolunda zamanın öncüsü sayılmışsan da, hiç zannetmem ki benim gibi ağlayıp inleyesin ve benim kadar vuslat heveslisi olasın. Sen daima sarhoş bir halde dönüp duruyorsun, ben ise bela ve dert tuzağına tutulmuşum!”Ah Leyla, ah ki ne ah diyesiyim! Geceler seninle her zaman birlikte olan dostundur. Sevilenin seven tarafından yutulmasının dilini Leyla adına kim konuşacaktır? Ya Leyla için illa bilinmeyi sevdirecek bir Mecnun farz ise? Çağımızın ruh doktorlarından ziyade! “Aşk, tedbir ile zevk vermez, aşk diyarına tedbir giremez.”Mevlana’nın “Cihanda herkes bir Leyla’nın olmuş Mecnun’u / Arifler kendilerinin Leyla’sı ve her an kendilerinin Mecnun’u” dediği gibi. İbn Arabi’nin “seven sevdiğini yutar” dediği gibi: Yuta yuta rızkını, ve dahi bütün alemi. Her zerreyi tabiri caizse kursağından geçirdiğinde, alemin amelin olduğunda, “benim Leyla” deyip durmaktadır her Mecnun.Ama ötesi de var: “Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var / Aşık-ı sadık menem, Mecnun’un ancak adı var!” Deyip durur bu alemin nefesinde / anda ol hazret.
Hasan’ın anlattığıdır
İsmail Kılıçarslan
Hasan’ın anlattığıdır
En ucuzundan demlenmiş, karbonatın çok yorduğu zifir gibi çaydan bir yudum daha aldı. Artık geçmek üzere olan sobaya biraz daha sokuldu. Bu yamru yumru tahta masalarla bacakları yıllara zor dayanan sandalyelerden mürekkep cılız ışıklı kahvede, çaylarla birlik vakti de yudumlayarak oturan köylülerin yüzlerine tek tek baktı. Bütün dikkatlerin kendisinde olduğundan emin olduktan sonra söylemesi gereken son cümleye sıra geldiğini belli edecek şekilde girdi lafa: “Vakit erişti ağalar. Gece çöktü. Gay...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.