Evinden çıkmayan 70 yaşındaki Ali dede sıkılınca salıncak yaptı
Gündem
Evinden çıkmayan 70 yaşındaki Ali dede sıkılınca salıncak yaptı
Batman'da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında dışarıya çıkamayan 70 yaşındaki Ali Bayram, evde sıkılmamak için salıncak yaptı. Emekli olan ve eşini kaybettiği için yalnız yaşayan Bayram, Kovid-19 ile mücadele kapsamında dışarı çıkamayınca, evine salıncak kurmaya karar verdi. Evin bir odasına salıncak yapan Bayram, canı sıkıldıkça burada sallanıyor. Bayram, bir an önce bu salgının sona ermesi için dua ediyor.
AA
Taklit ve tağşiş yapan yanacak: Meslekten men edilmeye kadar ceza yağacak
Ekonomi
Taklit ve tağşiş yapan yanacak: Meslekten men edilmeye kadar ceza yağacak
Taklit ve tağşişle mücadelede atılan adımlarla üretici ve tüketicide farkındalık oluştuğunu aktaran Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, “Meslekten mene kadar cezaları içeren paketle işi daha iyi bir noktaya getireceğiz” dedi.
Yeni Şafak
Sokağa çıkamayan yaşlı çift böyle eğlendi
Koronavirüs
Sokağa çıkamayan yaşlı çift böyle eğlendi
Sultanbeyli'de korona virüs nedeniyle evde kalan yaşlı bir çift, canları sıkılınca çareyi evlerinin bahçesine salıncak kurmakta buldu. Yaşlı çiftin evlerinin bahçesinde türkülü salıncaklı keyfi görenleri tebessüm ettiriyor.
DHA
Bilinç ödülü: Bayram
Ramazan
Bilinç ödülü: Bayram
Bayramın vazgeçilmezi geleneksel bir ürün olan şekerlemeyi üreten firmalar, hüzün ve terk edilmişlik teması üzerine inşa eder reklamlarını. Huzur evinde ya da kendi evinde ziyaret edilmeyi bekleyen unutulmuş yaşlılar. Buna karşılık kapitalizmin sembolü içecek reklamları ise şen şakrak neşe içinde büyük aile temasıyla kutlar seyircinin bayramını. Nihayet Dergi yazarlarından Sema Karabıyık, dizi kültürümüze eleştirisini okuyucuları için yazdı.
Nihayet Dergi
Kendini arayan insan
Kendini arayan insan
İnsanın bir yitiğini arar gibi, kendini arama ihtiyacını hissettiği süreçlerden geçtiği olur. Bazen birden ışıklar kesilir, insan zifiri bir karanlığın içine düşer. Orada artık gövde yoktur, fiziksel varlığı görünmez bir yerlere düşmüştür. İnsan, orada, o karanlıkta saf bilinç halinde kalmıştır.Video: Kendini arayan insanKuşkusuz, bir gövdesinin var olduğunu duyumsar, o gövdenin zaafları yaşanır, yakalandığı hastalıklar, ağrılar bilinir ve gövdenin malûliyetlerinin tümü yaşanmaya devam eder. Gene de onun varlığı kişiyi ilgilendirmez olmuştur. O soru, o “ben kimim?” sorusu yenilenmeye hazır beklemektedir.İnsan saf bilinç haline geldiğinde o soruyu cevaplayacağını sanır; ama bir kez daha görülür ki, o halde bile cevap kolay değildir. Tevrat’ın ünlü retoriği içinde, dudaklarınızdan: “Her şey boş” (Vaiz babı) kelimeleri döküldü dökülecek olur...Eğer herşey biteviye ve durmadan tekrarlanıyorsa, her şeyin boş olduğuna inanmamak için sebep kalmaz. Ama hiçbir şey biteviye değildir ve hiçbir şey aynen tekrarlanmamaktadır. Tekrarlandığı sanılan şeyler bile değişerek tekrarlanmaktadır.Allah Resulü’nün (sav) miraçtan sonra melekler hakkında bildirdiğine göre, bazı melekler sürekli kıyam halinde, bazıları sürekli rükû halinde, bazıları da sürekli secde halinde bulunuyormuş. Bu hallerin herhangi birinde insanın sürekli kalması onun fıtratına uygun düşmez. İnsan biraz kıyam halinde, biraz rükû halinde, biraz secde halinde kalır. Hiçbirinde sürekli kalamaz. Onun fıtratı bir halden başka bir hale değişmek, dönüşmek istidadındadır. Böylece her şeyin boşluğunu ileri süren önermenin burada yeri olmadığı anlaşılır hale gelir.O zaman insan, İmam Gazali’nin öğüdünü tutmakta da zorlanacağını hissetmeye başlar. O, şöyle söylüyordu: Farz et ki, ömrün dolmuş, fakat sen Allah’a yalvarmış yakarmış ondan bir gün daha vermesini istemişsin ve o gün sana verilmiş; işte şu anda, sen, sana verilmiş olan o cabadan son bir günün içinde bulunuyorsun; o gün ne yapacak isen, her gün onu yap ve öyle yaşa! Bunun kolay iş olmadığı besbelli. Ancak şurası da belli: her yaşadığın gün, eğer o son gün olsa bile, bu tekrarlanabilir bir şey değildir; bu, döngüsel bir olay değildir.Başa dönersek, kendini arayan insan onu nerde, hangi ân içinde arayacak? Onu bulduğunu farz ettiği her seferinde, acaba gerçekten onu bulmuş mu olacak ve böylece arayış bitmiş mi olacak? İnsan asla kendini bir tek momentin içine sıkışmış olarak görmek istemiyor. Rahmetin her ânı nasıl farklı tecelliler içinde zuhur ediyorsa, insanın kimliği de, öylece ândan âna değişik tezahürler halinde bulunuyor. Ama asla sabitleşmiyor.
Yüz yıl sonra Ortadoğu’da  yeni hesaplar
Yüz yıl sonra Ortadoğu’da yeni hesaplar
Tanımı üzerinde anlaşma sağlanmamış olsa da son yüzyılda Ortadoğu coğrafyası onlarca projeye konu olmuştur. Gelişen, gelişmekte olan, egemen veya metbu devletler, savaş baronları ve nihayet diplomatların hemen hepsinin bir Ortadoğu Projesi bulunmaktadır. Küresel siyasi, ekonomik ve askeri ittifaklar ile bölgesel oluşumların neredeyse tamamı yine Ortadoğu üzerinden şekillenmektedir.Video: Yüz yıl sonra Ortadoğu’da yeni hesaplarSadece bir iki örnek bu iddiamızı desteklemeye yeter de artar bile. Yüz yıl önce biten Birinci Dünya Savaşı’nın en önemeli paylaşım konusu da sözde savaşı sonlandıran Paris Barış Anlaşmasının gündemi de Ortadoğu olmuştur. Cemiyet-i Akvam ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in üzerinde çalıştığı sorunlar da hep bu bölgeden seçilmiştir.Çiçeği burnunda Cemiyet-i Akvam’ın Musul Vilâyeti meselesinde aldığı yanlı karar; Filistin meselesinde bir daha tekrarlanacaktır. Cemiyet-i Akvam’ın Filisin konusunda adil bir karar alamaması ve onun devamı olan BM’nin 1947 yılındaki Taksim Planı, Ortadoğu’nun bugüne ulaşan gündemini belirlemiştir.ORTADOĞU’DA ESKİ VE YENİ BLOKLARSoğuk Savaş yıllarında bu coğrafya Batı ve Doğu Bloku arasında nüfuz ve paylaşım alanı seçilerek yeni projeler sahnelenmiştir. Bölgede kolonyal aklın dışında kendi iç dinamikleri ile var olan iki devlet, Türkiye ve Suudi Arabistan, kurulan dünya düzeni sisteminin içinde fakat hep kenarında tutulmuştur.İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye, NATO içinde “uslu ama yük yüklenmesi gereken bir üye” olarak tutulurken; Suudi Arabistan’ın da ABD ile kurulan özel ilişki çerçevesinde aynı sistem içinde tutulmasına özen gösterilmiştir.Son olayda olduğu gibi zaman zaman geliştirilen pek çok senaryo ile Türkiye ve Suudi Arabistan karşı karşıya getirilmiştir. Ancak iki ülke, sistemin içinde olmaları ve birbirinin nasırlarına basmama siyasetleri ile olumlu ilişkiler geliştirebildikleri gibi çatışmadan da uzak kalabilmişlerdir. 1990’lardan sonra Türkiye’nin aldığı uluslararası pozisyon ve dış politikasını çeşitlendirmesi ona bölgede büyük prestij kazandırmıştır. Aynı şekilde Kral Selman’ın tahta geçmesi akabinde Asya ile doğrudan stratejik ilişkiler kurma arayışları, ilk defa bir Suud Kralı’nın Rusya’yı ziyareti, yüzyıldır kurulan dengeleri sarsmış ve eski patronları ürkütmüştür.Suriye meselesinde müttefik iken Türkiye ve Suudi Arabistan’ın karşı karşıya getirilmesi Ortadoğu’da yeni bir projenin işaretlerini taşıyordu. Katar meselesi de bunun tuzu biberi oldu. Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Mısır’dan oluşturulan sözde Sünni blok, Türkiye’nin karşısına konuldu. İsrail, bu blokun hem akıl hocalığı ve hem de lojistik tedarikçisi oldu. Aynı şekilde bu blokun karşısına ama gerçekte Türkiye’yi çevreleyen İran, Suriye, Irak, Lübnan sözde Şii ittifakı konuldu. Türkiye, Suriye meselesine, Suudi Arabistan ise Yemen meselesine hapsedilmek istendi.Beklenen olmadı ve Türkiye özellikle Astana süreciyle yeni bir ittifak içine girip Suriye meselesini lehinde geliştirirken; Suudi Arabistan da büyük bir hata yaptığı Yemen meselesinde kendini sorgulamaya başladı.Nitekim, iki ülkeyi son yüzyıldır olmadığı kadar karşı karşıya getiren Cemal Kaşıkçı cinayeti bu gelişmelere paralel işlendi. Ne Muhammed bin Selman ne de ABD’nin yasak getirdiği on yedi kişi veya Suudilerin işten sıyrılmak için idamını talep ettiği beş kişi, tek başlarına bu hadisenin sorumluları değildirler. Elbette bu durum onları masum kılmayacaktır. Ancak farklı düşünmemize de bir engel yoktur.1990 sonrası ABD, bölge politikalarını yeniden dizayn etmek için Saddam’ı Kuveyt’i işgale teşvik ile hata yapmasını sağlayıp sonra Irak’ı işgal etmemiş miydi? “Kaşıkçı cinayetinden bu kadar bir sonuç çıkar mı?” derseniz, “Dünya bu cinayetten, 1914’te Avusturya veliahdına yapılan suikastın sonucunu almaya niyetlendi”, cevabını alırsınız.Hülasa, Ortadoğu üzerinde projeler devam etmektedir. Bu yüzden bölgeyi daha fazla okumaya ve daha fazla anlamaya ihtiyacımız vardır.YİRMİ TEZHafta içinde, bölgeyi bilen, kaynaklarını takip eden, daha önemlisi Ortadoğu’yu anlamayı hayat tarzı haline getiren araştırmacı-yazar Taha Kılınç’ın kitabı elime ulaştı. KETEBE yayınlarından çıkan Ortadoğu’ya Dair Yirmi Tez(İstanbul 2018) tam da yukarıda anlattıklarımı çözümlemenin ipuçlarını taşıyor. Taha Kılınç oldukça başarılı bir şekilde sıralanmış yirmi tezine, Ortadoğu’nun anlamından ve öneminden başlayarak, -geçmişte Pentagon’un projesi olan- Suudi Arabistan’ın muhtemel bölünme planı ile bitiriyor. 1913 yılında Osmanlı Kudüs Mutasarrıfı İstanbul’a yazdığı bir raporunda, coğrafyanın önemini tanımlarken, buranın “Cevelângâhı Musa, Mehdî İsa ve Mahall-i Miraç” olmasını hatırlatıp bütün dünyanın ilgisine mazhar olduğunu söylüyordu. Taha Kılınç da adeta bu izden giderek, kitabındaki tezlerden birinde şöyle diyor:“Petrol, doğalgaz ve diğer tabii kaynaklar günün birinde tükense bile, Ortadoğu’nun stratejik öneminde bir değişiklik olmayacaktır.”
Whatsapp yoluyla linç
Whatsapp yoluyla linç
Öyle bir haber ki, insanı teknolojiden, akıllı telefonlardan, internetten, yapay zekadan ve de akla gelebilecek her türlü dijital mecradan bir anda buz gibi soğutabilir. Böylesi ancak bazı filmlerde olabilir diye düşündüren olay Meksika’da yaşanmış.Video: Whatsapp yoluyla linç29 Ağustos’ta, Meksika’nın merkezindeki Puebla eyaletinin Acatlan kasabasında, öğleden sonra karakol binasının önünde her zamankinden farklı bir kalabalığın toplandığı görülmüş. Daha büyük bir kalabalık ise 21 yaşındaki Ricardo Flores ile 43 yaşındaki amcası Alberto Flores’i taşıyan polis arabasını takip ediyormuş. Kalabalığın bağırış çağırışlarından, nezarethaneye götürülen bu kişilerin çocuk kaçırmakla suçlandıkları anlaşılıyormuş.Nezarethanenin girişindeki dar, metal kapının ardından polis, bu kişilerin çocuk kaçırmadığını, hafif suçlardan gözaltında olduklarını açıklamış. Kalabalık arttıkça, polis bu kişilerin hafif suçlardan tutulduklarını tekrar tekrar belirtmiş.Ancak karakolun dışındaki kalabalık, kaynağı bilinmeyen şekilde ortaya atılan ve WhatsApp’ta hızla yayılan farklı bir hikâyeye inanmaya başlamışlar.Whatsapp mesajında şöyle deniyormuş: “Herkes dikkatli olsun, çocuk kaçıran baş belaları ülkeye girdi. Bu kişilerin organ kaçakçılığıyla ilişkili oldukları anlaşılıyor. Son birkaç günde 4, 8 ve 14 yaşındaki çocuklar kayboldu ve bu çocuklar organlarının çalındığına dair vücutlarındaki işaretlerle ölü bulundu. Karınları kesilmişti ve boştu.”Dakikalar sonra, karakolun girişindeki metal kapı açılmış, Ricardo ve Alberto Flores dışarı çıkarılmış. İnsanlar olanları kameraya kaydetmek için telefonlarını kaldırdıkları sırada, bu iki kişi dört basamaklı merdivenin dibinde yere itilmişler ve vahşice dövülmüşler. Daha sonra, hazırda bekletilen benzin üzerlerine dökülmüş ve bu iki insan yakılarak öldürülmüş.Bu linç olayı, sosyal medyanın nelere kadir olabileceğini gösteriyor. Ne hikmetse bu ortamın iyi bir amaç için kullandığını pek duymadık. Belki bir iki yardım ve ‘acil kan aranıyor’ çağrıları hariç. İşin tuhaf tarafı, sosyal medyanın zapturapt altına alınmasını savunmaya kalktığınız anda, demokrasi düşmanı ilan edilmeniz işten bile değil. Oysa, sadece bu tür toplu linç olaylarına değil, bireysel linç girişimlerine de sıklıkla rastlanan sosyal medya ortamının yasal güvenceyi sağlayacak hale getirilmesi bugün olmasa da bir gün mutlaka gündeme gelecektir.Hakkınızda ağır bir karalama ile karşılaştığınızda bunun böyle olmadığını kanıtlayana kadar tortusu üzerinizde kalıveriyor ne yazık ki... Allah hepimizi sosyal medya melanetinden korusun.Biraz ağır olmuş ama ceza şartBaşından beri desteklediğimiz naylon poşetlerin parayla satılması kararı bir buçuk ay sonra uygulamaya giriyor. İnşallah yeteri derecede caydırıcı olur. Doğada yok olması neredeyse yüzlerce yıl süren bu musibeti engellemek için pet şişelerin de dahil edilmesi çok iyi olurdu. Umarız bakanlık, pet şişe çılgınlığına da dur diyecek bir çözüm üretir. Bu arada olayı abartanlar da var…Kenya’da, 2017’nin Ağustos ayında yürürlüğe giren yasak kapsamında son bir yıl içinde, poşet üreten, satan ya da kullanan 500’den fazla kişi hakkında yasal işlem yapılmış. Buraya kadar sorun yok; fakat cezalar çok ağır. Gözaltına alınan kişiler 38 bin dolar ceza veya 4 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıyalarmış…Kenya’nın uyguladığı bu cezaları çok ağır bulabiliriz. … Ancak, doğayı katleden zihniyetin de bir şekilde cezalandırılması gerekiyor. Bakalım bizde bu kurallara uymayanlara nasıl bir yaptırım getirilecek?
Türk düşünce tarihimiz içinde ‘İslam’
Türk düşünce tarihimiz içinde ‘İslam’
Tarih, Türkçe, kimlik, kıyafet, yaşam tarzı derken birçok alanda kafa karışıklığımız var. Müslümanlığımız konusunda kafamız karışık, başörtüsü meselesinde kafamız karışık, İslami hayat meselesinde kafamız karışık…Video: Türk düşünce tarihimiz içinde ‘İslam’İşin tuhaf tarafı herkes kendisini bu konularda çok net addediyor.Ancak gerçeğin öyle olmadığını sadece bakarak anlamak mümkün.Bunların tarihsel arka planına dair de kafamız karışık. Geçmişe yüklediğimiz düşsel anlam ve duygular bugünü daha da çetrefilli hale getiriyor.Bütün bu sebeplerin içinde genel olarak da düşünce tarihimize ilişkin bilgisizliğimiz bu kafa karışıklığını artırıyor.Çağdaşçılar, gelenekselciler, bütün milli akımlardakiler; Milli Görüşçüler, ülkücüler, İslamcılar bugün ne diyorlar mesela? Tabii sadece bugün değil, dün ne dediklerine dair de kaynakçalarımız çok kısıtlı…Sadece o da değil koskoca Cumhuriyet tarihinde Çağdaş Türk Düşüncesi konusunda da yazılmış eser sayısı çok az ve onlar da farklı yaklaşımları bize vermiyor.Bunlardan ilki; Hilmi Ziya Ülken’in. 1930’lu yıllarda yazılmış. İsmail Kara’ya göre; Hilmi Ziya Ülken’in bu eseri ‘Türklüğü İslam düşüncesinin içine taşıma projesinin bir parçasıdır.’’Tek partili dönemde başka bir esere rastlanmıyor.Türkiye çok partili hayata geçişiyle “Türkiye ve Çağdaşlık Meselesi” bu sefer yabancı araştırmacıların ilgi odağı oluyor. Birçok batılı Amerikalı araştırmacı Türkiye’ye geliyor, bürokrasiyle, Alevi dedeleriyle, vatandaşlarla görüşüyorlar. ’’Türkiye’de İslam meselesi ne olacak’’ sorusu, yabancı araştırmacıların çok partili hayata geçişe ilişkin görüşmelerinin temelini oluşturuyor.İsmail Kara’dan öğrendiğimiz kadarıyla bu araştırmalardan ortaya çıkan yazıların hiçbirisi Türkçe’ye çevrilmemiş durumda. İsmail Kara bu görüşmelerin kayıtlarına kendisi erişememiş. Ancak atıf yapılan makaleler vesilesiyle bu yazıların bulunabileceğini, çevrilip tarihi belgelerle karşılaştırılmasının mümkün olduğunu söylüyor.Bu detaylı araştırmaların ürünleri 1960’lı yıllardan sonra görülüyor. “Çağdaş Türk Düşüncesi Tarihi’’ne ilişkin kitapların yazılışı 1960 ihtilalinden sonra gerçekleşiyor. Tarık Zafer Tunaya, Niyazi Berkes, Bernard Lewis ve Şerif Mardin bu alanda eser verenlerin başında geliyor.Türk düşünce tarihinde, sadece ‘’sekülerleşme ve çağdaşlaşma’’ alanına odaklanan bu kitaplarda “İslam” meselesi ihmal edilen bir alan olarak ortaya çıkıyor. İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam” isimli iki ciltlik eseri böylesine büyük bir boşluğu dolduruyor. Yazar, düşünce tarihimizin ihmal edilen yönlerini tamamlarken önemli bir soruyu da soruyor.Çağdaş Türk düşüncesi, çağdaş İslam düşüncesi ile irtibatlı mıdır?HAYSİYET LİNCİ…Toplumsal fay hatları elbette derin ve aslında yukarıdaki özetin de bir parçası. Başörtüsü bu fay hattının en bariz görüldüğü alan.Sadece bizim ülkemizde değil, Amerika’dan Avrupa’ya “İslam” meselesini konuştuğumuz her yerde “başörtüsü” en görünür alamet olarak karşımıza çıkıyor.Bu simgeye takan da takmayan da herkes kendisine göre bir anlam yüklüyor. Böylece sürüsüne bereket başörtü yorumu çıkıyor karşımıza.Başörtülü onu yapmaz, bunu yapmaz ya da şunu yapar, bunu yapar. Kalbim temiz Müslümanlığı ile bağnaz dindarların arasında başörtüsü pinpon topu gibi yorumlanıp duruyor.Bu yargılar çoğu zaman bir genç kızın hayatını karartacak bir kabusa da dönüşüyor, toplumsal linçin de bir parçası oluyor. Sembol bir isim olan Merve Kavakçı’nın kızı Mariam da haksız yere bu linçten nasibini aldı. Yine büyük büyük meselelerin tartışmaların arasına bir genç kızın haysiyeti ‘’Türkiye’de İslam Meselesi’’ gibi büyük bir başlığın kavga malzemesi yapılarak yok sayıldı. Türkiye’de özellikle son dört seneyi kapsayan dönemde; tek başına bir başörtüsü mağduriyetinden söz etmek mümkün değil. Ancak yüz elli yılı bulan çağdaşlaşma maceramızın bu en önemli meselesinin de bir anda ortadan kaybolmasını beklemek fazla hayalcilik olur. Aynı şekilde bu alandaki siyasi kavganın bittiğini düşünmek de mümkün değil. Başörtüsü meselesi toplumda bir fay hattı olarak hala çok canlı biçimde yaşıyor. Ve görünen o ki bu; sadece buna karşı olanların arasında değil başlarını örtenlerin arasında bile bir ‘mesele’ olarak yaşamaya devam edecek. Bu ‘bile’yi başka bir yazıda açarız inşallah…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.