Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
1960’tan beri darbecilerin ortak özelliği: Talimat ya hocadan ya locadan
Gündem
1960’tan beri darbecilerin ortak özelliği: Talimat ya hocadan ya locadan
Montrö ve Kanal İstanbul’a karşı “darbe bildirisi” kaleme alan 104 emekli amiralden bazılarının “loca”larla olan ilişkisi şaşırtmadı. 1960’tan bu yana darbe ya da muhtıraların içerisinde yer alan askerler daima dış bağlantılı localardan emir aldı. 15 Temmuz’daki darbe girişiminde bulunan FETÖ’cüler de “hoca” dedikleri elebaşının talimatıyla harekete geçmişti.
Yeni Şafak
Çeşme plajlarında vatandaşı isyan ettiren uygulama: Girişler paralı, localar 1500 lira
Hayat
Çeşme plajlarında vatandaşı isyan ettiren uygulama: Girişler paralı, localar 1500 lira
Türkiye turizminin önemli merkezlerinden Muğla'nın Bodrum ilçesinde, Türkbükü'ndeki bazı otellerin iki şezlong için günlük 1000 TL, aylık ise 24 bin TL fiyat belirlemesinin ardından şimdi de İzmir Çeşme'de benzer bir uygulama vatandaşları isyan ettirdi. Ünlü Altınkum plajına gelen tatilciler, işletmelerin kiraladığı şezlong ve günlüğü 1500 lira olan localar nedeniyle denize girilecek alan bulamıyor. Vatandaşlardan Kemal Öztürk, "Ben navigasyonu takip ederek plaja geldim ve beni direkt beach kulübe yönlendirdiler. Onlar da giriş ücreti istedi. Ancak ben vermeyeceğimi söyleyince, arabanızı yolun kenarına, dağa bayıra bırakıp girebilirsiniz dediler. Daha sona arabamı bırakıp, geldim. Plaja girmek istediğimde de, 'Buraya giremezsiniz' dediler. Halk plajlarına girerken ücret istemeleri çok yanlış" dedi.

DHA
Hem suçlu hem güçlüler: Locaları aykırı kurmalarına rağmen belediye ekiplerine saldırdılar
Gündem
Hem suçlu hem güçlüler: Locaları aykırı kurmalarına rağmen belediye ekiplerine saldırdılar
Antalya'nın dünyaca ünlü Konyaaltı Sahili'ndeki işletmetlerde, kıyı kanuna aykırı olduğu öne sürülen yapıların kaldırılması için yetkililer tarafından yapılan ihtarın üç günlük süresi doldu. Yapıların kaldırılması için gelen belediye ekipleri ile işletme sahipleri ve çalışanlar arasında arbede yaşandı. Bazı işletme çalışanları locaların üzerine çıkarak, taşınmasına engel olmaya çalıştı.
DHA
Peçeden maskeye
Peçeden maskeye

Yaklaşık dört yıl önce, İsviçre’nin güney ucundaki Ticino kantonunda kamusal alanda peçe takma yasağı resmen yürürlüğe girdiğinde, kendisi de İsviçreli olan bir Müslüman aktivist, Nora Illi, yasağı protesto etmek istemişti. Yanında Cezayirli Müslüman iş adamı Râşid Nekkâz ile birlikte Ticino’nun Locarno şehrine giden Illi, peçesiyle sokaklarda dolaştı. İsviçre polisi, duruma hızlı bir şekilde müdahale ederek Illi ve Nekkâz’ı durdurdu ve “eylem” nedeniyle 10 bin İsviçre Frangı (o dönemde, yaklaşık 30 bin TL) ceza kesti. Nekkâz, cezayı bizzat ödeyeceğini açıklarken, Illi de yasağı gündeme getirme hedefine ulaşmış oldu. Mesele, daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve televizyonlarda canlı yayınlara da taşındı. Türk basınında da meseleye dair haberler çıkmıştı. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır.

İşte o peçe olayının baş kahramanı Nora Illi, geçtiğimiz pazartesi (23 Mart) akşamı saat tam 19.59’da, İsviçre’nin başkenti Bern’deki bir hastanede dünyaya gözlerini kapadı. 2012’de ilk kez göğüs kanserine yakalanan Illi, sonrasındaki süreçte zaman zaman iyileşme belirtileri gösterse de hastalığı sürekli nüksetmiş, son aylarda da sağlık durumundaki ağırlaşma nedeniyle hastanede tedavi altına alınmıştı. Nora, 26 Mart Perşembe günü, -koronavirüs salgını çerçevesinde uygulanan tedbirler yüzünden- çok az kişinin katılabildiği sade bir cenaze töreniyle Bern’de defnedildi.

Nora Illi, İsviçre’nin Zürih kenti yakınlarındaki Uster’de, tanınmış bir doktorun kızı olarak, 3 Nisan 1984’te dünyaya geldi. Katolik kilisesinde vaftiz edilse de, ailesinin solcu olmasının etkisiyle, sistem karşıtı ve özgürlükçü bir çizgide yetişti. Anne-babasının boşanması nedeniyle genç kızlığında bütün vaktini arkadaş çevresiyle geçirmeye başlayan Nora, punk kültürün ateşli bir üyesi ve Budizm’e ilgi duyan mistik bir vejetaryene dönüştü. 2002’de, 18 yaşındayken Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’a gerçekleştirdiği turistik seyahat ise, hayatının dönüm noktası olacaktı:

İlk kez Arap (ve İslâm) dünyasına adım atan Nora, insanlar arasındaki samimiyetten, gösterilen konukseverlikten ve bilhassa da ezan sesinden çok etkilenmiş, kendi ifadesiyle “içsel bir aydınlanma” yaşamıştı. Kararını verdi, Müslüman olacaktı. Onun İslâm’a girişini kolaylaştıran bir diğer etken de, Patric Jerome (d. 1982) adlı bir erkek arkadaşının henüz iki hafta önce Müslüman olmasıydı. Nora, bilgisayar mühendisliği eğitimi alan Patric’le Filistin’e destek için düzenlenen bir gösteride tanışmış, sonrasında da samimiyeti ilerletmişti. Nora ve “Abdulaziz Kâsım” adını alan Patric, kısa süre sonra evlendiler. Bu evlilikten, arka arkaya altı çocukları dünyaya gelecekti.

Müslüman olduktan sonra eğitimine devam eden Nora Illi, Zürih Üniversitesi’nde teoloji bölümünü bitirerek doktora derecesi elde etti. Bu süreçte tesettüre de çoktan girmiş, peçe takmaya başlamıştı. Dış görünüşündeki değişim yakın çevresini şaşırtsa da, hem eğitimli hem de girişken bir karakterde oluşu, aradaki farkı hızla kapatıyordu. 2009’da, Abdulaziz Kâsım ve yine onun gibi muhtedî olan arkadaşı Nicolas Abdullah Blancho (d. 1983), İsviçre’de oylamaya sunulan minare yasağına cevap olarak İsviçre Merkez İslâm Konseyi’ni kurduklarında, Nora da konseyin kadınlar komisyonu başkanlığını üstlendi.

Locarno’daki peçeli gezintinin akabinde, ünlü Alman sunucu Anne Will’in canlı yayınlanan talk-show programına katılması, Nora Illi’nin Avrupa çapında tanınmasına neden oldu. Avrupa medyası “Böyle radikalleri ekranlara taşımalı mıyız?” tartışmalarıyla çalkalanırken, Nora ve eşine “terörizm” suçlamaları da bu polemiklere eşlik etti. Daha sonraki birçok canlı yayında da görüşlerini açıklama fırsatı bulan Nora, İslâm’ın ve Müslümanların sürekli İsviçre’nin gündeminde kalmasına yol açan Avrupalı figürlerin başında geliyordu. Onun İsviçre, Almanya ve Avusturya’da yaptığı konuşmalar ve internet programları vesilesiyle yüzlerce kadının Müslüman olması da, meselenin -kamuoyu açısından- dikkat çeken bir başka boyutuydu.

Nora Illi, yüzünü kapatan bir peçe taktığı için polis tarafından kovuşturmaya uğramasından dört yıl sonra, Avrupa’da virüs nedeniyle insanların yüzlerini kapatan maskeler takmadan sokağa çıkmaya korktukları bir zamanda dünyaya veda etti. Yoğun bakımda olduğu için bu ironik durumu Nora hiç bilmese de, dışarıdan izleyenler için, şahit olunan manzaradaki tezatlık düşündürücü ve gülümseticiydi. Gözle görülmeyen bir virüs, peçe takmayı tercih eden Müslüman hanımları, Avrupa sokaklarında “herkesle eşit” hale getirivermişti.

FETÖ'yü Masonlar kurdu
Gündem
FETÖ'yü Masonlar kurdu
27 Mayıs Milli Birlik Komitesi Genel Sekreteri Şükran Özkaya’nın arşivinden çıkan orijinal resmi belgeler, FETÖ’nün masonlarca kurulduğunu gösteriyor. 1991’de Özal’a sunulan rapora göre Gülen, Kasım Gülek ve Yaşar Tunagür’ün yanısıra 21 kişilik icra heyetinin 14’ü mason.
Yeni Şafak
Ermeni ‘soykırım’  tasarısının düşündürdükleri
Ermeni ‘soykırım’ tasarısının düşündürdükleri

ABD ‘de Türkiye karşıtı dalga, Temsilciler Meclisi’ne getirilen Ermeni Soykırımı'nın tanınmasına dâir yasa tasarısının, 29 Ekim’de âdeta nazire yaparcasına ve Demokrat ve Cumhûriyetçilerin kesif desteği üzerinden çıkmasıyla zirve yapmış görünüyor. Sıra Senato’da. Orada da aynı şey olursa son aşama olarak Trump’ın önüne gelecek. Trump bunu onaylar mı; değilse yeniden görüşülmek üzere geri yollar mı, bilmiyoruz. Ama sürecin kendisi son derecede mühim. Bunu tek bir değişkene indirgemek eksik kalacaktır. Trump’ın Türkiye yanlısı bir siyâset izlediği ve Barış Pınarı Harekâtı'na göz yumarak Türkiye’yi şımarttığı düşünülüyor. Son girişimler esaslı bir tarafıyla Trump’ı yıpratmaya mâtuf.

ABD’deki kavga çok dikkât çekici bir hâl aldı. Artık kimse mutâd olduğu üzere, bir Cumhûriyetçi- Demokrat bölünmeden bahsetmiyor. Bölünme, askerî temeldeki “Neo-con muhafazakâr seçkincilik” ile “popülist temelli (Paleo-con) muhafazakârlık” arasında. İlki meydan okuyucu; diğeri ise tecritçi açılımlara sâhip. Trump ikincisini temsil ediyor. Bu bölünmenin Cumhûriyetçi tabanda karşılıkları farklı. Askerî elitist Neo-con muhafazakârlığın tabanı yok. Çünkü bu siyâsetler daha fazla askerî harcama ve dünyânın sorunlu coğrafyalarına Amerikan askeri göndermek demek. Hayli zamandır durgunluk yaşayan ve 2020 îtibârıyla büyük bir kriz bekleyen ABD’de bu meydan okuyucu siyâsetlerin seçmenler tarafından satın alınmasını beklemek akıl dışı görünüyor. O sebeple seçkinci Cumhûriyetçilerin Trump’a karşı tesirli olabilecek başka bir aday bulmaları bile zorlaşıyor. Bu tablo, Trump karşıtlığında fiilen bir Cumhûriyetçi-Demokrat ittifâkı doğuruyor. Ermeni Soykırımı Tasarısı'nda ortaya çıkan manzara da bunun işâreti olarak değerlendirilebilir. Hâsılı yükselen Türkiye karşıtlığı, aslında yükselen Trump karşıtlığının içinde anlaşılmalıdır. Trump da bunu görüyor ve ince bir çizgide Neo-con elitizm ile popülist muhafazakârlık arasında âdeta top çeviriyor. İlkini yatıştırıyor; diğerini ise usul usul derinleştiriyor.

Gelelim Türkiye’nin durumuna. Evvel emirde ne bu yasanın ne de yaptırımların tesirli olabileceğini düşünebiliriz. Ekonomik ambargo ile netice almanın târihsel pratikte bir karşılığı yok. Bu tarz siyâsetlerin çözülme değil; tam tersine pekişme doğuracağını söyleyebiliriz. Ermeni Soykırımı meselesine gelince; bunun İsrâil ve Siyonist siyâsetlerle alâkası her şeyin üzerinde görünüyor. Siyonizm, Holocaust’u eşsiz , biricik tutma azim ve kararlılığındadır. Eğer Holocaust’un muadilleri türerse, Holocaust endüstrisi üzerine bina edilen Siyonizmin eli zayıflayacaktır. Bu sebeple, Siyonist lobiler Ermeni diyasporasının siyâsetlerini mütemâdiyen engellemişlerdir. Bundan vazgeçeceklerini düşünmüyorum.

Soykırım, yapılan çalışmalar gösteriyor ki; modernliğin ileri bürokratik, organizasyonel ve bilimsel-teknolojik teçhizâtı ile başarılabilecek bir olgudur. Modernlik bir arılanma(püritanlık) tutkusu üzerine binâ edildi. Irkçılık bunun türevidir. Dinsel sekteryanizm olarak Yahudilik karşıtlığının zâten derin kökleri mevcuttu. Bunu modern akıl devraldı, işledi ve kendi teçhizatı ile ezmek istedi. Olan budur. Küresel düzlemde ise sömürgecilik, Fanon’un eşsiz ifâdesiyle “yeryüzünü lânetledi”. Asya’da, Afrika’da, “yeryüzünün lânetlilerine” karşı sayısız sistematik katliam yaptılar. Holocaust’un biricikliği meselesi Siyonizm ile Hristiyan Batı arasında tuhaf bir suç ortaklığı doğurdu. Holocaust’u kabûl edip nedâmet getirmek ve bunu âdeta bir rutine dönüştürmek üzerinden diğer soykırımların üzerini örtmek gâyesi örtüştü. Rutinleşen herşey duyuş kaybını da doğuracak; basit bir hatırlamaya dönüşecektir. Bugün Batı, özellikle de Avrupa kamuoylarının Holocaust üzerine “bilgisi” vardır. Ama “duyuşu” olduğu şüphelidir. Ama rutinler de iş görüyor. Bu da, Holocaust’un endüstrisini kuran Siyonizm için yeterli oluyor. Ermeni “soykırımını” dillendirmek Hristiyan Batı’nın, kendi kanlı geçmişinin de sahneye geleceğini unutarak, bu günahkârlık rutinin bunaltıcı sarmalından çıkma refleksiyle açıklanabilir. Ama dengenin, Ermenilerin hatırına bozulacağını da zannetmiyorum.

Osmanlı bir imparatorluktu. İmparatorluk âdabı, anâsırına aynı mesâfeden bakar. Hiçbir unsuru dışlamaz. Mahâret ve asıl olan, bir zamanların “millet-i sâdıkası” olan Ermenileri kışkırtan sömürgeci siyâsetlerle hesaplaşmaktır. Bilelim ki, yaşanmış çok acı olayların çok açılı pornografisi barış getirmeyecektir. Bâzen ve burada olduğu gibi “unutmak” erdemdir…

Yöresel ürün ‘melocan’ tezgahlarda
Ekonomi
Yöresel ürün ‘melocan’ tezgahlarda
Ordu’da mıhlama, börek, turşu, kavurma gibi farklı şekillerde tüketilen ve tedavi edici özelliği de olduğu belirtilen ‘melocan’ tezgahlarda yerini aldı.
IHA
Batı toplumunun ölümcül sessizliği
Batı toplumunun ölümcül sessizliği

Batılıların sadece artan ırkçılık ve İslamofobi karşısındaki umursamazlıkları Ortadoğu’da olup bitenlerden tutun da Akdeniz’de mültecilerin yaşadığı güçlüklere kadar hemen her durumda sessizliğe gömülmeleri karşısında hepimiz düşünüyoruz. Benzeri bir şaşkınlığı yakın geçmişte Sosyalist Blok’un sessiz sedasız yıkılması karşısında genellikle siyasetin Sol’unda yer alanlar hissetmiş, sosyalizmin içine doğmuş, ona uygun eğitim almış nesillerin nasıl böylesine suskunlaştıklarını travma boyutlarına varan bir çaresizlikle yaşamışlardı. Sol’un büyük travmasının şaşkınlığı sürerken bu kez tüm batıyı saran ölümcül sessizlik çıkıp geldi. Batı toplumları, sanki üç yüz yıldır, demokrasi, insan hakları diye başımızın etini yememişler, iki dünya savaşı ve berbat bir faşizm tecrübesi yaşamamışlar gibi nasıl böyle derin bir uykuya dalabilirlerdi?

Video: Batı toplumunun ölümcül sessizliği


Bu tip soruların siyasi cevapları kolay… Batıya, batılılara, batılı bilince asla güven duyulmaması gerektiğinden, meselenin aslında güç mücadelesi olduğundan başlayarak hayli güçlü ideolojik tezler üretilebilir. Üstelik kimse bu tezleri kolayca yanlışlayamaz da… Siyasi- ve ideolojik mücadele sürdürenler bu tezleri dillendirsinler hiç zararı yok ama münevvere düşen, bunun nedenleri üzerine ciddi biçimde kafa yormak, sağlıklı sonuçlara ulaşmaya çalışmak, insanlığın gelecekte daha huzurlu biçimde yaşayabilmesi adına düşünceler geliştirmektir.

Batı toplumunun ideallerinden kolayca vazgeçmesi ile ilgili bu hayal kırıklığı ilk değil. İki büyük dünya savaşı, Nazizm, faşizm, Holocaust daha dün kadar yeni. Özellikle Almanya’da Nazizm’in yükselişi ve iktidarı ele geçirmesi konusunda hatırı sayılır birçok görüş öne sürüldü. Bunların hepsi de düşünce mirası içinde yerlerini aldılar ama benim için en önemlileri, Michel Foucault’un zorbalığın önce sıradan insanın iç dünyasında yerleşmesi, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlaşması tezleridir. Onlardan öğrendim ki, sıradan insanın iç dünyası kötürüm hale getirilmeden büyük kötülükleri sadece siyasetle açıklayamayız. Kötülüğün niye böyle yaygınlaştığını anlayabilmek için bakılacak yer, kötülüğün en kolay yuva yapabildiği sıradan insanın iç dünyasıdır. Batılıların son dönemdeki ölümcül sessizliklerini açıklayabilmek için meseleye bu zaviyeden bakan ama nedense hala dile getirdiği tezleri çok yankı yapmayan bir düşünür var aslında. Eski Yugoslavya’nın kurucularından ve aynı zamanda ünlü bir heykeltıraş olan Ivan Mestrovic’in torunu olan Harvardlı sosyolog Stjepan G. Mestrovic…

Batı toplumlarının eski Yugoslavya’da olup bitenlere, önce Bosna’da Müslüman halkın daha sonra Kosova’da Arnavutların Sırplar tarafından soykırımdan geçirilmesine karşı tepkisiz kalması üzerine düşünen sosyolog Stjepan Mestroviç, bu durumun izahı için modernist ve postmodernist kavrayışların yetersiz olduğunu öne sürerek, 1997’de “duyguötesi (postemotional) toplum” kavramını geliştirdi. Ve aynı adla bir kitap çıkardı (Ayrıntı Yayınları, 1999, çev. A. Yılmaz). Batılı kamuoyu sadece kendi medyasının doğru söylediğine inanıyor, eski Yugoslavya’daki katliamların hemen tamamını Sırplar yaptığı halde Müslümanlar ve Hırvatların sorumlu olduğu birkaç vakayı göstererek bütün tarafları eşit ölçüde suçlu görmeyi tercih ediyordu.

Mestroviç’e göre böyle olmasında postmodern anlayışın yaydığı havanın payı büyüktü. “Postmodernizmin gerçekliği âdemi merkezileştirme, yapıbozuma uğratma ve simule etme eğilimi eski Yugoslavya’daki soykırımın gerçekliğini önce bulandırmasına ve sonra da tamamen gözlerden gizlenmesine imkân” veriyordu (s. 28). Mestroviç’in bu sözleri, Baudrillard’ın 1999’da Kosova üzerine Liberation’da yayınlanan, Körfez Savaşı ve Vietnam Savaşı’ndaki yorumlarını tekrar ettiği zehir zemberek yazısını bilenler tarafından haksız bulunabilir. Jean Baudrillard’a göre Bosna ve Kosova, Batı’nın hiçliğini, kısırlığını ve ölümünü, göklere çıkardığı değerler için harekete geçmedeki aczini temsil eder. Mestroviç için görünüşte iç açıcı ifadelerdir bunlar ama hem batının niye harekete geçemediğini açıklamaktan uzaktır hem de harekete geçirici, yüzleştirici hiçbir etkisi yoktur. Hatta Baudrillard, “hiper-gerçeklik dünyasında aslında savaşlar hiç olmadı” deme saçmalığına kadar vardırır işi… Postmodernistlere göre dünya bir metindir, Bosna ve Kosova ise bir tür ikonlar… Söyledikleri Bosna ve Kosova’daki soykırımın temel anlamını sadece bulanıklaştırmaya, batının çıkar savaşlarını görmezden gelmeye hizmet eder.

Olup biteni izah etmek için kimseden bir çare bulamayan Mestroviç, Hocası David Riesman’ın “Yalnız Kalabalık” çalışmasından bir sonuca ulaşmaya çalışır. Bakalım Mestroviç, bizim de pek sevdiğimiz Riesman’dan nasıl faydalanmış, batı toplumunun duyarsızlığını açıklarken, Perşembeye inşallah…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.