Selefîlik: İtikâdî bir mezhep mi modern bir bid‘at mi?
Selefîlik: İtikâdî bir mezhep mi modern bir bid‘at mi?
Selef, yani sahabe ve tabiin nesli, bütün İslami ilimlerin, uygulama ve yaklaşımlarında, kendilerine dayanaklar bulduğu mutlak otoritedir. Bu otoritenin modern dönemde nevzuhur bir söyleme alet edilmesi merdud ve menfur olsa da şaşırtıcı değildir. Söylemsel düzeydeki Selef vurgusuna ve dinin temel kaynaklarına dönüş iddiasına rağmen bu tür bir din anlayışının kaynaklara en uzak noktaya götürdüğü ise ortadadır.
Yeni Şafak
Mezhep değiştirmek ve namazların kazası
Mezhep değiştirmek ve namazların kazası
SoruSırf sünnet kılmamak için mezhep değiştirenler hakkında ne düşünüyorsunuz?Muhtemelen bazı mezheplerde kazası olanların sünnet kılmadıkları için olabilir mi bilemiyorum ama sünnet kılmamak için mezhep değiştirenler var, bu konuda ne düşünürsünüz, nasıl bir değerlendirme yapmak uygun olur?Keyfi olarak, daha rahat yaşamak için mezhep değiştirmenin sakıncası var mı? Tavsiyeniz nedir?CevapFarz ve vacip namazları mazeretsiz geçirmiş olan kimse sünnet kılmamak için mesela Şâfiî mezhebini taklit etm...
Hal-i pür-melalimiz ve gemiyi delenler?
Hal-i pür-melalimiz ve gemiyi delenler?
Bu fakiri okuyanlar bugün Müslümanların temel problemlerinin ve geri kalma sebeplerinin önde gelenlerinden birinin fırkacılık, mezhepçilik ve bu yollarla bölünüp enerjilerini tüketmek, birbirlerini yıpratmak, alt etmek ve ötekinin üzerine basarak yükselmeye çalışmak olduğuna sıkça temas ettiğimi bilirler.Birer mektep ve meşrep olarak belli bir üstadın etrafında bulunmak, onu diğerlerinden çok sevmek, bilgisini ondan almak anlamında mektepleşmeler ise tabiidir, fıtridir ve bir ölçüde zorunludur. ...
İslami tartışmalar sığ sularda
Hayat
İslami tartışmalar sığ sularda
İslami tartışmaların ve mezhep tartışmalarının öz eleştiriden uzak benim fikrim doğru senin fikrin yanlış anlayışından temellendirilerek yapıldığı için pek çok açmazı da içinde barındırdığını dile getiren Prof .Dr. Ali Avcu, bu anlayıştan dolayı kendi düşünceleriyle yüzleşmiş, fikirlerinden dolayı eleştirilmekten korkmayan bir Müslüman toplumu inşa edebilmenin şimdilik mümkün olamayacağının altını önemle çiziyor.
Yeni Şafak
Tasavvufu nasıl anlamalıyız?
Tasavvufu nasıl anlamalıyız?
Tasavvufu konuşurken duygusal ve ideolojik lehtarlık ya da aleyhtarlıktan uzak olmaya çalışacağız.İslam’ın lehinde ve aleyhinde bu kadar çok konuşulan başka bir alanı olmadığına göre aklı başında bir müminin bu konuda hakikati araması ve inandığına ikna olması gerekir. Allah bizden bunu talep ediyor; ‘Aklınızı kullanmıyor musunuz?’, ‘yaşayan da bir delille yaşasın, ölen de bir delille ölsün’ gibi ayetler bu talep için ne bir konu sınırlaması ne de şöyle değil de böyle insanlar sınıflaması yapar....
Mezhepler arasında abdestin farzları konusunda farklılık var mıdır?
Mezhepler arasında abdestin farzları konusunda farklılık var mıdır?
Mezhepler arasında abdestin farzları konusunda farklılık var mıdır? sorusunun cevabı merak ediliyor. Abdestle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de, "Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar kollarınızı yıkayın, başınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın… Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin."(Mâide, 5/6) buyurulur. Peki mezhepler arasında abdestin farzları konusunda farklılık var mıdır?
Yeni Şafak
Mezheplerin farklı hükümleri hakkında
Mezheplerin farklı hükümleri hakkında

SORU

Hocam evvela size dua eder Rabbim den hayırlı uzun ömürler dilerim. Size şunu sormak istiyorum. Müslüman olarak hayatımızı idame ettirirken avam Müslümanlar olarak bir mezhebi taklit ediyoruz. Ancak inceleme ve araştırmalarında kafamı kurcalayan şöyle bir durum var: İslâm’da helâl belli, haram belli, bunların karşılığında sevap ve günah var. Hâl böyleyken bir meselede bir mezhep helâl derken diğeri haram, biri bir ibadete sünnet derken diğeri vacip diyor. Meselâ Hanefi olan vitir kılmayınca kurban kesmeyince günah işlemiş olurken, Şafii olan günah işlemiş olmuyor. Oysa bir şeyin günah veya sevap olması her Müslüman için aynı değil mi? Bu konuyu izah ederseniz…

CEVAP

Kur’ân-ı Kerim’in tertibi, üslûbu, kılavuzluğu insanların belli konularda yazdığı kitaplarda olandan farklıdır. Hadisler de aynı şekilde Kur’ân’da olanı açıklar, detayları ikmal eder. İbadet ve hayat nizamı ile ilgili âyetler ve hadislerde genel olarak “şu haram, bu mekruh, şu farz, vacip, mendub…” şeklinde hükümler yoktur. Fıkıh Usulü ilmi, Peygamberimiz (s.a.) ve ashabın anlayış kuralları ve uygulamaları esas alınarak tedvin edilmiş, bu usûle göre müçtehitler eşyaya ve fiillere ait dinin hükümlerini tespit etmişlerdir. Usul kuralları âyetlere ve hadislere uygulanırken ve eşyalar ile fiiller değerlendirilirken tabii olarak içtihat farklılıkları olmuştur. Daha Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken, O’nun birden fazla mânâya ihtimalli bir sözünün veya âyetin anlaşılması/yorumu konusunda ashâbın ihtilâfa düştüğü (yani farklı anlama durumunun ortaya çıktığı) olmuştur. Buhârî’nin kitabına aldığı bir hadis şöyledir:

Hendek (Ahzâb) harbinden dönerken Peygamberimiz (s.a.), bir grup ashâbına, savaş sırasında sulhu bozup, hıyanet edip İslâm ordusunu arkadan vurmaya kalkışan “Benî-Kurayza Yahudi yurduna derhal hareket etmeleri ve oraya varmadan ikindi namazını kılmamaları” emrini verdi. Yolda ikindi namazının vakti daralınca, anlayış ve uygulama bakımından ashab iki gruba ayrıldı: Bir grup, sözün zahirini (genel olarak anlayış kurallarına göre söz ne diyorsa onu) esas alarak hedefe varmadan namazın vakti geçse bile yola devam etmeleri gerektiğini ileri sürdüler. Diğer grup ise bir sözü, mânâ ve maksadı, aynı konudaki diğer sözler ve kurallara göre anlama yolunu tutarak “Bundan maksat bir an önce oraya ulaşın demektir, namazın vakti bellidir, onu yolda geçirin demek değildir” şeklinde bir anlayışa vardılar. Oradaki vazifelerini ifa edip Medîne’ye dönünce durumu Peygamberimiz’e arz ettiler; her iki anlayış sahiplerini de azarlamadı, her iki anlama usulünü de onayladı.

Şimdi bu olayı soruya uygulayalım:

Peygamberimizin (s.a.) bir emrini, sözün düz anlamını tek başına esas alarak anlayanlara göre ikindi namazının vakti geçse de kılınmayacak, hedefe vardıktan sonra vakti çıkmış olsa da orada kılınacaktır; bu anlayış/yorum/içtihat sahiplerine göre ikindiyi yolda kılmak caiz değildir, onlar bu anlayışı uygulayınca kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Diğer anlayışı uygulamak onlara göre caiz değildir. Yorumu farklı yapan gruba göre ise yolda namazın vakti sıkışınca durup onu kılmak farzdır, namazı geçirmek caiz değildir. Bunlar da kendi anlayış/yorum/içtihatlarını uygulamak durumundadırlar; bunu yapınca kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar, karşı tarafın içtihadına uyamazlar, ama onların anlayış ve uygulamalarını da İslâm’dan dışlayamazlar, kulluğa aykırı telâkki edemezler.

İşte Sevgili Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken, Kur’ân ve hadislerden hüküm ve kural çıkarma konusundaki ihtilâflar ve bunların karşısında Peygamberimiz’in tutumu ve açıklamaları, O’ndan sonra ashabının uygulamaları, daha sonraki çağlarda pek çok eşya ve olay ile ilgili içtihat ve yorumlara örnek teşkil etmiştir.

Sorudaki örneklere bakarsak vitir ve kurban konusunda nasslar ve uygulamalar var; müçtehitler bunlara bakarak/yorumlayarak veya yorumlamayıp sözün zahirini esas alarak “vaciptir”, veya “sünnettir” hükümlerini çıkarıyorlar. Müçtehit hangi hükmü çıkarmış ise ancak onu uygulayarak kulluk vazifesini yerine getirebilir. İçtihat ehliyeti/gücü bulunmayan insanlar (mukallitler) ise müçtehide veya onun içtihadını nakleden müftüye uyarak kulluk vazifelerini yerine getirirler.

Vitir ve kurbana sünnet diyen bir kimsenin, vacip diyeni engelleme, dışlama, amelini geçersiz sayma hakkı yoktur, vacip diyenin de sünnet diyene karşı durum ve tutumu aynı olacaktır.

Allah Teâlâ buyruğunu, kulları nasıl anlarsa öyle uygulamaları halinde onların kulluğunu kabul buyuruyor; usulünce ihtilaf durumunda isabetli olana daha fazla, hatalı olana nispeten daha az ecir/sevap/mükâfat veriyor.

Bireylere değil de kamuya ait konulardaki içtihat ihtilâfları içinden ülü’l-emr hangisini tercih ederse bütün ümmetin uygulamada mezhebi o olur ve ülkede tek kanun uygulanır.

İslâm’ın ve insanlığın kaderi Türkiye’ye, Türkiye’nin çifte kuşatmayı yarabilmesine bağlı...
İslâm’ın ve insanlığın kaderi Türkiye’ye, Türkiye’nin çifte kuşatmayı yarabilmesine bağlı...

Türkiye, özelde İslâm dünyasının genelde dünyanın kaderini belirleyecek iki önemli kuşatmayla karşı karşıya. Biri iç kuşatma, diğeri dış kuşatma.

İÇERDEN LAİK KUŞATMA

Önce kuşatmadan başlayalım...

Batılı emperyalistler coğrafyamıza yerleştiler, coğrafyamızı cehenneme çevirdiler. Anadolu kıtasına hapsolan Türkiye fiilen sömürgeleştirilemedi ama zihnen kendi kendini sömürgeleştirdi: Batılıların sömürgeleştirdiklerinde yapmaya cesaret bile edemeyecekleri yıkımları bizzat kendi elleriyle içerden yaptı, yapabildi: Kendi medeniyet yürüyüşünü kendi elleriyle durdurdu! (Kendi elleriyle mi, gerçekten?).

Türkiye, Batılılaşma, laikleşme cenderesine hapsedildi; bin yıl İslâm medeniyetinin bayraktarlığını yapmış bu aziz millete, din değiştirircesine laiklik dayatıldı tepeden, Jakoben yöntemlerle. Ve toplumun ruhunun, tarihinin, geçmişinin yegâne kaynağı, geleceğinin en güçlü sigortası İslâmî kimliği, duyarlıkları çok büyük darbe yedi.

Toplum, ikiye bölündü, parçalandı gelinen nokta itibariyle. Şerif Mardin’in yollar önce çerçevesini çizdiği gibi “iki toplum” zuhûr etti.

Türkiye’nin sorunları katlandı, katmerlendi: Laikleştikçe, etnik kimlikler öne çıktı; toplumu bir arada tutan İslâmî kimlik ve duyarlıklar aşındı, toplumu birbirine kenetleyen ortak paydamız paramparça oldu: Kürt sorunu patladı...

Bu parçalanan sosyal / kültürel kimlikler arasında egemenlik mücadeleleri, kavgaları yaşanacak önümüzdeki süreçte; birileri bunun hazırlıklarını yapıyor; bu süreç çoktan başladı bile...

DIŞARDAN ŞİÎ KUŞATMA

İkinci kuşatma dışardan gelen mezhebî / Şiî kuşatma.

Eğer bu kuşatmayı yaramazsak -sadece biz değil bütün Müslümanlar olarak- İslâm’ın kaderi de, İslâm dünyasının kaderi de Batılı emperyalistlerin ve uşaklarının şer şeytan tezgâhlarının insafına kalmış olur; ki, bunun faturası hem İslâm dünyasına hem de insanlığa çok pahalıya patlar -Allah muhafaza!

Dışardan kuşatma, tarihî bir kuşatma aslında, tarihin akışını alt üst edecek çapta bir kuşatma: Gerçeğe dönüşmesi için emperyalistlerin büyük gayret gösterdikleri Şiî-Fars imparatorluğu girişimi bu.

Bu girişim, İslâm dünyasının kalbini teşkil eden Sünnî Arap dünyasını adım adım işgal ediyor, köleleştiriyor, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de olduğu gibi inanılmaz katliamlar yapıyor... İran’ın bu cinayetlerine, sömürgeci, emperyalist, Batılı emperyalistlerin kukla politikalarına bağlı olarak geliştirdiği iğrenç stratejilere ve attığı ürpertici adımlara dikkat çekince, mezhepçi analiz yapmakla suçlanıyorum, iyi mi!

Mezhepçilik üzerinden haritalarımızın yeniden çizildiğini söylemek mezhepçilikdeğildir!

Marjinal, anaakımın dışında bir mezhebin önünün sonuna kadar açılması ve İslâm dünyasının ekseninin değiştirilmesi, dolayısıyla İslâm’ın yürüyüşünün engellenmesi için tezgâhlanan oyunu bozmaktır!

ÇİFTE KUŞATMAYI YARMAK İÇİN ÇOK İYİ HAZIRLANMALIYIZ!

Türkiye, laiklikle durduruldu. Bin yıldır, dünya tarihini yapmamızı mümkün kılan medeniyet iddialarımızın temsilcisi Müslüman Türkiye, yok oldu, tarih oldu.

Laik Türkiye, Müslüman Türkiye’yi durdurma projesiydi; yani bizim bin yıldır dünya tarihini yapmamızı mümkün kılan medeniyet iddialarımızı inkâr ederek bizi intihara sürükleme, dolayısıyla tarihî yürüyüşümüzü engelleme girişimi.

İslâm dünyası Şiî saldırıyla, Şii-Fars imparatorluğunun bütün Arap dünyasını kontrol altına alması İçin İran’ın önünün açılmasıyla durduruluyor, büyük mezhep savaşının temelleri atılıyor!

Şiî dünyanın Sünnî dünyayı işgal etmesi, bir kâbus gibi çökmesi, Sünnî omurganın çökertilmesi, sonuçları çok yıkıcı olacak, Müslüman toplumların yapısını da, tarihin akışını da altüst edecek büyük bir felâkettir.

Türkiye, bizim içerden durdurulmamıza yol açan laik pranga kuşatmasını ve dışardan Şiilikle kuşatılma engelini aşarsa, bölgemizin ve dünyanın tarihini biz yazmaya ve yapmaya başlarız yeniden önümüzdeki bir asırlık zaman dilimi içinde.

O yüzden dikkatli, basiretli gitmeli, içeriyi İslâmî kimlik ve duyarlıklar açısından çok iyi tahkim ederek geleceğe, yeniden bizim inşa edebileceğimiz kutlu geleceğe iyi hazırlanmalıyız.

Vesselâm.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.