Çürük tahtalar
Çürük tahtalar
İnsanların dünyanın gidişatına uyumlu bir şekilde değişip dönüştükleri bir gerçek... Her şeyin hızının arttığı yeni zamanlarda bu değişimin geçmişte yaşandığından çok daha hızlı gerçekleştiği de bir vakıa... Her şeyin her an değiştiği bir dünyada, tabiatı gereği sabit bir hakikate sıkı sıkıya bağlı olması gereken inanmışların inandıklarında sabit kadem olmaları elbette güçleşiyor. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor ki, neyle imtihan edildiğimizi hatırımızda tutabilelim. Eski insan, Allah’ın irad...
Üç büyük bilimsel devrim, üç büyük anlam krizi ve insanlığın geleceği (2)
Üç büyük bilimsel devrim, üç büyük anlam krizi ve insanlığın geleceği (2)
Modernite sanıldığı gibi felsefe üzerine değil bilim üzerine ve bilim üzerinden inşa edilmiştir.Modern bilim, dünyanın bilimidir; insanın ya da hakikatin bilimi değil. Modern bilimin kaygısı, insanı, dünyayı ya da hakikati araştırma değildir; dünya üzerinde hâkimiyet kurma, insana ve tabiata hâkim olma çabasıdır.Bu çaba, zamanla insanın tanrılaşmasına, insanı tanrının yerine yerleştirmesine ve tanrıyı hayatından uzaklaştırmasına kadar uzanacaktır.Nedir bu? Şiddettir; ontolojik şiddet: Yaratıcı, ...
Şiddet sarmalı
Şiddet sarmalı

Demokrasi ve insan hakları güzellemeleriyle düşündürülmek istendiğimiz için Batı dünyâsının aslında sıkı bir polis devleti olduğunu pek çok defâ gözden kaçırırız. Uyumlu, vergisini düzenli olarak ödeyen “beyaz” bir vatandaş için bu tablo elbette farklıdır. Bu durumda polis ile vatandaş arasında pek nâdir temas olur. Kazâra olursa ve polis o kişiye karşı bir miktar kabalaşırsa, vatandaş tarafından uyarılır. Polisiye filmlerde çok sık duyduğumuz; “Ben vergisini düzenli olarak ödeyen bir vatandaşım. Bana bu şekilde davranamazsınız” klişesi polise had bildirmek için kullanılan bir ifâdedir. Tabiî ki bu klişe bir “beyazı” kurtacaktır. Lâkin bir siyâhî veyâ nesebi belli olmayan bir göçmenseniz; hele hele bu aralar bir Müslümansanız, vergisini düzenli olarak ödemiş olmak, polisin sâhibi olduğu şiddet kullanma tekelini sonuna kadar, hattâ ölçüsüz bir şekilde kullanmasına mâni olmayacaktır. Varlıklı bir âileyi bir sebepten dolayı soruşturmak zorunda olan ve bunun için onların mâlikânesine giden polislerin Mr’lı, Miss’li, M’am’li, Sirl’lü konuşmaları “gözyaşartıcıdır”. Ama soruşturma suça batmış bir kenar mahallede veyâ gettoda oluyorsa manzara değişir. Kapılar kırılır, insanlar ağır bir sopadan geçirilir, ağzı burnu kan içinde yere yatırılır, karga tulumba götürülür.

Medeni durum şiddetin topyekûn dışlandığı bir durum değildir. Medenî durum, şiddetin teb’adan alınıp müesses nizâma devredildiği durumdur. Târihçi Weber bunu “şiddet tekeli kurmak” olarak târif eder. Şiddet tekeli meydana getirmek medenî durum için “gerekli” şarttır. Ama yeterli şart değildir. Burada da medenî durumun inceltilmesi meselesiyle karşılaşırız. İncelmiş medenî durum, şiddet tekelinin de inceltilmesi olarak değerlendirilir. Kolluk kuvvetleri şiddeti nerede, nasıl ve hangi ölçülerde kullanacaktır? Sınırların aşılması durumunda “hesap sorma” ve “bedel ödetme” süreçlerinin işlemesi de bu inceltme süreçlerinin karşılığıdır. Bunların sağlam esaslara bağlı olarak kurumsallaşması medeniyetin incelmesi; yâni “tamamlanması” olarak değerlendirilir. Ama her şey burada bitmiyor. İncelme süreçleri ,suç dünyâsının iyi bildiği ve sömürdüğü “medenî boşluklar” olarak da gelişir. Yine klişe polisiye filmlere dönecek olursak, azılı kaatillerin bu boşlukları kullanıp, polisi çâresiz bıraktığı sayısız sahneyi görürürüz. Kurgu da kahraman bir polisin, kendisini engelleyen âmirlerine inat, rozetini ve silâhını iade edip bildiği metodlarla onu tepelemesini ve bizleri rahatlatması üzerine kurulur. Hâsılı modern durum, şiddet tekelinin tornadan geçirilmesi iddiasına rağmen; en geniş karşılığıyla kullanıyorum, “beyazlar” ve “siyahlar” arasında hayâta eşitlikçi bir şekilde geçirilememesi; diğer taraftan da boşlukların kullanılması manâsında ters bir torna işlemine dönüşmesidir. Modern protestoların ve onları bastırma faaliyetlerinin sâikleri bu çelişkilerin uç verdiği durumlarda çalışmaya başlar.

Modernitede şiddet tekeli kurmak, antikitede olduğundan daha hayâtî bir ihtiyaçtır. Çünkü modernlik hem demografik olarak hem de ekonomik olarak bir yoğunlaşma ve merkezîleşmedir. Bu da potansiyel olarak kuralsız yaşamanın (anomi) potansiyellerini verir. Hâlbuki modern üretimin rasyoneli disiplin toplumunu öngörür. Modern dünyâ eş anlı olarak hem disiplinsizliği teşvik eden “kaotik” süreçleri beslerken, hem de disiplini sağlayıcı “nomotetik “şiddet araçlarını geliştirir. Tabii ki bunlar mutlak olarak çıkmaz karşımıza.

İdrâk ettiğimiz, ara durumlar üzerinden oransal farklılar ve baskın durumlardır. Hepsi bu.

Elyevm geç modern durum, üretim disiplinini çözdü. Buna mukabil demografik yoğunlaşma devâm ediyor. Üretim merkez kaç süreçlere evrilirken, demografi, göç üzerinden merkezîleşmeye, yığılmaya devâm ediyor. Modernliğin zirvesinde derin ve koyu bir göçebeliği idrâk ediyoruz. Hâlbuki sanayi disiplini çift yanlı bir merkezîleşmeydi. Şimdi dengesiz bir tabloyla karşı karşıyayız. Üretim disiplininden kopmuş büyük bir kitle var. İş dünyâsı geçici, esnek sıfatlamalarla tanımlanan, belirsizlikler ve güvencesizlikler üzerinde savrulan büyük bir kitle bu. Tutunduğu başlıca alanlar “kültürelleşmiş” hizmetler sektörü. Yegâne barışı ise turizm. Plâstik bir barış bu. Onun dışında öngörülemez kültürel savaşların alanı. Kamusal alanların ekonomik olmaktan çıkıp demografik yığılmalar üzerinden kültürelleşmesi sayısız fay hattı meydana getiriyor. Alınganlıklar ve kırılganlıklar had safhaya çıkıyor. Demografi ve ekonomi arasında yaşanan büyük dengesizlik bizzat medenî durumu tehdit ediyor. Medeniyet bir sukûnet hâlidir. Sâkinleri olmadan başarılamaz. Medeniyet elyevm, postmodern bir asabiyyenin baskısı altında. Kavga sâdece göçerlerle müesses nizam arasında değil; aynı zamanda yarı yerleşiklerle, göçerler arasında zuhûr ediyor. Eğreti yerleşmeler üzerinden tutunumsuz kalmış, dışlanmış , ezilmiş, her an azgınlaşabilecek bir kuvvet bu. Bir Joker’ler ordusu ile karşı karşıyayız. Ümrân ise gelenleri yaşatacak bir şey sunamıyor onlara. Şiddet kullanma refleksi tek sermâyesi..

Salgın, hizmetler sektörüne çok ağır bir darbe vurdu. Bakalım toparlanabilecek mi? Eğer bu olmazsa şiddet sarmalının işleyeceğini, kavgaların büyüyeceğini öngörebiliriz. Bedeli de, mutad olduğu üzere faşizmlerce bastırılması olacak; ama bu defâ tekno-faşizmlerle…

Korona ile gelen hayvanlar ve insanlar Savaşı
Korona ile gelen hayvanlar ve insanlar Savaşı

Fransız devlet başkanı Macron açıkça ilan etti. “Bir savaştayız”, dedi. Savaş, insanların devasa kalabalıklarla ve yine gelişmiş silahlarla birbirini yok etmek için yaptıkları büyük kavgadır. İbn Haldun, insan savaşlarının temelinde iç güdülerin (intikam ve kıskançlık), egemenlik kurmanın ve din aracılığıyla adaleti hâkim kılmanın yer aldığını söylüyor. Bugün savaşlar bir hayli tekâmül etmiş durumda. Birbirini daha teknolojik, daha ekonomik ve daha bilimsel öldürüyor insanoğlu! Bütün bunlar insanların bir yandan güvenliğini sağlamak ve bir yandan da nefsinden gelen hükmetme, sahip olma ve el koyma hırsından kaynaklanıyor.

Bu konvansiyonel savaşlar, her zaman insanlarla insanlar arasında yürüdü. Bu defa saldırılar insanlardan gelmiyor. Virüsleri antropolojik açıdan araştıran ve oldukça çarpıcı yaklaşımlarda bulunan Fransız antropolog Frederic Keck, “Bugün yarasalar ve pangolinler isyanda; gözden çıkarılma riskiyle karşı karşıya olan bizleriz” diyor. Yani hayvanların saldırıları ve intikamlarıyla yüz yüzeyiz. Son yıllarda ortaya çıkan bir dizi virüste bunu görüyoruz. Örneğin AIDS ve Ebola, Afrika’da maymunlardan insana geçti. Asya’da H5N1 gribi ve SARS kuş veya yarasadan kaynaklandı, domuz gribi ve deli danayı da unutmayalım. Şimdi de korona virüsüyle karşı karşıyayız. Onun da yarasa ya da yılandan geçtiği söyleniyor.

Son saldırı ne uzaylılardan geliyor ne de nükleer silahlardan. Bunun yerine bazı bilim adamlarının “doğanın intikam” duygusu dedikleri ve hayvanlardan gelen bir saldırı. Sonuçta hayvanlarla insanlar arasında gerçekleşiyor. Çünkü insanlar hayvanların yuvalarını yıkıyor, göç yollarını bozuyor, yiyeceklerine el koyuyor, sularını çalıyor. Yani insan doğayı talan ediyor, doğaya hükmediyor ve onu hırslarına göre pervasızca kullanıyor. İbn Haldun’un savaş düşüncesinden bakarsak bu da doğaya ve hayvanlara yönelen bir savaştır. Hayvanların silahı virüstür. Doğal dünyalarında taşıdıkları bu silahları, kendi türlerinden insan türlerine aktararak kullanıyorlar.

Kapitalizm de modern uygarlık da tabiata hükmederek onu yağmalamanın peşinde. Ormanlar, nehirler, ovalar, dağlar, hayvanlar yağmalanıyor. Kapitalizmin ve materyalizmin üretim çılgınlığı, doymak bilmez hırsı ile bu yağmalama gerçekleşiyor. Bu da büyük bir dengesizliğe yol açıyor. Nitekim antropolog Keck, bu dengesizliğe işaret ediyor: “Virüsler insan öldürmeyi hedefleyen kasıtlı varlıklar değil, daha ziyade bir ekosistemdeki türler arasındaki dengesizliğin belirtisidir”.

Hayvanların saldırılarından nasıl kurtulabiliriz? Can alıcı soru budur. Antropolog Keck, üç çözümden bahsediyor: Hayvanların toplu itilafı, bağışıklık için aşı, hastalık yapıcı genlerin kontrolü. Yani katletme, ilaç ve kontrol. Bunların hepsi de maddi ölçülere dayanan çözümler. Sorunu geçici olarak çözebilirler. İnsanın nefsinden gelen şehvetli tahakküm ve talan hırslarını tedavi etmede işe yaramıyorlar. Kapitalizmin insan arzularını tahakküme, tüketime ve talana kışkırtan kültür ve değerlerini engelleyemiyor. Çözüm, yine insanın tahakkümcü ve talancı iç güdülerini gemleyecek ve iyiye kanalize edecek maneviyatta. Çünkü maneviyat tabiatla ve hayvanlarla dengeli bir ilişki kurmayı ve sürdürmeyi sağlayan tek yaklaşım. Büyük maneviyat okyanusu buna işaret ediyor: “Görmedin mi ki göklerde ve yerde olan her şey Allah’a secde eder. Ve güneş, ve ay, ve yıldızlar, ve dağlar, ve ağaçlar, ve hayvanlar, ve insanların birçoğu da azab çekmeyi hakketmiştir. Ve Allah’ın alçalttığını kimse yükseltemez. Şüphesiz Allah ne dilerse yapar.” (El-Hacc, 18).

Yeryüzü ve gökyüzü, hayvanlar ve bitkiler, bütün yaratılmışlar… Hepsi de Allah’a ibadet ediyor, hepsi onu hatırlıyor. Allah’ı zikreden varlıklara saldırılır mı, rahatsız edilir mi, yuvaları dağıtılıp suları çalınır mı? Orman, yağmur, su, toprak, nehir sadece insanların değil hayvanların da hakkı. Tabiatı istediği gibi hırsları ve arzularıyla evirip çeviremez. Bir mesuliyet içinde hareket etmeli. Allah’ı zikreden bütün mahlukatla paylaşmalı ve onlarla yaşamalı.

İslam düşüncesi, modernite gibi hayvanları kontrol altına alınması gereken vahşi varlıklar olarak görmez. Kur’an, hayvanlara “ümmet” der, onları toplum olarak kabul eder. Ashabı Kehf, Müslümanlara hep ilham olmuş bir kıssadır, Kıtmir her zaman muhabbetle anılan bir köpeğin adıdır. Hayvanlar ve insanlar savaşından kurtulmamız için yeniden, İslam’daki bu tabiat ve hayvan anlayışını ihya etmemiz gerekir. Hayvanları da bitkileri de Yunus misali bir ruhla değerlendiren bir anlayışı. Çiçekle konuşan, çiçeğin hal hatırını soran, çiçekle hasbihal eden ve çiçekle muhabbet eden bir anlayışı.

Epidemik toplum I: Kapatma, risk, sosyal izolasyon, sanal sosyal alan
Epidemik toplum I: Kapatma, risk, sosyal izolasyon, sanal sosyal alan

Toplum, artık yeni bir veçheyle ortaya çıkıyor. Korona virüsü bunu gösteriyor. Buna epidemik toplum diyebiliriz. Bir yeni tarz-ı toplum. Toplum salgın içine yerleşerek şekilleniyor. Salgın, toplumu tanımlamaya başlıyor. Toplumu belirleyen ve tanımlayan salgındır artık. Burada risk var, büyük kapatma var, sosyal izolasyon var, yeni bir toplumsallığın doğuşu var. Korona virüsü bu toplum biçiminin varlığını net bir biçimde gösteriyor.

Salgınla beraber toplum kapatma düzeniyle karşılaşır. Foucault, biyo-politiğin doğasını veba salgını üzerinden gösterir. Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde bunu anlatır. “Bireylerin sabit bir yere kapatıldığı, en küçük hareketlerin bile denetlendiği, bütün olayların kaydedildiği, kesintisiz bir yazı faaliyetinin merkez ile çevreyi bir birine bağladığı, iktidarın hiyerarşik ve sürekli biçime göre hiçbir paylaşım olmadan icra edildiği, her bireyin sürekli olarak gruplandığı, incelendiği ve canlılar, hastalar ve ölüler olarak dağıtıma tabi tutulduğu bu kapalı, parçalara ayrılmış, her noktası itibariyle gözetim altında olan mekânda.. Bütün bu unsurlar bütünsel bir disiplin düzeneğin modelini meydana getirmektedirler”(boldlar bana ait, Hapishanenin Doğuşu, 248).

Biyo-iktidar, çeşitli kurumlarıyla toplumu bir hapishaneye çevirmiştir. Toplumu denetlemek, kaydetmek, disipline etmek için kurumlara kapatmıştır. Hastaneler, eğitim kurumları, klinikler, hapishaneler… birer kapatma kurumudur. Modernite, bir yönüyle büyük kapatma düzenidir. Toplum, bu kapatma kurumlarının bileşkesinden oluşuyor. Korona virüsü ile birlikte toplum, yeniden büyük kapatma düzeniyle küresel ölçekte yaşıyor. Herkes eve kapanıyor. Kapitalizm, şimdiye kadar herkesi evden çıkarıp dışardaki toplumsal kurumlara kapatırken şimdi de epidemik toplumda herkesi eve ve online düzenine kapatıyor.

U. Beck’in risk toplumu tezi de epidemik toplumu haber veriyor. Beck’e göre çevre felaketleri ve nükleer silahlanmalar sonucunda toplumlar risk ile kuşatılıyor. Risk, toplumu tanımlayan bir gerçekliğe dönüşüyor. Sosyal teorisyen A. Giddens de moderniteyle beraber güvenlik ve riskin arttığına dikkat çekiyor. Risk, artık epidemik toplumda sadece nükleer silahlanma ve çevre sorunlarıyla ilişkili değil. Bunların çok ötesinde doğrudan epidemiktir. Toplumsal riski doğrudan salgın hastalıktır.

Epidemik toplum, Bauman’ın işaret ettiği akışkan modernlik içinde gerçekleşiyor. Metaların, imgelerin ve insanların aktığı dünyada salgın da bunlarla beraber akıyor. Üstelik akış küresel düzeyde seyrediyor. Bundan dolayı salgın lokal olanı aşıyor. Tarihte salgınlara yakalanan toplumlar, lokal toplumlardı. Örneğin veba, böyleydi. İbn Haldun, Endülüs’ten ayrıldıktan sonra geride bıraktığı anne ve babasını meşhur Kara Ölümden kaybetmişti. Ama veba da arkasında kalmıştı. Oysa günümüzde korona virüs, akış toplum ilişkileri içinde gerçekleşiyor. Küreselleşmenin yoğun mobilitesi içinde meydana geliyor. Tarihte meydana gelen salgınlar gibi sadece bir kent veya bir bölgeyi kapsamıyor. Bütün dünya toplumlarını etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1 Mart 2020 tarihinde, korona virüsünü pandemi olarak tanımlanması da bunu gösteriyor. Nitekim dünyanın bir ucunda yer alan Çin toplumunda başlayan bu epidemi, dünyanın diğer ucundaki Amerikan toplumlarına kadar ulaşmış durumda.

Epidemik toplum, sosyal izolasyonu üretiyor. İzolasyon, epideminin pandemik özelliği nedeniyle yerküre düzeyinde gerçekleşiyor. Yerküre düzeyinde süren akış ve mobilite yine yer küre düzeyinde durmaya zorlanıyor. Bütün dünya toplumları, sosyal izolasyonla karşı karşıya kalıyor. Şehirlerin akışı ve hareketi duruyor. Sokaklar, havaalanları, alış veriş merkezleri, işyerleri, stadyumlar, okul kampüsleri bomboş hale geliyor. Toplumun tamamen duran akışı ve hareketidir bu. Sosyal izolasyon, sadece bir akışın duruşu değil, aynı zamanda akışın başka bir alana transferidir. Artık akış online alana taşınmaktadır. Spor aktiviteleri, eğlenceler, alış verişler, eğitim ve öğretim faaliyetleri online üzerinden yapılmaktadır. Örneğin dünyanın en seçkin 8 üniversitesi online eğitime başladı. Türkiye’de YÖK, online eğitime karar verdi.

Epidemik toplum, artık toplumu online aktarıyor. E. Casstell’in ağ toplumu( network society) dediği sosyolojik gerçeklik daha da derinleşiyor. Online, toplumsal düzenin üzerinde gerçekleştiği yeni “sosyal alan”dır. Epidemik toplum, normal toplumsalın sonu demektir zaten. Bunun yerine olağanüstü sosyolojik koşullarla beraber yeni bir toplumsallık doğar. Bu toplumsallık, İnsanı yeni bir kadere sürükleyecek. İnsanın yeni toplum kaderidir bu. İnsanlık eve döndü!

Kadın olarak annenin anlam tarihi
Kadın olarak annenin anlam tarihi

Anne kimdir? Nasıl bir vasıfla hayata tutunur? Annenin tarihi nedir? Annenin anlam tarihi nedir? Bu soruların cevaplarını bulmak zorundayız. Çünkü aile, ocak, çocuk, evlat ancak anne ile beraber anlam kazanır. Aileyi anne tutar. Anne, çocuğun güzelliğini insanlığa hediye eder. Anne, evladına karşılıksız hayat verir.

Baba, her zaman otoritedir. Evlatlarından ödev ister. Karşılıksız sevgi vermez. Korumak, kollamak, yönetmek, kontrol etmek, emir vermek babanın vasfıdır. Baba, devlettir. Evlada karşı ve aileye karşı en fazla kendisini sorumlu tutar. Ailenin, evladın ve namusun toplumsal algıdaki bekçisi babadır. Baba, babadır. Arkada insanı sırtında taşıyan dağdır. Evlat için çoğu kez onun varlığının bilincinde olmak yeterlidir. Hayata karşı korkusuzca atılmasının ruhsal temelidir. Şimdi ne kadar çok babasız babalarımız var! Mafya babası, patron baba, siyaset babası…Babanın rolünü çalan ne kadar çakma babalar meydanda geziyor.

Anne, katıksız sevgidir. Karşılıksız sevgidir. Ruhun sevgisidir. Madde ve mideye dayanmayan sevgi… Evladın beklentisiz sevgi isteğini karşılayan çeşmedir. Bu çeşmede merhamet akar. Çocuk onu yudumlayarak hayata güvenle uzanır. İlk çığlığı, anneden ayrılışla atan insan…Çığlıklardan kurtulmak için yine anneyi arar.

Anne, her zaman evladına inanandır. Annenin gözünde evladı büyüktür. Onu yürüyeceği yolda zafer edasıyla seyreder. Fatihin şahlanan atındaki kahraman imgedir annenin kafasındaki evlat. Kızı da sultan… Her anne kızını prensese reva görür. Onun dünyanın en güzel insanı olduğuna inanır. Bundan dolayı ona gözü gibi bakar. Yemez, ona yedirir. Giymez, ona giydirir. Saadetini onun saadetine feda eder.

Anne, Hacer’dir. İsmail evladıyla yapayalnız yaşamayı göze alır. Dağda eşkıyalar ve canavarlarla baş başa kalsa da çocuğunu her daim korumak için bütün tehditleri göze alandır. Anne, Fatma’dır. Hasan ve Hüseyin yetiştirendir. Anne, Meryem’dir. İsa’yı doğurarak bütün insanlığı baştan başa büyük bir hikayenin içine yerleştirir. İftiraların bin türlüsüne aldırmadan oğluna sahip çıkar. Anne, insanlığa peygamberler doğurandır. İnsanlığı aydınlatan peygamberleri dünyaya taşıyandır.

Annenin tarihi Havva ile başlar. Meryem, Hatice, Fatıma ile devam eder. Anne, tarih içinde insanlığa selam verir. Bir tarihte köledir, bir tarihte sultandır, bir tarihte yün çorap örendir, bir tarihte berivandır, bir tarihte Fatma Hatundur. Annenin kadim tarihinde büyüklük, saygınlık ve ayrıcalık vardır. Hiçbir evlat annenin bu vasıflarından şüphe duymamıştır. Anneliğin büyüklüğü, “onlara öf bile demeyiniz” nidasında zirveye ulaşır.

Modernite ile beraber anne yeni bir tarihte yaşıyor artık. Anne, salt işçidir. Anne, bütün gün evlatlarından ve ocağından ayrı düşmüştür. Başka insanların işlerinde, başka insanların malikanelerinde, başka insanların ofislerinde, başka insanların fabrikalarında, başka insanların evlerinde…Anne, artık evden kopmuştur. Evden kopan her anne çocuktan da kopar. Büyük bir ıstırap bu. Anne bu ıstırapla yanıp tutuşur. Merhamet ve sevgisiyle emziremediği çocuğundan ırak olmanın huzursuzluğuyla bunalır. Bu mesafeyi, bu kopuşu ve bu huzursuzluğu aşmak için iki seçenekle yüz yüzedir: Merhametsiz ve sevgisizliğe kaçmak ya da çocuğunu metalara boğmak. Merhamet ve sevginin yetersizliğini metalarla dolduruyor anne. Oyuncaklar endüstrisi böyle doğar. Oyuncaklar mağazası, oyuncaklar müzesi…Hepsi de anneliğin paylaşamadığı zamanı, paylaşamadığı sevgiyi, paylaşamadığı saadeti maskeliyor.

Annenin modern tarihi endüstri ve kapitalizm tarihidir. Anneliğin yeni tarihi, paranın ve metanın kendi başına büyük bir değer olduğu tarih içinde yazılır. Anne, bu tarih içinde mutasyona uğrar. Para ve iş döngüsü içinde hayalete döner. Kariyer inancının cinine çarpılır. Çoğunlukla anne, kariyer teşvikinin baştan çıkarıcı yalanları ile ev arasında büyük bir gerginlik yaşar. Annelik ve kapitalist patron işçisi arasında gelgitler yaşar. Heyhat! Annelik bile patronun iznine tabidir. Doğuma o müsaade eder. Anne, en fazla patrona karşı sorumluluk duyar. Amirine itaat eder. Çocuk, külfete döner. Çocuk kendisiyle berber rızık getiren değil para götürendir. Anne olmak büyüklük değildir, saygın da değildir. Büyüklük ve saygınlık iş kadını, kariyer kadın, girişimci kadın, patron kadın, amir kadın olmaktır. Anne, modern kadın formundan çekilir. Anne, tarihinin sonuna gelir. Anne, anneliğin kıyametine yaklaşır.

Anne, uzaklardan kulaklarımıza akarak içimizde yankılan bir şarkıdır. Anne, ruhumuzun nefesidir. Anne, kadının ebediyete kanatlanan merhamet ve muhabbetidir.

Değişimi medya üzerinden okumak
Hayat
Değişimi medya üzerinden okumak
Akademisyen John B. Tpompson Medya ve Modernite kitabı üzerinden dünyadaki küresel değişimi sorguluyor. Yazar medya üzerinden bireyin ekonomik, siyasal gibi kimliğinin nasıl değiştirildiğini ele alıyor.
Yeni Şafak
Bir hicret risalesi: Mustafa Kutlu’nun yarınki Türkiye nizamı
Bir hicret risalesi: Mustafa Kutlu’nun yarınki Türkiye nizamı

Mustafa Kutlu’nun hikayelerinde hem umutlanır hem de hüzünlenirim. Umutlanırım, çünkü geleneğin saadet dolu dünyası insana nefes verir. Hüzünlenirim, çünkü hep güzel olanın sonuna gelinir. “Geleneğin” huzur toplumu modernite ile beraber sona erer. Modernite ile gelenek zamanını tamamlamıştır: Köy böyledir( Beyhude Ömrüm), matbuat alemi böyledir, sufilik böyledir( Sır).

“Hicret Risalesi”nde bambaşka bir Mustafa Kutlu var. Yeni bir teklif ile “son”a varıştan çıkış! Bu risalede bir tarihi dönemin huzurunu içinde taşıyan ve Allah rızası için var olunan “zaman” sona ermiyor. Tam tersine bu “zamana” hicrete çağrılıyoruz. Zaman, yeni bir zaman olarak doğuşu vaat ediyor. Zamanın yeni bir hicretle doğuşu… Hicretin metaforik bir anlamı var. Aslında hep öyledir. Kutlu’nun bilincinde yenilenir. Müslümanları ve hatta insanlığı içinde bulunduğu kapitalizmin sömürgeci, tahakkümcü, tüketici, adaletsiz ve mutsuz dünyasından huruç etmeye davet eder. Çünkü ona göre yaşadığımız modern çağ, insanın hududullahı çiğnediği bir zaman ve bundan dolayı da çevre tahribatları, güç temerküzü, yoksulluk ve aşırı tüketim ile beraber insan perişan bir halde.

Hududullahın çiğnendiği zamanda, dini düşünce de sekteye uğruyor. Hem de üç alanda: Mekanik saat, matbuat ve teleskop. Zaman bilinci “ Müslüman saati” olmaktan uzaklaşmış, matbuat ve eğitim alanında “imanı zayıf ve İngilizcesi kuvvetli” ilahiyatçılar ortaya çıkmıştır. Teleskop ile insan kendisini unutarak (kendini bilen Rabbini bilen) gözü fezalarda dolaşmakta. Bütün bu sorunlar, hududullahı tanımamaktan kaynaklanıyor. Kurtuluşumuz da tekrar hududullaha dönmekten geçiyor. Topçu’dan mülhem Kutlu, “isyan ahlakı” ve “ahlak nizamını” öneriyor. Bunu da önce hicret isyanı ile yapabiliriz diyor. Her isyan gidişattan ayrışmaktır, hicret isyanı da hududullahı çiğneyen kapitalizm ve moderniteden çıkarak meydan okumaktır.

Modernite kapitalist ekonomisi, teknolojik hegemonyası ve küresel düzeni ile hududullahı çiğneyen bir zamandır. Peki ne yapmalı? Bütün mevcut durumlardan hoşnut olmayan insanların sorduğu soruyu Kutlu da soruyor. Allah rızası için hakikate inanmalı ve hududullah ilkesine saygı içerisinde yaşanmalı. Bil kuvve bir gün bil fiil haline gelebilir. Anahtar kavram hududullahtır. Ekonomide, yerleşim hayatında, toplumsal bilinçte, devlette, eğitimde hep hududullah ilkesine uyulmalı. Hududullah, âdeta Kutlu’nun yeni nizam arayışında Temel İlke’dir. Ya da ana kurucu ilke. Grek filozoflarının arche dedikleri varlığın üzerinde kurulduğu temel prensip. O ilkeye bağlılık esastır. Ondan uzaklaştıkça varlık da teknolojiyle, tüketimle, tahakkümle,sömürüyle tezahür eder. O nedenle var oluşun başlangıcında bu ilke ile doğan İnsan eşrefi mahlukattır, hududullahı (Temel İlkeyi) çiğneyince de esfelesafilin durumuna düşer.

Kutlu’nun hicret çağrısında sadece modernite ve kapitalizm eleştirisi yok. Bilincimizi, aklımızı, ruhumuzu hududullahla buluşmaya çağırırken somut bir takım önerilere de işaret eder. Ehli Sünnet otoritesine bağlanma, toplumu bir arada tutacak törenin( örf, kanun, şeriat) gerekliliği, maarif sahibi seçkinler, ahlak nizamı, adalet ile başlayıp adalet ile tamamlanan bir sistem ve kanaat ekonomisi. Bütün bunları dört ilke ile özetler: Ahlak, hâkimiyet, meşveret, iktisat. (53)

Kalbin Sesi risalesi, Bir Hicret Risalesi. Hicret, yeni bir nizama geçmeyi teklif ediyor. Bunun için önce kalbinin sesini duymak gerekir. Kalpten gelen ses, insanı hicrete çağıran sestir. Hududullahı yeniden keşfetme ve inanma isyanını veren sestir. Uysallığı ret eden, isyanı da bil kuvvede tutan bir sestir. Hira dağında peygambere gelen sestir.

Kutlu, yeni bir nizama çağrıda bulunuyor. Yeni bir nizam arayışını harekete geçirmek için akademisyenleri, düşünürleri, sanatçı ve siyasetçileri harekete geçirmeyi amaçlıyor(43). “Dünyaya söyleyecek sözümüz var”( 44) diyor. Tam da Türkiye’nin bölgede “yapıcı umut” olduğu bir zamanda kalpten gelen bir söz! Milletimizin “son hikayesini” içinde taşıyan bir söz. Yarınki Türkiye nizamı!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.