Hayati sorunlar hayali umutlar
Hayati sorunlar hayali umutlar
Kapitalist sistem bütün değerlerin içini boşalttığı gibi, dini değerlerin de içini boşaltmıştır. İslam nesneleştirilmiş, metalaştırılmıştır. Her şey piyasanın mantığı doğrultusunda şekillenmektedir. Hayali umutlar peşinde hayatımızı tükettiğimiz için, fırtınalı/sarsıcı ve kirli bir dönemin hayati sorunlarıyla hiç ilgilenmiyoruz.
Yeni Şafak
Babanın ölümü: Evden sürgün yiyen adam
Babanın ölümü: Evden sürgün yiyen adam
Erzincan’ın soğuk bir kış gecesi. Sokak ortasında bir eski Reno araba. Sakallı, takkeli, orta yaş üstü bir baba. Reno arabada tek başına yaşıyor. Samimiyetiyle ve baba duygusuyla konuşuyor. Bütün evlere sahip çıkma inancıyla tutuşuyor. Bir Müslüman babanın sessiz çığlıklarını atıyor. İnsanın içini yakan bir baba feryadına çarpılıyoruz. Çarpıldığımız babayı sokağa atan kanunun ve tutumun zalimliğidir. Baba, çocuklarına İslam’ı öğütlediği ve İslam’a uymalarını istediği için evinden dışarı atıldığını söylüyor. Evden uzaklaştırma denilen kanun, resmen babayı evinden sokak ortasına atmış. Babanın ruhunda fırtınalar kopuyor. İstanbul Sözleşmesi’ne kızıyor. Bunun Müslümanların ailesini yıktığını söylüyor. İktidarı yardıma çağırıyor. Ama yine de hükümete inancını kaybetmiyor.Siirt’te başka bir babanın hikayesi var. 17 yaşındaki kızı gece saat 23.00’te eve geliyor. Baba buna çok kızıyor ve kızına bir tokat atıyor. Anne ve kız şikayet ediyorlar onu. Baba evden uzaklaştırılıyor. Baba, kız kardeşinde kalıyor. Fatih Sevgili arkadaşımıza diyor ki: “Ben şimdi ne yapayım. Herkese rezil oldum. Eve gitsem gözüm onları görmek istemiyor. Bu defa gerçekten öldürürüm. Gitmesem bu defa beni, daha da rezil edecek bir şey yaparlarsa (eve başka erkek almak gibi ) ne yapar ne ederim?”.Memleketimizde daha nice böyle hikayeler yaşanıyor. Bir sözleşme ve bir yasal düzenleme Türkiye’de babanın inanç ve kültür dünyasını hiçe sayarak uygulamaya dönüyor. Kadının beyanını esas alan ve anlaşmazlık durumunda babayı evden uzaklaştıran yasadan bahsediyorum. Fransız düşünür Montesquieu , daha 18. Yüzyıl’da kanunların sosyolojik ruhundan bahsediyor. Kanunların dayandığı sosyoloji…Türkiye’de babanın dayandığı kültürü dikkate almıyoruz ve koyduğumuz kanunla aile içi şiddeti çözeceğimizi düşünüyoruz. Sonuç bir fiyasko! Çünkü şiddet azalmıyor ve üstelik yeni başka sorunlara yol açıyor. Babanın ölümüdür bu! Oysa baba salt biyolojik bir varlık değil. Evli olan, hatunu olan ve çocuk sahibi olan bir biyoloji değil. Bir beden metası da değil. Baba, bedenden daha fazladır. Bir anlam dünyasıdır. Bu anlam dünyasına baba kültürü diyoruz. Bir kanunla ne baba değişir ne de yeni baba gelir! Yıllar içinde, toplumun örfleri ve uzlaşmalarıyla oluşur.Bizim kültür dünyamızda baba, evin kurucu aktörüdür. O nedenle de ağır mesuliyetleri var. Mesela evin geçiminden sorumludur. Hala da kadın para kazanarak eve katkı sağlasa bile geçiminden endişe duyan en önemli kişi baba olmaya devam eder. Baba, evi evirip çeviren otoritedir. Otoriter demiyorum, otorite diyorum. Çocuklar arası ve aile için düzenin bekçisidir. Bostan ev ise bekçi de babadır. Baba, güven veren varlıktır. Tarım toplumunun eşkıyalarına karşı kas gücüyle aileyi koruyan bir şahsiyet olarak geçmişte kalmadı. Hala varlığıyla güven verir. Hastalıkta, belada ve sıkıntıda ailenin sırtını dayanarak kendini iyi hissedeceği bir dağdır. Olası fırtınalarda sığınacağı bir limandır. Annenin çocuklara söz geçirmesinin ve onları terbiye etmesinin her zaman en önemli caydırıcı kuvvetidir. Bugün post-modern batıda baba ölmüştür. Aile dağılmaktadır. Erkekler baba olmaktan kaçıyor. Kadınların ve çocukların aradığı baba otoritesi yoktur. Baba, salt biyolojik bedendir. Ekonomik partnerdir. Ekonomiden ve biyolojiden öte bir değeri yoktur. Bu nedenle hem saygınlığını hem de anlamını kaybediyor. Saygın, tecrübeli, büyük, aileyi evirip çeviren ve sırtın dayayacağı bir çınar olmaktan çıkıyor. Post-modern sürgündür baba. Ailesinden sürgün, saygınlığından sürgün, büyüklüğünden sürgün. Şimdi babanın sürgün zamanları Türkiye’ye de uzandı. Türkiye’de de baba sürgündedir artık. Evinden atılandır. Ev, otoritesizdir, başsızdır. Bütün başların rahat girip çıkmasına açık hale gelmiştir. Artistler, patronlar, şarkıcılar…Çocuklarımız şimdi onların otoritesinde paramparça.
Kapanarak açılmak
Kapanarak açılmak
Zaman, bir nispettir.Bu nispet(lendirme) akleden insanın, kendisinin ve ilişkili olduğu şeylerin hareketlerine tabi olarak yaşayışını belirli bir süreyle / vakitle isimlendirme ihtiyacından doğmuş ve bu yanıyla zaman, en genel tanımıyla kendisinde hareketlerin ölçüldüğü ve kendisi de ancak hareketler sayesinde ölçülebilen bir değer olarak kabul görmüştür.İslam kelam ve metafiziğinin ilk teşekkülünden beri biliyoruz ki, “nispetler, dışta var olmasalar bile, akli varlığa tabidirler ve dolayısıyla onlar akledilir şeylerdir” ve “hakikat bir iken, nispetler farklıdır” ki, zati hakikatler de “Bir şeye benzemeden ve nitelenmeden dile getirilemeyen ve işaretin gösteremediği Hakk’ın insanı yerleştirdiği bir müşahede mahallidir.” (İbnü’l- Arabi)İnsan, ilk başta kendi kendisine olmak üzere pür bir şahittir; üstelik, hesap gününde, uzuvlarının teker teker dile gelerek onun hakkında şahitlik edeceğine dair inzal edilen İlahi bilgi cihetinden de aynı zamanda bir şahitler toplamıdır.Öte yandan şahitliğini güzelleştirme ya da kötüleştirme yönünde yaratma kabiliyetine de sahip olmasıyla insanın şahitliği, sadece kendi zamanıyla kayıtlıdır. Dolayısıyla şahitliğinde ne kendisinden öncekilerin ne de sonrakilerin hallerinden yükümlü değildir. Diğer bir söyleyişle insanın yükümlülüğü kendisinden başlar ve yine kendisinde son bulur.Çerçevelemeye çalıştığımız bu duruma göre insanı, hem ona rağmen işleyen hem de işleyişiyle onu ferdi mühletinde / ömründe algı, idrak ve eylem bakımından yükümlü kılan çoklu bir yapı söz konusudur.Nitekim, bu nedenle zamanın değişmesi esasında, “dünya artık eskisi gibi olmayacak” şeklinde yaptığımız soyutlamanın ilk bakışta bir değeri yoktur, zira biz hissedelim ya da hissetmeyelim değişmenin sürekliliği yaratı(lı)şın sürekliliğinden kaynaklanır ve her ikisi de bize rağmen gerçekleşir.Bizler bize rağmen gerçekleşeni, onun gerçekleşmesindeki yoğunluğa bağlı ve bizim onunla ilişkimiz / onu idrak edişimiz düzeyinde sakin ya da şiddetli bir zamanlaştırmayla algılarız. Örneğin savaş, doğal afet, salgın zamanlarında, bunlarla ilişkimizin düzeyine bağlı olarak zamanın çok daha fazla hızlandığını veya özgürlüklerimizin kısıtlanması, karantinaya maruz kılınması gibi nedenlerle yavaşladığını duyumsarız. Çünkü yukarıda da zikrettiğim gibi zaman harekette / hareketsizliktedir.Diğer bir ifadeyle, olağandışı durumlar olarak adlandırabileceğimiz bu olgularda / olaylarda bir şeylerin bir an önce olup bitmesini ya da olmamasını, veya olacaksa da gecikmesini arzularız ki, bu da her üç yönüyle şimdiki zamanımızı, “geliyor, oluyor, olmuyor vb.” aktif ya da pasif eylem kelimeleri üzerinden bizleri şimdiki zamanla yakın gelecek arasındaki geniş zamanda gerilimli bir salınıma uğratır ve her durumda zaman, kaçınılmaz olarak varlığımızın üstüne yokluğuyla ağır bir darlık olarak çöker.Darlığa uğramak, onu yoğun bir hisle yaşamanın şartıdır. Byung - Chul Han’ın tarihin hızı üzerine yaptğı değerlendirmenin ilk satırlarını izleyerek söyleyecek olursak, modern teknolojinin bizleri yeryüzünden uzaklaştırdığı; uçakların, uzay gemilerinin yeryüzünün yerçekimini elimizden aldığı; bu nedenle yeryüzünün uzaklaştıkça küçüldüğü ve üzerinde ne kadar hızlı hareket edilirse o kadar daraldığı, mesafelerin kısaldıkça arttığı; internetin, elektronik postanın, sanal medyanın, mekansızlık duyumunda yeryüzünü ortadan kaldırdığı; kısaca modern teknolojinin insan yaşamını yeryüzünden yoksun bıraktığı ve haliyle onu yeryüzüne yabancılaştırdığı bu süreçte, Koronavirüs salgınından korunmak için evlerimize sığışarak kendi üstümüze kapanışımız, söz konusu darlığın tipik bir örneğidir.Ne var ki, bu darlık örneği de ancak televizyonlar ve cep telefonları yoluyla sanal planda genişliğe bitişik durduğu kadar, ufkumuzun evimizin pencereleriyle, hareket imkanımızın yegane yeryüzümüz olan evlerimizle sınırlanmış olması bakımından birinin diğerini yeni ürettiği paradokslarla doludur.Öte yandan kendi üstümüze kapanmanın neden olduğu fiili darlık, ruhsal planda kendi içimize doğru açılmanın ilk eşiğidir. Çünkü kapanan biz olduğumuza göre, açılmanın da bizden bize doğru olması kaçınılmazdır.Bu açılma, kullana geldiğimiz nispetlerle; bu nispetlerin çoğalarak değişmesi nedeniyle oluşan kültürler cümlesinden modernizm, teknoloji, sanallık, gerçeklik, bireycilik, demokrasi, bilimcilik... vb. terimlerle hesaplaşılmasını zorunlu kılmaktadır.İlk hesaplaşmanın ise, zikrettiğimiz terimlerin zarfı olan kültür kelimesinden başlaması gerekir.
Her nesil kendi sözünü söyler
Her nesil kendi sözünü söyler
Siyasilerin kültür emperyalizmi, sosyologların kültürel değişim olarak adlandırdıkları maddî ve manevî bir dış baskıya maruz kaldığımızı tekrarlayıp durmakla acziyetimizi, yenilmişliğimizi tekrarlayıp durmak arasında bir fark yoktur.Video: Her nesil kendi sözünü söylerBatı ve modernizm adıyla söz konusu baskının mahalli ve muhtevası da belli olduğuna göre, bunlara karşı son üç yüz yüzyıldır isteyip de gerçekleştiremediğimiz korunmanın ve ahirinde yeniden mücadele edebilir bir konumun sağlanması, milleti ve dini adına sorumluluk taşıyan herkesin ortak sorumluluğudur.Nitekim bu üç yüzyıllık zaman diliminde, hemen her nesilde mezkûr sorumluluğu müdrik olanlar, kendi zamanlarının şartlarıyla, dil ve düşünme biçimleriyle ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak öteye geçmişlerdir.Bu cihetle onların ilgili konuya bakışlarındaki isabetsizlik, gayretlerindeki yetersizlik de bize, bir ders olarak intikal ettiğinden, isabetliliklerine, yeterliliklerine dâhildir.Onlar kendi dünyalarının ve o dünyaya mahsus önceliklerin hakkını vermeye çalışarak, kendi yerlerinde ve düşüncelerinde kaldılar. Bizim ne dünyamız ne önceliklerimiz onlarınkiyle aynı değil artık, tıpkı zaman yönünden aynı şartlara, aynı dil ve düşünme biçimine tabi olmadığımız gibi.Örneğin yakın geçmişte onlardan kimileri İslâm’ı asrın idrakine, kimleri de asrı İslâm’ın idrakine söyletmeyi düşünmüş ve önermişlerdir.Sözü buradan ilerletirsek, bizim kuşağımızın onlara göre farkını da asıl buradan belirlememiz gerekir. Zira her iki öneride ortak olan idrak kelimesinden ne kastedildiği açık-seçik belli olmadığı gibi, söyletme yükleminin İslâm’a olma ile İslâm’dan olma arasındaki ayrım sarih değildir.Keza, o önermelerin sahipleri de, Batı ve modernizm karşısındaki geriliğin İslâm yüzünden değil, Müslümanların İslâm anlayışlarındaki zedelenmeden, buna bağlı olarak gelişen ataletinden, yanlış tevekkülünden, irade, azim ve gayret yoksunluğundan kaynaklandığında hemfikir oldukları gibi, maruz kaldıkları (mücadele etmek istedikleri) idrakin küfür ile malul bir idrak olduğunda da hemfikirdirler.Buradan bakıldığında, hem Müslümanların hem de Batılıların idrakinin söylenen ve söyletilen olma açısından bir yeterliliğe sahip olmadıkları açıktır; ilki, inanç esasına göre tecdidi, ikincisi ise İslâm’ın doğru anlaşılmaya elverişli hale getirilmesini zorunlu kılmaktadır.Bu cihetle bizim neslimiz, zikredilen yetersizliğe bağlı olarak her iki iddiayı da yüklenemez ve sürdüremez. Onların yerine çok daha temel (fundamental) bir iddianın ortaya konulması gerekir. Bunun için ilk etapta elden geçirilmesi gereken şey ise, mevcut dinî malzemedir.Güya geleneksel düşünceyi yıkarak, yeni tefsirlere, içtihatlara yer açmak adına söz konusu malzemenin belli bir kısmını inkâr etme ve itibarsızlaştırma tutumunu benimseyenlerle, güya sünneti ikame etmek adına İslam metafiziğini ultra-sürreal menkıbelerle takviye ederek hurafeleri koruma tutumunu benimseyenlerin, tartışma nedeni, düzeyi ve muhteviyatı açısından, bu bahiste hiç de birbirlerinden farklı olmadıkları aşikârdır. Zira dini malzeme, şeriat esasınca bir inkâra konu olmayacağı gibi, metafizik esasınca bir yobazlığa da konu olamaz.O halde, Peygamberimiz’in “vasat ümmet” nitelemesine tabi olarak, söz konusu tutumlar arasında bir uzlaşma arayışından, sentez çabasından da şiddetle uzak durup, bu vasatın kendi özgünlüğünü (İslâmîliğini) temel edinmek en makul tercih olacaktır.Söz konusu tutumların bugünkü toplumsal karşılıklarına, ayaklarının yer tutuşuna bakılarak, İslâmî vasat’ı temel edinmenin, aslında üçüncü bir tutumun ihdas edilmesi anlamına geleceğini ileri sürmek mümkün olduğu gibi, keza İslâmî vasat’ın çerçevelenmesinde yeni sorunların ortaya çıkabileceğinden kuşkulanmak da mümkündür.Ancak bunlar şu iki cihetle geçersizdir:1. İslâmî vasat’ı temel edinenler, taraftar toplamak, mezar ekonomisinin reddinden veya benimsenmesinden yana rant sağlamak, farklı dünyalıklar elde etmek yönünden benzeşmeyenler olarak, istense de mezkur tutumlarla benzeştirilemeyeceklerdir.2. İslâmî vasat’ı temel edinenler, gerek hikmetin elde edilmesi, gerekse düşmanın silahıyla silahlanılması babında Batı’nın-modernliğin idrakini anlama, çözümleme ve aşma yönünde (önceki nesillere göre) daha donanımlı olduklarından, yine mezkur tutumdakilerin vaki münkirlikleri ve yobazlıklarıyla elde etmelerinin mümkün olmadığı bir imkana sahip olarak farklılaşacaklardır.İslâmî vasat’ın yeni bir temel fark değil, klasik bir öğütten ibaret olduğunu zannedenler içinse şunu söylememiz yeterlidir:Dinî malzemeyi inkâr ve yobazlık tutumuyla asli zemininin dışına taşıyanların kendilerini ulema ve irfan ehli olarak pazarladıkları şu ortamda, mânâ ve yüklemini dinin asliyetinden alan her düşünce, ilâhî hakikate ve hikmete değgin olarak, eskitilemezliğiyle yeni olacaktır.O halde İslâmî vasat içinde, dinî malzemenin bir envanterinin çıkarılması, brütünden ayrıştırılması, zamanın şartlarına, diline ve anlayışına uygun olarak yeniden tefsir edilmesi bizim neslimizin görevidir.Yenile yenile yenmeyi öğrenmek, yenilgiye ağıt yakmaktan kuşkusuz evlâdır.
Arınmaların âkıbeti
Süleyman Seyfi Öğün
Arınmaların âkıbeti
Pek çok hata verse de, insanlık durumlarını anlama gayretimizde, analitik düşünceden vazgeçemiyoruz. Keskin ve ikili ayırımlar kolayımıza geldiğinden olsa gerekir. Elbette bu ayırımları yapmak başlangıç için faydalı olabilir. Ama bu karşıt çiftlerin mutlaklaştırılmamaları daha isabetlidir. Bir misâl verelim. “Modern” ve “post modern” arasındaki keskin ayırımı bir türlü anlayamamışımdır; tıpkı “geleneksel” olan ile “modern” arasındaki ayırımı anlamadığım gibi. Benim bakışıma göre insanlık duruml...
Propagandacı dilin belirleyiciliği
Hayat
Propagandacı dilin belirleyiciliği
Atasoy MüftüoğluModern / seküler burjuva uygarlığı, ideolojik ve ırkçı temelde, elit azınlıklar için tasarlandı, konumlandırıldı ve uygulamaya konuldu. Irkçı liberaller, modern zamanlar boyunca bütün kavram ve kurumları beyaz ırkın özel ayrıcalıkları
Yeni Şafak
Ağır işlerin sonu
Süleyman Seyfi Öğün
Ağır işlerin sonu
Modern sanayi toplumları insanlık târihinin en “ağır” örüntüleridir. Ağırlık oluşturmak hatırı sayılır bir yoğunlaşmayı ve merkezîleşmeyi ifâde eder. Maddî plânda, meselâ ekonomik düzeyde bakıldığında bakıldığında, ismiyle müsemma olarak “ağır sanayi”ler hayâtın merkezindedir. Demografik olarak bakıldığında nüfuslar büyük merkezlerde yoğunlaşmış, buradan da siyâsal küreler üzerinde ulusal-sınıfsal siyâsetlerin ağırlığı, târihte hiç görülmemiş bir şekilde hissedilmeye başlamıştır. Modern devletler, bürokrasileri mârifetiyle meydana getirdikleri, kontrole dayalı ağlar üzerinden toplumsal yapıları birleştirmiştir. Modern ordular da, ateş ve tahribat gücü devamlı olarak artan “ağır” silâhlarla müsellâh ordulardır.Her ağırlık, üzerine bindiği yerlere, ister istemez belli derinlikler kazandırır. Ağırlık iddiaları ile derinleşme iddiaları neredeyse eşgüdümlü olarak ortaya çıkar. Nitekim modernlikte ,entelektüel, bilimsel ve kültürel iddiaları ortak bir paydada târif eden kavram da “derinlik” iddiasıdır.Modern toplumlarda tezâhür eden ağırlık ve derinlik iddialarının, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar gösteren insanlığın medeniyet ortak paydasını oluşturması da kayda değer bir husustur. Dünyâda merkez toplumlardan çeperlere doğru, “medenîleşme arzusu”, cârî veyâ muhtemel kültürel direnç mekanizmalarının ehlileştirilmesi , uyumlulaştırılması; olmuyorsa da tasfiye edilmesi gibi ev ödevlerinin üstlenilmesine yol açmıştır.Modern ağırlık ve yoğunluklar kaçınılmaz olarak bunaltıcıdır. İnsanlığa, büyük fedâkârlıklar üzerinden ağır bedeller ödetir. Bedeller başlangıçta karşılıksız olarak isteniyordu. Ama bu sürdürülebilir değildi. Karşılık elde ederek bedel ödeten sistemlere geçildi. Modernlikle demokrasinin evliliği de aslında budur. “Kazanımlar” ile ödenen “bedeller” arasındaki açık belki maddî manâda görece kapandı; lâkin mânevî mânâda mütemâdiyen büyüdü. Avrupa bunun tipik misâlidir. Ağır sanayisi , saat gibi işleyen bürokrasisi, “toplumsal kazanımların” garantisi olan demokrasisi, derin sanatı, felsefesi ağır bir örtü olarak Avrupa toplumlarının üzerine çöktü. Tekmil mâcerânın ele gelen yegâne somut neticesi, bireysel ve toplumsal mutsuzlukların yaygınlaşmasıydı. Lise dönemlerinde tanıştığım Avrupalıların asık suratlarını ve mütemâdiyen Avrupa medeniyetinden şikâyet eden hâllerini çok yadırgar; onları “bulup da bunayanlardan” sayardım.Avrupa’da sıkışan modernliği, II. Genel Savaş sonrasından başlayarak ABD rahatlattı. Modernlik ABD’de, Avrupa’nın aksine hayli esnekti. Evet onlar da bedel ödemişlerdi. Ama bu bedel büyük bir coğrafyada tek tek bireylerin veyâ toplulukların kendi îrâdeleriyle göze aldıkları bir mâceraydı. Ödedikleri bedeller îtibârıyla bir bürokrasiyi veyâ kurumsal herhangi bir yapıyı mes’ul tutacakları bir durum yoktu. Avrupa’da yoğunlaşmalar çok defâ yukarıdan aşağıya zecrî tedbirlerle, ağır mülksüzleştirmelerle hayâta geçirilmişti. Hâlbukî ABD’deki oluşumlar mülk kazanımlarıyla el ele gidiyordu. Mülksüzleştirilenler ise, medeniyette söz sâhibi oldukları düşünülmeyen ve sarf malzemesi olarak görülen Kıt’anın eski sâkinleriydi. Velhâsıl, ABD’de yaşanan süreçler, ağırlıkları ve yoğunlukları dağıtan çok başka bir örüntüydü. Elbette ABD de ağır sanayinin hüküm sürdüğü modern bir toplumdu. Ama demografik ve coğrafî nitelikleri başta olmak üzere ,ağırlıkları mevzii kılıyordu. Merkezî ve yerel yapıların dengelenmesiyle, asık suratlı bürokrasiler engeline çarpmadan bunun siyâsal mimârisi de başarılmıştı. Nihâyet, entelektüel ,felsefî ve sanatsal derinlikler gibi bir ağır ödevinden de muaftı. Entelektüel çileler büyük kitleleri iten ağır ev ödevleriydi. ABD’de pratik başarılar göstermek daha çok prim yapıyor ve büyük kitleleri iştaha getiriyordu. Basitlik, kestirmecilik, derinleşmenin grotesk konusu edildiği, yüzeyde yaşanan espritüel paylaşımlarla şenlikli, hafif tertipli günlük hayatlar ABD kültürünün geniş paylaşımlı konvansiyonel kültürel renkleridir.Arada yaşanan 29 Buhrânı’na rağmen, Gilded Era’dan, yâni 1870’lerden 1960’lara kadar yaşanan aşağı yukarı bir asırlık ABD başarısı, 1970’lerden sonra tedricî bir çöküşe geçti. Bu elyevm bir çöküş olarak tezâhür ediyor. Verimliliğini ve üretkenliğini kaybeden ABD’nin buna verdiği refleks balonlaşması mukadder olan ve borca dayalı bir para ekonomisini inşâ etmek ve hizmet ve kültür endüstrilerini şişirmek oldu. Küçülmenin, hafiflemenin, incelme, ayrışma ve dağılmanın erdemini işleyen Neoliberalizm ve Postmodernizm bu sürecin entelektüel yapısını oluşturdu. Bunu da aşağı yukarı yarım asır götürdüler. Sâdece kendi memleketlerinde değil; bütün dünyâya ihrac ederek. Herkes bunun bir çürüme olduğunu anlayamadı. ABD modernleşmesinin göz alıcı bir zirve başarısı zannetti.İdrâk ettiğimiz süreçler bu kozmetik dünyânın sonuna geldiğimizi gösteriyor. Bir zamanlar küçümsenen sanalın gerçeği dize getirdiği, hurâfelerin bilimleri kemirdiği, ucuz edebiyatların ve uçucu sanatların ağır “klâsikleri” dumura uğrattığı, gözle görünmez bir virüsün dev endüstrileri bitirdiği , droneların koca koca uçakları boşa çıkarıp, tank ve topları keklik gibi avladığı tuhaf bir dünyâ bu.
Modernliğin sessiz rendesi: Gündelik hayat
Modernliğin sessiz rendesi: Gündelik hayat
-Televiyonda ne var?-Lâklâkiyât!-Ne konuşuyorlar?-Lagaluga!-Yani?-Lakırtı işte!Video: Modernliğin sessiz rendesi: Gündelik hayatLâklâkiyât, lagaluga ve lakırtı... televiyon yayınlarının düzeyini özetleyen gündelik üç kelime!Gündelik, kendi sıradanlığına ve kendi iç işleyişine tabi olarak süren şey; olumsuzlanacak bir şey değil, zira hiçbir olumlamaya ihtiyaç duymayacak şekilde hepimiz “doğal olarak” onun içinde bulunuyoruz.Örneğin, önceki akşam televizyonun önünden geçerken ilkin şu cümleyi duydum: “Üç imparatorluğun üzerinde oturuyoruz: Roma, Bizans, Osmanlı.”İkinci geçişimde, şu laf düştü nasibime: “Tarihe takılıp kalmamalıyız, geleceğimizi kurmalıyız.”“Osmanlı, Selçuklu’nun mirası üzerinde oturmuyor muydu” diye sormamın bir gereği olmadığı gibi, “geçmişten bağımsız bir gelecek zaman var mı” diye sormamın bir gereği yok. Zira, o kişi televiyonun gündelik ihtiyacı nedeniyle bunları söylemek zorunda, ben de aynı nedenle bunları duyarken, o esnadaki işim neyse (ki, bu sadece televiyona bakmaktan ibaret de olsa) neticede yine onu yapmak durumundayım.Lâklâkiyât içinde lagalugalı lakırtıları söyleyenin söyleyişinde ve onu dinleyenin dinleyişinde, “bunda bir anormallik yok mu” sorusunu sormaya engel bir normalliğin hakimiyeti söz konusu kısaca; böyle oluşuyla gündelik olanın; hiç sorun olmayışı, bilakis öyle olmayışının büyük bir sorun olması cihetiyle...Düşünelim, elektrikler kesik ve televizyon izleyemiyoruz. Olacak şey mi? İzleyeceğimiz şey lâklâkiyât içinde lagalugalı lakırtıdan ibaret de olsa biz ona talibiz; normal olan bu. Hem de bu tutumda bir anormallik ihtimal etmeyi anormalleştiren bir gerçeklikle!Heidegger’in, lakıtıyla ilgili tefsiri de üç aşağı beş yukarı böyle:“(S)öz, hakkında konuşulan varolanla birincil varlık ilişkisini kaybettiğinden veya zaten kazanmamış olduğundan, kendisini bildirirken bu varolanı kendisine asli biçimde maletmemekte ve laf taşıma ve arkasından konuşma yoluyla kendini aktarmaktadır. Hakkında konuşulanın kendisi daha geniş daireler çizmeye başlamakta ve hakim bir karaktere kavuşmaktadır. Bir şey, hakkında öyle dendiği için öyle olur artık. İşte lakırtı, tam da bu laf taşıma ve arkasından konuşmayla tesis olur. Bu yüzden zaten başlangıçta sağlam bir zemin üzerinde durmuyor olmaklığımız artık tümüyle zeminsizlik seviyesine düşmektedir. Bu durum, yalnızca şifahen arkasından konuşmayla sınırlı olmayıp yazılı alana da sirayet ederek kendini ‘çalakalemlik’ olarak yaygınlaştıraktadır. Buradaki arkasından konuşma, kulağa çalınanlar üzerine temelleniyor değildir. Bilakis yarım yamalak okunanlardan beslenmektedir. Okurun ortalama anlayışı, neyin asli olarak elde edilip kazanıldığının, neyin ise arkasından konuşmaya dayandığının asla ayırdına varamayacaktır. Dahası ortalama anlayış, böylesi bir ayrımı istemeyecek ve hatta bu ayrıma gerek bile duymayacaktır çünkü ortalama anlayış zaten her şeyi anlamış olmak demektir.Lakırtının zeminsizliği, onun kamuya dahil olma yollarını tıkamaz, bilakis bunu kolaylaştırır. Lakırtı, konuları önceden kendimize maletmek zorunda kalmadan her şeyi anlama olanağıdır. Böyle bir maletme sırasında başarısızlığa uğrama tehlikesinden bizi koruyan yine lakırtıdır. Herkesin derleyip toparlayabileceği lakırtı, bizi sahici anlama görevinden muaf kıldığı gibi (vurgular benim), kayısız bir anlaşılabilirlik yaratarak hiçbir şeyin kapalı kalmamasını sağlar.” (Varlık ve Zaman, çev.: Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul 2018)Burada gözden kaçırılmaması gereken şey, insani planda (insan olmanın hakikatince) anormalliği aşikar olan söz konusu gerçekliğin, aynı zamanda gündelik olma vasfıyla her türlü ilgiyi kendi kapsamı içine çekerek sıradanlaştırmasıdır.Modernizm denilen şey tamı tamına budur biraz da: Değersizin değerlileştirilmesi itibarsızlaştırmanın muteber olması; körleşmenin, çok şeyin görülmesiyle başarılması; lâklâkiyâtın hikmet sanılması; lagalugaya ciddiyet yüklenmesi; lakırtının, dedi kodunun, çalakalemliğin normalleşmesi!Hal böyle olunca, bir artistin metresini dövmesi, gayri meşru ilişki (nikahsızlık) cihetinden değil, kadın hakları cihetinden dindar bir kişinin eleştirisine konu olmakla, bir dinsizin dindarların hayatına çeki düzen verme zorbalığı dinin daha iyi anlaşılması gayretine tebdil edilmekle, varlığından razı olunulan iki durum haline gelebiliyor.Öte yandan, televiyonda ülkenin istiklaline dair yapılan bir oturumla, balıkların üremesi hakkında yayınlanan bir belgesel, ikisinin de neticede yayın olmaları; bir gezi porogramında verilen yöresel bir yemek tarifiyle, bir dini programda sınava girilirken edilmesi önerilen dua, ikisinin de lâklâkiyâtta müşterekliği bakımından aynılaşırken, bunlar arasındaki farka dair her muhtemel itiraz silinmiş, anormallikler de normalleştirilmiş olunuyor.Sonuçta hepimizin üstünde sessiz bir rende gibi işliyor modernlik. Bu rendede oluşumuza, gündelikliği nedeniyle hiç takılmadığımız için, modernizme karşı olduğumuzu söylememiz bile bir problem oluşturmuyor.Lâklâkiyât içinde lagalugalı lakırtılarla gündelik hayata uyumlulaştırılıyoruz ya, artık ne gam!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.