Taksim’i kime veriyoruz, kimden kurtardık?
Taksim’i kime veriyoruz, kimden kurtardık?
Soru şu: Taksim’e bir cami lazım mıydı? Cevapsa şu: Evet, lazımdı. Boydan boya İstiklal Caddesi’ni ve meydanı hesaba kattığımızda Taksim’de güzelim Ağa Camii ve birkaç mescit dışında namaz kılınabilecek bir yer yoktu.Diğer yandan, Taksim’de bir meydan camii ihtiyacı, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan “Müslüman olmayan azınlıkları azaltma” politikası ile yakından ilgili. Pera’da, nüfus hızla Müslümanlaşınca ibadethane ihtiyacı da kaçınılmaz hale gelmiş seneler içerisinde. Yani “Taksim’e bir cami ...
Modernleşme, Anayasa ve Türkiye’nin istisnailiği
Modernleşme, Anayasa ve Türkiye’nin istisnailiği
20. yüzyılın başında revaçta olan Modernleşmeci anlayış Batı’da yaşanmış bütün gelişmelerin bir model olarak bütün dünyaya uygulanabileceği hatta uygulanması gerektiğini varsayıyordu.Bugünden bakıldığında bu en iyi ihtimalle toplumsal farklılıkların önemini kavramaktan aciz, çok naif, hatta cahil bir anlayış görünüyor. Bugünün modernist yaklaşımları böyle bir cehaleti ve naifliği üstlenmekten çok uzak. Bilakis toplumsal farklılıklar, “farklı modernlikler”, “ülkelerin özgünlük ve özgüllükleri” ve...
Alafranga modernliğinin sonu ve Türkiye bekçilerinin düşüşü
Alafranga modernliğinin sonu ve Türkiye bekçilerinin düşüşü
Türk modernleşmesi, bir Fransızlaşma modernleşmesidir. Çünkü Osmanlı’nın Avrupa’da her zaman en fazla beraber hareket ettiği ülke Fransa’ydı. Bu nedenle en fazla tanıdığı, beraber çalıştığı ve güvendiği ülke üzerinden modernliği tanıyacaktı. Nitekim Osmanlı devleti modernleşmenin başlangıcında, Fransız subaylar ve mühendislerden yararlandı. Hatta Napolyon bile Osmanlı subayı olmak için başvuruda bulunmuş ve kabul almıştı. Fakat son anda arkadaşı olan bir general onu bundan vazgeçirmişti. Fransız...
Ayasofya Camii nereye açılıyor?
Ayasofya Camii nereye açılıyor?

Ayasofya Camii aslî hüviyetine büründüğü saatlerde başta İslam dünyası olmak üzere Doğu’nun ve Batı’nın bakışları İstanbul’a yöneldi. Özellikle emperyalist güçlerin hak ve hukuk ihlallerinde sınır tanımadığı Afganistan gibi ülkelerde şükür namazlarının kılınmasını önemsemeliyiz. Balkanlar ve Kafkaslarda da Ayasofya Camii’nin aslî hüviyetine kavuşturulduğu anlar yakından takip edildi. Afrika’yı yakından takip eden arkadaşlarımız Somali, Sudan, Etiyopya, Güney Afrika, Senegal, Togo, Gine, Nijerya, Çad, Nijer ve Moritanya Müslümanlarının bu vesile ile sevinçlerini dile getirdiklerini söylüyorlar. İbrahim Tığlı’nın bu tepkileri çok geniş bir şekilde yazacağını umuyorum.

Bugün daha çok ilgilendiğimiz Libya gibi Kuzey Afrika ülkelerinin de Ayasofya Camii’nin aslî hüviyetine kavuşturulmasından memnuniyet duyduklarını yapılan açıklamalar gösteriyor. Libya müftülüğünün Arap resmî makamlarından yapılan açıklamalara tepki göstermesi de anlamlıdır. Libya müftülüğünün bu tepkisi Arap sokakları ile resmî makamlar arasındaki mesafenin gittikçe açıldığının da bir göstergesidir. Mısır’da darbeci Sisi yönetimi Ayasofya’nın cami olarak hizmet vermesinden memnun olmayacağını açıkça ifade etti. Birtakım dinî kurumlar da yönetim tarafından ortaya konulan tavrı desteklemiştir.

Arap coğrafyasından farklı olarak Kafkaslar, Anadolu ve Balkanlarda Ayasofya Camii’nin aslî hüviyetine kavuşturulması daha çok kimlik eksenli kamplaşmalara neden olmaktadır. Hiçbir zaman Türkiye’nin gündeminden çıkmamasına rağmen değişimin bugüne kadar beklemesi meselenin zorluğunu gösterir. Muhafazakâr muhalifler, Batı yanlısı tercihlerinin yansıması olarak Ayasofya’nın siyasete açıldığını söylese de bununla kendine zarar vermekten başka bir iş yapmamış oldu. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi hem büyük bir irade gerektiriyordu hem kamuoyu desteği şarttı hem de gerçek bir gündemdi. Gerçek bir gündem olması kimlik eksenli tartışmalardan anlaşılır. Bu sebeple Ayasofya’nın aslî hüviyetine kavuşturulmasına kimlik vurgusu ile karşı çıkılmasını anlamak mümkündür. Fakat “Ayasofya siyasete açıldı”, “Şehir düştü” ve “Zulüm 1453’te başladı” gibi ifadelerle kendilerini konumlandırmaya çalışanların herhangi bir şekilde taraf olmaları mümkün değildir. Buna mukabil Ayasofya Camii’nin eski hüviyetine kavuşturulması etrafında devam eden kimlik eksenli tartışmaları önemsemek gerekir.

Ayasofya Camii vesilesiyle Balkanlar, Anadolu ve Kafkaslarda devam eden kimlik eksenli tartışmaların etkilerini bugünden tahmin etmek kolay değil. Fakat 15 Temmuz ile birlikte düşündüğümüzde bu tartışmaların dönüştürücü bir etkiye sahip olacağı açıktır. İstanbul bir merkezdi ve bu şehrin etkisi Doğu Türkistan’dan Java Adalarına kadar ulaşıyordu. Aynı şekilde Afrika’nın derinliklerinde İstanbul’un bir etkisi vardı. Burada fikrin gücünü hatırlamalıyız. Ayasofya’nın aslî hüviyetine kavuşmasıyla 15 Temmuz’da ortaya çıkan fikirler İstanbul’da temsil edilmeye başlanmıştır. Sembollerin önemini yeterince vurguluyoruz fakat bunların izahını da yapmak zorundayız. Türk ve İslâm dünyası yeniden bir merkeze kavuştu. Bir asırlık devrin geride kaldığını söyleyebiliriz. Bu, bir hilafet tartışması değildir. İstanbul’un yeniden merkez olması da gerçek bir meseledir. Bu açıdan özellikle kimlik eksenli tartışmaları önemsemek gerekir. Bu dönemin Anadolu’yla birlikte bütün coğrafyamızda yansımaları olacaktır. Yeni fikirler coğrafyayı dönüştürecektir.

Türkiye modernleşme döneminde kendine özgü bir toplumsallaşma yaşadı. Dayanışmacı toplumsallaşma ile siyaset tabana yayıldı. İslam’ın siyasallaşması süreci genel olarak oryantalist bakış açısı ile ele alındığından dolaşımda olan yargılar da olumsuzdur. Hâlbuki siyasetin tabana yayılmasını oryantalist bakış açısının dışına çıkarak değerlendirebiliriz. Sınıflı bir toplum olmadığımız için yüksek olan katılım yeni bir duruma işaret etmektedir. Katılımın daha yüksek olmasıyla değişimin zamana yayılması arasında doğrudan bir ilişki olduğunu da söyleyebiliriz. Bu da değişimi kalıcı hâle getirir. İslâm’ın siyasallaşması ile siyasî sürece katılım teşvik edilmiş ve meşruiyet açısından geniş tabanlı bir zemin oluşmuştur. Erdoğan’ın millî ve yerli söylemi de bu geniş tabandan beslenmektedir.

Eğer salgın devam etmeseydi Ayasofya Camii’nin açılışına milyonlar katılırdı. Bunun başka bir şey olduğu açıktır. Ayasofya Camii coğrafyamızın tamamına açılıyor.

Felatun Bey sus işaretini kime yapıyor?
Felatun Bey sus işaretini kime yapıyor?

Olaylar sınırlı olmakla birlikte semboliktir bunun için Avrupa ülkelerinin sağlık malzemeleriyle ilgili “haydutluk” çerçevesine dâhil edebileceğimiz faaliyetleri oldukça önemlidir. Salgın günleri geçtikten sonra daha ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkacaktır. Görünüşe göre Batı Avrupa ülkeleri salgın hastalıkla ilgili zamanında harekete geçemedi ve gelişmeleri anlayamadı. Salgın gelip çattıktan sonra ise birbirine sırt çevirdi. İtalya, İspanya ve Fransa’dan Avrupa Birliği hakkında olumsuz ifadeler yükselmeye başladı. Sağlık alanında başlayan olağanüstü hâl birlik düşüncesini temelinden sarsmakla kalmadı, sorunu bir medeniyet krizine çevirdi. Hukuk ihlallerinin alenileşmesi bu açıdan önemlidir.

Kişisel olarak konuyu Türk modernleşmesi bağlamında ele almaya çalışıyorum. Bunun birkaç sebebi var. Salgın hastalığın farklı kültürler, medeniyetler ve dinler tarafından yorumlanma biçimini önemli bulmakla beraber Türkiye’de ortaya çıkan yaklaşımları değerlendirmeye çalışıyorum. Bütün insanlığı etkileyen bu kadar büyük bir meselenin düşünce dünyamızdaki karşılığını Türk modernleşmesi ve Batılılaşma maceramız bakımından ele almaya çalışıyorum. Bu tarz bir yaklaşımın çok önemli sebepleri var. Salgın Avrupa ile birlikte bizi ve bütün dünyayı etkisi altına aldı. Bu, kıyas yapmamız açısından önemlidir. Türk modernleşmesi birçok alanı kapsadığı gibi sağlık alanını da kapsar. Modernleşme döneminin ilk hamlelerinden biri tıp okulunun kurulmasıdır. Salgın hastalıkla mücadelemizde alacağımız sonuçlar modernleşme projesinin başarısını ya da başarısızlığını gösterecektir. Şu ana kadar elde ettiğimiz sonuçlar sürecin başarısına işaret ediyor.

Türk aydını kendi gerçekliğinden koptuğu için zihin dünyasını Avrupa tarihi temelinde inşa etti. Din ve bilim çatışması esasen Avrupa tarihinin bir parçasıdır ve hikâyeyi yazan da aydınlanma döneminin yazarlarıdır. Din bilim çatışması aydınlanmanın büyük anlatısıydı. Tarihte, bu anlatıyı destekleyen mebzul miktarda unsur vardı. Hatta bugün biz dahi kendi tarihimize baktığımızda benzer malzemeleri bulabiliriz. Fakat kurgulanan anlatının bize ait olmadığı açıktır. Bizim için Batı’da gelişen yeniliklere adapte olup olmama sorunu vardı. Dünya çok hızlı bir değişim sürecindeydi ve biz bu süreci görmüş olmamıza rağmen ayak uydurmamız mümkün değildi. Sömürgecilik ve emperyalizm olmadan Avrupa’nın yükselme dönemini anlayamayız. Bunu din ve bilim çatışması olarak gören zavallı Türk “aydını”, bir dönem kendini 1848’in İngiltere’sinde barikatların arkasında burjuvaziye karşı mücadele ederken bulmuştu. Onun için aynı aydının Galileo Galilei’nin çağdaşı olarak kiliseye karşı “amansız” bir mücadeleye girişmesini kimse yadırgamadı. Felatun Bey, bu toplumun gerçekliğinden çıkmıştır. Bugünün Felatun’u güya işaret parmağını çene, ağız ve burun hizasına getirerek din adamlarına sus işareti yapıyor.

Türk aydını mukallitti, kendi gerçekliği ile buluşamadı ve taklitte kaldı. II. Mahmut’un “ben size iş olsun diye Fransızca öğrenin demedim” cümlesiyle işaret ettiği durum, Türk aydının alamet-i farikasıdır. Devlet, sorunlara bir çözüm bulmak istiyor ve değişimi kaçınılmaz görüyordu. Geç kalma durumundan bahsetmek için gerçekten anlamamak gerekir. Türk milletinin değişimlere adapte olmakta mahir olduğu söylenir ama aslında değişim çok zordur. Bizim farkımız kader anlayışımızda olmalı. Büyük badireler karşısında gösterdiğimiz sükûnet, soğukkanlılık kendimizi yenilemek açısından çok büyük bir imkândır. Bugün de aynı imkândan faydalandığımızı görmek gerekir. Çünkü aydının aksine Türk milleti bütün dünyayı etkisi altına alan afet karşısında geçmişte olduğu gibi sükûnetini muhafaza etmektedir. Fakat mukallit Türk aydını, Galileo Galilei’nin intikamını almak istercesine, tarihî intikam duygusuyla din adamlarının alayını susmaya davet etmektedir. Ahmet Mithat Efendi mezarından kalkabilseydi Felatun’un bu kadar uzun ömürlü olmasına hayret ederdi.

Türk modernleşmesi din ve bilim çatışmasından doğmadı. Bir zorunluluk olarak karşımıza çıktı ve değişmek gerektiğine karar verildi. Osmanlının, dininden bir şüphesi yoktu. Müslüman kalarak değişmek gerektiği açıktı. Değişim sürecinin inişli çıkışlı olduğu da su götürmez bir vakıadır. Yenileşmeyi abartarak Batılı bir hayat ile özdeşleştirenler oldu. Aynı şekilde Batı gerçekliğine teslim olanlar da vardı. Bilimi babalarının mirası gördükleri hâlde Avrupa’nın salgın karşısındaki çaresizliğini yorumlamaktan aciz kalmaları da anlamlıdır. Soru, çalışmadıkları yerden geldi. Avrupa salgın karşısında çöküyor ve ne yapacaklarını şaşırdılar.

Mimari yönüyle Kudüs
Hayat
Mimari yönüyle Kudüs
Kudüs’ün mimari gelişimini ortaya koyan ‘Atûfetlü Efendim Hazretleri’ isimli serginin küratörü Prof. Dr. Yonca Kösebay Erkan, sergiyi gezenlerin Kudüs’ün modernleşme sürecine tanıklık edeceklerini söylüyor.
Yeni Şafak
Toplumsal hâfıza
Toplumsal hâfıza

Modern dünyânın kültürel iklimi, insan hâfızası üzerinde tuhaf zorlamalarda bulunuyor. Bir tarafıyla geleneksel köklerinden kopararak onu “unutmaya” zorluyor. Modernleşmenin “unut” emir kipi, aslında “aşkıncı” bir dizi seçimin fonksiyonu.

Video: Toplumsal hâfıza

Zihnimizde taşımakta ısrar ettiğimiz bâzı şeyler, işlevsiz kaldığı veyâ modern hayatlarla uyumlu olmadığı için onları unutmamız isteniyor. Modernleşme diğer taraftan,bâzı şeyleri asla unutmamamız gerektiğini telkin ediyor. Aslında unutmak ve hatırlamak iki kutup değil. Ernest Renan, “modernlik amnezidir” diyordu. Ama bu eksik bir değerlendirmedir. Diyalektiğin gereği olarak, unutmak ve hatırlamak birbirlerini emziriyor. Bâzı şeyleri hatırda tutabilmek için bir şeyleri unutmak zorundayız. Hatırda tutmak zorunda bırakıldığımız şeyler, aynı zamanda bizi vazifeli ve yükümlü kılıyor. Bu da bir dizi seçimin neticesi. Meselâ mesâi saatlerini, tâtil günlerini, toplu taşıma vâsıtalarının saatlerini, sevgilimizin, çocuklarımızın yaş günlerini unutmamak mecbûriyetindeyiz. Ölçeği biraz daha büyütebiliriz. “Unut” kipi, bir emir kipi. Her emir gibi îtirâz doğuruyor. “Geleneklerini ve târihini unut” emir kipi, onları ihtirasla hatırlama eğilimlerini kışkırtıyor. Buradan da geleneksellikle veyâ sâhici târihlerle ne kadar tutarlı olduğu çok tartışmalı gelenekçilikler ve târihçilikler neşet ediyor. Diğer taraftan tıpkı “unut” emir kipi gibi, “hatırla” emir kipi de boğucu bir tesir doğurabiliyor. Hâsılı, dünyâ hatırlamaktan ve unutmaktan yılan insanlarla dolu…

Modernlik öncesi dünyâda hatırlamak nispeten gevşek rutinlere bağlıydı. Bir çiftçi, tarlasında yapacağı işleri düzenlerken tabiatın çevrimlerini hatırlamak zorundaydı. Tabiî ki onun da gecikmemesi lâzımdı. Ama ekim ve hasat arasında büyük boşluklar vardı. Bir zenaatkâr için de tablo farklı değildi. Müşterisine verdiği bir söze günü gününe sâdık kalmak, bir işi tık nefes yapmak istemezdi. Dînî ritüeller veyâ ibâdetlerde de durum farklı değildi. Ritüelleri, ibâdetleri en sıkı dokunmuş dinlerden birisi olan İslâmiyetin ritüelleri de aslında hayli büyük boşluklar üzerine kuruluydu. Sabah namazı ile öğle namazı arasında uzun saatler vardı.

Modern dünyâda ise hatırlamanın çok daha sıkı dokunan rutinlere oturtulduğunu biliyoruz. Zihnimiz gün boyu alarm zilleriyle dolu işliyor.

Yapılmış ve yapılacak işleri mütemâdiyen zihnimizde ayık tutmak zorunda kaldığımız bir dünyâdır modern dünyâ. Burada mühim bulduğum bir ayırıma işâret etmek gerekiyor. Bir şeyin rutin olması ile rutinleşmesi biraz farklıdır. Bir rutini hatırlamak gerekir. Hatırlama işinin boğucu ve içinden çıkılmaz bir hâle gelmesi durumunda ise rutinleşme başlar. Rutinleşme, rutinlerin çoğalmasına, öncelikli rutinlerin diğer rutinleri unutturmasına ve farklı rutinlerin çakışmasına, kısa devre yapmasına dayalı olarak gelişir. Modern dünyâ rutinleri olduğundan daha fazla rutinleşmeyi teşvik ediyor. Sıkça duyduğumuz, ”Artık programlarıma hâkim olamıyorum” ifâdesi de bunu anlatır. Yapılacak şey basittir. İşin içinden, bâzı rutinleri ezbere alarak çıkarız. Ezber, hatırlamayı çile olmaktan çıkarır. Diğer taraftan, hatırlama yükümlülüğümüzü kolaylaştıran araçlar geliştiririz. Ajanda tutmak budur meselâ. Ajanda bize birşeyleri hatırlatır. Ama ister ezbere alarak, ister ajanda tutarak olsun, burada “hatırlayan” özne olmaktan çıkar, “hatırlatılan” nesne hâline dönüşürüz. Meselâ, cep telefonlarına yüklediğimiz programlar vâsıtasıyla, yakın arkadaşlarımızın doğum günleri bize hatırlatılır. Ezberlerle veyâ hatırlatmalarla yaşamaktır rutinleşme. Burada en büyük kayıplardan birisi hâfızanın zayıflamasıdır. Hâfızanın zayıflaması bağsız, ilişkisiz düşünmeyi alışkanlık hâline getirir. Bu da hatırlama ve unutma eylemlerini basit çevrimlere dönüştürür. Ezberlerle ve hatırlatmalarla yaşamak, yâni rutinleşme unutmanın en büyük müsebbibidir.

1999 Depremi Türkiye’yi sarstı. Bir sonraki depremin de kapıda olduğunu öğrendik. Bir an evvel yapı stoklarımızı yenilemek, belki de şehirleşme siyâsetlerimizi topyekûn değiştirmek zorunda olduğumuzu hissettik. Ama bu bilgi, rutinleşme dünyâmıza karıştı ve buharlaştı. Her 17 Ağustos’da 1999 Depremini hatırlıyoruz. Sâdece bir günlüğüne... Sonra unutuyoruz. Veyâ son deprem bize bu tehlikeyi “hatırlatıyor...” Sonra yine unutuyoruz... Rutinleşme, olağanlaşıyor. Rutinleşmenin olağanlaşması, âciliyetler üzerinden öncelik geliştirmeyi de zora sokmasıdır. Japonların mârifeti, deprem riskini rutinleşmelerinin dışına çıkarabilmeleri değil miydi?

Yeni köylülük
Yeni köylülük

Son zamanlarda, aralarında şöhretlerin de olduğu “Beyaz Yakalı” geçmişe sâhip bir kısım insanın, işlerinden , yaşadıkları şehirlerden, hatta çevrelerinden koparak toprağa döndüğü, Türkiye’nin muhtelif taraflarında, köylere yerleştikleri, haberleri geliyor. Bâzıları, bunu belki de “sportif” bir şey olarak yaşıyor. Ama, elini taşın altına koyan, ekip biçen, hayvancılık yapanlar da azımsanmayacak kadar çok. Bir zamanların ojeli, pedikürlü, manikürlü, envâi faktörlü kremlerle yumuşatılmış o pamuk eller artık nasır tutmuş vaziyette. Modernleşmeyi en uçta, tekmil neticeleriyle yaşayan insanlar bunlar. Terk ettikleri hayatlarına dâir bıkkınlık içinde konuşuyorlar. Yeni köylüler deniliyor onlara. Sâhici köylülükten çok farklı bir şey bu. Onlar köylü doğmuyor; köylü oluyor.

Video: Yeni köylülük

Modernleşme târihimizin en acı bilânçosu toprağa küsmemizdir. Modernleşmenin kırsal boyutunu görmezden geldik. Evet, modernleşme toprağa has her nev’i geleneksel ilişkiyi , iş ve işlemi “çözer”. Ama yok etmez. Sâdece dönüştürür. Biz ise, “vur deyince öldürmek” kabilinden onu sönümlendirdiğimiz, yok ettiğimiz nispette “çağdaşlaşacağımızı”, refaha ereceğimizi zannettik. Ama bunu da ikiyüzlülük içinde yaptık. Ulus inşâsına girişirken “köylücülük” güttük. Köylüye “milletin efendisi” dedik. Ama pratikte tam tersi oldu. Köye, köylüye hayâtı dar ettik. “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” diye bir şiir olduğu iddia edilen bir metin ,herhâlde sâdece Türkiye’de yazılmıştır. Hâsılı köylülerin veyâ köylülüğün yüceltilmesiyle başlayan ahmaklık, onları öldümenin elzem olduğunu ilân etmekle devâm etti. İdeolojik köklerine bakalım: Köylülüğü yüceltenlerle onu öldürmek isteyenlerin fikrî soy kütüğü aynıdır. Bu konudaki ikiyüzlülüklerin haddi hesâbı yok. Taşra edebiyâtı veyâ köylücülük yapan , sağıyla, soluyla bütün ideolojilerin, kendilerine göre eğip bükerek de olsa savundukları bir kalkınma, büyüme ve refah toplumu olma ideali zihinlerimizin üzerinden silindir gibi geçti. Sosyalist posterlerde gürbüz köylüler ve işçiler, fabrika bacaları ve tarlalar ; oraklar, çekiçler ve makinelerin ucuz kolajlarından geçilmez. Muhafazakârlar geri mi durdu sanki?..Sağın şâiri Necip Fazıl, idealindeki Türkiye’yi anlattığı İdeolocya Örgüsü kitabında “fabrika bacaları” ile “minareleri” yanyana koyar. (Kükürt soluyan bir müezzinin ezânından ne hayır gelebileceği sorusu aklına bile gelmiyordu). Solun şâiri Nâzım Hikmet ise meşhûr şiirinde, nöbet geçirircesine “Trim Trum Trak, makinalaşmak” diye haykırır..(Bu seslerin insandan ve insanlıktan neler götürdüğünün farkında bile değildi)..

Bana öyle geliyor ki, Türkiye’de modernleşmenin târihi, bürokratik tarafları hâriç tutulursa, kısm-ı âzâmıyla sanaldır. Uzun bir zaman müddetince, en azından 1980’lere kadar modernleşme bir “seraptı”. Herkes bu serabı kendi meşrebince târif ediyor; kavgalar târifler üzerine yapılıyordu. Sanâyi inkılâbını başaramadık. O ara toprağı da kaybettik. Bu başarısızlık ve kaybedişi telâfi ettiren 1980’lerden sonra hızla içine daldığımız “kent tüketimi “ (consumption stadt) oldu. Ne için sanayileşecektik ki? Ürün bolluğu ve tüketim için değil mi? Artık bu bolluğa erişmek için sanayileşmeye de gerek yoktu ki.. Sanâyileşme ekonomisinin yerini başta müteahhitlik olmak üzere hizmetlerin şiştiği, disiplinli meslek ve istihdam yapılarının dağıldığı; en mühimi de toprağın tahribatına zirve yaptıran kent ekonomisi (urban economics) aldı.Nerede , nasıl, kimler tarafından üretilmiş olduğunu sorgulamadığımız şeyler vitrinlerimizi doldurdu. Kredi muslukları da sonuna kadar açıldı. Çağdaşlaşma serabı, âniden gerçek oluvermişti. Dünyâ şölenleşiyor; herkes tüketimden nasibini alarak çağdaşlaşıyordu. Sol sağ kavgası, yerini yaşam tarzı kavgalarına bıraktı.

Kent ekonomisi aslında kapitalizmin derin krizlerinin ürünüdür ve tekmil dünyâya sâridir. Sanayi üretiminde verimliliğini kaybeden kapitalizmin son çılgın girişimidir. Karşılığı olmayan paraların havada uçuştuğu, ama üretime dönmeyip; bono,borsa ve gayrımenkûl piyasalarında şişip balonlaştığı; insânî düzlemde ise yabancılaşmanın , nesneleşmenin alabildiğine derinleştiği bir süreçtir bu. Balonlaşma kültürel alanlara da sirâyet etmekten geri kalmadı. Ama birer birer patlamak üzere. 2008 Krizi bunun ilk göstergesiydi. Beterleri yolda. Kent ekonomileri çözülecek. Bununla berâber kentlerin yıkımı da gündeme gelecek. Gelecek nesiller çok farklı mekânlarda yaşayacak. Toprak ise yeniden kıymet kazanacak. Bütün mesele, onu yeniden örgütlemesini bilmek. Neo-digger hareketlere çok iş düşüyor…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.