Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Edilgenlik duygusu
Edilgenlik duygusu

Etkinlik ve edilgenlik duyguları hem kendi başlarına, hem de başka şeyler üzerinden çok sık konuşulur. Edilgenlik, ister gönüllü, ister gönülsüz olsun; bir boyun eğme, kabûllenme hâlini anlatır. Edilgenliğin, baskıların neticesinde ortaya çıktığı, çok kötü bir şey olduğu genel paylaşımın konusu olan bir tespittir. Geleneklerin, bâtıl inanışların insanı edilgenliğe sevk eden âletler olarak değerlendirilmesi de cabasıdır. Modernliğin en büyük iddialarından birisi de, insanın kendisini kuşatan edilgenlik duygusundan kurtarılmasıdır. Modern eğitim ve öğretim felsefesi de aynı iddiayı tekrar eder. Târihsel süreçler olarak bakıldığında, bu kurgunun başarıları olarak değerlendirilebilecek pek çok şey de gösterilebilir. Ama aslında tablo pek de böyle değildir. Bunu nereden mi çıkarıyoruz? Bir bakalım…

Şahsî kanaâtim o dur ki; bilinçlenme olgusu, insan teklerinin , içine doğdukları ve duygusal bağlarla bağlandıkları birincil çevrelerinin kendilerini edilginleştiren tesirlerini hissetmeye başladıkları ortaya çıkar. Bu da , genellikle “bilinçlendiren-başkalarının” dâhil olduğu bir toplumsallaşma tecrübesinin üzerine binâ edilir. Doğrudan, yâni endoktrinasyon yoluyla olabileceği gibi, dolaylı, yâni misâl oluşturma ve mukayese yaptırma imkânı sunarak da olabilir. Neticede birey birincil çevresinin kuşatıcı kozasından çıkar ve “bilinçlenir”. Bunun gereği ise, yeni bir doğrultu kazanmak, hayat tarzı geliştirmek ve “meslekî” olandan “siyâsal” uçlara doğru yelpazelenen çeşitli girişimlere açılmaktır. Ama geçişler basit değildir. Burada mesele bizâtihî süreç değil, onun engellenip engellenmediğidir. Meselâ engellenme tecrübesi yaşamış meslekî başarı hikâyelerinde “engellerin aşılması” süreçleri sâdece kıvanç değil; bir nebze de hınç duygularının içinde anlatılır. Bâzen anlatıcının gözlerinde çakan ışıkları görürürüz. Bu ışıkları çaktıran kıvanç mıdır, değilse hınç mıdır? …Durup düşünmek lâzımdır. Engellere uğrayarak başarılmış bir meslek edinme tecrübelerinin , ne tuhaftır ki kolay kolay siyâsallaştığını pek görmemişimdir. Genellikle , aşırılıktan kaçarlar ve ılımlı siyâsal tercihler yapar bu insanlar..Meselâ yasal-sağ (muhafazakâr) veyâ yasal-sol(sosyal demokrat) olurlar ve ömürlerini bu ezberlerle geçirirler. Bundan da bir eksiklik duymaz; bir yenilenme isteği türetmezler..

Pekiyi, meslekî etkinlik duygusu nereye kadar uzanabilir? Mezuniyet sonrası yaşanan şaşkınlıkları teori-pratik farkı üzerinden geçiştirmek yaygındır. Bence bu bir yere kadar doğru olsa da, esasta yanlıştır. Yatışma hâli, teori-pratik arasında sağlanan bir optimalite değil, düpedüz “işin icaplarına” sağlanan uyumdur. Dahası bunun teoriyle, hattâ normlarla ne kadar uyumlu olduğu çok da mühim değildir artık. İşin icâbı ise rutinleşmeler, işlere bürokratik kalıpların sirâyet edip yerleşmesinden başka bir şey değildir.. Meslek formasyonları için gençlikte verilen destansı mücâdelelerin yerini büyük çoğunlukla kabûllenmeler alır. Formasyon elde ederken yapılan kahramanlıkları bu safhalarda da sergilemek isteyenler olabilir. Ağır bir yenilgiye uğrarlar. Radikalleşmek, politikleşmek için vakit artık çok geçtir.

Meslekî etkinlik duygusu Fordizm ve Taylorizm gibi silindirlerin altında kaldı.

Ardında yaşlı, yorgun ve bıkkın kitleler bıraktı. Verimlilik kaybını gidermeyen, tam tersine derinleştiren yeni profesyonel düzenler ise esneklikleri, sunum ve performanslarıyla bu ağı olguyla yüzleşmeyi erteleten oyunlardır.

Bâzen de tersi olur. Meselâ, birey âilesi eğitim görmesi ve meslek sâhibi olması îtibârıyla destekleniyorsa, meslekî dünyâya geçiş, birincil (geleneksel) ve ikincil (modern) çevreler üzerinden sürekliliğe ve barışa kavuşur. Geçiş bir minnet duygusu olarak tezâhür eder. Edilgenlikten etkinliğe geçişi sağlayacak olan bilinçlenme ise meslekî olandan siyâsal alana kayar. Siyâsal kutup ile meslekî kutup arasında birbirini dışta bırakan böylesi tuhaf bir münâsebet olduğunu görüyorum. Meslekîleşmeye dâir engel görmeyenlerin siyâsallaşması dâima dikkâtimi çekmiştir. Her türlü radikalleşmeye evrilen tercihlerdir bunlar. Bu öylesine tırmanabiliyor ki, şanlı siyâsal mücâdeleler için meslekler unutuluyor, hattâ engel görülüyor, red edilip terkediliyor..

Hâli vakti yerinde , kültürlü orta sınıf âilelerin “kolejli”, “Boğaziçili” ,”ODTÜ”lü çocuklarının radikalizmi hep dikkatimi çekmiştir. Gâliba insanların farkındalık duygularını ve bilinçlerini beslendikleri, destek buldukları tecrübeler değil, yoksun bırakıldıkları, engellendikleri tecrübeler şekillendiriyor. Dahası, insanların, çok farklı söylemlerle ortaya koysalar da ayrıca da bunu gizliden gizliye arzuladıklarını , düşünmeye başladım. Edilgenliğe karşı çıkan her keskin red -bir etkinlik göstergesi-olarak bir sipâriş gibi… Siyâsal eylem târihinin iç aşınması bu.. Bugün elimizde siyâsal eylemin kurucu iddiaları yok. Yeni bir dünyâ kuramayan , kurmak iddiasında da olmayan siyâsal eylemin artık araçsal değil, amaçsaldır. Sâdece refleksleri çalışmaktadır..Bu reflekslerin, eylemcilerin dünyâsında hormonâl karşılıkları ve zaman içinde yol açtığı tatmin gerektiren bağımlılıkları ve ona uygun tedârik zincirleri var.

Modernliğin cesâretlendirdiği etkinlik mâceramızın meslekî ve siyâsal uçları farklı kulvarlar üzerinden hareket etseler de aynı noktada buluşuyorlar..İlginç değil mi?

“Bulaş”günlerinde aşk…
“Bulaş”günlerinde aşk…

1990’ların ikinci yarısında moda olmuş, eli biraz kalem tutan herkes “aşk filozofu” kesilmişti. Bu mesele TV’lerin gündemine de girmiş, meselâ Ali Kırca’nın meşhûr “Siyâset Meydanı” programında bile kendisine yer bulmuştu. Bu arada, hakikâten de güçlü bir edebiyâtı olan, romanlarına çarpıcı başlıklar bulmakta da son derecede mâhir olan Gabriel Garcia Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” kitabı da çok satanlar rafındaydı. Bu başlık o kadar çarpıcıydı ki, bizim edebiyatta da tınladı. Zihinsel bir sızma yaparak Ece Temelkuran (Aşkın Babil’i) ve dostum İskender Pala (Babil’de Ölüm, İstanbul’da Aşk) gibi romancılarımızın bâzı romanlarının başlığına sirâyet etmiş olabileceğini zannediyorum.

Tahmin ediyorum ki, korona salgını sona erdikten sonra, edebiyat bunu da işleyecektir. Ama merak ettiğim bunun ne tarz başlıklarla yapılacağı. Evvelâ bir husûsu not edeyim: Bir kelimeye takılmış hâldeyim: Bulaş… Bu kelime nereden türedi anlamış değilim. Dikkât ettim, “bulaşma”, “bulaşıcılık” ve “salgın” yerine kullanılıyor. Ama bu kelimeler de Türkçe. Onlar mevcût iken bu nevzuhûr ve daha çok kelimenin fiil karşılığı olan “bulaş” kelimesi nasıl bir “bulaşıcılık” kazanarak isim hâline geldi, anlamış değilim. Öztürkçecilik gâliba, öztrürkçenin de öztürkçesine evriliyor. Kullanımının çok rahatsız edici olduğunu söyleyebilirim. “Gözaltına alınmayı”, “gözlem altına alınma”, “tedâvi altına alınmayı” “tedâviye alınmaya” tahvil etmeyi anladım da bu “bulaş” kelimesi kafamı karıştırmaya devâm ediyor. Ne diyelim; dilin cilveleri… “Bulaş Günlerinde Aşk” diye bir başlığa sâhip bir muhtemel roman kendisini okutur mu, bilmiyorum.. Neyse, esas meselemize gelelim..

“Dokunmatik” bir devrim olarak geldi. Şimdi ise “temassızlık” devrimini yaşıyoruz. Temasda olduğumuz ise sadece kısmen bilgisayar tuşları; ama daha çok mobil telefonlarımız.. İnsan-insan temâsı ise giderek sönüyor. Medeniyetin insânî referansları hızla eriyor. Bu, kritik bir gelişme. Modernlik zâten insandan insana bir “sosyal kayıtsızlık” alanı inşâ eden disiplin toplumları üzerinden yapacağını yapmıştı. Mesâfelendirme disiplin toplumunun olmazsa olmaz bir niteliğidir. Modernliği sindirmiş bireyler mesâfenin gereğine inanır. Bu üretim toplumları için bilhassa mühimdir. Üretim toplumu hakikâten de mesâfelere dayalı dizilimler gösterir. Mesâfeler eridikçe, üretim için gerekli olan disiplinin de ortadan kalkacağından endişe eder. Tüketim toplumu ise nihâyetinde üretim toplumun krizleri ve çözülmesinin dinamikleriyle yüklüdür. Disiplinlere meydan okuyan ve onu şenlikleriyle aşındıran nitelikleriyle dikkât çeker. Aslında pek öyle olmasa da özgürlükçü gözükmesinin de sebebi budur.

Elyevm yaşanan gelişmeler tüketim toplumu hakkında bildiklerimizin de dışına çıkıyor. En başta mekânsal bir savrulmayla yüz yüzeyiz. Salgın bunu keskin bir biçimde karşımıza çıkarıyor. Elbette salgın atlatıldıktan sonra tablo bu kadar ağır olmayacak. Dışarıya çıkabileceğiz. Ama iş ve işlemlerin eve taşınması süreci devâm edecek ve kamusal trafik seyrelecek. Kamusal hayâtların kan kaybı âşikâr görünüyor.

Bilindiği gibi hem üretim, hem de tüketimin mekânı kamusaldır. Ama elyevm şâhitlik ettiğimiz kamusal mekânların içlerinin boşalmasıdır. Mesel sosyal mesâfe olmaklığın çok dışına çıkıyor. Vaziyeti karakterize eden kavramın “mesâfe” değil “temassızlık” olduğunu düşünüyorum. Bu da insanı, “kendi kendisiyle başbaşa kılan” arzularıyla “kendisini dışarı atıp, başlarıyla hemhâl olmak” arzularının sarkacından çıkarıyor. Bilhassa 3D teknolojisinin sağladığı kendi kendine yeterlilik ve kamusal mekânların “Jokerleşerek” güvensizleşmesi üzerinden daha az dışarıya çıkmak ve daha az başkalarıyla hemhâl olmaya sürüklüyor. İyi de aşk ne olacak?

Geleneksellik aşkı uhrevî, ilâhî; modernlik ise dünyevî ve insânsal kıldı. Bu da çatışmayı doğurdu. Ama unutulmamalıdır ki bu çatışma bir temellendirme çatışmasıdır. Ama her ikisi de aşktan vazgeçmedi. İlki saf duygular; diğeri ise içinde hayli bocalasa da duygu-temas üzerinden aşkı kutsadı. Her ikisinin de derin adanmışlıklardan temellenen kendisine has pratikleri ve ritüelleri oluştu. Şimdi en merak ettiğim hususlardan birisi de, bu duygunun muhtemel yeni istikâmetlerinin neler olabileceği.. Kısaca temassız bir dünyâda aşk… Diğeri ile tamamlanmak, hattâ kendisini eksilterek de olsa onunla bir olmak duygusunu ifâde eden aşk yeni dünyâda nereye evrilecek acaba?….

Toplumsallık mıdır çöken?
Toplumsallık mıdır çöken?

Virüs salgını koca bir insanlığı evine kapattı. Hastalığın telâşından gündemi hekimler dolduruyor. Meselenin toplumsal boyutunu tartışmak ise neredeyse gereksiz bir lüks muamelesi görüyor. Sosyologlar pısmış vaziyette. “Evde kal” sloganı her şeyi bastırıyor. Evimizde vakit geçirmenin, kamusal mâceralarımız içinde unuttuğumuz, ama bize insan olduğumuzu hissettiren bâzı sıcak bağları hatırlatan ve onları yeniden kurma imkânı veren bir fırsat olduğunu söyleyenler var. Celebrity yeniden ön alıyor ve evcil taraflarını gösteren video çekimlerini sosyal medya mecrâlarında cömertce paylaşıyorlar.

Ev’in kültürel târihi aslında çok ikircikli bir târihtir. Meselâ geleneksel dünyâlarda, seçkinlerin evleri-saray, sarayçe, konak, köşk her ne diyeceksek- mekânla kurulmuş samîmî bir bağı temsil etmez. Daha çok dışarıya karşı, ev sâhibinin cursus honorum’daki yerini belli eden bir gösteriş nesnesidir ev. Merkeze koyulan sâkinin optimalitesi değil, o sâkinin dışarıdan nasıl görüldüğü kaygısıdır. Buna göre ikincisi adına ilkinden feragat bile edilir. Bu dış göz inanç seviyesinde gözetlemeci bir “Tanrı,” fiiliyatta ise “başkalarıdır.” Eğer gücünüzü dayatmak ve göstermek istiyorsanız, iç mekânı ihmâl etmek pahasına dış cepheye yüklenir; aşırı bir ihtişam sergileyebilirsiniz. Eğer gücünüzün âdil olduğunu göstermek istiyorsanız dış cephelerde sâdeliği, içeride ise ölçülü bir tezyinatı vurgularsınız. Garip ve gurebânın dünyâsında ise ev ile işyeri örtüşür; kalabalık ve pislikten geçilmez. Kıtlık günleri için yapılan biriktirmeler evleri zaman içinde potansiyel çöp ev konumuna getirir.

Kamusal mekânlara duyulan açlık bir bakıma evden kurtulma arzusunu ifâde eder. Ev mahremiyetin kalesi olarak bilinir. Hâlbuki ev, ev hâlinin; yâni pejmürdeliğin, özensizliğin, olduğu gibi olmaklığın, herkes tarafından bilinmenin hüküm sürdüğü, mahremiyetin sürdürülmesinin ise en zor olduğu yerdir. Burada mahremiyeti sürdürmek ciddî bir kültürel işçiliği ve ona dâir yatırımları gerektirir. Kolay değildir. (Osmanlı Türk evindeki hayâtın ideal formları bunun tipik misâlidir.) Aslında aksi bir söylem hakim olsa da, ev hayatları dâima insanların içindeki göçebe rûhû kışkırtagelmiştir. Târihin çift kutuplarından birisi de göçerliğin çilelerinden usanıp yerleşme arzusu ile yerleşiklikten bıkarak göçerliğe duyulan özlemlerdir. Aslında insanlık bu iki kutup arasında bînamazdır. Diğer taraftan kamusal taraflarımız göçebeliğimizin ehlileşmiş tarafıdır. Göçebeliğin edebli ve mâkûl karşılığı kamusal hayâta medenî ehlileşmiş bireyler olarak, en başta iş güç, geçim üzerinden katılmak; edepsiz formu ise anomi ile her zaman bitişebilecek olan kaçış yüklü bir mâceracılıktır. Göçebelik tecrübelerimiz bizi yaralarsa, anne rahminin uzantısı olarak evin en otantik çağrışımı baskın hâle gelecek ve sâdece imgesi bile gözümüzü ışıtmaya yetecektir. Yenilgiler söyletir bunu bize: Eve dönmenin vakti gelmiştir. Ama bu yatışma nihâi değildir. Evine güzellemeler yaparak dönenler, muhtemeldir ki bir zaman sonra yeniden dışarıya çıkmanın fırsatlarını kollayacakdır. Velhâsıl evlerimizle sahte ilişkiler kuruyoruz. Onları sık sık değiştirme arzusu, iç mekânı abartılı bir şekilde yenileme tutkusu ilh, aslında bu ikirciklenmenin dolaylı dışa vurumu olarak görünür bana.

Modernlik, edebiyatlarıyla, felsefesi ile kamusallığı kutsadı ve özgürlük alanı olarak târif etti. Hâlbuki bu bir yanılsamaydı. Pek çok flânörün pek de umurunda olmasa da kamusal alanlar aslında üretim örgütlenmeleri üzerinden katı bir köleleşmeye evriliyordu. Üretimin dişlileri modern toplumların üzerinden çığ gibi geçmiştir. Toplum nihâyetinde bir üretim örgütlenmesi değil midir? Toplum ile ulus, evet aşağı yukarı aynı gerçekliğe işâret eder. İlki barış zamanlarının üretim örgütlenmesi; diğeri ise savaş zamanlarının askerî örgütlenmesi olarak. Tulum ve üniforma arasında kısır bir sarkaçlanmadır bu... Kamusal mekânlar çalışma disiplini ile karartılır. O ara, yine yanılsamalı olarak, hânelerde cılız bir kandil yanar: “Home sweet home...” Yâni yorgun bedenler için esnerken, gevşerken, ısınırken, uzanırken söylenen söz…

Üretim toplumları kısa ömürlüdür. Üretim toplumları yorar. Hoş, üretim toplumları bunun karşılığını almış; yeniden bölüşüm kanalını açarak bellerini doğrultmuşlardır. Ama artık ekonomileri, çevrimlerini zorlanarak ve eksikli bir şekilde yaşayarak çökmektedir. Kaynaklar verimli alanlara eğil; verimsiz alanlara kayar. Bunun trajik göstergesi hizmetler sektörünün bütün dünyâda şişmesidir. Kamusal mekânlar bunlarla şenlenmektedir. Kafeler, AVM’ler, oteller, lokantalar, coşturuk turizm hareketlilikleri, kültür tüketimciliği… Bu şenlikler bir afyon tesiri doğuruyor ve derindeki kayıpları unutturuyor. Tatbik edilen karantinalar bu derin kayıpların ayyuka çıktığı ve telâfisizliğinin “Jokerleşme”yi önlenemez hâle getirdiği yerde bizi kamusal mekânlardan sürmek midir? Toplumsalın son kartı mıdır Joker toplum olmak? Eve kapatılmak, toplumsalın sonunun dolaylı ilânı mıdır? Bilmem; sizce?

Sanal tek dünya devletine doğru...
Sanal tek dünya devletine doğru...

Ulus devletlerin çöküşünü yaşıyoruz...

Sadece ulus-devletlerin değil. Toplumun, ailenin ve nihayet insanın tür olarak tükenişini...

Bir kıyamet senaryosu değil yaşadıklarımız. Kıyametin ayak sesleri...

Video: Sanal tek dünya devletine doğru...


DÜN, MODERN İNSAN, TANRIYA MEYDAN OKUMUŞTU, BUGÜN MAKİNA İNSANA MEYDAN OKUYOR...

Küreselleşmeyle birlikte sınırlar ortadan kalktı: Ekonomik sınırlar yok oldu; entelektüel ve kültürel sınırlar çoktan aşılmaya başlanmıştı. Kaldı ki, zihnin sınırları olmaz’dı; daha doğrusu, zihin, sınırları aşabildiği ölçüde ufuk genişler’di.

Marx, haklıydı: Katı olan buharlaştı: Modernliğin kaskatı rasyonalist dünyası, hayatı mekanikleşirdi. 19. yüzyılın dini kapitalizm, motoru sanayi devrimiydi.

Tanrısı neydi peki?

Makina’ydı.

İnsanın, önce Tanrı’dan bağımsızlaşmasıyla, sonra da Tanrı’ya meydan okumasıyla başlayan sözümona özgürleşme serencamı, modern süreçte makina’nın, araçların, postmodern süreçte duygularının, arzularının, ertelenemez hazlarının kölesi olmasıyla sonuçlandı.

Modernitenin özgürlük hayali, postmodernitenin özgürleşme köleliği hayaletine dönüştü: Özgürleşme köleliği ne şimdi?

İnsanın hız, haz ve ayartı’nın kölesine dönüşmesi.

Pornografi’nin zaferi: Duyma ve düşünme melekelerini yitirmesi insanın.

Ruhunu kaybetmesi, ruhsuzluğun hüküm sürmesi...

Başlangıçta insan, özgürleşmek adına Tanrı’ya meydan okumuştu.

Gelinen noktada, makina insana meydan okuyor!

İnsan yok artık geleceğin dünyasında.

SANAL GERÇEK, GERÇEK GERÇEKTEN DAHA GERÇEK!

Batılılar kaba güçle dünyaya diz çöktürdüler!

Şimdi, kaba güç, makina.

Makina, Batılılara hatta bütün insanlığa diz çöktürüyor önünde!

Bu kez 19. yüzyılın kaba makinası yok karşımızda.

Sanal dünyanın smart makinaları hükmediyor hayatımıza.

Sanal dünyadan hükmediyor...

Sanal yöntemlerle hükmediyor...

Post-truth çağındayız şimdi: Gerçek yok artık. Sanal gerçek var. Simülasyonlar. Sanal gerçek, gerçek gerçekten daha gerçek!

Çağımızın en büyük düşünürü Heidegger, “kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” derken, tam da bunu haber veriyordu: Kamera aracılığıyla üretilen sanal gerçek, gerçeği yok edecek!

Bu da ontolojik şiddet üretecek kaçınılmaz olarak: Şiddet, hayatın vazgeçilmez gerçeği hâline gelecek...

TEKNO-PAGANİZMİN ZAFERİ!

Artık fizikî sınırlar ortadan kalktı.

İçeri-dışarı ayrımı ortadan kalktı.

Ekonomi senkronize oldu: Millî ekonomiler, bitti ya da bitirildi.

Bütün ekonomik işlemler, örgütler, işler sınır-ötesi, ulus-ötesi gerçekleşiyor neredeyse...

Hayatımıza sanal medyalar hükmediyor: Hayatımızı onlar yönlendiriyor: Eğitim kurumları izafileşti. En iyi öğretmen, sanal medya artık. Öğretmenlerin de öğretmeni!

Zihin, kültür, hayal dünyası artık tek bir merkezden yönlendiriliyor: Los Angeles!

Dünyanın kabesi, Los Angeles artık!

Dünya, New York’tan, Londra’dan, Brüksel’den filan şekillendirilmiyor; Los Angeles’tan şekillendiriliyor.

Modernlik bitti. Modernlik, yüksek kültüre, burjuva kültürüne dayanıyordu. Ulusaldı. Ulusal olduğu ölçüde evrenseldi.

Şimdi o kaskatı yüksek kültür buharlaştı.

Popüler kültür, yüksek kültürün tahtına yerleşti!

Modernitenin yüksek kültürü, zihne hitap ediyordu; estetik, zihinsel zevkin adıydı aslında. O yüzden zihinsel faaliyet demek olan felsefenin bir kolu olarak doğmuştu.

Postmodernitenin popüler kültürü, aklı çarmıha gerdi; algı, aklın tahtına yerleşti; algılar imparatorluğu insanı hızın, hazzın, arzuların, ayartının, “pornografi”nin kölesine dönüştürüyor...

Tekno-paganizm çağına hoşgeldiniz...

Gerçeği, aklı çarmıha geren; insanı en düşük hazlarının kölesine dönüştüren; sığlığa, yüzeye mahkûm eden, insanlık düşmanı, hakikat düşmanı popüler kültürün ruhsuz, pagan dünyasına hoşgeldiniz...

Hayatı kim üretirse, dünyayı o yönetir, yönlendirir, şekillendirir...

Hayatı, zevklerimizi, zihin setlerimizi, duyma, düşünme, beğeni biçimlerimizi tek bir merkezden şekillendiriyorlar artık: Los Angeles!

Los Angeles, sadece film ve müzik kültürünün merkez üssü değil. Eğlence kültürünün, dijital kültürün de başkenti.

Hayat, hayatı sürdürmemizi sağlayan bütün sanal ihtiyaçlar Los Angeles’ta üretiliyor.

Dünya, Los Angeles’tan yönetiliyor! Dedim ya: Hayatı kim üretir, kim şekillendirirse, dünyayı da o yönetir, şekillendirir!

SANAL TEK DÜNYA DEVLETİNE DOĞRU...

Tek bir dünya var: Sanal dünya. İnsanın makinalarla yaşadığı, yarı-insan, yarı-makina “cyborg”a dönüşerek makinalaştığı, ruhsuzlaştığı, hız, haz ve ayartının kutsandığı tekno-paganizmin hükümranlığını ilan ettiği Post-truth’un dünyası: Mutlak hakikatin yerini, mutlak sahtenin aldığı sanal olarak üretilen tek dünya devletinin bütün kültürel, ulusal, dinsel aidiyet biçimlerini buharlaştırdığı, Adam Smith’in “gizli el”ine dönüşen neo-liberal kapitalizmin lordlarının bu aidiyet biçimlerini sanal gerçeklerin dünyasına hapsederek ve kitleleri narkozlayarak kolayca kontrol altına alabildikleri, böylelikle dünyaya, dünya coğrafyasına keyiflerine göre çeki düzen verdikleri insanı sanal olarak üretilen gerçeklerin kölesine dönüştürdükleri tek dünya devleti bu.

Kültürel aidiyetlerin, cinsiyetlerin, insanı insan yapan bütün evrensel değerlerin buharlaştığı, küresel lordların dünyaya daha kolayca çeki düzen verecekleri sanal tek dünya devleti.

Nedir bu?

Böyle giderse, insanlığın felâketi.

Böyle gitmez, elbette.

Modernlik, insan-merkezli mi?
Modernlik, insan-merkezli mi?

İslamiyet’in yayılma hızı, çok kısa bir sürede tüm Asya, Afrika ve Avrupa’nın güneyine ulaşması ve birçok kültürel renk farklılığını içeren bir medeniyete dönüşmesi hala şaşkınlık uyandırıyor. Ama kabul etmek gerekir ki, sömürgecilik ve emperyalizm gibi yollara başvursa da modernliğin başarısı da olağanüstü. Üç yüz yıl içinde Avrupa’dan tüm dünyaya yayılma istidadı gösterebildi ve hala artarak büyüyor. Modernlik sadece farklı coğrafyaları ve kültürleri aynileştirmekle kalmıyor, yaşama tarzında galebe çaldığı yerlerde kendi insan tasavvurunu da hâkim kılıyor. Modernliğin Hıristiyanlık inancıyla irtibat noktaları henüz tam manasıyla aydınlatılamamış bir konu lakin “Avrupa merkezli” bir uygarlık olduğu tartışma götürmez.

Video: Modernlik, insan-merkezli mi?

Modernlik, “Avrupa merkezli” olmasının yanı sıra “insan-merkezli” olarak nitelene geldi. Gerek insan aklı ve emeği odaklı bakış açısı gerek insan hakları, özgürlükler ve demokrasi söylemleri, bilim ve teknolojinin insan hayatını kolaylaştırıcı, sağlığını ve ömrünü artırıcı etkileri nedeniyle böyle deniyordu. Son 20-30 yılda olup bitenlere bakarak, kendi adıma artık modernliğin “insan-merkezli” bir uygarlık olduğunu düşünmüyorum. Anlatmaya çalışayım.

Modernliğin insan tasavvuru, son yıllarda akademide “insan-sonrası” (post-human) ve “insan-ötesi” (transhuman) görüşleri altında yeniden tartışmaya başlandı. Kimileri yeni bir humanizmden bahsederken birçokları, “insan”ın ve “tarih”in bittiğinden söz ediyor. Biz bu tartışmaları ve tavrımızı sonradan “İnternet Ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan” kitabına aldığımız (https://www.yenisafak.com/yaza... gibi) yazılarla aktarmaya çalıştık. Modern yaşama tarzının ve insan tasavvurunun şöyle veya böyle Müslüman dünyada da etkin olması nedeniyle bu tartışmalara bigâne kalmamamız gerektiğini söyleme gayreti içinde olduk. Ne mutlu ki, gelişmeleri yakından takip eden bazı akademisyenler de durumun farkında. İLKE ve İlmi Etütler Derneği, konuyla ilgili çalıştaylar düzenliyor, kitaplar yayınlıyor. Son kitapları “İnsanı Yeniden Düşünmek”in editörü de olan Lütfü Sunar hocanın, kendi makalesinde ifade ettiği düşünceler ve ulaştığı sonuçlar, benim modernliğin neden aslında insan-merkezli olmadığı fikrimi açabilmeme de bir imkân hazırlıyor.

Lütfu Sunar hocanın “Modern zamana geçerken bedenleşen insan: John Locke’un beden, emek ve mülkiyet kuramının bir eleştirisi” adlı makalesi, tek kelimeyle fevkalade. Başlığın tüm muhtevasını ziyadesiyle işleyip tüketiyor. Meraklısına ısrarla öneririm. Ama benim için makale, “Aydınlanma düşüncesinin gerçek kurucusu”, “modern düşüncenin ortak atası” diye anılan Locke’un düşüncelerinde tenakuz gibi duran temaların aslında diyalektik bir bütünlük oluşturdukları teziyle ayrıca önem kazanıyor. Şöyle ki, Locke, insanın kendi bedeni üzerindeki dolaysız egemenliğine dayandırdığı mülkiyet hakkını, yaşam hakkı ve özgürlükten bile daha önemli görür ve sosyal sözleşmenin temeline oturtur. “Doğa durumu” ve “doğal hukuk” anlayışının pirlerinden olan üstadın emek değer teorisi, klasik ekonomi politiğin, sivil toplum anlayışı ise liberal demokrasilerin esasını oluşturur. Buna rağmen Locke, düşüncesinin diğer tarafında toplumsal bir evrim anlayışına sahiptir. İnsanla ve haklarla ilgili söyledikleri bu yüzden sadece batılılar için geçerlidir. Batı dışında kalanların önce ehlileştirilmeleri gerekir. Bu yüzden dönemindeki köleliliği ve sömürgeciliği meşrulaştırmış, bununla kalmayıp bizzat köle ticaretine katılmıştır. Tenakuz sanılan, araştırmasının başlangıcında Lütfü Sunar hocanın da öyle gördüğü yer burasıdır. Nasıl olur da liberal insan hakları anlayışının temellerini atan bir teorisyen aynı zamanda kölelik ve sömürgeciliği de savunabilir? Oysa bunda şaşılacak bir şey olmaması gerekir. Bugünlerde gayet net ve açık biçimde görüyoruz ki, bu durum, batı zihniyetinin aslı esasıdır.

Benim modernliğin aslında insan-merkezli olmadığı şeklindeki tezim de Sunar hocanın Locke’dan giderek modernlikte saptadığı duruma hayli benziyor. Modernlik, insanı öne çıkartıyor gibi görünse de insanı tahrip edici bir yan içeriyor. Bu yan, modernlik ve kapitalizmde geleneksel değerlerin ve aile gibi yapıların güç kaybetmesiyle ilgili değil yalnızca, doğrudan doğruya temel düşünce yapısıyla da irtibatlı. Bu yan; dünyanın âlemin merkezinde olmadığı teziyle Kopernik’in, insanın varlıklar hiyerarşisinin en üstüne bir gaye ile konulmayıp evrimin doğal neticesi olduğu teziyle Darwin’in ve onlardan sonra bilincin değil bilinçdışının esas olduğunu vurgulayan kendi psikanalizinin insani narsisizme darbe indirdiğini söylerken Freud’un işaret ettiği yan… Bugün insanın bir özü olmadığını, tarihin bittiğini ve insan-sonrasına gelindiğini ileri süren teorilerin revaçta olmasının nedeni modernliğin bu yanı… Biz ise insanı hala, diğer hiçbir varlığın kabul etmediği emaneti üstlenen, ahseni takvim üzere yaratılmış, eşrefi mahlûkat olarak görüyoruz ve modernliğin bu tahripkâr yanıyla epeyce işimiz var!

Modernlik, insan-merkezli mi?
Modernlik, insan-merkezli mi?
İslamiyet'in yayılma hızı, çok kısa bir sürede tüm Asya, Afrika ve Avrupa'nın güneyine ulaşması ve birçok kültürel renk farklılığını içeren bir medeniyete dönüşmesi hala şaşkınlık uyandırıyor. Ama kabul etmek gerekir ki, sömürgecilik ve emperyalizm gibi yollara başvursa da modernliğin başarısı da olağanüstü. Üç yüz yıl içinde Avrupa'dan tüm dünyaya yayılma istidadı gösterebildi ve hala artarak büyüyor. Modernlik sadece farklı coğrafyaları ve kültürleri aynileştirmekle kalmıyor, yaşama tarzında galebe çaldığı yerlerde kendi insan tasavvurunu da hâkim kılıyor. Modernliğin Hıristiyanlık inancıyla irtibat noktaları henüz tam manasıyla aydınlatılamamış bir konu lakin “Avrupa merkezli” bir uygarlık olduğu tartışma götürmez.
Yeni Şafak
Akıl Çağı’nın bitişi, Algı Çağı’nın gelişi: Mutlak Sahte’nin zaferi
Akıl Çağı’nın bitişi, Algı Çağı’nın gelişi: Mutlak Sahte’nin zaferi

Türkiye’de yaşanan tedirgin edici bir durum var: Değerlerin aşınması, anlamın anlamsızlaşması, konformizmin yaygınlaşması, sefih sekülerleşme biçimlerinin bütün duyarlıkları, özellikle de bu toplumun ruhunu, ruh köklerini oluşturan İslâmî değerleri, hassasiyetleri, anlam haritalarını ve anlamlandırma pratiklerini buharlaştırması, herkesi tedirgin ediyor.

Video: Akıl Çağı’nın bitişi, Algı Çağı’nın gelişi: Mutlak Sahte’nin zaferi


Bu da, kaçınılmaz olarak, belirsizliğin, güvensizliğin, menfaatperestliğin, “gücü gücü yetene” ilkesizliğinin, sosyal darwinizmin, orman kanunlarının her tarafta kol gezmesine yol açıyor...

Sadece tedirgin edici değil, ürpertici bir hava bu: Bunaltıcı.

Bu bunaltıcı hava, ülke içinde yaşanan kontrolden çıkan, hızlı ve savruk değişimlerle ilgili olduğu kadar, postmodernliğin, postmodern duyarlıkların, söylemlerin, sığ, popüler, vulger postmodern kültürün küre ölçeğinde yaygınlaşmasıyla da ilgili; daha çok da postmodernliğin bütün dünyanın yaşadığı tek gerçek konumuna yükselmesiyle, kısacası, dünyanın yaşanan tek gerçeği olmasıyla ilgili aslında.

MODERNLİKTEN PISTMODERNLİĞE: İNSANIN VE HAKİKATİN YOK OLUŞ SERÜVENİ...

Çağ, modernlikten postmodern sürece geçiş serüveninde, insan için tastamam bir ağ’a dönüştü.

Bu süreci özlü bir şekilde gözden geçirirsek, karşımıza şöyle bir tablo çıkacağını göreceğiz:

Modernlik, mutlak’ın izâfîleştirilmesiydi.

Postmodernlik, izâfîleşmenin mutlaklaştırılması.

Modernlik, hakikatin yitirilmesi’ydi.

Postmodernlik, hakikatin yitirildiği hakikatinin de yitirilmesi.

Zaman-mekân duygusunun iptal edilmesi: Geçmiş zaman ve gelecek zaman duygusunun yok edilmesi, zaman’ın, tek bir zaman’a, genişletilmiş geniş bir zaman’a, bura’ya şimdi’ye hapsedilmesi.

Modernlik, unutmaktı...

Postmodernlik unutmayı unutmak.

Modernlik, dekadans’tı: Çözülme, tefessüh etme, fıtratı yitirme: Dünyaya / fizik gerçeklik mezarına gömülme!

Postmodernlik, dekadansla dans: Kaygan zeminlerde patinaj yapma.

Modernlik, deizmin köksalması, dinin hayattan uzaklaştırılması, din-dışı bir dünyanın kurulmasıydı.

Postmodernlik, rölativizmin tek gerçek katına yükseltilmesi, ateizminköksalması, nihilizme giden yolların yapı-taşlarının döşenmesi, dolayısıyla din-dışı kutsallıkların ve tekno-paganizmin hükmünü icra etmesi.

İzafileşme, her tür nihilizm ve paganizm biçiminin mantar gibi bittiği, kitlelerin kaygan zeminlerde patinaj yapmaya sürüklendiği, demokrasinin buharlaştığı, hız, haz ve ayartı rejimi dromokrasi’nin zaferini ilan ettiği bir kaoslar, katostroflar, futbol endüstrisi ve tekno-paganizmi, kültür endüstrisi ve tekno-paganizmi, medya endüstrisi ve tekno-paganizmi gibi sahte kutsallıklar’ın, mutlak sahte’nin hükümranlığını kesinleştiren bir kaçışlar dünyasının, algı imparatorluğu ağının eşiğine fırlatıyor insanlığı...

ALGI, AKLI ÇARMIHA GERDİ!

Çağımız algı çağı; daha doğrusu devâsâ ve karmaşık bir algı ağları dünyası.

İnsanlık algılarla yaşıyor, algılarda yaşıyor.

Postmodernlik, hakikat fikrini kabul etmez. Hakikat yoktur, “hakikatler” vardır; herkesin kendi “hakikati”, kendine göre “hakikati”.

Bu, hakikatin görecileşmesi, buharlaşması aslında.

Kanaatler, hakikatin yerine yerleşir bu süreçte.

Artık “her şey mübahtır”: Anything goes, yani “her şey gider” / “her şey mübah”, ilkesi, tek geçer akçedir.

Daha da ürperticinokta şu burada: Kanaatler, hakikat olarak kabul edilir.

Nietzsche, “kanaatler, gerçeğin, yalan’dan daha tehlikeli düşmanlarıdır” der.

Test etme, tahkik etme, tahlil etme imkânlarının buharlaştığı sanal medya imparatorluğunda, kanaatler, gerçeğin yerine geçer, gerçekten daha gerçek konuma yükselir.

Algılar imparatorluğunda, gerçeğin önemi yoktur; gerçek ya da hakikat diye bir şey yoktur; algı işlemleriyle oluşturulan zayıf ve çoklukla da çarpık kanaatler vardır.

Akıl yok; Algı var artık.

Algı, aklı teslim aldı, çarmıha gerdi.

İnsan, Algı’nın, algı operasyonlarının kurbanı şimdi!

HEPİMİZ YER-KÜRE’DE YER-KÖRÜ’YÜZ!

Twitter çağı, aklın (episteme’in) yerini kanaatlerin (doxa’nın) aldığı, kitlelerin, histerik tepki biçimlerinin ortasına fırlatıldığı, bir akıl tutulması, bir “pornografi” çağı: “Pornografi”, yani kitlelerin düşünme ve algılama melekelerinin buharlaştığı, ayartı’nın kitleleri aptallaştırdığı bir savruluşlar, yok oluşlar ve yapay / sanal çatışmaların gerçek çatışmalara dönüştüğü bir metamorfoz süreci...

Mutlak sahte’nin ışıltılı dünyası.

İnsanı yersizleştiren, yer’e, küreye mahkûm eden, yer kürede yersizleştiren bir dünyasız insan, insansız dünya, mutlak sahte’nin dünyası.

İnsan, küre’de yaşıyor, küre ölçeğinde... Ama Yer-küre’de yer-körü: Mutlak Sahte’nin zaferi.

Dostum, dostum, dostum
Dostum, dostum, dostum

Doğrudur inanç, tekeden süt çıkartır ama aklınızı kullanır, hangi değişimin ne gibi sonuçlar doğuracağına kafa yorarsanız. Yoksa var olan teke de elden çıkar gider haberiniz dahi olmaz. Başınızı duvarlara vursanız da çare yoktur, iş işten geçmiştir. Mesela modernleşeceğiz diye bunca gayret gösterir, insanımızı büyük şehirlere doldurur ama neler olacağını hesap edip ona göre önlem almazsanız, önce siz, sonra evlatlarınız öyle bir değişirsiniz ki, “muhafazakârlık” adına koymaya çalıştığınız onca direnç hiçbir işe yaramaz, mücadele ettiklerinizle her bakımdan aynı olur çıkarsınız, ruhunuz dahi duymaz. Mesela son yirmi yılda insan ilişkilerinde, toplumsal cinsiyet planında olup biten değişiklikleri, erkeklik algısının tamamen farklılaştığını, eski arkadaşlık ve dostluk anlayışından eser dahi kalmadığını görmez, görmek istemezsiniz. Görenler yazmaya çalışırlar ama ne çare kendileri yazar, kendileri okurlar, onları dinleyen olmaz.

Video: Dostum, dostum, dostum


Modernlik tüm geleneksel kavramlar ve bağlar gibi yakın arkadaşlıkları da tarumar etti. Her şey gibi ilişkileri de araçsal akla bağladı. Haz ve çıkarın her şey olduğu dünyada, erdemlerde benzerliğe dayalı, karşılıksız, hakiki dostluğa pek yer kalmadı. Modern zamanlarda arkadaş sayısında ve derinliğinde bir azalma olduğunu, eski dostlukların yerinde yeller estiğini araştırmalar gösteriyor. Haydi, tamam, modern batıda böyle ama bize ne oluyor? Dostluğu, erdemli olmayı her şeyin üstünde tutan geleneksel yaşam tarzımızın mirası nereye gitti? Hırs, çıkar, mevki-makam, istikbal hesapları uğruna birbirinin kuyusunu kazan; ondan bir adım önde olabilmek için, birlikte yol yürüdüğü, “arkadaşım”, “dostum” dediği kimseye her türlü kötülüğü yapabilecek tıynetteki insan tipi ne vakit bu kadar çoğaldı? Arkadaşlığa, dostluğa geleneksel bakışımızı, buna rağmen bu alanda hayatlarımızda olup biten olumsuzlukları bu köşede hep yazdık, bir kez daha yazalım.

“Her şey gönülde cereyan ediyor. İnsanları cima değil gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Tasavvufta, yol evlâdı olmak, bel evlâdı olmaktan onun için mukaddemdir… Peygamber-i Ekber, ‘Önce selâm, sonra kelam’ buyuruyorlar, ‘Önce refîk, sonra tarîk’ buyuruyorlar”... Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu üstadımıza bu cümleleri söyleten muhteşem bir dini kültürümüz var. Sağdıçlık, kirvelik, musahiplik, ahretlik gibi bizi birbirimize zimmetleyen geleneksel kurumların bulunduğu; sevginin, bağlılığın, güveninin insan ilişkisi için temel olduğu, insanların kendilerini başkasına emanet etmeyi daha çocukken öğrendiği bir yaşam kültüründen geliyoruz.

Farsça “dost” sözü dilimize geçip bizim haline gelmeden önce, “arkadaş” demişiz yakınlarımıza, Sırtını, gözünün göremediği, düşmanın yanaşacağı arkanı yaslayacağın manasında… “Arkadaş” dediğimiz kişiyi, aynı karnı paylaştığımız kardeşten (karındaş) bile yeğ tutmuşuz. Aynı yolu yürüdüğümüzde arkadaşlık makamı daha da kıymetlenmiş, yoldaşlığa yükselmiş. Yoldaşlığı yücelten yoldur lakin yoldaş olmadan yol, manasını tam bulamaz. Bu nedenle olsa gerek, yol evladı olmanın bel evladı olmaktan evla olduğu anlayışını çarçabuk benimsemişiz. Zaman içinde arkadaşlar arasında farklılıklar olduğunu gördükçe, gündelik dilde kelimeler arasında kendiliğinden bir hiyerarşi oluşmuş, “dost” kelimesi, bize kardeşimizden bile daha yakın olanlar için kullanılmaya başlanmış, “arkadaş” bir adım geriden gelmiş.

“Dost” ve “arkadaş” arasında pek ayrım yapılmayan batı kültüründen yazan Wilhelm Schmid “Arkadaşlıkta Saadete Dair” kitabında (İletişim Yayınları) Aristo’nun 2500 yıl önce yaptığı arkadaşlık türleri ayrımının bugün de hala geçerli olduğunu söylüyor. Arkadaşlığın bir türü, beraber eğlenmeye odaklanır, diğer türünde ise çıkar ve fayda esastır. Hakiki arkadaşlık ise bu ikisinden de çok farklı; tüm hesaplardan uzak, ruhların birbirine gerçekten dokunabilmesini amaçlıyor, benzer erdemlere sahip olmaya dayanıyor ve birçok saadete vesile oluyor. Bütün bunlar doğru ve bugün için de geçerli.

Schmid, ayrıca yakın arkadaşlığın aşka benzerliğini vurguluyor ve bu ikisini kıyaslıyor. İkisinde de çok güçlü bağlar var, ikisinde de duygusal yönlenmemiz belirleyici, akli tercihlerin kıymeti harbiyesi pek yok. Ama çoğu zaman arkadaşlık, aşka ağır basıyor. Katılıyorum. Bana öyle geliyor ki, dostluk da aşk gibi insan varoluşunun daha çocukluk da kökleşmiş temel koreografisinde sağlam bir yere sahip. Sanki rekabeti de öğrenmek zorunda kaldığımız aile ortamında kardeşlik hisleri kana kana yaşanamadığı için kalbimizde “ideal kardeşlik” için bir yer açılıyor ve hayatımızın içinde ruhları ruhumuza değen, ortak erdemler de buluştuğumuz az sayıdaki insanı o makama yerleştiriveriyoruz. Yeniden, üstelik bu kez idealleştirerek kardeşleşiyor, dost oluyoruz. Yani bünyemiz, varoluşumuz dostluğa müsait... Bunlar, güzel sözler ama biz tekrar gerçeklere gelelim. Çok şükür, toplumumuzun bağrında sessiz sedasız hala dostluklar, güzel arkadaşlıklar sürüyor. Ama gidişatımız, gidişat değil. Onu da bilelim ve başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.