Mümin gassalin önündeki meyyit olabilir mi?
Mümin gassalin önündeki meyyit olabilir mi?
Bir önceki yazımızda tarikata girmek ya da bir şeyhe bağlanmak vacip midir sorusunun cevabını vermiş sayılırız. Farz olan Resulüllah’a ittibadır. Ancak Şeriata zahir ölçüleriyle bağlı bir tarikatta olmanın artıları olabilir. İnsanın ihtiyaçları arasında aidiyet/intima ihtiyacı da vardır. Ancak bu noktada ilk sufilerin yaptığı gibi önce Kitap-Sünnet yani Şeriat ilmi almak, böylece muhtemel hataları görebilme kabiliyetini kazanmak gerekir. Gerçek mürşitler de bunu teşvik ederler. Onlar sanıldığı g...
Babıali dini kitaplarla yeniden ayağa kalktı
Hayat
Babıali dini kitaplarla yeniden ayağa kalktı
Duayen yayıncılardan Mümin Çevik, Babıali tarihinde Cumhuriyet sonrası üç dönemin yayıncılığı ayağa kaldırdığını söylüyor ve bu dönemleri şöyle sıralıyor: Harf İnkılabı, okul kitaplarının serbest bırakılması ve 60 İhtilali sonrası dini yayıncılık.
Yeni Şafak
Hastalar plazma bekliyor: Gönüllü olarak bağışçı olun çağrısı
Koronavirüs
Hastalar plazma bekliyor: Gönüllü olarak bağışçı olun çağrısı
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Rektörü Prof. Dr. Mümin Şahin, koronavirüsü yenen kişilerin, immün plazma bağışçısı olarak hastalıkla mücadele eden kişilerin şifa bulmasına vesile olabileceklerini bildirdi.
Yeni Şafak
Kadim kültürde korku ve endişe metafizik ürpertiden payını alırdı...
Kadim kültürde korku ve endişe metafizik ürpertiden payını alırdı...

Zamana kavramlar üzerinden çentik atmayı deniyorum elimden geldiğince. Dün ne konuşuyorduk bugün ne konuşuyoruz? Bir yıl önce benim için en hayati mesele neydi şimdi ne?

Tuhaf iletişim çağında, “gündem”, insanı şaşırtacak, yoracak, bıktıracak, endişelerden endişe, korkulardan korku beğendirecek bir tempoda ilerliyor. Hz. Mevlana bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder der. Zihnimize pompalanan korku haddini aşar da, her birimiz gözü pek kahramanlara dönüşürüz diye, korkularımıza ninni olarak eğlenceye gark edilmiş durumdayız. Kadim kültürde korku metafizik ürpertiden payını alırdı, günümüzde korkunun payına düşen, eğlence biraz daha eğlence.

Tasavvufta kişi hafv ile reca arasında pişer. Korku ile ümid arasında kendini fikir, zikir, şükür ile tekrar tekrar inşa eder. Günümüzün kapitalist örgütlenmesi korku ve kaygı atmosferinin karanlığını, eğlence dünyasının spot ışıkları ile aydınlatarak, insanın insan olarak hayat yolculuğunu tamamlamasını engelliyor.

Hayat kıvamını kaybedip sasılaşırken tüketici kapasitesine sahip bireyler olarak her birimiz gittikçe artan bir şekilde “ev eğlencesi”ne davet/mahkum ediliyoruz. Eğlence bedenin yorgunluğuna kısmi cevaptır, ruhun açlığına asla!

Gezegenin bütün fertleri olarak evlere kapandığımız şu günlerde, bütün mesaimizi bedene hizmet ile geçiriyoruz: “Ne yesek ne seyretsek?”

Biz bu şımarık sorumuza cevap ararken ülkemizde milyonlarca, gezegenimizde milyarlarca insan, işsiz kalmanın endişesiyle yarın yiyecek ekmek bulamamaktan kaygılı.

Kainatın dengesi, sahip olanın, elindekini zaruret miktarı kullandıktan sonra geri kalanını ihtiyaç sahiplerine ulaştırması ile mümkün. Oysa ekrana düşen görüntülerle, her birimiz, “istifleme eylemine” davet ediliyoruz. Raftaki son tuvalet kağıdı için kavga eden kadınlar, evlerine yüzyıllık yiyecek stoklayanların görüntüsü neden tekrar tekrar bütün bir gezegene servis edildi zannediyorsunuz? O davranışları taklit edelim ve vahşi hayvan görüntüleri sergileyip, “insan insanın kurdudur” önermesini doğru çıkaralım diye.

Bizi hayvani tarafımıza hapsetmek isteyenlerin servis ettiği görüntülere mahkum olmayalım... Bütün bir gezegene musallat olan virüs ile hayatın öncelikler listesi değişmeli ARTIK!

Hayatın anlamını bulalım diye hakikat bizi kendimizle yüzleşmeye davet ediyor. Bütün bir gezegende insanını yitirmiş şehir görüntülerini seyrediyoruz ekranlarımızdan. Kainat biz olmadan da devam ediyor, edecek. Ağaçların çiçek açmak, meyveye durmak için, kuşların kanat çırpmak için bize hiç ihtiyacı yok. Bahar gezegenimize insansız da gelecek. Güneş biz olsak da olmasak da doğacak. Yağmurlar yağacak, rüzgarlar kah fısıldayacak kah haykıracak.

O halde bizi insan olarak değerli kılan ne? Ben kardeşimden sorumlu değilsem, selamım kelam ile yol almayacak ise benim taşıdığım canın ne kıymeti var! Benim yeryüzünde emanet aldığım hakikat ne! Dağların çekemediği hakikat!

Hakikatin davetine icabet etmek meşakkatli, eğlencenin davetine icabet kolay. Hiç meşakkatsiz katıldığımız “evde eğlence”, kıvamını kaybettikçe geride derin bir boşluk bırakıyor. O derin boşluğa depresyon diyorlar. Depresyon deyip türlü ilaçlar veriyorlar. Eğlence ile uyutamadıklarını ilaçla uyutmayı deniyorlar.

Depresyona düşmekten korkarız, oysa hüzün kabuğumuzdan özümüze yola çıktığımız ilk duraktır.

Hüzünlenmekten korkmayalım. Zaman geçiyor ve elbette çok başka türlü geçiyor. Gelmekte olan için elbette hüzünlenecek ve elbette hüznün içinden ümidi çıkarıp yeşerteceğiz. Fahri Kainat Efendimiz ne buyuruyor: “Müminin hali ne hoştur! Her hali kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu onun için hayır olur.”

(M7500 Müslim, Zühd, 64)

Velhasıl, dünümüzü ve günümüzü idrak edelim, kaydını tutalım. Dünümüzün kaydını kelimelerle cümle cümle, günümüzün kaydını fikir ile zikir ile şükür ile tutalım.

Dün, Şaban-ı Şerifin nuru Beraat Kandilini idrak ettik. Bu sene ömrü hayatımızda hiç idrak etmediğimiz bir Ramazan-ı şerife doğru gün sayıyoruz. İnşallah arınmış bir kalp, berrak bir zihin, akleden kalp ile Ramazan-ı şerife vasıl oluruz. Amin.

Sağlam gayb bilgisine ulaşmanın bir tek yolu vardır
Sağlam gayb bilgisine ulaşmanın bir tek yolu vardır

Gaybî bilgilerden söz ediyorduk. Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanoğlu ifratlar ve tefritler yaşar. İfrat-tefrit meselesine değinmiş ve buna misaller vermiştik. Ggaybî bilgi meselesi de bunlardan birisi.

Bazı müslümanlar pozitivizmin ve materyalizmin etkisiyle gördükleri ve duydukları, kısaca âlem-i şehadetleri dışında neredeyse Allah’tan başka bir şey yok deme noktasına geliyor ve büyük bir tefrit yaşıyorken, bazıları da büyük gördükleri herkesi kutsuyor, gaybın anahtarlarından biri de kendilerindeymiş gibi dilediklerine adeta ilahlık değilse de ilah yardımcılığı rolü veriyorlar. Keşif, keramet ve rüya ile ulaşılan bilgileri iman meselesi haline getiriyor, böylece diğer uca karşı bunlar da aksi yönde bir ifrat yaşıyorlar. Oysa âlem-i gaypten pek çok yolla bilgi huzmeleri geliyor olsa da bunların bizi bağlayanları sadece peygamberin Allah’tan alıp getirdiği bilgilerdir. Gaybı peygamberlerin kendileri de bilmez. Allah hangi peygamberine neyi bildirmek isterse onu ve sadece o kadarını bildirir. Allah gaybını kendi belirleyeceği elçilerinden başka kimseye bildirmeyeceğini bizzat kendisi söylüyor. Resulüllah’a şöyle buyuruyor: ‘De ki ben gaybı bilmem’. Yani Allah gaybı kimsenin bilmeyeceğini söylüyor. Bu noktada beşerin en faziletlisi olan Resulüllah da bilemez mi gibi bir soru akla gelirse ona; evet insanlara de ki gaybı ben de bilmem dedirtiyor. Artık bunu uçuk tevillerle zorlamak bir mümine yakışmaz.

‘Allah müminleri bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Eninde sonunda pisi temizden ayıklayacaktır. Allah size gaybı bildirecek de değildir. Allah gaybını bildireceği resulünü O kendi seçer. O halde siz Allah’a ve O’nun resullerine inanın. Eğer böyle inanırsanız ve takvalı olup korunursanız sizin için büyük bir mükâfat vardır’ (Âl-i İmran 179).

Müminlerin zorlu imtihanlara tabi tutulup münafıklardan ayrılacaklarını bildiren bu ayeti kerime gelince münafıklar, hadi öyleyse kimler mümin, kimler değil açıklayın, yani gayb olan bu bilgiyi söyleyin bakalım, demişlerdi. Allah da gaybı insanlar bilemeyecek ama Allah dilerse onu resulüne bildirecek diye haber vermişti. Burada sahabenin, hatta Resulüllah’ın bile insanların kalbini bilmediği gerçeğine de işaret vardır. ‘O halde siz Allah’a ve O’nun resullerine inanın’ ifadesi, gaybın resullerden başkasına bildirilmediğini, hangi habere inanılacağı söz konusu olduğunda sadece Allah’a ve O’nun resulüne inanmak gerektiğini gösteriyor. Yani onlara inanın başkasına inanmayın deniyor.

Ama insandaki bilinmeyeni öğrenme merakı ve kutsama temayülü onu, yücelttiği insanların gaybı dahi bilebileceğini zannettirir. İnsan Ebced, Cümmel ve Cifir gibi batıni Şii kaynaklı zanlardan bile bilgi üretmeye yeltenebilir. Felsefi tasavvufun ortaya attığı vahdet-i vücut ve hulul gibi düşünceler de böyle zanlardan ibarettir. Bu zanların ya da kurguların hiçbir anlamı yoktur demiyoruz. Varlığı anlamada ve anlamlandırmada bir mana ifade edebilirler, yani anlamlı olabilirler, en azından insandaki düşünme ihtiyacını tatmin edebilirler, ama bir düşüncenin anlamlı olması doğru olduğu anlamına gelmez. Bunlar da birer zihni eksersiz olarak işe yarayabilir. Ama böyle hayal kurmalarla ulaşılan bilgiler, daha doğrusu zanlar din adına bir değer ifade etmez. Din bu düşünceler üzerinden anlaşılamaz, anlatılamaz. Durum böyle iken böyle hayali anlatımlardan zevk alan bazı insanların bunları sanki dinin merkezi imiş gibi görüp, dini onlar üzerinden anlattıklarına şahit olursunuz. Saparlar ve saptırırlar.

Bu durumun böyle olması tabii ki, bizim algı alanımızda bulunmayan dünyalarda, bâtında sonsuz bilgilerin olmadığı anlamına gelmez. Uçsuz bucaksız fezada dünyamız ne kadarsa duyularımızla algıladığımız bilgilerimiz de, onlarla algılayamadıklarımızın yanında o kadardır. Hatta dünyaya bakan beş duyumuza karşılık, bir takım duygularımızdan da söz edilir. Bu durum bize Allah’ın gücünü kudretini, mülkünün büyüklüğünü göstermesi bakımından anlamlıdır. Yoksa böyle duygularımızla elde ettiğimiz bilgilere göre bir iman ve din anlayışı kuramayız. Çünkü bunlar zandan ibarettir ve Allah müşrikleri zanla hareket ettikleri için kötüler.

Böyle konularda dikkat çeken hususlardan biri de şudur. Gaybla ilgili olarak bu kabil bir zan örgüsü kuran bazı müslümanlar her bakımdan açık ve net olan onca nasları hesaba katmazlar da, çok zayıf haberleri ya da suyunun suyu mesabesindeki uzak tevilleri delil gibi görürler. Bu durum ideolojik İslam’ın ve fırkacılığın çok ilginç bir belirtisidir.

Nesih ve tarihsellikle, hükmün şartlara bağlı olması arasındaki farkı gösteren ilginç bir ayeti kerime
Nesih ve tarihsellikle, hükmün şartlara bağlı olması arasındaki farkı gösteren ilginç bir ayeti kerime

Önceki bir yazımızda özetle şöyle demiştik: Müslümanlar Allah’ın emri olan ‘güç hazırlamayı’ ve buna bağlı olarak da bilimi, kevnî ayetleri okumayı bırakınca; ikinci olarak da fırkalara, devletçiklere ayrılarak kalan güçlerini de birbirlerine karşı kullanınca üst üste travmalar yaşadılar ve bu travmaların sonucunda uyanmaya başladılar ama artık ne yapacaklarını da bilemiyorlardı. Bazıları faturayı, bugün de olduğu gibi fıkha, ardından bazıları da hadislere/sünnete kesti ve bunları devreden çıkardılar. Bunun sadra şifa olmadığını gören diğer bazıları ise Kuranıkerim’de de ilerlememizi engelleyen ayetler var. Bunların Allah’ın ayeti olmadığını söyleyemeyeceğimize göre, bunları tarihsel kabul edip, sadece indikleri zamana ve o insanlara hitap ediyor deriz ve meseleyi çözeriz dediler. Oysa bunun bir sınırı yoktu ve nerede duracağı belli değildi. Onun için bu anlayış diğer bazılarına ağır geldi ve tarihsellik diye bir şey yok, o problem teşkil eden ayetleri önceki müfessirler yanlış anlamışlar, onları yeniden yorumlamalıyız. Mesela darp, vurma demek değildir gibi baîd tevillere saptılar. Niyetlerini okuyamayacağımıza göre bunların hepsini hüsnüniyetle müslümanları düştükleri vartadan kurtarma çabaları olarak görebiliriz. Ne var ki, meseleye ciddiyetle eğilenler bunların çok azim sonuçlarının olduğunu da görürler. Bu meseleye tekrar şunun için döndüm. Kuranıkerim çalışmalarımızda dersimiz bir ayeti kerimeye geldi ki, konuyla ilişkisini fark edemezdik. Bana ilginç geldiği için merak edenler de bilsinler istedim.

Mekke’nin ilk yıllarında müşrikler müminlere her türlü hakareti yapmaktadırlar. Ama Allah muhtemelen bir taktik icabı müslümanların onlara fiili karşılık vermelerini, onlarla vuruşmalarını yasaklamıştı. Sinirlerine hâkim olamayanlar çıkmaya başlayınca da elçisine şu uyarıda bulundu.

Müminlere söyle, Allah’ın haber verdiği günlerin geleceğine ihtimal vermeyen bu adamları bağışlasınlar, çünkü Allah her topluluğa kendi yaptıklarıyla karşılık verecektir’ (Casiye 14).

Yani o saldırganları bağışlasınlar, duymazlıktan gelsinler, karşılık vermesinler demek isteniyordu.

Bu emirle onların bu saldırılara sabretmeleri istendi. Oysa bu durumun sürekli böyle kabul edilmesi ne hukuka ne de vicdana sığar.

Nihayet müslümanlar güçlendi, küresel güç oldular, bu sebeple de müfessirlerin çoğu bu ayeti mensuh, yani savaş ayetleriyle hükmü kaldırılmış olarak gördüler. Hatta Taberi bu konuda icma olduğunu bile söyledi. Çünkü müslümanlar güçlendikten sonra saldırganlara cevap vermemelerinin makul bir izahı olamazdı.

Bir ayeti mensuh sayma da tarihselliğe benzetilebilir. Ama aralarında şöyle derin bir fark vardır: Mensuhtur diyenler, anlamları uzlaştırılamayacak başka bir ayetin onun yerini aldığını söylerler. Tarihselciler ise önceki ayeti kendi içtihatlarıyla hükümsüz kılarlar.

Hâsılı müslümanların sonradan elde ettikleri bu güçlülük halinin hep böyle kalacağı varsayılmış olmalıdır ki, mesele nesihle halledildi. Çünkü o günlerin tekrar geri gelebileceği, müslümanların tekrar zayıf ve mağdur olabilecekleri muhtemelen hayal bile edilmemişti. Oysa bugün dünyada başlangıçtaki o mağlubiyet ve hakaret günlerini yaşayan pek çok İslam toplumu ya da azınlığı var. O halde böyle ayetlere mensuh diye bakmak yerine, hükmünün o günkü şartlara ait olduğunu ve aynı şartların yaşanması halinde tekrar aynı hükmün avdet edeceğini söylemek daha isabetli olur. Tarihselciler de buna kendilerini destekleyen bir örnek olarak bakabilirler. Oysa bunun tarihselcilikle de alakası yoktur. Hükümlerin şartlara göre düşünülmesinden ibarettir. Müfessirleri de meseleyi nesihle anlatmaya götüren sebep, ayeti nüzul sebebiyle sınırlı olarak anlamaları olabilir. Oysa o özel sebepleri hesaba katmadığımızda ayetten şöyle genel bir anlam çıkabilir:

Müminler ahirete iman etmeyenleri cezalandırmaya kalkmasınlar, onlar bu suçun cezasını bilemezler. Onu ancak Allah bilir ve zamanı geldiğinde de verir. Ya da zayıf oldukları anlarında ihkak-ı hakta bulunmasınlar. Görüldüğü gibi bunlar her zaman geçerli hükümlerdir. O halde burada nesih olmadığı gibi, tarihselciliğe sığınmayı gerektirecek bir durum da yoktur. Aksine bu yorumu yapanları böyle düşünmeye zorlayan şey, kendilerinin yaşadıkları tarihselliktir. Yani tarihsel olan ayet değil onu yorumlayanların yaşadıkları haldir.

Müminin muradı
Müminin muradı

Ben yaptım, ben yıktım, ben kazandım, ben bildim, ben buldum deme.

Ben kaybettim, ben yenildim, ben bittim, ben tükendim deme. Ben demek terk-i edebdir. İnsanoğluna verilen nihayetinde bir niyet, bir istektir.

Ama.

Her işin başı niyettir.

Her fert niyetinde muhtardır. O kadar.

Niyetsiz itaat olur belki ama, ibadet olmaz. İlim dahi böyledir. Alınmaz, verilir. Kendilerine ilim verilmiş olanlara ne mutlu. Ne mutlu ilmi ile amel edenlere. Gayret bizden tevfik Allah’tan diyenlere.

Onların kalplerine hikmet konulmuştur. Bu sebepledir ki âlim âbidden üstündür. Melekler, gökler ve yerde bulunanlar, hatta yuvasındaki karınca, sudaki balıklar insanlara hayır öğretenler için salavat getirir.

Peygamberler miras olarak ne dinar ne dirhem bıraktı. Onlardan geriye iman ağacı, ilim dalları ve meyve olarak ahlâk kaldı.

Elbette ki ilmin ahlâkı düzeltmek hususunda büyük önemi vardır. Ancak ahlâk ilimden çok bir irade ve ihtisas meselesidir.

İman için sadece bilgi yetmez. Ahlâk için de ilim yetmez. Eğer yeterli olsa idi hakkı bilen bir kişi yalan söylemezdi.

Gaflet, şehvet, öfke, haset, alışkanlık, ümit, ümitsizlik, gurur, tutku pek çok âlimim diyenleri yarı yolda bırakır.

Her kötülüğü bilgisizlikten bilenler, tahsili yüksek olanların şerriden şaşkınlığa düşer. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Âlimleri karşılayan beni karşılamış gibi olur. Onları ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibi olur. Onların meclisinde bulunan benim meclisimde bulunmuş olur. Benim meclisimde bulunan da sanki Rabbin meclisinde bulunmuş gibidir.”

Cenab-ı Hak ilmi âlimleri almakla ortadan kaldırır. Bu sebeple âlimin ölümü âlemin ölümü olur. O dem ayaklar baş olur cahiller fetva verir.

Dinin felaketine yol açan üç şey:

Günahkâr fakih, zalim devlet başkanı ve cahil müctehit.

Oysa gerçek âlimler peygamberlerin varisleridir.

Bunlar kimlerdir?

Allah’ın rahmetinden insanların ümidini kesmeyenler. Hakkın merhametini kısmayanlar.

İlmin ve âlimin hem fazileti hem musibeti görülebilir. Halbuki ilim amelden üstün kılındı.

İlmiyle amel etmeyen âlim, ilmin şerefini de, gayesini de seraba çevirir; hem kendi sapar, hem halkı saptırır.

Onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerine iman yazmış ve kendinden bir ruh ile desteklemiştir; onlar Allah’a, peygambere, ahırete inanmayanları dost edinmez.

Allah ve Resulü ile yarışa kalkanlar.

Onlar şeytanın taraftarıdır.

Bunlara uyan, onların safında yer alan küfrün en şiddetli olanını seçmiştir.

Dünyada zengin-mağrur-galip-üstün-varlıklı-bilgili-mutlu-mesut bir makam ve mevkide bulunuyor; çılgınlar gibi eğleniyor, göklere rengârenk fişekler atıyorlar ve “işte devlet de bizim, servet de bizim” diyorlarsa.

Bil ki şeytana hizmet ediyor, onun askeri oluyorlar.

Cehennemde yerleri hazır.

Müminin muradı ne dünyada huzur ve mutluluk, ne servet ne sevinçtir. Onun hedefi Allah rızasıdır.

Onlar, “Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz / Bu yol ki Hak yoludur durmak bilmeyiz yürürüz” diyenlerdir.

Hak’tan gelen ne varsa razıdırlar.

Lütfun da hoş, kahrın da hoş derler. İnsanları hak yola davet eden peygamberlere bakarlar. Bakarlar ve görürler ki peygamberlerin dünya hayatı öyle güllük gülistanlık olmamış, ekseri ızdırap ve mücadele ile geçirmiş ömrünü.

Müminin cenneti öte dünyadadır.

Müslüman bir elim yar koynunda öteki cennette olsun diyemez.

İlme ait ne varsa âlimin kazandığı, insanı hakka, hakikata götürmüyorsa makbul değildir.

Gazali’den tespitler
Gazali’den tespitler

Birkaç gün önce Karar’daAmerikalı İslam Tarihçisi Eric Ormbsy’nin ‘Gazali: İslam’ın Dirilişi’ adlı kitabının bir değerlendirmesini okudum. Orada Ormbsy Gazalî işi, “filozofların terminoloji ve argümanlarını benimseyip onlara derinlemesine hâkim olarak filozofları kendi silahlarıyla vurma noktasına kadar götürdü” diyordu. Yani Gazali felsefeyi de yine felsefe ile vurdu demek istiyordu.

Video: Gazali’den tespitler


O halde mutlak anlamda felsefeyi reddetmek mümkün değil. Felsefe bir düşünme eylemi ise onu reddetmeniz, düşünmeyi reddetmeniz anlamına gelir. Oysa Kuranıkerim’de düşünmenin farklı tonları ve boyutlarıyla ilgili olarak ondan faz kavramın bulunduğunu, bu durumun böyle farklı boyutlarıyla düşünmenin bizden istendiği anlamına geldiğini daha önce anlatmıştık. Ne var ki, felsefe dediğinizde de Kadim Yunan felsefesi ve onun devamını anlamınız şart değil. Önemli olan sağlıklı düşünmenin yollarını bulmak ve aklın fonksiyonlarını sonuna kadar, ama haddini aştırmadan kullanmaktır.

Alanımız olmasa bile düşünmenin muhatabı olan bir mümin olarak elbette bizim de bu konuda söyleyeceklerimiz vardır. Onları zaman zaman söylüyoruz, söyleyeceğiz. Ama bugün sözünü ettiğimiz kitabın hatırlatması ile son zamanlarda okumalarımda çok yer ayırdığım Gazali’den onun bazı özlü sözlerini vereceğim. Bunları onun İhya’sının belki, ona yakın değerdeki şerhinden, Mürteza ez-Zebîdî’nin ‘İthafü’s-sade’ adlı kitabından yapılan derlemeden derledim. Buyurun:

‘İlimlerin nurları insandan, nimetleri veren Allah’ın onları kıskanıp vermek istememesi sebebiyle engellenmez. Ama kalplerdeki kirlenme, bulanıklık ve kalbi başka şeylerin işgali söz konusu olursa engellenir. Çünkü kalpler kaplar gibidir, su ile dolu oldukları sürece onlara hava girmez. Allah’tan başkası tarafından doldurulan kalbe de O’nun azametinin bilgisi girmez’.

Gözün ve basiretin cilası zikirle hâsıl olur, buna da ancak takva ile korunanlar muvaffak olabilirler. O halde takva zikrin kapısı, zikir keşfin kapısı, keşif de en büyük zaferin kapısıdır’.

Zikrin hakikati kalbe, oranın ancak takva ile mamur edilmesinden ve kötü sıfatlardan arındırılmasından sonra yerleşebilir. Yoksa zikir insanın nefsiyle konuşmasından ibaret kalır, kalbe bir etkisi olmaz, şeytanı kovamaz. Tıpkı dua ettiğinde kabul şartları bulunmadığı için duanın kabul olmaması gibi, şeytanı kovamayan bir zikir de şartları yerine getirilmemiş zikirdir’.

Müminin kalbi ölmez, ilmi de ölümüyle silinmez, safiyeti bozulmaz. Hasan Basri ‘toprak imanın mahallini yiyemez’ sözü ile buna işaret eder’.

Ne zaman âlimlerin birbirinden uzaklaştıklarını, birbirlerini haset ettiklerini, birbirleriyle ünsiyet edemediklerini görürseniz onların ahiret hayatına bedel dünya hayatını satın aldıklarını anlayın. Böyle olunca da kaybedenler onlar olacaktır’.

Ahiret âlimlerini simalarından, sakinliklerinden, tevazu ve alçak gönüllüklerinden tanırsınız. Laf ebeliği, kahkaha hastalığı, konuşmasında ve hareketlerinde hiddetli olmalar ise şımarıklıktan ve gafletten ileri gelir. Bunlar da dünyanın kullarının özellikleridir’.

İnsanların ahmaklıkta en ileri olanları, kendi üstünlüğüne en güçlü bir itikatla inananlarıdır. İnsanların en akıllıları da en çok kendilerini suçlayanlardır’.

‘Ne zaman Allah hakkında suizan eden ve hep ayıp arayan birisini görürseniz onun kalbinin temiz olmadığını bilebilirsiniz. Çünkü mümin bütün mahlûkat hakkında selim bir kalbe sahiptir’.

Nefis bazen helallerden bile alıkonmazsa, haramlara tamah etmeye başlar’.

‘Bütünüyle saadet, kişinin nefsine sahip olmasıyla elde edilir. Şekavet de nefsinin ona sahip olmasıyla oluşur’.

(Saadet; dünyada da ahirette de mesud ve mutlu olma, bunu gerektirecek şekilde bir iman ve amelle yaşama demektir. Böyle olan insana saîd denir. Şekavet de bunun tam zıddıdır. Böyle olana da şakîy denir, çoğulu eşkıya’dır. Bu sebeple saîd ve şakîy, mümin ve kâfir anlamında da kullanılır. FB)

Kim nefsini Allah’ın celali ve azameti, yerin ve göklerin derin melekütü/derin arka planları konularında tefekkür etmeye alıştırırsa, bu onun için bütün nimetlerden daha lezzetli hale gelir. Böylece maddenin arka planındaki/meleküt âlemindeki acayiplikleri sürekli düşünür olmanın verdiği lezzet, cennetin meyvelerini, bahçelerini gözüyle görmüş olmaktan daha önemli olur. Böyle olanlar dünyada bu lezzeti tadarlarsa, bütün perdelerin kaldırılacağı ahirette yaşayacaklarını düşünebilirsiniz’.

Kul vefat ettiğinde onunla sadece şu üç haslet kalır: Kalbin dünya kirlerinden safiyeti, Allah’ı zikir ile olan ünsiyeti ve Allah sevgisi. Kalbin safiyeti ve duruluğu ancak dünya şehvetlerinden geri durmakla, ünsiyet ancak çok zikir etmekle, sevgi de ancak Allah’ı çok iyi tanımakla/marifetle elde edilir. Marifet de ancak tefekküre devamla hâsıl olur’.

(Şehvet bizde sadece cinsel arzu olarak bilinir, oysa şehvet iştiha kökünden gelerek her türlü arzuyu ifade eder. Mesela mide şehveti denir. FB).

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.