Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Misyonerliğe karşı hafızlık
Hayat
Misyonerliğe karşı hafızlık
164 milyonluk nüfusunun yüzde 85’ini Müslümanların oluşturduğu Bangladeş, misyonerlerin tehlikesi altında. İslami faaliyetlerin türlü engellemelere uğradığı ülkede, yetimlere Islamik AID Bangladesh kucak açmış. Hem İslami, hem de bilimsel eğitimin verildiği yetimhanelerde çocuklar asimile olmadan Müslümanca yetiştiriliyor.
Yeni Şafak
İrade eğitilebilir mi?
İrade eğitilebilir mi?

Evet, irade de eğitilebilir ahlak da. Böyle olmasaydı bizden ahlaklı olmamız, iradeli olmamız istenmezdi. İsteniyorsa demek ki, bunlar bizim değiştirebileceğimiz şeylerdir. Ancak bunların doğuştan tevarüs edilen yönlerinin olduğunu da bilmeliyiz. Bu da şu demektir; bizim ahlaklı ve iradeli olmamız nesiller boyu zürriyetimizi de etkiler. Biz sadece bizden ibaret değiliz. Bunu da hesaba katarak bu konuda daha kararlı olmalıyız.

Video: İrade eğitilebilir mi?


Niçin güçlü bir iradeye sahip olmalıyım?

Önce bu sorunun cevabını düşünmeliyiz. İradeli olmanın kendi hayatımızdaki kazanımlarını aklımıza getirmeliyiz. Onurlu bir insan olarak yaşama, namerde muhtaç olmama, aksine başkalarına da yardım edebilme, temiz, sağlıklı ve güçlü olma, Çoluk çocuğumuzun, anne babamızın onurlu ve rahat yaşamalarının da bizim hayatımıza bağlı olduğunu bilme ve sonuçta günahları olabildiğince az, sevapları olabildiğince çok bir kul olarak emanetimizi teslim etme, arkadan beddua değil dua alma, kalanlara sıkıntı değil imkân bırakma, böylece bütün hayatımızı ibadete dönüştürmek için iradeli olmak zorundayız. Düşünme, akla getirme ve tefekkür etme birer insan eylemidir. Biz başka varlıklardan ancak bu eylemleri gerçekleştirerek ayrılabiliriz.

İrade eğitiminin bu adımında en çok yararlanmamız gereken melekemiz aklımızdır. Aklın karşısında nefsin duyguları vardır. Ne kadar nefsimizin, biyolojik ve hayvani istek ve arzularımızın, yani şehvetimizin esiri olursak akıllı düşünmekten o kadar uzaklaşırız. Şehvet sadece cinsel arzu demek değildir. Yemeye içmeye, gezip dolaşmaya, görmeye duyulan arzular da şehvet diye isimlenir. Bütün bu arzuların ve şehvetlerin akıl terazisi ile dengelenmeyenleri bizi gayemizden uzaklaştırır, önce hayvanlık derecesine, sonra da daha aşağısına, esfel-i safiline düşürür. Hayvanlar oraya kadar düşmezler, çünkü onların aklı yoktur ve onlar sadece tabiatlarının gereğini yaparlar. Hayatları dünya hayatından ibarettir. Ölünce toprak olup giderler. Akıllı olmada kör taklitten kurtulma da etkilidir. Nice dindar gençler, bilgi eksikliğinin de etkisiyle, daha dindar olayım derken birilerine körü körüne takılıp giderler. Oysa Resulüllah’tan başka yaptıkları ve söyledikleri sorgulanmayacak kimse yoktur. Hiç kimse için, o söylüyorsa doğrudur peşin kabulünü benimseyemeyiz. Bu uzun bir konudur, ayrıca yazmalıyız.

Bununla birlikte örnek ihtiyacı önemli bir ihtiyaçtır. Üzüm üzüme baka baka kararır. Körle yatan şaşı kalkar, Kıratın yanında duran ya huyundan ya tüyünden. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Anasına bak kızını al gibi deyişler hep yüz yılların tecrübesi olan hikmetlerdir. Bugün gençliğin en başta gelen problemi örnek problemidir. İnsanın bilgi edinme yollarından biri, hatta önemli biri, sevdiği insan gibi olmaya çalışmadır. Taklidi hepten yok edemeyiz, ancak kör taklit olmasını aklımızla ve sağlam bilgimizle önleyebiliriz.

Şu anda sadece gençlerin değil, hemen hepimizin sorunlarımızdan biri sanal dünyada yaşıyor olmamızdır. Sanallık adeta yeni bir varlık alanı olarak bizi kuşattı. Gençlerin örnekleri de yakından görüp temas edemedikleri, hayatlarının kamera arkasını bilemedikleri sanal kahramanlardır. Artistler, ‘yıldızlar’, futbolcular, mankenler ve benzerleri. Oysa bunların özel hayatlarında insanı tiksindirecek ve kusturacak kadar pislikler olabilir. O halde örneğimiz, her haliyle nezih insanlar olmalıdır. Bu örneklerin başında örneklerin örneği olan Resulüllah Efendimiz (sa) gelir. Onu tanımayanlar bunun ne anlama geldiğini anlayamazlar. Dünyada Resulüllah kadar hayatının her safhası, en ince detaylarına kadar bilinen ve hiçbir eyleminde utanılacak bir şey bulunmayan bir başka insan yoktur. Onun için Kuranıkerim ona ‘üsve-i hasene’, uyulası en güzel örnek demiştir. Onun için ‘Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız ona uyun, onun gibi olun’ buyuran bizzat Allah’tır.

Resulüllah Efendimiz her bakımdan örnektir, kâmil örnektir. Onun dışında öncelikle onun arkadaşları/ashabı, sonra ta günümüze kadar güzellikte onları izleyenler bir ya da birden çok yönleriyle örnektirler. Ama ondan başka her bakımdan örnek olan birisi olamaz. İnsan-ı kâmil sadece odur. Bu sebeple âlimleri, mürşitleri, kahramanları örnek alırken hep onunla tamamlanacak bir eksikliklerinin de bulunabileceğini hesaba katmalıyız. Ama canlı örneklere de ihtiyacımız her zaman vardır. Onun için örnek insanlar bulmalıyız, örnek arkadaşlar edinmeliyiz, tarihteki örnek insanların hayatlarını okumalıyız ve kendimiz de örnek olmaya çalışmalıyız. Keşke okullarda ‘örnek şahsiyetler’ diye bir ders bulunsa.

Ve bütün bunlar genç olmayanların da ihtiyacıdır.

Bir “Ezik Müslüman” olarak, İslamcı arkadaşlara ayna tutsam suret olarak ne görürler acaba
Bir “Ezik Müslüman” olarak, İslamcı arkadaşlara ayna tutsam suret olarak ne görürler acaba

“Atatürk ilah değildir tamam da...” başlıklı yazımla ilgili onlarca mesaj, mail aldım. Bunların epeyce bir kısmı sağ olsunlar, “tebrik ve teşekkür” şeklindeydi.

Video: Bir “Ezik Müslüman” olarak, İslamcı arkadaşlara ayna tutsam suret olarak ne görürler acaba


Bazıları da var ki küfür, hakaret dolu mesajlardı.

En histeriklerinin içeriğiyse, “kafir”, “putperest” gibi yakıştırmalarla dolu.

İşin ilginç olanı sosyal medya üzerinden bu tür mesajları gönderenlerin sahte isimler yabancı isimler olması.

Mesela bir tanesi, kendisine ünlü bir dizinin baş kahramanının fotoğrafını seçmiş. Pagan Vikinglerin kahramanı Ragnar Lothbrok!

O kahraman ki ne ehli kitap tanımıştır ne Müslüman!

Dizideki bir bölümde Endülüs’te camide namaz kılarlarken Müslümanları katletmiş, bir başka bölümde kilisede ayin yaparken Hıristiyanları!

İşte o pagan savaşçıyı kendisine rol model seçmiş bir aklı evvel bizim “imanımızı” sorgulamaya kalkmış. “Budist” yakıştırmasını uygun görmüş!

Bu tür örnekler çok.

Anlaşılan o ki, epeyce birilerini rahatsız etmişiz. Bir oyunu bozmuşuz, hamdolsun.

SOSYAL MEDYADAKİ SAHTE HESAPLAR AYNI MERKEZDEN YÖNETİLİYOR

“Atatürk ilah değildir tamam da...” başlıklı yazımız maksadına ulaşmış. Bundan sonrası ne gam.

Bu sosyal medyadaki sahte hesapların kimlere uzandığını biliyoruz. Ne yapmak istediklerini de biliyoruz.

Zira, bu memlekette iç barış olmazsa nelerin olabileceğini de biliyoruz.

Ve biz Cumhuriyet Mitingleri ile denenen, 2013’ün Mayıs ayında başlayan Gezi provokasyonunda denenen, bütün bu unsurlara ayrılıkçı terör örgütü PKK’yı da eklemlendirerek denenen iç çatışmayı derinleştirme operasyonlarını biliyoruz.

Nihayet 15 temmuz 2016’daki darbe ve iç işgal girişimiyle, “otorite boşluğu oluşturularak” toplumsal kesimlerin ve elinde silah bulunduranların birbirine karşı kazananı olmayan bir iç savaşa itilmek istendiğini biliyoruz.

Bütün bu bildiklerimizin sonucunda, bir gerçek kalıyor geriye.

Türk milletinin her bir ferdi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekliyle barışarak yoluna devam etmesinden başkaca bir seçenek yoktur. İç çatışmanın panzehiri budur.

Hiç olmazsa asgari özen, asgari saygı!

Hiç sevmesen de, hiç onaylamasan da hiç savunmasan da... Hiç olmazsa hassasiyetleri kaşımamak adına..!

Dindarı, muhafazakarı ile laik, sekülerleri ancak böyle bir arada tutabileceğimize inanıyorum.

BANA EZİK DİYEN ARKADAŞLAR SİZ DEĞİL MİYDİNİZ CHP İLE KOALİSYONU SAVUNANLAR?

Lafı nereye getireceğim? Bütün bu anlattıklarımı bir şeyi anlamadığımı anlatmak için girizgah yaptım.

Bazı “İslamcı dostlarıımız”ın geçen hafta yaşanan olaylardan sonra bana ve benim gibi düşünen bazı arkadaşlarımıza “Ezik Müslümanlar” demesi ne garipti!

Tanıdığım, birlikte yıllarca yol yürüdüğüm ama sonrasında çoğunun “siyasal tercihleri” nedeniyle şimdilik rezerv koyduğum arkadaşlar bana “ezik” demiş!

Güleceğim bu ithama ama..., Neyse!

Bu arkadaşlarımızın önemli bir kısmı, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra,“Toplumda birikmiş büyük bir enerji var. Dışarıda da Türkiye karşıtlığı (aslında kast ettikleri Erdoğan karşıtlığı) var. Hem içerideki hem dışarıdaki gazı almak için tek çare var Büyük Koalisyon. Yani CHP ve Ak Parti’nin kuracağı koalisyon” diye yazılar yazdılar. Televizyon ekranlarından, 7 Haziran’dan sonra “Sakın seçimleri yenileme cihetine gitmeyin, sonuç değişmeyecek. Tek seçeneğiniz koalisyondur” dediler.

Hatta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Görevi CHP lideri Kılıçdaroğlu’na da ver” bile dediler!

Yani, Kemalizm’in temsilcisi CHP’nin hükümet ortağı olmasını savundular.

Yine bu ardaşların bir kısmı 24 Haziran seçimlerine gidilirken, kendisinin seçilmesinin önüne geçmek için 367 garabetini bile uyduranlarla kolkola girmesi için 11’inci Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ü “Ortak adaylığa” ikna etmeye çalıştılar.

Yine CHP ve HDP ile zımni itifakı onayladılar.

“Bilge lider” diye pazarladıkları Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun Fatih Camii avlusunda 15 Temmuz Şehidi’nin tesettürlü eşine hakaret etmesine bir cümle söyleyemediler.

Yani ki ne kadar “çatışma alanı varsa” oraları kaşıyanlar, Erdoğan’ı kim düşürebilecekse, ya da ona kim zarar verebilecekse onlarla düşüp kalktılar!

O arkadaşların bir çoğunun “gizli ajanda”ları olduğunu dilimiz döndüğünce, kalemimiz yazdığınca dile getirdiğimiz için midir bilinmez ama bugün “Cumhuriyet projesi tutmuştur” dedim diye, “10 Kasım’daki anma töreni sırasında tören alanında ‘Bu bir kıyamdır’ diye bağıran üniversiteli kızı eleştirdim diye bana “ezik” demişler!

Oysa o arkadaşların bir kısmı henüz kısa pantalonlu bile değilken... Bir kısmı da çok iyi biliyor ki, 1987 yılındaki başörtüsüne özgürlük için 36 gün boyunca Ankara Abdiipekçi Parkı’nda açlık grevinde oturan bizdik.

Sokaklarda sırtımızda polis çopu kırılan bizdik.

Yine o arkadaşlar çok iyi biliyorlar ki, sırf başörtülü kızlar sınavlara girebilsin diye, sınav salonunun kapısında beklediğimiz için üniversiteyi yıllar bonra bitirebildiğimizi.

Neyse, bana ezik diyen arkadaşların bir kısmı da var ki “Ak Parti iktidarlarının” onlara sağladığı imkanlar sayesinde bir elleri yağda bir elleri balda konfor içindeyken “biraz kenara çekilin” dendiği için bugün öfke kusuyorlar.

Bitiriyorum.

Türkiye’de çok kolay kıpırdayan, kırılan fay hatlarımız var. Bu fay hatlarını kaşımak hiç birimizin faydasına değil.

Ama ne hikmetse bugünlerde “İslamcı” ardaşların bir kısm Mustafa Kemal üzerinden, Aleviler üzerinden, Kürtler üzerinden yeniden o fayları kaşımayı kendilerine görev bilmişler.

Bir ezik olarak siz “kudretli” arkadaşlara hatırlatmak istedim. O kadar!

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Müslüman’san Türk’sün,  yoksa mankurtsun!
Müslüman’san Türk’sün, yoksa mankurtsun!

Hedef saptırıyorlar: Mesele “Türk kimliği” filan değil!

Asıl mesele, her zaman yapılageldiği gibi Kemalizm kullanılarak laikçi vesayet rejiminin hortlatılmasıdır. Toplumun ideolojik fay hatlarını patlatacak tehlikeli bir girişimdir bu!

Video: Müslüman’san Türk’sün, yoksa mankurtsun!

Hedef, Türk kimliğinin İslâm’ın önüne geçirilmesi, İslâmî duyarlıkların aşındırılması, zamanla yok edilmesidir: İslâm’sız Türk kimliği icat etme projesi devrede. Bunun bizi götüreceği nihâî nokta, Türkiye’nin parçalanmasına müsait bir zemin hazırlanmasıdır. Oysa dünya âlem de biliyor ki, bu toplumu ayakta tutan, birbiriyle boğuşmasını önleyen tek kalkanımız, İslâm’dır.

*

Burada bir noktanın altını bir kez daha çiziyorum: Türkiye’nin beka mücadelesi verdiği, bu nedenle de ideolojik fay hatlarını patlatarak toplumda yapay ama tehlikeli sonuçlar doğuracak gerilimler oluşturmaktan bütün kesimlerin özenle kaçınması gerektiği bir zaman diliminde Kemalizm meselesini gündeme almak ve tartışmak istemiyorum.

Oysa “Öğrenci Andı”nın özü, laik, pozitivist, İslâm’sız bir Türk kimliği icadıdır.

Danıştay’ın basiretsiz “Öğrenci Andı” kararı, bu konuyu ülkenin gündemine düşürdü: Toplumda fitne ateşini körükleyecek bombanın pimini çekti!

Danıştay’ın sözkonusu kararını verenler, “Öğrenci Andı”nın asıl meselesinin, Müslüman bir Türk kimliği değil, aksine, Kemalizm kullanılarak laik bir kimlik icat etmek olduğunu, İslâmsızlaştırılmış mankurtlaştırıcı laik bir kimliği “Türk kimliği” diye çocuklarımızın zihnine Jakoben yöntemlerle zorla kazımak olduğunu çok iyi biliyor olmalılar.

Bilmiyorlarsa, onların mankurtlaşmış olduklarına hükmedebiliriz.

Türkiye’de, laikçiliğe dönüşen laiklik projesi, toplumu İslâm’dan, İslâm’la gerçekleştirildiğimiz medeniyet iddialarımızdan ve bu toplumun tarih yapmasını mümkün kılan Müslüman ruhköklerinden uzaklaştırmak şeklinde uygulanmıştır.

Bu anlamda laiklik projesi, bu toplumun boynuna geçirilmiş bir pranga işlevi gördü: Batılı emperyalistlerin sömürgeleştiremedikleri bu toprakların insanını, bu toprakların bir takım insanlarının marifetleriyle zihnen sömürgeleştirdi: Toplumun tarih bilincini linç etti, medeniyet iddiasını ve yaklaşık bin yıl dünya tarihini yapmamızı mümkün kılan muazzam medeniyet tecrübemizin temelini oluşturan ruhköklerini yok etti.

Laiklik projesini fütursuzca uygulayanlar, temelde bu ülkede ipleri ele geçiren, büyük ölçüde “devşirmeler”den oluşan, Batılıların çıkarlarını korumaktan başka bir iş yapmayan, bu ülkenin ruhkökleriyle hiçbir ilişkisi olmayan güç ve çıkar odaklarıdır.

Bu güç ve çıkar odakları, çeşitli dönemlerde “irtica paranoyası” üreterek bu toplumun ruhköklerini kurutacak tehlikeli hedefler belirlediler, güçlerini ve çıkarlarını korumak için Kemalizmi tepe tepe kullanmaktan çekinmediler.

Samîmî Kemalistler, seküler insanlar birilerinin kendi güçlerini ve çıkarlarını korumak için Kemalizm üzerinden laikliği tepe tepe kullandıklarını görebildiler mi, görebiliyorlar mı, kuşkuluyum doğrusu.

Bu toplum, Müslüman bir toplum.

Bu toplum, ancak Müslüman olduktan sonra dünya tarihini yaptı, insanlık tarihinin tarihin akışını değiştirdi.

Yine bu toplum, bu ülkenin birliğini, dirliğini ve kardeşliğini dinamitleme girişimlerini toplumun en geniş, en kapsamlı, en kuşatıcı ve en kucaklayıcı üst kimliği olan Müslüman kimliği nedeniyle püskürtmeyi başardı.

Dünya tarihini yapmasını da, varlığını ve kimliğini korumasını da temelde Müslümanlığa borçlu olan bu toplumun “öğrenci andı”nda neden İslâmî duyarlıklar, tarih bilinci ve medeniyet ruhu yoktur acaba?

Aksine neden İslâmî duyarlıklarını, tarih bilincini ve medeniyet ruhunu yok sayan bir dil, pozitivist, laik bir kimlik hâkimdir “öğrenci andı”na?

Önceki yazıda da dikkat çekmiştim: Osmanlı’nın çökertilmesinden itibaren Anadolu kıtası’na sığınan ve Osmanlı medeniyetinin bakiyesi onlarca etnik azınlığı, bu ülke, yalnızca Müslüman üst kimliği üzerinden bir arada tutmayı ve yaşatmayı başardı. Eğer İslâmî kimliğimiz aşınır da, laik etnik kimlikler kaşınırsa, bu ülke paramparça olur. Bunu görelim artık.

Özetle... Ruhu çalınmış bir Türk kimliği icat edilmeye çalışılıyor bu ülkede!

Türk kimliğinin ruhu İslâm’dır.

İslâm’dan kopartılan bir Türk kimliği, Haçlılardan itibaren başarılamayan bir yıkımın tohumlarını ekmekle sonuçlanacaktır: Kendi kendine intihar eden bir toplum olarak tarihe gömecektir bu toplumu -Allah muhafaza!

Yakıcı soru şu burada: İstiklal Marşı’mızın ruhu da, İstiklal Marşı’mızdaki Türk kimliğinin ruhu da İslâm’dır ama “Öğrenci Andı” neden bu ruhtan yoksundur ve Türk kimliği İslâmî ruhundan arındırılmıştır, pozitivist, laik bir niteliğe büründürülmüştür acaba?

Türk kimliğini İslâmî ruhundan, ruhköklerinden arındıran bir andı, Müslüman bir toplumun çocuklarının zihnine zorla kazımak intihar değil de, nedir?

Batılıların yüzyıllardır yapamadıklarını, bizim kendi ellerimizle yapma aymazlığına soyunmamızdır bu!

Tek kelimeyle, mankurtlaşmaktır!

İlmihâlsiz Müslümanlık, çıkmaz sokaktır!
İlmihâlsiz Müslümanlık, çıkmaz sokaktır!

İlmihâl’i küçümseyen tipler türedi. Nevzuhûr tipler bunlar.

Video: İlmihâlsiz Müslümanlık, çıkmaz sokaktır!

Güya “yeni Taliban”larla, “hurafeler”le vesaireyle mücadele ettiklerini söyleyen, köksüz, köksüz oldukları için de neo-selefî yani selefsiz tipler!

İslâm’a nüfûz edemeyen hem de biraz da bu nedenle zihinleri çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşen, İslâm’ı protestanlaştırma projesinin bilinçli veya bilinçsiz ajentaları!

İlmihâl’i küçümsemek, İslâm’ı hem bilmemek hem de bilmediğini bilmemek demektir ama mangalda kül bırakmayacak kadar da televizyonlarda cirit atarak bol keseden atıp tutmaktan çekinmemek!

İlmihâl’i küçümseyen bir kişinin samimiyetinden kesinlikle şüphe edilir. Bu, bu kadar nettir.

İlmihâl, adı üstünde, hâl ilmidir: İslâm’ın inanç ve hayat ilkelerinin bir bütün hâlinde özetlendiği ve örneklendiği Müslümanca duyma, düşünme, bakma ve yaşama rehberidir.

İlmihâl, bir Müslümanın yol haritasıdır, Müslümanca yaşama pusulasıdır.

İlmihâl kitapları, bütün ilimlerin bir araya getirilerek bütüncül bir İslâmî perspektifin inşa edildiği eşsiz metinlerdir.

İlmihâl kitaplarımız üç sütundan oluşur: Akîde, fıkıh ve ahlâk.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (sav) “ben güzel âhlâkı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerîf, bir Müslümanın şahsında, hayatında, iç ve dış dünyasında İslâm’ı hayat hâline getirebilmesinin şifrelerini sunar bize aslında.

Bu ülkede, çağımızda Müslümanlar bu muazzam hadisin sunduğu muazzam şifrelerin ne yazık ki farkında bile değiller.

Bu hadis, hâl ilmi kitaplarının serlevhası olmayı hakedecek kadar hayatın her alanını, görünür görünmez bütün boyutlarını enlemesine ve boylamasına kuşatıcı bir pusuladır.

Hakikat medeniyetinin, adalet medeninin, kalp medeniyetinin, tefekkür medeniyetinin, kısacası ahlâk ve adalet medeniyetinin pusulasıdır.

Hadis’te “güzel ahlâk” diye soyut, her yana çekilebilecek, hatta “ruhsuz” diyebileceğimiz bir mânâyla anladığımız ifade “mekârime’l-ahlâk” diye geçer.

Yani Efendimiz (sav), “mekârime’l-ahlâk’ı tamamlamak üzere gönderildim” diye buyurur aslında.

Peki, “mekârime’l-ahlâk” nedir, öyleyse?

Mekârime’l-ahlâk, hakikat medeniyetinin yol haritasını sunan şifredir.

Rasûl-ü Ekrem, deriz, Efendimiz (sav) için, değil mi?

Yani Allâh’ın lûtfuyla “en yüce kerem sâhibi insan” demektir bu.

Kerem sahibi olmakla, rahmet elçisi olmak arasındaki kopmaz irtibatı not edin buraya ilk önce.

İkincisi, “güzel ahlâk” dediğimiz ya da içini boşaltarak öyle aktardığımız “şey”, Peygamberimiz’in (sav) şahsında ve 23 yıllık vahiy sürecinde Kur’ân’ı adım adım hayata aktarma, oradan bir dünya, bir medeniyet inşa etme sürecidir.

“Mekârime’l-ahlâk” bir süreçtir; hakikatin 23 yılda bir medeniyet inşa etme sürecidir.

İşte meselenin hâl ilmi açısından püf noktası dediğim yer burası.

Müslümanların medeniyetten anlamaları gereken şey, Sünnet-i Seniyye’de ete kemiğe bürünen, ruh kazanan ve bütün varlığa hayat sunan Rahmet elçisinin “Yaşayan Kur’ân” olması keyfiyetidir.

Özlü bir dille ifade etmek gerekirse, Mekke + Medine = Medeniyet’tir.

Bu, aslında, Mekke + Medine = Sünnet-i Seniyye demektir; yani İslâm’ın münhasıran Efendimiz’in hayatında, daha genelde de 23 yıllık bir süreçte zamana ve mekâna nasıl aktarıldığının ortaya konması, Efendimiz’den sonra da nasıl aktarılması gerektiğinin formülünün sunulmasıdır.

Sözkonusu hadisi, kısaca özetlediğim bu medeniyet tasavvuru formülü üzerinden en güzel şekilde hâl ilmi kitaplarında ifadesini bulduğunu söyleyeceğim.

Şunu demek istiyorum: Yazının başında ne demiştik: İlmihâl kitaplarımız üç sütundan oluşur, demiştik: Akîde, fıkıh ve ahlâk.

Şimdi sıkı durun.

Bizzat 23 yıllık süreçte oluşan, yaşayan Kur’ân’ı oluşturan ve bize hakikat medeniyetinin yol haritasını sunan Sünnet-i Seniyye, ilmihâl kitaplarımızın da ana çatısını oluşturur.

Şöyle ki: Mekke sürecinde akîde sütunu muhkem bir şekilde dikildi; hakikat, emaneti üstlendiğinin şuuruna eren kişinin şahsında, hayatında, dünyasında hayat buldu.

Medine sürecinde, akîde sütunu, fıkıh’la sadece mümin kişide değil aynı zamanda bütün müminler topluluğunda hayat oldu, hayatın kendisi oldu.

Mekke ve Medine süreçlerinin hasılası olan Medeniyet sürecinde ise dikey ekseni oluşturan akîde ile yatay ekseni oluşturan fıkhın inşa ettiği bu dinamik süreç, ahlâk’la bütün insanlığa ve varlığa hayat sundu.

İslâm’ın her dem diri, her dem diriltici hayat sunan hakikat ilkelerinin akîde, fıkıh ve ahlâk sütunları üzerinden hayat bulması, hayat olması ve hayat sunması tam da hâl ilmi kitaplarımızın İslâm’ın başlangıcından bu yana yaptığı muazzam iştir.

O yüzden ilmihâli küçümsemek, İslâm’ın hayat bulmasının, hayat olmasının ve hayat sunmasının dinamiklerinin dinatlenmesinden, dolayısıyla tam bir çıkmaz sokağa sürüklenmekten başka bir şeyle sonuçlanmaz.

Vesselâm.

Ev sahibinin hiç mi suçu yok?
Ev sahibinin hiç mi suçu yok?

İnsan, “vazgeçilmezi”nin adını yanlış koyduğu anda kaybettiği sadece “vazgeçilmezim” zannettiği şey olmuyor. Asıl vazgeçmemesi gereken şeyi, ondan vazgeçmemekle elde edeceklerini, ondan vazgeçmiş olmakla kaybettiklerini hesaba katar, buna bir de yanlış şeyi vazgeçilmezim zannetmekle -kendisi başta olmak üzere- yitirdiklerini eklersek, kaybın haddini bilmek de hesabını yapmak da imkânsızlaşıyor.

Video: Ev sahibinin hiç mi suçu yok?


İnsanla vazgeçilmezi arasında enteresan bir rabıta var. Vazgeçilmezimiz derken onsuz olamayacağımıza vehmettiğimiz her bir şeyden bahsediyorum. Bu şey’leri insanların genelini göz önüne alarak sağlık, zenginlik, makam, sevgili vs. diye niteleyebilir yahut Müslüman bir insandan yola çıkarak Allah, iman ve ubudiyeti bu diğer şeylerin önüne koyarak sıralayabilirsiniz. Her iki durumda da önceliği net belirleyerek sıralama yapmaya ihtiyacınız var. Aksi takdirde yazının başında ifade etmeye çalıştığım kendinizi yitirmeye kadar uzayabilecek bir kayıplar silsilesinin kapısını aralar ve sonunda bizzat kaybolursunuz. Şöyle ki, önceliğini zenginlik olarak belirleyen bir insan, sağlığını ihmal ettiği takdirde biriktirdiğinin hayrını dünyada göremeyeceği gibi bu zenginliğin Allah tarafından belirlenen şartlarına riayet etmemesi durumunda mal ve mülkü ahirette de kendisine büyük bir yük olacaktır. Önceliğini Allah rızası olarak belirleyen bir Müslümanın zenginliği ise dünyada kendisine nimet olacağı gibi, şartlarına riayet edişi sebebiyle aynı zamanda bir ahiret azığına dönüşecektir. Vazgeçilmezini zenginlik olarak tespit eden kişi fakir olduğu takdirde dünyasını kendisine zindan edecekken Allah rızası olarak belirleyen Müslüman, aynı fakirliği peygamberî bir muştu gibi bağrına basacaktır. Birinin uğrunda kaybedilen sağlık ziyanken, diğerinin hatırına verilen can azizdir. “Galiptir bu yolda mağlup” fehvasını ve içerdiği hikmetin seküler ve rasyonel kafalarda neden karşılık bulamadığını bir de buradan okumakta fayda var.

Evet, insanla vazgeçilmezi arasında enteresan bir irtibat var. Vazgeçemeyen kişi ekseriyetle vazgeçemediği şey yüzünden kaybederken, bazen de vazgeçemeyen kişi vazgeçemediği şeyin kendisini kaybetmesine sebep olabiliyor. Onsuz yaşayamayacağınızı her halinizle kendisine hissettirdiğiniz sevgiliye, size istediği kadar cevr ve cefa edebilme hakkını vermiş olmaz mısınız? Dahası, “Sevgiliden gelen de sevgilidir” ölçüsünce bu cevr ve cefa da bir yerden sonra sizin vazgeçilmezlerinizden birisi haline gelmez mi? Ötesi aşkı besleyen iki şeyden birisi aşığın niyazı, diğeri maşuğun nazı ise ve nazın bittiği yerde niyazın da biteceğini varsayarsak, sevgilinin eza ve cefa etmiyor oluşu âşık için eza ve cefanın ta kendisi haline gelmez mi? Hakiki aşkta maşuku vazgeçilmez bilmek de ondan gelen çileyi sevgili gibi bağra basmak da kuşkusuz güzeldir. Gel gör ki bütün vazgeçilmezlerimiz için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değil! Öyle vazgeçilmez zannettiğimiz şeyler var ki, bizim de vazgeçilmezimizin de kaybına sebep oluyor ve neticede o canım fehvayı “mağluptur bu yolda galip” şeklinde ifade etmek durumunda kalıyoruz ve bu defa arifler gönlünde ahvalimiz karşılık bulamıyor. Üstelik böylesi durumlarda istesek de istemesek de bir tercih yapmamız gerekiyor.

Başarmayı vazgeçilmez gören ve başarmaya ramak kala rakibine iftira etmeden başaramayacağını fark eden bir Müslüman düşünelim; başarmakla dininin bir yasağını çiğnemek arasında tercih yapmak zorunda kalacaktır. Önceliği başarmaksa iftira atıp hedefine ulaşacak ve aslında kaybedecek; yok eğer önceliği dini ise yasağı çiğnemeyerek kaybedecek ve fakat aslında kazanacaktır. İşte tam bu noktada söz konusu kişinin nefsi, şeytanın da yardımıyla yan yollara saparak kendince cevaz aramaya başlayacaktır. En basiti; “Bir yasağı çiğneyeceğim belki fakat o koltuğa oturduğumda binlerce Müslümana faydam dokunacak.” Güzele ulaşmak için çirkin yolları mubah görmenin, doğruya hizmet diye eğri yollara sapmanın nihayetinde nasıl bir fecaate sebep olduğunu görebilmek için çok zeki olmaya da çok eskiye gitmeye de gerek yok, bknz: FETÖ.

Hâlbuki biz henüz nübüvvet devrinin ilk yıllarında davasından vazgeçmesi şartı ile kendisine mal mülk, evlilikler vesilesi ile nüfuz ve nihayet “Mekke’nin reisliği” yani iktidar teklif edilen ve bu teklifi; “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz yine de davamdan dönmem” katiyetiyle elinin tersi ile iten bir peygamberin ümmetiyiz. “Küçücük” bir takiyye ile bu teklifi kabul ediverse, ele geçireceği güç ve kudret ile amacına çok daha hızlı ve kolay ulaşabilecekken reddedişiyle açlığı, çileyi, işkenceyi, yurdundan tehciri, savaşları göze alan bir peygamberin ümmetiyiz. Onun ardı sıra giden güzide ashabının muhasara ettikleri kale tam da düşmek üzereyken namaz vaktinin geçeceği endişesi içindeki komutanları tarafından namaza davet edilişlerini, kale düştü düşecek, namazı kazaya bıraksak olmaz mı diye mukabele edişleri üzerine komutanlarının “Biz kaleyi almakla değil namazı kılmakla emrolunduk!” deyişini hatırlayınız lütfen.

İnsan uzun zaman isteyip elde edemediği şeyin hem harisi hem de esiri olur. Elde edemeyişle çektiği sıkıntıların o şeyi elde ediverişiyle bertaraf olduğunu görünce de, evvelde esiri ve harisi olduğu şeyi bu kez vazgeçilmez diye tanımlamaya başlar. Diliyle ifade etse de etmese de aklında ve kalbinde bu büyük yanılgı vardır. O vazgeçilmez uğrunda şahsiyetinden, duruşundan, Müslümanlığından tavizler vermekle başlayan yalpalama ve yamulma süreci, o şeyin ne için vazgeçilmez olduğunu meşrulaştırma adına bahaneler üretmekte hiç mi hiç zorlanmayacaktır. Vazgeçilmez diye tanımladığımız sebep bir kişiyi değil birçok insanı aynı anda ilgilendiriyorsa yalpalama ve kıvırmanın vazgeçilmeze temas eden insan adedince bahanesinin ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır. Birisi daha zengin olmuştur mesela ve fakir fukaraya yardım etmektedir artık, öbürünün ten rengi kendisine yıllarca zulmedenlerinki kadar ağarmaya başlamış ve kadim zenciliğinden kurtulmuştur, berikinin çocuğu istediği okulda istediği gibi okumaya imkân bulmuştur, diğeri dinine hizmet edebileceği mecraların nihayet bu suretle sahibi olmuştur. O halde kendilerine bütün bu imkânların verilmesine sebep olan kişi yahut kurum o insanların artık vazgeçilmezidir, vesile hedefe dönmüş, hedef vazgeçilmez haline gelmiştir bir kere. Bu uğurda kişi yahut müessesenin yanlışlarını görmezden gelmeye, hatalarını hikmet kılıflı bahanelere belemeye, vazgeçilmez uğrunda her geçen gün biraz daha kendisinden bir başkasına dönüşmeye ve bu arada “vazgeçilmezi”ni de, bu gizli menfaat ilişkisiyle olması gerekenin tam aksine dönüştürmeye, “vazgeçemeyenler zümresi” mecburdur ve kendilerine bunun karşılığında reva görülen muameleye de sonuna kadar müstahaktır.

Diyeceğim o ki aziz dost, sözün tamamı ahmağa söylenir ve insan vazgeçilmezinin adının yanlış koyduğu anda kaybettiği, ilkin “vazgeçilmezim” zannettiği şey olur, vesselam.

Müslümanları bölme planı
Gündem
Müslümanları bölme planı
Berlin, önümüzdeki ay gerçekleşecek İslam Konferansı ile İslam'ı kontrol altına almayı hedefliyor. Ülkedeki Müslümanlar üzerinde başta Türkiye diğer ülkelerin etkisini azaltmayı amaçlayan Almanya, bu amaçla paralel dernekler kurdu. Bu derneklerin bütçeleri de resmi olarak bakanlık tarafından ödenmeye başlandı.
Yeni Şafak
El öpmenin İslam’da yeri var mı?
Ramazan
El öpmenin İslam’da yeri var mı?
Bayram yaklaşıyor ve birçoğumuzun aklına bayram denildiğinde ilk gelen şey ‘El öpmek’ oluyor. Peki, el öpmenin İslam’da yeri var mı?
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.