Turancılık ve İslâmcılık
Turancılık ve İslâmcılık
Ziya Gökalp II. Meşrutiyet’in fikri ortamında Altın Destan, Kızıl Elma, Vatan ve Turan gibi şiirler yazar. Bu şiirlerle bir Turan muhayyilesi inşa eder. Bu muhayyilede Timuçin, Atilla, Cengiz gibi İslam öncesi savaşçı liderler öne çıkar. Yeni Türk Yurdu’nu imgeler. Bu yurdun Kıpçak, Uygur, Kalaç, Kaygur Türk soylarının Tanrı Dağı’nda kurultay yaparak birleşmesini ister.Türklerin İslam öncesi tarihi hayatıyla ilgili bilgiler, büyük ölçüde efsanelerle birleşir. Buradan mitoloji doğar. Mitolojiler,...
Coğrafyamıza ve ülkemize dair söyleyeceğimiz sözler olmalı
Coğrafyamıza ve ülkemize dair söyleyeceğimiz sözler olmalı
Amin Maalouf “Ölümcül Kimlikler” adlı kitapta İslam coğrafyasını anlamak için sömürgecilikle alakalı bilginin önemine işaret eder. Maalouf, İslam tarihiyle ilgili on ciltlik bir eser okumakla bugünün anlaşılamayacağını, sömürgecilikle alakalı otuz sayfalık bir makalenin İslam coğrafyası hakkında daha fazla şey söyleyeceğini anlatır. Bugün Kırgızistan’da yaşanan karmaşa Ölümcül Kimlikler’deki bu önemli tespiti hatırlatıyor. Bilindiği gibi Kırgızistan’daki karmaşa darbe girişiminin ya da o bölgede...
Dinin sürdürülebilir olması ne anlama gelir?
Dinin sürdürülebilir olması ne anlama gelir?
Birileri İslamcılık öldü mü, yaşıyor mu diye tartışadursunlar. Biz İslam’ın yaşaması ve hayatın her kademesine hâkim olması diye bir derdi olan ve bunun için çırpınan herkese, kelimeyi sevmesek de ‘İslamcı’ diyoruz ve böyle Müslümanların her zaman var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini biliyoruz. Bu yiğit erler yeterli sayıda ve kalitede olurlarsa Allah onların sebebiyle dini yaşanır ve sürdürülebilir kılar. Böyle olmazsa bizim gibi sıradan müslümanlar ağyara karşı zillet yaşamaya devam eder...
İslamcılığa yapılan neo-oryantalist eleştiri
İslamcılığa yapılan neo-oryantalist eleştiri

İslamcılık, Türkiye’nin en önemli fikriyatıdır. Çünkü coğrafyasına asırlarca yön vermiş, ihya etmiş ve ufuk kazandırmış İslam’dan ilham alarak çağı yorumlamaya çalışan bir akım. Batıcılıkla toplumun üzerine beton dökmeye çalışanlara karşı, Necip Fazıl Kısakürek ve Said-i Nursi gibi düşünür ve alimlerle en büyük meydan okumayı yapmıştır. İslam’ı modern zamanlarda da yaşatma mücadelesini vermiştir. İslam ilerlemeye engeldir, İslam bilimle çatışır, İslam geride kaldı gibi iftiralara karşı hayatı pahasına mücadele etmiştir. Tarihine, coğrafyasına, vatanına ve zamanına karşı mesuliyet içinde olmuştur. Müslüman toplumu batıcılığın çizmeleri altında ezip geçen kadro ve projelere karşı itirazda bulunmuştur.

Şimdi İslamcılık yeni iftiralarla sanık sandalyesine oturtuluyor. Yerli oryantalizmle yapılıyor bu. Yine batı epistemolojisi ve sosyal teorisiyle yargılanıyor. Elbette İslamcılık eleştirilir. İslamcılık da çeşitli zaaflara sahip. Bir takım tıkanıklıkları ve yanlışlıkları var. Özellikle Ortadoğu’nun ateşe atıldığı, emperyalizmin yeniden üzerimize çullandığı ve Türkiye’de iktidarda etkili olduğu bir dönemde ciddi sorunları bulunmakta. Hatta adına “soğuk savaş İslamcılık” diyerek ciddi manada eleştiren yazılar bu köşede yayınladım. Yeniden emperyal vizyona ve özgüvene sahip Osmanlı İslamcılık fikriyatıyla irtibat kurmalıyız diyorum. Buna da “İstanbul İslamcılığı” adını veriyorum.

Bugün Türkiye’de yüz yüze kaldığımız İslamcılık eleştirileri, eleştiriden öte ciddi manada haricilik ve oryantalizm kokuyor. Nitekim bu toplumun gerçekliğinden ve alt-üst toplumsal yapısından kopuk bir biçimde meseleye bakılıyor. Bu topluma yabancı bir bilinçle İslamcılık itham ve iftiralara uğruyor. Bu son kritiklerde kullanılan dil bunu ele veriyor. İslamcıların sohbet kültüründen yazılı kültüre geçemedikleri iddia ediliyor. Sohbet kültürü köysel ve geleneksel, yazılı kültür de şehirli olarak tanımlanıyor. Aslında sözlü kültür pür gelenek, yazılı kültürle pür modern kast ediliyor. Araştırmacı Ong’un sözlü ve yazılı kültür ayırımına dayalı teorisinden hareket ediliyor. Bu teoriden ben de zamanından çok yararlandım ama ciddi mahsurları var. Bir defa Kur’an, Hz. Muhammed’den itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bu dinin en temel kitabı İncil gibi sözlü değil, yazılıdır. İslam toplumları kütüphanelerle dolu şehirlere sahip. Yazılı kültür modern anlamda toplumda hâkim olmasa da, okumuş insanlarında yaygın. Sohbet büyük bir gelenek. Modernitenin terapilerden geçilmeyen iyileştirme yöntemi nedir? Peki ya dünya çapında kurulan lobiler ve kulüplerin toplantıları… Bir ilahiyatçının yaptığı gibi, sohbet kültürünü büyük sosyolog Weber’in adını anarak otoriterlikle birleştirmek büyük bir cehalet. Çünkü Weber, patrimonyal kavramını politik statüyü tanımlamak için kullanır. Dini aktörleri ise peygamberler ve ruhbanlar mukayesesiyle açıklar.

Cemaat ve mahalle bağlamını sadece İslamcılarla tanımlamak doğru değil. Bu ülkede bütün aydınlar bir cemaattir ve bir mahalleleri var. Hatta en katı cemaat ve mahalle modern laikçi cemaat ve mahalle aydınları. Hala PKK şiddetini terk eden tavırları alamıyorlar. Hala İslam’a karşı kolektivistler. Hala köyden gelen insanlara bu defa da “sözlü kültürden gelip şehirli kültüre geçemeyen” sözleriyle efendiliklerini sürdürmek istiyorlar. En demokrat sosyalistlerin “cemaatle” birleşerek gerektiğinde ordu göreve gelmeli dediklerini unutuyorlar. Türkiye’nin toplumsal yapısı ve devlet örgütlenme gerçekliğini hesaba katmadan İslamcılık fikriyatını post-modern oryantalist tutumla açıklanıyor.

Boğaziçi, ODTÜ gibi Türkiye’nin seçkin bilim ortamlarına İslamcıları sokmayan, üniversitede İslamcıların İslamcılığı konuşmasını irtica gören( bunu şahsen yaşadım bir sol aydınlar üniversitesinde) bir bilincin kendine biçtiği efendilik karşısında, İslamcıları her zaman koruyan tek sığınak mahalle ve cemaat olmuştur. “Feodal bilgi “ ve “mumyacılık” olarak yapılan suçlamalar tam bir oryantalist dil. “Modern nesnel bilgi ile uyuşmayan” görüşleri biçimindeki ifade ise ilerlemeci, moderniteyi mutlaklaştırarak İslamcılara bakışın bir ifadesi. Sözlü kültür her zaman önemlidir. Cemaat her zaman önemlidir. Mahalle her zaman önemlidir. Bunlar modernitenin gelenek karşıtı söylemi üzerinden okunarak açıklanamazlar. Mahalle, cemaat ve sohbet azaldıkça toplumlar yığınlaşır. Modernitenin O. Gasetta ve N. Topçu tarafından eleştirilen sürüleşme sorunu budur. Devletin, beyaz burjuvazinin, batıcı elitlerin bu topraklarda ürettikleri hegemonik ilişkiler ve efendilik bakışının bıraktığı “sosyal etkiyi” dikkate almadan İslamcıların yaşadıkları sorunları anlamanın imkanı yok.

İslamcılık tıkanıklar yaşadığı doğru. Ancak bunu modernliği mutlak doğru ve merkezde tutarak anlayamayız. Yapılan eleştiri biçimi oryantalizmdir. Çünkü modernliği mutlak, doğru ve merkez güç kabul ediyor. Onun bakışına ve onun bilme biçimlerine üstünlük veriyor. Eskiden “İslam terakkiye manidir” denirdi, şimdi de İslamcıların görüşleri “modern nesnel bilgiyle uyuşmuyor” deniyor.

O kadar da değil artık
O kadar da değil artık

Aynı gün, peş peşe İslâmcıların “müsebbip” olarak kodlandığı iki tuhaf olaya şahit oldum.

İlki bence eğlenceli bir görüntü... Her biri instagramda şaldır, etektir satarak seyyar tezgâh açan bir miktar başörtülü kız “seri köz getir kardeşim insanı” oldukları her hallerinden belli kocişleriyle bir deniz aracında zevksiz Ben Fero’nun zevksiz Jenga şarkısı eşliğinde olağanüstü zevksiz şekilde dans ediyorlar. İçlerinden birinin çekip canlı olarak yayınladığı görüntüleri izleyince “bu ne zevksizliktir, Allah çoluğumuzu çocuğumuzu bu zevksizlikten korusun” duası etmenin dışında bir şey yapmadım. “Kendilerince eğlenmeye çabalayan ve bunu pek de beceremeyen başörtülü Demet Akalınlar, muhafazakâr Ben Ferolar ülkemizin bir çeşit gerçeği haline geldi. Bundan kaçış yok” diye belli belirsiz düşündüğümü de ekleyeyim. Ne kadınları suçladım ne de kocalarını. Gerçeği suçlayamazsınız zira. Sadece anlamaya çabalayabilirsiniz. “Zevksizlik demişsin, o suçlama değil mi?” diye soracaklara cevabım nettir: “Sorma yoksa ağzına fırın küreği ile vururum. Zevksizlik zevksizliktir. Nerede olsa tanımak ve tanımlamak boynumuza borçtur.”

Üşenmedim. Bu eğlenceli ve ibretlerle dolu videonun paylaşımlarının altındaki yorumlara baktım. Halkımız, bu dans görüntüsünün -sanki suçmuş gibi- asıl suçlusunu ilan edivermişti: “İslâmcılar.”

Önce şunu düşündüm. Bu görüntüdeki ablalarla abiler İslâmcılık denilen şeyi bilirler mi? Cevap netti: “İslâmcılığın ‘i’sini bile bilmezler.” Gerçi haksızlık etmeyeyim. Belki Abdülhamit’in bir Osmanlı padişahı olduğunu, Mehmet Akif’in de İstiklâl Marşı’nı kaleme aldığını biliyorlardır. Stalin ile Troçki’nin ismini bilmek birini “Marksist” yaparsa bu abilerle bu ablalara da pekâlâ “İslâmcı” diyebiliriz yani.

Sonra da şunu düşündüm. “İslâmcılığı ile bildiğimiz, tanıdığımız insanlar böyle bir atmosferin oluşturulmasına katkı verdiler mi? Topluma böyle önerilerde bulundular mı?” Adnan Oktar’ı “İslâmcı” kabul etmeyeceksek (ki öküz değilsek etmeyelim) topluma bunu öneren bir tek, tek bir, bir tanecik bile İslâmcı tanımıyorum.

Şunun payını bir kenara ayırayım yine de. Benim “İslâmcı” tanımımla toplumun “İslâmcı” tanımı birbirinden ayrışmış, uzaklaşmış olabilir. Kabul. Ancak şu var. Ben nasıl sosyal demokratlara, Kemalistlere “sosyalist” demiyorsam onlar da bir zahmet muhafazakâr demokratlara, instagram fenomenlerine, lümpenlere falan “İslâmcı” dememeyi öğrensinler. Önce tanımda anlaşalım yani.

Gelelim bu kadar eğlenceli olmayan ikinci meseleye. Akit TV’de Fatin Dağıstanlı diye biri var. Ali Karahasanoğlu ile bir program yapıyorlar. Programda Milli Gazete’nin şehit Muhammed Mursi ile ilgili attığı “Saraydan zindana, zindandan şehadete” manşetinin üzerinde tepinerek şöyle diyor Dağıstanlı: “Size Recep Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz. Saadet Partililer, Temel Karamollaoğlu, güya İslâmcılar, güya ümmetçiler. Size Reis’i yedirmeyeceğiz.”

Şöyle düşünmüş belli ki Dağıstanlı kişisi: “Saray dedikleri külliye. Demek ki bu Saadet Partililer, Reis’i külliyeden zindana atıp oradan da idam edecekler.” Bana daha ziyade “gerçeklikle bağını koparmış, akıldan müsellah bir yorum” gibi gelen bu düşünceyi bir noktaya kadar anlayışla karşılarım. Takıldığım yer orası değil. Takıldığım yer, bütün bir varoluşunu da, bütün bir sosyal-entelektüel sermayesini de İslâmcılığa borçlu olan Akit’in televizyonunda bir adamın gölge boksu yaparak, karanlık köşelere saklanarak “güya İslâmcılar, güya ümmetçiler” diye şarlaması. Üstelik karşısında da eğer redd-i miras yapmadıysa İslâmcılığı ile maruf Ali Karahasanoğlu oturuyor.

Bu noktada derdim de çok net, sorum da çok net: “Kim ulan bu güya İslâmcılar, güya ümmetçiler?” Adam gibi isim verip meydan ortasına çıkamıyorsan niye kıvranıp duruyor, niye “-mış gibi” yapıyorsun?

Sayın Dağıstanlı ve Sayın Karahasanoğlu. “Reis’i saraydan indirip zindana, oradan ipe götürmek isteyen güya İslâmcıları, Reis’i yemek isteyen ümmetçileri” tek tek, isim isim, grup grup faş etmezseniz nazarımda bir pul kadar değeriniz olmayacaktır bundan sonra.

Bunu yapmanız namus borcudur da bir bakıma. Başkan Erdoğan’a böylesi bir hainliği hangi İslâmcılar yapmak niyetindeyse bilelim de ilgili tedbirleri alalım. Yok eğer böyle bir şey yok da “sallıyorsanız” onu da bilelim de sosyal mesafemizi ona göre ayarlayalım. Boşuna hastalık bulaşmasın.

ABD'de çarpıcı araştırma: Amerikalılar son yarım yüzyılın en mutsuz zamanlarını yaşıyor, halk 11 Eylül döneminden daha kötü bir depresyona girdi
Dünya
ABD'de çarpıcı araştırma: Amerikalılar son yarım yüzyılın en mutsuz zamanlarını yaşıyor, halk 11 Eylül döneminden daha kötü bir depresyona girdi
ABD'de yapılan anketlere göre, Amerikalılar son yarım yüzyılın en mutsuz zamanlarını yaşıyor. Halk 11 Eylül döneminde olduğundan çok daha depresif...Chicago Üniversitesi tarafından yapılan ankete göre koronavirüs krizi ve George Floyd protestoları ile çalkalanan ABD'de halk 1927 yılından bu yana en mutsuz günlerini yaşıyor. Chicago Üniversitesi tarafından yapılan anket ve araştırmalara göre ABD'lilerin yalnızca %14'ü mutlu. Ankete göre ayrıca ulusal gurur seviyesi de son yılların en düşük seviyesinde.
Yeni Şafak
ABD'liler son 50 yılın en mutsuz dönemini yaşıyor
Dünya
ABD'liler son 50 yılın en mutsuz dönemini yaşıyor
Chicago Üniversitesi Ulusal Fikir Araştırma Merkezi tarafından 2 bin 279 kişinin katılımıyla yapılan ankete göre Amerikalılar son yarım asrın en mutsuz anlarını yaşıyor. Amerikalıların yüzde 58'i gelecek nesillerin daha iyi yaşam standartlarına sahip olacağını düşünmüyor.
AA
Yüzyıllık tasfiyeler tarihimizin hazin hikâyesi...
Yüzyıllık tasfiyeler tarihimizin hazin hikâyesi...

Yakın tarihimizi, tasfiyeler tarihi olarak okumadık hiç. Kendi kendini tasfiyeler tarihi üstelik de! Marx haklı: Fazlasıyla trajik yakın tarihimiz ama ders alamadığımız için komediye dönüşüyor!

TÜRKÇÜLÜĞÜN TÜRKÇÜLER TARAFINDAN TASFİYESİ

“Türklüğü Türkçüler bitirdi.” Yahya Kemal neredeyse yüzyıl önce böyle söylemiş. Süheyl Ünver aktarıyor büyük şairin bu sözünü Yahya Kemal söyleşileri kitabında.

İttihat ve Terakki iktidarları, sadece Türkçülüğü bitirmediler; Osmanlı’yı da bitirdiler, adım adım tasfiye ettiler.

Cumhuriyet döneminde bu Osmanlı’nın tasfiye süreci tamamlandı ve Osmanlı mirasının, medeniyet iddialarının, ruhköklerimizin tasfiyesine dönüştürüldü!

Türkçülük, Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde beslenilen damarlardan biri oldu: Cumhuriyet’in Gökalp’le valsi kısa sürdü: Kemalizm, Türklere İslâmsız bir kök arayışına girişti: Romantik, çarpık, ruhsuz bir kök arayışı başarısızlıkla sonuçlanacaktı: Bir topluma ruhunu veren ruhköklerinden arındırılmış, köksüz kök arayışlarının başarıyla sonuçlandığını tarih yazmıyor!

İSLÂMCILIĞIN İSLÂMCILAR TARAFINDAN TASFİYESİ

İslamcılığı da, İslâmcıların “bitirdiğini” söyleyeceğim.

Yüzyıl önce de, yüzyıl sonra da bir imkân olarak, bir soluk olarak tarihî bir rol oynamak için kolları sıvayan İslâmcılık, tıpkı Türkçülük gibi kendi nefesini kendisi tüketti, kendi önünü de,kendi biletini de kendisi kesti!

Osmanlı döneminde, özellikle Abdülhamid devrinde zirve noktasına ulaşmaya başlayan İslâmî entelektüel birikim ve atılımın yegâne temsilcileri İslâmcılar, Abdülhamid’i anlayamadılar, güçlü bir fikrî kaynaktan ve destekten yoksun bıraktılar Sultan’ı, Abdülhamid’in yanlışlıklar yapmasına çanak tutarak hem İslâmcılığı “bitirecek” hem de Osmanlı’nın tasfiyesine yol açacak büyük hatalara imza attılar. Osmanlı’nın yok oluşa sürüklenmesinde, İttihat ve Terakki’nin çapsız, ruhsuz ve basîretsiz çabaları kadar İslâmcıların hataları da küçümsenmeyecek bir rol oynadı.

İslâmcılığın yüzyıl önce yaşadığı hikâyenin farklı şekillerde de olsa tekrarlandığını görüyoruz bugün. Sadece Ak Parti’yi kastetmiyorum burada; bütün diğer siyasî oluşumların, cemaatlerin, sivil İslâmî kuruluşların adımlarını, yaptıklarını ve toplam hasılalarını kastediyorum.

Ama geldiğimiz noktada, gerek siyaset kurumunun gerekse cemaatlerin, diğer İslâmî oluşumların hoyratlıkları, ekonomik ve siyasî güç ve çıkar sözkonusu olduğunda İslâmî ölçüleri kolaylıkla terk edebilmiş olmaları sadece İslâmcılığın değil, esas itibariyle İslâm’ın büyük yara olmasına yol açtı.

KEMALİZMİN KEMALİZM TARAFINDAN TASFİYESİ

Kemalizm daha doğarken sakat doğdu: Atatürk’ün ölümüyle de bitti, bence.

Kendi yokoluşunun tohumlarını kendi elleriyle ekiyordu Kemalizm.

Bir yandan, çocuklarını yiyordu devrim: Mustafa Kemal’in “meşhur beşler” olarak birlikte yola çıktığı Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve Kazım Karabekir’le yolları ayrılacaktı!

Neden? Ne olmuştu da, en yakınındakiler Atatürk’ün yanından uzaklaşmışlar ya da uzaklaştırılmışlardı?

Bu soru önemlidir ve cevabı verilmemiştir; verilmemiştir çünkü sorulmamıştır!

Öte yandan, tepeden bir kimlik, kültür, hayat tarzı, uygarlık dayatıldı topluma.

Bir oluşum sınırlarını aşarsa, zıddına, karşıtına dönüşür: Burada da öyle oldu. Kemalizm, kök salamadı.

Ama gerek siyasette, gerekse toplumda cemaat, sivil toplum kuruluşu olarak İslâmcıların İslâmî ölçüleri, haram helâl ölçülerini hiçe saymaları, kul hakkına riayet etmemeleri, siyaseti yani aracı hakikatin yani amacın önüne geçirmeleri, toplumda İslâm’ın büyük yara olmasıyla, toplumun boşluğa, deizm ve nihilizm çıkmazına sürüklenmesine yol açtı.

İşte bu süreçte sığ, popüler, ezberci, slogancı bir Kemalizm biçimi hortladı: Felsefesi, derinliği olmayan gelip geçici ama hızla büyüyen bir dalga!

Kemalistler bu sığlıkla, bu kafayla giderlerse, Türkiye’nin tasfiyesi işlemini gerçekleştirecekler.

Bu toplumu var kılan, ayakta tutan, bin yıl dünya tarihini yapmasını mümkün kılan medeniyet iddialarını terkeden, Batı kültürünün posası çıkmış popüler kültürünün ürünlerini tepe tepe tüketmeyi marifet sanan kesimlerden bilimde, felsefede, sanatta dünyaya örnek olacak büyük atılımlar yapmalarını, asırlık bir süreçte yeni Yunus’lar, Mevlânâ’lar, Sinan’lar çıkmasını bekleyebilir misiniz?

Bu kafayla gidersek ve yaşadıklarımız üzerine, eleştirilerimize tahammül ederek ortaklaşa düşünmezsek, bu ülkeyi kurda kuşa yem etmekten kurtulamayız.

Soru şu: Neden İslâmcılar İslâmcılığı, Türkçüler Türkçülüğü, Kemalistler Kemalizmi kendileri tasfiye ediyorlar peki?

Görünen neden şu: Gücü ele geçirdiklerinde ilkelerini çıkarlarına kurban ediyor olmaları.

Görünmeyen asıl nedense şu: Medeniyet perspektifine, ruhuna, derinliğine sahip olamamaları ve bunun, dünyada da, coğrafyamızda da, ülkemizde de başımıza neler geldiğini kavramalarını zorlaştırıyor, şaşı bakışları, saplantılı yaklaşımları tartışılmaz doğruymuş gibi dayatmalarına yol açıyor olması!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.