Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Modern felsefenin karanlık tarihi
Hayat
Modern felsefenin karanlık tarihi
Prof. Dr. Bernard Freydberg, “Modern Felsefenin Karanlık Tarihi” adlı kitabında geçmişten başlayıp felsefenin kıvrımlı yollarında ilerliyor. Değişen zamanla fikirlerin hareket ettiğini gördüğümüz kitap, aklın rolünü sorgularken din, varlık, önyargı ve düşünce üzerine yayımlanan metinlere bakışlar sunuyor.
Yeni Şafak
Steve Jobs, Nietzsche, Tim Cook... Tarihe geçen şirketlerin iyi bir hikâyesi var
Hayat
Steve Jobs, Nietzsche, Tim Cook... Tarihe geçen şirketlerin iyi bir hikâyesi var
“Yöneticinin Genç Bir Yazar Olarak Portresi” isimli kitabı okurla buluştu. Tarihi anekdotlarla global teknoloji ve otomotiv devleri inceleniyor, yöneticiler ve şirketlerin anlatıldığı kitapta iyi bir hikâyesi bulunanların tarihe geçtiği belirtiliyor.
Yeni Şafak
Tanrıların mitolojileri, Allah’ın kıssaları var
Tanrıların mitolojileri, Allah’ın kıssaları var

Mitoloji, mitbilim demek. Mitlerin kökenlerini, anlamlarını ve dönüşümlerini inceleyen bilim. Modernite ile beraber ortaya çıktı. C. Taylor, Malinowski, Frazer gibi antropologlar bu bilimi keşfetti. Freud gibi psikologlar bu bilimden epeyce yararlandılar. Freud, Odipus ve Elektra komplekslerini Yunan mitolojisinden üretti. Nietzsche ve Burckhardt gibi filologlar, Yunan mitolojisini araştıran ve bu konuda derinleşen şahsiyetler. Nietzsche’nin bütün felsefesi Yunan mitolojisinin tragedyasıdır adeta. Zeus gibi coşar, kavga eder, kadere hükmetmeye çalışır, gücü her şeyin üstünde tutar, sınır tanımaz. Üstün İnsan yaklaşımı Zeus arketipidir. Modern dönemde öldürdüğü Tanrı yerine icat ettiği yeni tanrıdır. Goethe de de farklı yansımalarıyla karşılaşırız. Schopenhauer, onun Yunan mitolojisindeki cinsel tatmini yaşamın ötesine taşıma düşüncesini sürdürdüğünü söyler. Aslında Faust, modern bir Prometheus. Zincire Vurulmuş Prometheus mitolojinin modern versiyonu. Trajedidir. Mutluluk için annesini öldürmeyi ve şeytan rehberliğinde hakikat yolculuğunu meşru gösteren bir bakış. Bu trajik mitoloji bütün Yunan Tanrılarının hayatında karşımıza çıkar.

Modernite, görünürde mite karşı. Onun akıldışı, bilim dışı, düşsel ve rüya alemiyle gerçekliği ayıramayan insan bilincinin dışa vurumu olduğunu söyler. Bunda bir hakikat payı da var. Mitoloji Çağı, bilim ve akıl çağının gerisine düşen ilkel toplumdaki insanın muhayyilesidir. Olağanüstü temelinde yürüyen bir bilinç var. Aslında bilinç de yok. Hegel’den bakarsak Sokrat ile beraber düşünce doğdu. Öncesinde mitlerin dünyası ve insanın mitler dünyasında gelişmeyen duyguları vardı. Pozitivizm bilim ve nesnel gerçekliği yüceltince bunların ötesinde yer alan bütün bilgileri, anlatıları ve olayları ret etti. Ancak bu işin bir yüzü. Oysa yukarıda da gösterdiğimiz gibi bir yandan Hristiyanlığa ve ortaçağ geleneksel yaklaşıma karşı mitolojiye reddiyeler dizildi ve mitoloji modern dünya görüşüne transfer edildi. Antropoloji, psikoloji, resim ve mimaride öne çıktı. Bugün Avrupa’nın herhangi bir müzesinde ya da tarihi eserlerinde Zeus baş aktördür.

Mitoloji, insan bilincinin nesnel hayatı kurgulaması. Varlığı muhayyilesinde üretmesi. Bu açıdan da mitoloji beşeridir. Beşeri kurgulardır. Semboller, teşbihler ve anlatılar beşeri muhayyilenin doğasından fışkırırlar. Yunan inancında mitoloji baskındır. Tanrılar da mitolojiktir. Homeros’un destanlarında ve Heseidos tragedyalarında bunu görüyoruz.

Kur’an kıssaları, mitolojik değildir. Bunu bizzat yine Allah bize söylüyor. Mesela, Hz. Davut Kıssası’nı anlatmaya başlamadan önce bunlar “hak haberler” diyor( Bakara, 252). Yani kıssalar, Kur’an’da bildirilen hak haberlerdir, hakikatlerdir. Beşeri kurmaca değildir. Her kurmacada “yalan”, çarpıtma, eğip bükme vardır. Ancak bunlar beşeri kurmacalardır. Kıssalar, tarihte olmuş veya olacak olaylar. Allah tarafından tebliğ, ibret, anlam ve amaç, tevhit için “kurgulanmıştır”. Allah kurgusu vardır. Nitekim ünlü tefsirci Zemahşeri de Allah’ın kurgusuna işaret eder. Onun teşbihleri, mecazları ve anlatımı bunu ortaya koyar. Ancak bu kurgu beşeri olandan bütünüyle farklı. Bizzat Allah kendisi “hak haberler” diye niteliyor. Bu haberler zaman üstü ve evrensel bir anlatım içine taşınıyor. Böylece bütün çağlara seslenebiliyor. Mitte de zaman üstü bir anlatım vardır. Bu açıdan benzerlik taşır. Ancak kimi benzerliklerden yola çıkarak ve temeli göz önünde bulundurmadan kıssalara mitoloji diyenler derin bir sapma içindeler. Çünkü onlar, “hak haber” mesajını es geçiyorlar. Kelamı beşeri bilinçle eşitliyorlar. Allah’ın hak haberlerini insan muhayyilesinin bir ürünü olan mitoloji ile aynı kefeye koyuyorlar. Bu da Kur’an’ın bir kısmını beşeri kabul etmek demektir. Kur’an’da kıssa ve mitoloji arasındaki farka işaret eden ifadeler de var. “Geçmişlerin esatiri” ifadesi budur. Allah, Mekke toplumundaki inançsızların Kur’an kıssalarına geçmişlerin mitolojisi dediğini söylüyor. Kur’an kıssalarına mitoloji/efsane demenin bir inkarcılık karakteri olarak ifade ediyor. Çünkü “hak haberler” inkar ediliyor.

Elbette Kur’an kıssaları tarih içinde Müslüman sanatçılar, mimarlar, edebiyatçılar ve şairler tarafından çeşitli efsanelerle genişletildi. Miraçnameler bunlardan biri. Bu eserler toplumun miraç inancını estetize eder ve onu çağının anlatımları içinde konseptleştirir. Zamanlar üstü bir dil içinde dokunulabilecek bir yakınlığa taşır. Mevlit okumalarında bunu hissediyoruz. Vahyin, Müslüman sanatçıların muhayyilesinde bir kültüre dönüşerek toplumu beslemesidir bu.

Mitoloji, yeniden keşfediliyor. Kimi ilahiyatçılar, Kur’an kıssalarını da mitoloji seviyesine indiriyor. Allah’ı da beşeri vasıflarıyla da öne çıkan( dikkat edin bu ilahiyatçılar, Allahtan kendileri ile eşit düzeyde konumlanan bir beşeri varlık gibi bahsederler) Yunan Tanrıları haline getirmeye çalışıyorlar. Sapmanın ve çarpıtmanın dehşet halleri…

Nietzsche, Marx ve Foucault’un feminist veletleri
Nietzsche, Marx ve Foucault’un feminist veletleri

Avradizm bütün hırçınlığıyla saldırıp duruyor etrafa. Ne adap tanıyor ne de edep. Bütün sınırları çiğniyor. Saldırgan, coşkun, akışkan. Sıvı düşünce. Ele avuca sığmıyor. Elimize ve bedenimize bulaşarak yapış yapış bir ıslaklık bırakıyor. Konuşmanın değil, hırlamanın peşinde. İnsanın evrensel ortak doğasına da inanmıyor, kadim geleneklerin iyi ve kötü ayrımlarına da. Kendisine hep ötekiler icat ediyor. Köle ve efendi diyalektiğinde kendine köle rolü biçiyor. Bundan kurtulmak için her şeyi öteki yapıyor. Tarih öteki, din öteki, erkek öteki, baba öteki. Bu kadar çok ötekilerle hayali efendiler üretiyor kendisine. Donkişot haline geliyor. Eline aldığı ideolojik ve fikri kılıçlarla saldırıyor yel değirmenlerine. Yenildikçe, çarpıldıkça, ayaklar altında dolaştıkça daha artıyor saldırganlık tutkusu. Öyküler üreterek kendisini aptallık hülyasına kaptırıyor.

Üç filozofun ve üç ideolojinin eklektizmiyle doğan bir velettir feminizm. Peşinde çeşitli harflerle temsil edilmeyen bir kaotiğin simgesine dönüşen yeni veletler dünyaya getiriyor. Oğlancılar, homoseksüeller, eşcinseller, lezbiyenler sıralanıyor. Hepsi de cinselliğin ve dişiliğin merkezinde bir oyun sahneliyorlar dünyaya. Dişil ve eril diyalektiğinde yeni isyan icat ediyorlar. İsyancı cinsiyetçiler ortaya çıkıyor. Mahremiyet değerlerini bombalıyorlar, aileleri yıkıyorlar, karı ve kocayı, baba ve kızı birbirine düşürüyorlar. İsyan Çağında, cinsiyetçilikle yükselen isyancılar bunlar.

Nietzsche’den ironi ve parodiyi ödünç alıyorlar. Bununla her şeyi alaya alıyorlar. Her şeyle dalga geçiyorlar. Hakikati biçimsizleştirip karikatürize ediyorlar. En kadim, en kutsal ve en uzlaşılan değerlerde bunu deniyorlar. Papa ile imamı öpüştüren fotoşoplar yapıyorlar. Siyah Hz.İsa resmini çiziyorlar. Femin İnciller ve dişil Tanrı imgeleri üretiyorlar. Son parodileri ayet ve hadisler. Allah’ın kelamını ve peygamber sözünü dişil bilinçle ters görüp ters tutuyorlar! İçlerindeki terslik, şaşılık ve kayganlıkla ayetler ve hadisler de tahrif ediliyor (erkekler yerini bilsin hashtag’ıyla). Arsız bir bilincin nihilist tutumları… İyi ve kötü sınırlarını tanımayıp tek iyiyi cinsiyetle tanımlama fütursuzluğu. Bunlar hiçbir değere inanmıyor, hiçbir değere saygı duymuyorlar. Sadece cinselliğin keyfi, gayri ahlaki ve namus dışı dolaşımını istiyorlar. Namus dışılığın arsızlığıyla arzuların şelalesinde yıkanmanın peşinde koşuyorlar. Nefsini ilah edinmenin cinsel taşkınlıktaki tezahürü. Lut kavminin modern veletleri. Lut kavminin çağdaş çocukları. Lut kavminin dişil versiyonları.

Marx, onların çatışma ruhunun öncüsü. Sınıflar arası çatışma düşüncesini erkekle kadın arasına taşıyorlar. Baba ile kız arasına, karı ile koca arasına taşıyorlar. Zenginle fakir, patronla işçi ve burjuva ile proletarya arasındaki rekabet ve çatışmanın yerini artık dişil ve eril olan almış durumda. Çatışma cinsiyet alanına taşınmış. Marxizm, feminizme transfer olmuş. Buradan da lezbiyen, oğlancı, eşcinsel varlıklara atlamış. Artık umurlarında değil fakirleri düşünmek, işçiye bakmak ya da burjuvaziye karşı mücadele etmek. Tek gayeleri var: Çatışmayı cinsiyet alanında sürdürmek. Burada savaşıyorlar. Kocaya karşı, erkeğe karşı, abiye karşı, oğlancılığa olana karşı, lezbiyenliğe hoş bakmayana karşı, namusa karşı… Kapitalizmin burjuvaları ve egemen seçkinleri bu savaşı destekliyor. Keyifle izliyorlar. Libido temelinde süren bir çatışmayla rahat nefes alıp işlerini yürütüyorlar. Bu nedenle finanse ediyorlar özgürlük adı altında, özgür cinsel tercih adı altında.

Foucault, feminizme iktidar teorisini hediye ediyor. Avradistler ve eşcinseller iktidar teorisini artık cinsiyet alanında keşfediyorlar. İktidarı gövdelerde, libidolarda, şehvette, oğlancılıkta, lezbiyenlikte arıyorlar. Özgürlük ve kontrol temalarını burada işliyorlar. Eşcinsellik, oğlancılık ve lezbiyenlik özgürlük oluyor. Buna karşı duran namus değerleri ve kurumlar da onların nazarında kontrol ve disiplin aygıtlarına dönüyor. Foucault’un tezleri kadın ve erkek gövdesinde bir gösteriye çıkıyor. Oğlancılığı, lezbiyenliği ve eşcinselliği eleştiren, uyaran ve hoş görmeyen her davranış ve fikir baskı aygıtı ve panipticon (merkezi göz) kabul ediliyor. Bir yanılsama üretiliyor. Tüm namuslular, tüm kadim iyi ve kötü değerlerine sahip olanlar, tüm Müslümanca helal ve haram kıstaslarına sahip olanlar bir kontrol-gözetleme aygıtı olarak algılanıyorlar.

İnsanoğlu varlığa birçok yerden durarak baktı. Akıldan baktı, kalpten baktı, tarihten baktı, sınıftan baktı, paradan baktı. Ama ilk defa gövdeden bakıyor. Gövdeden durarak bakılan dünya en çarpık ve en illüzyonik dünya. Bu nedenle en büyük sapmalara ve en büyük sapkınlıklara yol açıyor.

Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi
Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi

İslamcılıkla ilgili süregelen tartışmalarda yer verilen “Siyasi iktidarı elde bulundurmak ‘Kültürel İktidar’ üretimi için yeterli değil” düşüncesini nasıl değerlendirmek lazım? Bu gerçekten böyle mi? İslamcılar veya genel anlamda muhafazakarlar kültürel üretimde başarısızlar mı?

Bu değerlendirmeleri kimin hangi ölçütlere göre yapıyor olduğunu iyi değerlendirmek lazım. Bir defa kültür alanı belli bir siyasal veya dinsel ideolojinin iktidar iddiasına hemen cevap verebilen bir alan değil. İslamcıların kültürel üretimleri ve bunun dünyaya hitabı konusunda çok iddialı olduklarını söyleyemeyiz tabi. Ayrıca İslamcıların iktidarı şu anda bir efsaneye dönüşmüş durumda, ama değiller. Bir çok alanda etkili olmaları, hatta yönetiyor olmaları iktidarda oldukları anlamına gelmiyor.

Kaldı ki iktidar kavramına belki çağdaş felsefi yaklaşımlara müracaat ederek başka türlü bakmak gerekiyor. Mesela Ünlü Fransız filozof Michel Foucault’nun bahsettiği iktidar tepeden inme, zorla dayatılabilen bir güç değil. Bilakis iktidara geldiklerini zannedenlerin bile tabi olmak durumunda olduğu daha derin kültürel, zihinsel, söylemsel iktidarlar vardır. Alttan alta işleyen ve tepedekine de sirayet eden bir güç. Bu iktidarları belirleyen süreçler çok farklı ve çok daha temel.

Siz onu da değiştirmek için bazı stratejiler geliştirmeyi arzu edebilirsiniz, ama o kadar kolay değil. Bu alana girdiğinizde iktidar arayışındaki insanın nasıl boş bir şeyin peşinde koştuğunu da görmüş oluyorsunuz. Buradan baktığınızda, imkansız bir hedeftir iktidar, herhangi bir insan, herhangi bir parti veya grup için.

Toplumun kendinden bir gücü vardır aslında ve bu güç kendi kültürünü de üretiyor, o kültür üzerinden kendini ifade ediyor, iktidarını yansıtıyor ve tepedekine de bir şekilde kabul ettiriyor. Belki başta İslamcıların olmak üzere herkesin bu anlamda iktidar kavramı üzerine bir düşünüm ortaya koyması gerekiyordur.

İktidar üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmektir. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin çok iyi ortaya koyduğu gibi “İktidar isteği, arzusu veya iradesi” insanın asli tabiatındandır. Bu iktidarların hepsini yok sayıp sadece kendi iktidarınızı dayatmaya kalkarsanız, zaten hem başaramazsınız hem de ısrar ederseniz başka bir şey çıkar ortaya.

Müslümanlar bu noktada nasıl bir ufka ve hedefe sahip olacaklar, bunu yeterince tartışmış olduklarını sanmıyorum. Ama bu tabloya yine de İslamcıların başarısızlığı başlığı altında bakmayı da gereğinden fazla yüzeysel bulduğumu söylemeliyim. Müslümanlar da veya daha özel bir tabirle İslamcılar da kendi kültürlerini illa ki üretiyorlar ama bu kültürün hegemonya kazanması, İslam’ın çağrısının kabul görmesiyle ilgilidir.

O kadar da iyimser olmamak lazım. Tarihin çok az döneminde İslam bütün ilke ve değerleriyle bütün insanların kalbinde kurulmuştur. Kitleler çoğu zaman günlük hazların, eğlencenin, insanı gaflete sürükleyen ucuz meşgalelerin peşinden gitmeyi tercih ederler. Popüler kültür analizleri siyasal idealler ile fiili gerçeklik arasındaki açığı gösterme konusunda ciddi mesafeler kaydetmiştir bugün.

Bu tür karşılaştırmaları yapanların solun kültürel hegemonyasından bahsettiğini çok sık duyarız. Oysa hegemonik olan sol da değildir. Hazcılıktır. Doğrusu Solun Türkiye’de de dünyanın bir çok yerinde de hazcı bir kültürle çok daha kolay eklemlenebildiği ayrıca kaydedilebilir. Neticede Marx’ın radikal devrim ütopyalarına ulaşma konusunda ortaya konulan fiili çaresizlik solu teoride bir tür kaderciliğe, pratikte ise radikal bir hazcılığa bağlamaktadır.

Hazcılığın bütün ideolojilere karşı dayanıklılığı ve şansı daha fazladır. Bugün Türkiye’de de solun kendini ifade biçimi hiç bir şekilde ne teoriye, ne sınıf kavgasına ne ulusal bağımsızlığa dair bir vurguya, teoriye veya söyleme dayanmıyor. Sol kendini popüler kültür ve hazcı pratikler üzerinden ifade ediyor ve hazları siyasallaştırıyor. Geriye soldan ne kalıyorsa artık.

Hazlara hitap eden kültürel üretimler alanında İslamcıların rekabet etme şansları zaten yok, kendi iddialarıyla müsemma bir solun da yok. Solun hazcılığa müptela oluşu kendisini de bir uyuşturucu müptelası olarak yok ediyor haddi zatında. Hazcılıkla özdeşleşen bir kültürel iktidar yoksunluğundan dolayı duyulacak bir tasa olmamalı, İslamcıların böyle bir iktidara özenmeleri de hiç gerekmiyor.

Buna mukabil, bu paradokslar içinde bile muasır Müslümanların da kendine has bir kültürü oluşuyor, gelişiyor. Bunun olumlu olumsuz, kendi içinde rahatsızlıklara veya memnuniyetlere konu yanları oluyor.

Duyduğumuz rahatsızlıklar, hoşnutsuzluklar, insanların konumlarıyla duruşlarıyla da ilgilidir. Tabi ciddi bir çoğulculuğun da İslamcı toplum içinde oluştuğunun da işareti. Herkes herşeyi aynı şekilde görüp algılamıyor, hissetmiyor.

NOT: Bu konu daha geniş haliyle Yetkin Düşünce Dergisi’nin son sayısındaki mülakatımızda ele alınmaktadır.

Kimin garazı
Kimin garazı

“Özürlülerin ya da normalin altında zekaya sahip insanların ressentimentı çok iyi bilinen bir fenomendir” diyen Max Scheler, Nietzsche’nin tespitlerine yaslanarak, Yahudi ressentimentının şu ikili kaynaktan beslendiğini belirtir:

1-“Seçilmiş halk” olmanın verdiği çok büyük ulusal gurur ile bir kader gibi yüzyıllardır peşlerini bırakmayan bir aşağılanma ve ayrıma uğrama arasındaki bağdaşmazlık,

2-Modern çağlarda biçimsel anayasal eşitlik ile gerçek hayattaki ayrımcılık arasındaki yeni bağdaşmazlık.

Yahudilerin “son derece güçlü mülk edinme dürtüsünü” onların “özgüvenindeki derin yara”yla ilişkilendirerek, bunu işçi hareketinin gelişimiyle, proleteryanın varoluşunun ve kaderinin “intikam gerektirdiği” inancını taşımasıyla genelleştiren Scheler, ‘Ressentiment eleştirelliğini’ niteleyen şeyin “eleştirilen koşullardaki iyileştirmelerin” tatmin etmemesi olduğunu belirterek, bunu da iyileştirmelerin, suçlama ve olumsuzlamanın verdiği artan hazzı yok edebileceği ihtimalinden kaynaklanan hoşnutsuzluğa bağlar.

Scheler, bu bahiste “haset, kıskançlık ve rekabet hırsı”nı ressentimentın “öteki kaynağı” olarak, kendisinden önceki fenomenologlara nasip olayan bir yetkinlikteki şu cümlelerle işler:

“Gündelik dilde kullanıldığı anlamıyla ‘haset’, bir başkasının bizim imrendiğimiz bir şeye sahip olması durumunda yaşadığımız bir iktidarsızlık hissinden doğar. Ama arzu ile gerçekleşmenin arasındaki bu gerilim, ancak o şeyin sahibine karşı bir nefreti ateşlediği ve o şeyin sahibi yanlış bir biçimde bizim yoksunluğumuzun nedeni olarak görüldüğü bir noktaya gelindiğinde hasede yol açar. Gerçek hayatta bir şeyi elde edemeyişizimizin yanlış bir biçimde bizim arzumuza karşı pozitif bir eylemin varlığına yorulur – asıl gerilimi azaltan bir kuruntudur bu. Hem iktidarsızlığın yaşanması hem de böyle bir nedensel yanılsama, gerçek hasedin olmazsa olmaz koşullarıdır. Eğer yalnızca başkasının iyi bir şeye sahip olmasından hoşnut değilsek, bu duygu olsa olsa bizi o şeyi çalışarak, satın alarak, şiddet yoluyla ya da çalarak elde etmeye teşvik edebilir. Haset böyle yapamadığımızda ve kendimizi güçsüz hissettiğimizde ortaya çıkar. Bu yüzden hasedin –imrenme, hırs ve kibirle birlikte– medeniyetin gelişmesini sağlayan bir güç olduğunu düşünmek büyük hatadır. Haset, elde etme isteğini kamçılamaz; zayıflatır. İmrenilen değerler bu haliyle elde edilemez olduğu ve üstelik kendimizi başkalarıyla kıyaslamayacağımız bir alanda yer aldığı zaman, haset ressentimenta yol açar. En iktidarsız haset, aynı zamanda en kötüsüdür. Bu yüzden başkasının bizatihi doğasına yönelik olan varoluşsal haset, Ressentimentın en güçlü kaynağıdır. Haset durmaksızın fısıldar gibidir: ‘Her şeyi bağışlayabilirim ama seni –seni sen yapan şeyi, senden olanın bende olmamasını– aslında sen olmamamı asla.’ Hasedin bu biçimini kazandığımızda altından ötekinin bizatihi varoluşuna muhalefet çıkar, çünkü olduğu haliyle bu varoluş bir ‘basınç’ bir ‘kınmama’ ve tahammül edilmez bir aşağılanma olarak hissedilir. Büyük insanların hayatlarında her zaman kritik istikrarsızlık dönemleri vardır; meziyetlerine ancak saygı gösterebilecekleri kişilere haset ile aşk arasında gidip geldikleri dönemler... Bu tutumlardan biri ancak zaman içinde baskın olacaktır. Goethe’nin ‘Başkasının büyük meziyetleri karşısında, sevgiden başka çare yoktur’ derken kast ettiği budur.”

Garaz / hınç / ressentiment esasında yazdığımız yazılarda, konuyu en iyi şekilde ele alan bir mütefekkir olarak Scheler’e de kısa aralıkta uğradığımıza göre,şimdi zikrede geldiğimiz bağlamlardanhareketle, kendi sözümüzü bir yere bağlamamızın vakti gelmiş demektir.

İktidardaki muhafazakar-demokrat harekete muhalif olarak, bizzat onun içinden üretilmek istenilen (hatta birisi kesinleşen) yeni partilere karşı, Yeni Şafak yazarlarının çok sessiz kaldıklarına dair sosyal medyada yapılan eleştirilerin haksızlığını öncelikle buradan göstermek istedik.

Zira söz konusu eleştiriler, meseleyi garaz, hınç, haset, kin... gibi, birinin diğerini tetiklediği, mana bakımından kimi ortaklıkları olan nispetlerin (fenomenlerin) içinden anlamaya ve açıklamaya yönelik değildir. Bilakis siyaset sahnesindeki bir kavgayı magazin düzeyinde seyretmeye imkan tanımayan bir tutuma karşı gösterilen tepkilerden ibarettir.

Dolayısıyla, zikrettiğimiz muktedir yapıyı çatlatacak, kırarak parçalayacak mümkün ve muhtemel üretimlerin “nasıl” olduğundan çok “neden” vuku bulduğunu anlamak, garazlı kimi beyinsizlerin kötülük hallerini doğru okumakla mümkündür.

Garazı besleyen zeminler
Garazı besleyen zeminler

Dünyanın tüm sorunlarını çözecek çok değerli reçetelere sahip olduğunu vehmedip, muteber kişilerin bunlara itibar etmeyişini hayati bir sorun haline getiren bir entelektüel, şartnamesine uygun davranmadığı için kazandığı büyük ihaleyi kaybeden bir işadamı, sıradan bir birey iken çok önemli görevlere getirilen ancak yaptığı fahiş hatalar yüzünden görevlerine son verildiği için sosyal rol ve dolayısıyla itibar kaybına uğrayan bir bürokrat, içinde yer aldığı siyasi yapıdan dışlanan bir siyasetçi.. hakkında vuku bulanın kendisinde neden olduğu derin bir garazla, intikamını siyasi yoldan almak üzere harekete geçtiğinde, zikrettiğimiz görünen nedenlerin berisinde, eylemi için kendisini ruhen hazır hale getirdiği bir düzeye öncelikle yerleşir ki, bunun adı acı düzeyidir.

Buradaki acı, ilgilisinin şahsında sevdiği birini ya da bir şeyi yitirme hüznünün ötesine geçerek, kamu takdirine ve paylaşımına açık hale getirilmiş ve dolayısıyla toplumsal bir zeminde tedavüle koyulmuş ayartıcı bir acı olarak görünürlük kazanır.

Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde (İş Kültür Y., çev.: Mustafa Tüzel, İst. 2019) adlı eserinde, “Derin acılar çekmiş her insanın zihinsel kibri ve tiksintisi –insanların ne kadar derin acı çekebileceklerini hemen hemen hiyerarşi belirler–, en akıllıların ve en bilgelerin bilebileceklerinden daha fazlasını bilme, ‘onların bilmediği’ birçok uzak korkunç alemde biliniyor ve bir kez ‘evinde’ olmuş olma tutkusu yüzünden tepeden tırnağa dolduğu ve rengini aldığı tüyler ürpertici emin oluş...” şeklinde temellendirdiği bu acı, garazı besleyen, büyüten ve harekete geçiren diğer dışsal (sosyal ve ruhsal) hususları da doğrudan kendi rengine boyar.

Bu noktadan itibaren bir garazlı, garazının beyanında ve onunla intikam alma yolunda, “adamın acısı büyük” nitelemesiyle kamusal bir onayı kendiliğinden sağlama seçkinliğine eriştiğini düşünerek, acıdan beslenen ahlaklılık maskesi altında, garazıyla kötülük yapmada hadsizliğin ruhsatını da böylece elde ettiğini sanarak (ahlaksızlığın tüm şubeleriyle birlikte) harekete geçer.

Yine Nietzsche bunu, yukarıdaki sözlerinin devamında şöyle ifade eder:

“Derin acı seçkin kılar; ayırır. En ince kılık değiştirme biçimlerinden biri Epikurosçuluktur ve bundan sonra sergilenen, acıyı hafife alan ve hazin ve derin her şeye karşı kendini savunan bir beğeni gözüpekliğidir. Onun sayesinde yanlış anlaşıldığı için neşeliliği kullanan ‘neşeli insanlar’ vardır –yanlış anlaşılmak isterler. Neşeli bir görüntü sağladığı için ve bilimsellik kişinin yüzeysel olduğu çıkarımına yol açtığı için bilimselliği kullanan ‘bilimsel insanlar’ vardır; –yanlış bir çıkarıma ayartmak isterler. Kırılmış, gururlu, iflah olmaz kalpler olduklarını gizlemek ve yadsımak isteyen özgür edepsiz tinler vardır; bazen delilik bile fazlasıyla kesin mutsuz bilginin maskesidir. –Buradan ‘maskeye’ hürmet etmenin ve psikolojiyi ve merakı yanlış yerde uygulamanın daha incelmiş bir insanlığa ait olduğu sonucu çıkar.”

Safhaları itibariyle derinleştirilerek yüklenilen, başkalarınca görünür hale getirilen, kamu paylaşımına, beğenisine, desteğine açılan, intikam alma hırsını ve olası ahlaksız tüm yönelişleri kendisiyle birlikte meşrulaştıran.. bu acılılık konumlanmasından sonra, garazlı için yukarıda sözünü ettiğimiz sosyal boyutlu etkilenmelere mahsus zeminler de hazırlanmış olur.

“Sözcüğü tanımlamak yerine”, garaz, hınç, kin, öfke, hoşnutsuzluk, kızgınlık, düşmanlık, intikam, haset, kötüleme /değersizleştirme tutkusu, nefret vb. duyguları da ihtiva eden “görüngüyü”, Nietzsche gibi ressentiment terimiyle nitelemede ve tasvir etmede ısrarlı olan Max Scheler, zikrettiğimiz zeminin toplumsal yapıyla ilişkisini şu cümlelerle kurar:

“...Bizimki gibi, açıkça tanınan, yaklaşık olarak (politik ya da diğer) eşit hakların ya da biçimsel toplumsal eşitliğin, iktidar ve servet dağılımındaki ve eğitimdeki derin olgusal farklılıklarla yan yana olduğu bir toplum, ressentiment için en uygun zemindir. Herkesin kendisini herkesle kıyaslama ‘hakkı’ olmakla birlikte, gerçek hayatta durum farklıdır. Bireylerin karakterlerinden ve deneyimlerinden tamamen bağımsız olarak, bizatihi toplumsal yapı, burada güçlü bir ressentiment enerjisinin birikmesine yol açmaktadır.” (Hınç, çev.: Abdullah Yılmaz, Alfa Y., İst. 2015)

Bu manada ancak Scheler’den öğreneceğimiz birkaç husus daha var. Söz hazır ona gelmişken bu hususlara da bakarak garazla ilgili şimdi konuştuklarımızı bir esasa bağlamamız daha yararlı olacaktır.

Sanal gerçek, gerçek gerçekten daha gerçek: Postmodernizmin çölüne hoş geldiniz!
Sanal gerçek, gerçek gerçekten daha gerçek: Postmodernizmin çölüne hoş geldiniz!

Bir şey oluyor, bir çağ değişimi bu: Modernliğin yerini, Tanrı fikrini, hakikati, doğayı yok sayan, dahası açıkça veya örtük şekillerde yok eden postmodernliğin anlamsız, ışıltılı, içi boş, ruhsuz dünyası aldı. Gösteri, imaj ve algı imparatorluğu.

Video: Sanal gerçek, gerçek gerçekten daha gerçek: Postmodernizmin çölüne hoş geldiniz!

Zaman fikrini yok eden, geçmiş zaman ve gelecek zaman duygusunu iptal ederek, zamanı buraya ve şimdiye kilitleyen, tek bir zamana genişletilmiş bir zamana hapseden postmodern durum, bütün dünyada ilk kez eş zamanlı olarak kök salmaya başladı.

FİZİK-UZAY’DA DEĞİL, SİBER-UZAY’DA YAŞIYORUZ ARTIK!

Bildiğimiz dünya çoktan çöktü, tarih oldu!

Fizik-uzayda değil siber-uzay’da yaşıyoruz artık.

Neresinden bakarsanız bakın gerçek dünyada yaşamıyoruz: Sanal dünyada yaşıyoruz: Sanal gerçek, gerçek gerçekten daha gerçek!

Nedir bu?

Gerçeğin buharlaşmasıdır!

Ön planda gerçeğin ama arka planda hakikatin buharlaşmasıdır bu!

Fizik gerçekliğin buharlaşmasından, gerçeğe dokunma imkânlarımızın iptal edildiğinden söz ediyoruz.

Gerçeğe değemeyen, dokunulamayan bir hayat orman kanunlarının hâkim olduğu ruhsuz bir arenaya dönüşür.

İnsan hayatı yaşayabilmeli, hayata değebilmeli, soluyabilmeli hayatı ki, insan olarak kalsın, en temel insanî özelliklerini koruyabilsin.

SANAL DÜNYA, ONTOLOJİK BOŞLUK, ANLAMSIZLIK VE ŞİDDET

Sanal dünya, hayatta ontolojik bir boşluk oluşturuyor; ontolojik boşluk, anlamsızlık ve şiddeti normalleştiriyor.

İnsanı iki zıt kutba fırlatıyor aynı anda: Hız, haz ve ayartının kölesine dönüşerek hayata tutunma. Stadyumlara, müzikhollere, dans ve eğlence salonlarına, avm’lere filan doldurarak hayattan kaçırma.

Nietzsche’nin deyişiyle hayatı inkâr, dünyanın sorunlarına yabancılaşma, pasif nihilizm bu.

Diğer uçta da, hakikatin inkârı, dolayısıyla aktif nihilizm var.

Hayat med ve cezir’leriyle, iniş ve çıkışlarıyla, gidiş ve gelişleriyle yaşandığı zaman, insanın zorluklara direnme, kötülükleri aşabilme, iyiliği tercih edebilme melekeleri gelişir.

Acıyı tadamayan insan acımasızlaşır sonunda.

Zorlukların ortadan kaldırıldığı hayat, kaçınılmaz olarak insanın ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanır: Zorlukların ortadan kaldırıldığı hayat, insanın zorluklarla karşılaştığında bu zorluklara direnme imkânlarını ve kabiliyetlerini yok eder.

Hayatın sadece kolaylıklardan ibaret hâle gelmesi, iptal edilmesi demektir, kaçınılmaz olarak.

Hayata anlam katan şey, kolaylıklar, her şeyin kolaylaşması değildir; hayatı anlamlı kılan şey, zorluklardır, insanın, bu zorluklara göğüs gerebilme kabiliyetleri edinmesi.

Kolayın hem hiç bir değeri yoktur hem de insana verebileceği hiç bir değer sözkonusu değildir.

Kolay elde edilen, kolay elden gider, diye boşuna söylememişler atalarımız.

Hakikat kolay elde edilmez. Kolay lûtfedilmez. Hakikati elde edebilmek için ateşte, aşk ateşinde, yanmak, pişmek, dövülmek gerekir. Hakikat, hak edene lûtfedilir.

Hakikati hak etmek için de, çilesini, fikir ve oluş çilesini çekmek gerekir.

Hakikat, hak etmeyene de lûtfedilir; ama bir şartla: Denemek, sınamak için.

ACISIZ HAYAT, ACIMASIZLAŞTIRIR İNSANI...

Dünyadan acıyı kovmaya, acı’yı her alanda yok etmeye çalışıyorlar. Ne kadar anlamsız ve sonuç itibariyle tehlikeli bir girişim bu.

Acıyı tadamayan insan acımasızlaşır sonunda.

Acının büsbütün yok edildiği bir dünya, algının hükümranlığını ilan ettiği, acımasızlığın hem kral hem de kural olduğu bir dünyaya dönüşür: Gerçeklerin yerini sanal gerçekler alır.

Sanal gerçeklerin dünyası ruhsuzdur, algıya dayanır, algı operasyonlarıyla nefes alıp verir, algılarla yaşar.

Algı’nın yegâne ve tek veri, gerçek olarak kabul edildiği sanal dünyanın hükümran olduğu dünyada bütün kurumların yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bu kurumların başında elbette ki,hukuk kurumları gelir. Adaletin olmadığı, buharlaştığı, acımasızlığın kural hâline geldiği bir dünyada yaşanmaz çünkü.

Her şey sanallaştığı, sanal dünyada cereyan ettiği için, suçlar da, özellikle de kriminal suçlar da sanallaşır: Sanal dünyada işlenen suçlar sınır tanımaz: Bir ülkeden başka bir ülkeye siber saldırılar gerçekleştirilebilir kolaylıkla.

Siber suçlar, bütün hukuk sisteminin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.