Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi
Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi
İslamcılıkla ilgili süregelen tartışmalarda yer verilen “Siyasi iktidarı elde bulundurmak ‘Kültürel İktidar’ üretimi için yeterli değil” düşüncesini nasıl değerlendirmek lazım? Bu gerçekten böyle mi? İslamcılar veya genel anlamda muhafazakarlar kültürel üretimde başarısızlar mı? Bu değerlendirmeleri kimin hangi ölçütlere göre yapıyor olduğunu iyi değerlendirmek lazım. Bir defa kültür alanı belli bir siyasal veya dinsel ideolojinin iktidar iddiasına hemen cevap verebilen bir alan değil. İslamcıların kültürel üretimleri ve bunun dünyaya hitabı konusunda çok iddialı olduklarını söyleyemeyiz tabi. Ayrıca İslamcıların iktidarı şu anda bir efsaneye dönüşmüş durumda, ama değiller. Bir çok alanda etkili olmaları, hatta yönetiyor olmaları iktidarda oldukları anlamına gelmiyor.Kaldı ki iktidar kavramına belki çağdaş felsefi yaklaşımlara müracaat ederek başka türlü bakmak gerekiyor. Mesela Ünlü Fransız filozof Michel Foucault’nun bahsettiği iktidar tepeden inme, zorla dayatılabilen bir güç değil. Bilakis iktidara geldiklerini zannedenlerin bile tabi olmak durumunda olduğu daha derin kültürel, zihinsel, söylemsel iktidarlar vardır. Alttan alta işleyen ve tepedekine de sirayet eden bir güç. Bu iktidarları belirleyen süreçler çok farklı ve çok daha temel.Siz onu da değiştirmek için bazı stratejiler geliştirmeyi arzu edebilirsiniz, ama o kadar kolay değil. Bu alana girdiğinizde iktidar arayışındaki insanın nasıl boş bir şeyin peşinde koştuğunu da görmüş oluyorsunuz. Buradan baktığınızda, imkansız bir hedeftir iktidar, herhangi bir insan, herhangi bir parti veya grup için.Toplumun kendinden bir gücü vardır aslında ve bu güç kendi kültürünü de üretiyor, o kültür üzerinden kendini ifade ediyor, iktidarını yansıtıyor ve tepedekine de bir şekilde kabul ettiriyor. Belki başta İslamcıların olmak üzere herkesin bu anlamda iktidar kavramı üzerine bir düşünüm ortaya koyması gerekiyordur.İktidar üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmektir. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin çok iyi ortaya koyduğu gibi “İktidar isteği, arzusu veya iradesi” insanın asli tabiatındandır. Bu iktidarların hepsini yok sayıp sadece kendi iktidarınızı dayatmaya kalkarsanız, zaten hem başaramazsınız hem de ısrar ederseniz başka bir şey çıkar ortaya.Müslümanlar bu noktada nasıl bir ufka ve hedefe sahip olacaklar, bunu yeterince tartışmış olduklarını sanmıyorum. Ama bu tabloya yine de İslamcıların başarısızlığı başlığı altında bakmayı da gereğinden fazla yüzeysel bulduğumu söylemeliyim. Müslümanlar da veya daha özel bir tabirle İslamcılar da kendi kültürlerini illa ki üretiyorlar ama bu kültürün hegemonya kazanması, İslam’ın çağrısının kabul görmesiyle ilgilidir.O kadar da iyimser olmamak lazım. Tarihin çok az döneminde İslam bütün ilke ve değerleriyle bütün insanların kalbinde kurulmuştur. Kitleler çoğu zaman günlük hazların, eğlencenin, insanı gaflete sürükleyen ucuz meşgalelerin peşinden gitmeyi tercih ederler. Popüler kültür analizleri siyasal idealler ile fiili gerçeklik arasındaki açığı gösterme konusunda ciddi mesafeler kaydetmiştir bugün.Bu tür karşılaştırmaları yapanların solun kültürel hegemonyasından bahsettiğini çok sık duyarız. Oysa hegemonik olan sol da değildir. Hazcılıktır. Doğrusu Solun Türkiye’de de dünyanın bir çok yerinde de hazcı bir kültürle çok daha kolay eklemlenebildiği ayrıca kaydedilebilir. Neticede Marx’ın radikal devrim ütopyalarına ulaşma konusunda ortaya konulan fiili çaresizlik solu teoride bir tür kaderciliğe, pratikte ise radikal bir hazcılığa bağlamaktadır.Hazcılığın bütün ideolojilere karşı dayanıklılığı ve şansı daha fazladır. Bugün Türkiye’de de solun kendini ifade biçimi hiç bir şekilde ne teoriye, ne sınıf kavgasına ne ulusal bağımsızlığa dair bir vurguya, teoriye veya söyleme dayanmıyor. Sol kendini popüler kültür ve hazcı pratikler üzerinden ifade ediyor ve hazları siyasallaştırıyor. Geriye soldan ne kalıyorsa artık.Hazlara hitap eden kültürel üretimler alanında İslamcıların rekabet etme şansları zaten yok, kendi iddialarıyla müsemma bir solun da yok. Solun hazcılığa müptela oluşu kendisini de bir uyuşturucu müptelası olarak yok ediyor haddi zatında. Hazcılıkla özdeşleşen bir kültürel iktidar yoksunluğundan dolayı duyulacak bir tasa olmamalı, İslamcıların böyle bir iktidara özenmeleri de hiç gerekmiyor.Buna mukabil, bu paradokslar içinde bile muasır Müslümanların da kendine has bir kültürü oluşuyor, gelişiyor. Bunun olumlu olumsuz, kendi içinde rahatsızlıklara veya memnuniyetlere konu yanları oluyor.Duyduğumuz rahatsızlıklar, hoşnutsuzluklar, insanların konumlarıyla duruşlarıyla da ilgilidir. Tabi ciddi bir çoğulculuğun da İslamcı toplum içinde oluştuğunun da işareti. Herkes herşeyi aynı şekilde görüp algılamıyor, hissetmiyor.NOT: Bu konu daha geniş haliyle Yetkin Düşünce Dergisi’nin son sayısındaki mülakatımızda ele alınmaktadır.
Fetih ruhu ve rüyası
Yusuf Kaplan
Fetih ruhu ve rüyası
Fetih ruhu’nun bu ülkede bir karşılığı var mı, insanları kanatlandırmaya yarar mı, bilmiyorum.Ama Türkiye’nin özellikle seküler aydınlarının fetihle işgali karıştırdıklarını biliyorum. Fetihle işgali karıştıran Müslüman bir toplumun aydınının zihni işgal altındadır, iğdiş edilmiştir, diyorum.Bilim, düşünce, sanat, siyaset ve ahlâkta büyük açılımlar, insanlığın önünü açan çığır açıcı atılımlar nasıl gerçekleştirilir?Fetih ruhuyla...Eşyanın hakikatini keşfetme çabasıyla...Eşyanın hakikatini keşfet...
Viyana’da son Osmanlı ve Yaratıcı Öfke
Ergün Yıldırım
Viyana’da son Osmanlı ve Yaratıcı Öfke
Öfke, patlayandır, kızgınlıktır, coşkudur. Yaratıcı öfke tekevvün eden ruhtur. Kızgınlığın, coşkunun ve isyanın tekevvünü. Düşüncenin patlaması ve parlamasıdır. Ruhun isyan ve iskânıdır. Ekrem Tahir, Yaratıcı Öfke eserinde bunu yapar. Dil, aydın, iman, kadın, edebiyat, düşünce, tercüme, şiir, medeniyet… Birçok mesele sıralanır kitapta. Hepsi de birbiriyle halkalanarak entelektüel bir dünyayı inşa ve ihya eder. Yaratıcı Öfke hem betimler, hem kritiğe eder, hem de tezler sunar. Batı’ya, modernitey...
‘Geç Kalan’ın yüzleşmesi
Hayat
‘Geç Kalan’ın yüzleşmesi
Tarık Tufan’ın “Geç Kalan”, hayata ve ölüme farklı bir açıdan bakan ve okurunu kendi içinde bir yüzleşme yapmaya hazırlayan özel bir novella. Farklı bir dil ve üslup denemesini başarıyla gerçekleştiren Tufan, kendi hayatına bile yabancılaşan kahramanının olabildiğince ertelediği yüzleşmesinden kaçınamadığı noktaya dikkat çekiyor.
Yeni Şafak
Garazı besleyen zeminler
Garazı besleyen zeminler
Dünyanın tüm sorunlarını çözecek çok değerli reçetelere sahip olduğunu vehmedip, muteber kişilerin bunlara itibar etmeyişini hayati bir sorun haline getiren bir entelektüel, şartnamesine uygun davranmadığı için kazandığı büyük ihaleyi kaybeden bir işadamı, sıradan bir birey iken çok önemli görevlere getirilen ancak yaptığı fahiş hatalar yüzünden görevlerine son verildiği için sosyal rol ve dolayısıyla itibar kaybına uğrayan bir bürokrat, içinde yer aldığı siyasi yapıdan dışlanan bir siyasetçi.. hakkında vuku bulanın kendisinde neden olduğu derin bir garazla, intikamını siyasi yoldan almak üzere harekete geçtiğinde, zikrettiğimiz görünen nedenlerin berisinde, eylemi için kendisini ruhen hazır hale getirdiği bir düzeye öncelikle yerleşir ki, bunun adı acı düzeyidir.Buradaki acı, ilgilisinin şahsında sevdiği birini ya da bir şeyi yitirme hüznünün ötesine geçerek, kamu takdirine ve paylaşımına açık hale getirilmiş ve dolayısıyla toplumsal bir zeminde tedavüle koyulmuş ayartıcı bir acı olarak görünürlük kazanır.Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde (İş Kültür Y., çev.: Mustafa Tüzel, İst. 2019) adlı eserinde, “Derin acılar çekmiş her insanın zihinsel kibri ve tiksintisi –insanların ne kadar derin acı çekebileceklerini hemen hemen hiyerarşi belirler–, en akıllıların ve en bilgelerin bilebileceklerinden daha fazlasını bilme, ‘onların bilmediği’ birçok uzak korkunç alemde biliniyor ve bir kez ‘evinde’ olmuş olma tutkusu yüzünden tepeden tırnağa dolduğu ve rengini aldığı tüyler ürpertici emin oluş...” şeklinde temellendirdiği bu acı, garazı besleyen, büyüten ve harekete geçiren diğer dışsal (sosyal ve ruhsal) hususları da doğrudan kendi rengine boyar.Bu noktadan itibaren bir garazlı, garazının beyanında ve onunla intikam alma yolunda, “adamın acısı büyük” nitelemesiyle kamusal bir onayı kendiliğinden sağlama seçkinliğine eriştiğini düşünerek, acıdan beslenen ahlaklılık maskesi altında, garazıyla kötülük yapmada hadsizliğin ruhsatını da böylece elde ettiğini sanarak (ahlaksızlığın tüm şubeleriyle birlikte) harekete geçer.Yine Nietzsche bunu, yukarıdaki sözlerinin devamında şöyle ifade eder:“Derin acı seçkin kılar; ayırır. En ince kılık değiştirme biçimlerinden biri Epikurosçuluktur ve bundan sonra sergilenen, acıyı hafife alan ve hazin ve derin her şeye karşı kendini savunan bir beğeni gözüpekliğidir. Onun sayesinde yanlış anlaşıldığı için neşeliliği kullanan ‘neşeli insanlar’ vardır –yanlış anlaşılmak isterler. Neşeli bir görüntü sağladığı için ve bilimsellik kişinin yüzeysel olduğu çıkarımına yol açtığı için bilimselliği kullanan ‘bilimsel insanlar’ vardır; –yanlış bir çıkarıma ayartmak isterler. Kırılmış, gururlu, iflah olmaz kalpler olduklarını gizlemek ve yadsımak isteyen özgür edepsiz tinler vardır; bazen delilik bile fazlasıyla kesin mutsuz bilginin maskesidir. –Buradan ‘maskeye’ hürmet etmenin ve psikolojiyi ve merakı yanlış yerde uygulamanın daha incelmiş bir insanlığa ait olduğu sonucu çıkar.”Safhaları itibariyle derinleştirilerek yüklenilen, başkalarınca görünür hale getirilen, kamu paylaşımına, beğenisine, desteğine açılan, intikam alma hırsını ve olası ahlaksız tüm yönelişleri kendisiyle birlikte meşrulaştıran.. bu acılılık konumlanmasından sonra, garazlı için yukarıda sözünü ettiğimiz sosyal boyutlu etkilenmelere mahsus zeminler de hazırlanmış olur.“Sözcüğü tanımlamak yerine”, garaz, hınç, kin, öfke, hoşnutsuzluk, kızgınlık, düşmanlık, intikam, haset, kötüleme /değersizleştirme tutkusu, nefret vb. duyguları da ihtiva eden “görüngüyü”, Nietzsche gibi ressentiment terimiyle nitelemede ve tasvir etmede ısrarlı olan Max Scheler, zikrettiğimiz zeminin toplumsal yapıyla ilişkisini şu cümlelerle kurar:“...Bizimki gibi, açıkça tanınan, yaklaşık olarak (politik ya da diğer) eşit hakların ya da biçimsel toplumsal eşitliğin, iktidar ve servet dağılımındaki ve eğitimdeki derin olgusal farklılıklarla yan yana olduğu bir toplum, ressentiment için en uygun zemindir. Herkesin kendisini herkesle kıyaslama ‘hakkı’ olmakla birlikte, gerçek hayatta durum farklıdır. Bireylerin karakterlerinden ve deneyimlerinden tamamen bağımsız olarak, bizatihi toplumsal yapı, burada güçlü bir ressentiment enerjisinin birikmesine yol açmaktadır.” (Hınç, çev.: Abdullah Yılmaz, Alfa Y., İst. 2015)Bu manada ancak Scheler’den öğreneceğimiz birkaç husus daha var. Söz hazır ona gelmişken bu hususlara da bakarak garazla ilgili şimdi konuştuklarımızı bir esasa bağlamamız daha yararlı olacaktır.
Steve Jobs, Nietzsche, Tim Cook... Tarihe geçen şirketlerin iyi bir hikâyesi var
Hayat
Steve Jobs, Nietzsche, Tim Cook... Tarihe geçen şirketlerin iyi bir hikâyesi var
“Yöneticinin Genç Bir Yazar Olarak Portresi” isimli kitabı okurla buluştu. Tarihi anekdotlarla global teknoloji ve otomotiv devleri inceleniyor, yöneticiler ve şirketlerin anlatıldığı kitapta iyi bir hikâyesi bulunanların tarihe geçtiği belirtiliyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.