Pakistan Başbakanı Han’dan destek mesajı: Filistin'in yanındayız
Dünya
Pakistan Başbakanı Han’dan destek mesajı: Filistin'in yanındayız
Pakistan Başbakanı Han, "Ben Pakistan Başbakanıyım ve biz, Gazze ve Filistin'in yanında duruyoruz." ifadelerini kullanarak Filistin'e destek mesajı verdi. Han sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda; "Ülkemi bombalıyorsunuz, hepimizi aç bırakıyorsunuz, hepimizi aşağılıyorsunuz ama beni suçlayın: roket attım." şeklinde ABD'li düşünür Noam Chomsky’nin sözlerine yer verdi.
AA
Chomsky: İsrail'in ABD’ye müdahalesi görmezden geliniyor
Dünya
Chomsky: İsrail'in ABD’ye müdahalesi görmezden geliniyor
Yahudi asıllı ABD’li filozof Noam Chomsky, ABD basının Rusya’nın ülkede gerçekleşen seçimlere müdahale etmesini gündeme taşırken, İsrail’in ülkeye olan müdahalesini görmezden geldiğini söyledi.
IHA
Darbe çağrısı
Süleyman Seyfi Öğün
Darbe çağrısı
ABD’de seçimler yaklaşıyor. 3 Kasım’a yaklaşık 6 hafta kaldı. Tekmil dünyâ mevzilerinde, Kasım’a kadar çok keskin eylemlerden kaçınıyor. Herkes ABD seçiminin neticesini bekliyor. ABD’deki siyâsal çevreler ise elbette izâfî olarak kendi içlerine kapandı. Dünyâ siyâsetinde ABD, kendisinden beklenen yüksek profil ve performansı göstermiyor. ABD ekonomisinde ise iyiye doğru bir gidişât yok. Pandeminin üzerine tuz biber ektiği ekonomik sarsıntı aşılabilmiş değil. FED dolar basmaya devâm ediyor. Şu ar...
Biz NATO’ya yok olmamak için girdik, yok olmamak için çıkacağız yeri ve zamanı geldiğinde…
Yusuf Kaplan
Biz NATO’ya yok olmamak için girdik, yok olmamak için çıkacağız yeri ve zamanı geldiğinde…
Dostlukları da, düşmanlıkları da belirleyen olgu, aidiyet biçimleri. Etnik ve kültürel kimlik veya medeniyet kimliği üzerinden inşa edilen aidiyet biçimleri. Ya da hâlâ coğrafya kaderdir; -Lyotard “coğrafyanın sonu”ndan sözetse de, sınırların ortadan kalktığı gözle görülür bir hâl alsa da, bu böyle.Coğrafyanın yüklediği yük, bazen bir medeniyet yükümlülüğüne dönüşür. Elbette ki, medeniyet bilinci, coğrafyayla sınırlı değildir. Ya da şöyle söyleyeyim: Medeniyet bilinci ve aidiyeti, fizikî coğrafy...
Herkesin yaptığı şeyler
Herkesin yaptığı şeyler
“Alışkanlık zincirleri, önce duyulmayacak kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur” diyor Alman düşünür Arthur Schopenhauer.Video: Herkesin yaptığı şeyler Bir şeyin meşru olarak kabul görmesi için, çok sayıda kişinin o şeyi hayatına katmış olması yeterli sayılıyor bugün. Bir tür sessiz ittifakla o şeyi tartışılamaz şeyler arasına katıveriyoruz. Tartışmayı bırakın üstünde duran bile olmuyor bir daha. Olursa, bunu onun takıntılı olmasına, çıkıntılık yapmasına bağlıyoruz. Oysa tarih boyunca toplulukların helakiyle sonuçlanan her gidişat, o topluluklar içindeki çoğunlukların yanlışa ittifakla kapılması sonucunda yaşandığını biliyoruz. Bu sebeple ki, herkesin yaptığı şeyleri yapmak konusundaki rahatlığımız kabul edilebilir bir şey değildir. Bu bir tür kapılma halidir; toplumsal vakumun kişisel muhakemeleri iptal ettiği bir sürüklenmedir. İnsanî direnç noktalarımızın çöküşü, kurgunun gerçeği alt edişidir. Herkes yapıyor diye yapmaya başladığımız şeyler bizi toplumsal illüzyonun şuursuz ve dolayısıyla savunmasız bir parçası kılar. “Neden böyle davranıyorsun?” diye sordu durumu anlayamayan. “Çünkü herkes böyle davranıyor!” dedi anlama ihtimali olmayan. Bugün yaptığımız şeylerin büyük bir kısmını herkes yapıyor diye yapıyoruz. Alışkanlıklarımızı, meşgalelerimizi, zevklerimizi, ihtiyaçlarımızı, sevdiklerimizi, sevmediklerimizi belirlerken ölçümüz çoğu zaman o ‘herkes’! Bizim için herkes başkaları, başkaları içinse biziz. Kendini üretip çoğaltan bir kısır döngü bu! Peki herkes herkese dahil mi? Hayır, tam olarak değil! Bunun bir kurgu olduğunu bilen ve bu kurgudan menfaatlenenler de var. Onlar da kendilerini bizim kapıldığımız kör kurgunun içinde gibi gösteriyorlar ama aslında orada değiller. Onlar döngüye kapılanlar değil, kurguyu sürdürenler. Biz herkesi herkes kabul etmekte fazlasıyla istekli davranarak onların kendilerini gözlerden kaçırmalarına yardımcı oluyoruz. Zayıflıklarımızı, kontrolü nerede elimizden kaçırdığımızı, kapılmaya neremizden müsait olduğumuzu iyi biliyorlar. Psikolojimizle, sinirlerimizle, duygularımızla, düşüncelerimizle oynayabiliyorlar. Bizim için tüketici bir döngü olan o şey, onların para basan global fabrikası... Ellerinden kurtulmamızın tek yolu yeniden muhakeme edebilir hale gelmemiz... Bunu da biliyor ve en çok bu olmasın diye çalışıyorlar. Ne zaman içimizde küçük bir itiraz biriktirmeye yeltensek, ‘herkes’i kafamıza vurup biriken her şeyi darmadağın ediyorlar. Her şeye ‘herkes’ yapıyor diye razı oluyoruz ve razı olduğumuz anda biz de başkalarının zehirli ‘herkes’i oluyoruz. “Eğer insanları güçle kontrol edebiliyorsanız, ne düşündüklerini ya da hissettiklerini kontrol etmek o kadar önemli değildir. Ama eğer insanları güçle kontrol etme yeteneğinizi kaybederseniz, davranışları ve fikirleri kontrol etmek gerekli hale gelir. Günümüzde kontrol etme işini devletlerden ziyade büyük şirketler yapar” diyor Noam Chomsky, ‘Emperyal Arzular’ kitabında. “Bütün bu düşünceler size mi ait?” diye sordu hayran olan. “Yoo, hazır düşünülmüşü varken neden uğraşayım!” diye cevapladı aşırı fenomen olan. Uyuyanı uykusundan uyandıran sözler olduğu gibi, uyanığı ayakta uyutan sözler de var. “Kalabalığın gürültüsü kulakları sağır eder” dedi meczup, “ve hakikat her zaman fısıltıyla konuşur!”
ABD'de vurulan Türk polis yoğun bakımda
Dünya
ABD'de vurulan Türk polis yoğun bakımda
ABD'nin Colorado Springs kentinde, görev esnasında kafasından vurularak ağır yaralanan Colorado Springs Emniyet Müdürlüğünde görevli polis memuru Cem Düzel'in sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu bildirildi. Düzel, geçen perşembe gecesi bir zanlıyla girdiği silahlı çatışmada başından vurularak yaralanmıştı.
AA
Hâfıza-i beşer üzerine bazı notlar
Hâfıza-i beşer üzerine bazı notlar
“Hâfıza-i beşer nisyân ile mâlûldur“ lâfı boşuna edilmemiş. İnsanlık târihinin döngüsel nitelikleri bu veciz ifâdeyi her seferinde haklı çıkarıyor. 1870 sonrası Belle Epoque, yâni “güzel zamanlar” olarak bilinen zaman dilimi, dünyânın değişeceğine dâir beklentileri arttırmıştı. Liberâl siyâsetler bunun ekonomideki taşıyıcısıydı. Devlet hiçbirşeye karışmamalıydı. Bireysel çıkarların en yüksek seviyelerdeki tatmini sağlanacak; nihâyetinde gizli bir elin de devreye girmesiyle herşeyi dengeye gelecekti. Lâkin I. Genel Savaş sonrası bundan vazgeçildi. Katı otoriter ve totaliter fikirler yayıldı. Faşizmler ve komünizmler bütün çeşitlemeleriyle bu sürecin taşıyıcısı oldu. Militarist ideolojilerle donanan devletler devreye girdi ve liberâl ekonomik siyasetleri ezip geçti. Liberâl ekonomi siyâsetleri âdetâ “günah keçisi” hâline getirilmişti. Hemen ardından patlayan 1929 Dünya buhrânı ve II.Genel Savaşın bu gidişâtı sona erdirdiği söylenir. Siyâseten bu, bir dereceye kadar doğrudur da. II. Genel Savaş sonrası kurulan dünyanın daha demokratik olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Ama ekonomik olarak bunun böyle olmadığını söyleyebilirim. Olsa olsa devletin müdahalesi ılımlılaştırılmıştır. Bunu otoriter ve totaliter devletlerden demokratik sosyal devletlere geçiş olarak da değerlendirebiliriz. Sovyet Kampı’nda, Stalinizm üzerinden II. Genel Savaş evvelindeki dünyâ, üstelik azgınlaşarak devâm ediyordu. Ama en azından “hür dünyâ” olarak bilinen böyle değildi. Lâkin ideolojik olarak çatışan iki kutup, esaslı bir ortak paydayı paylaşıyorlardı: Devletlerin herşeye müdâhil olması. Yalta sonrası kurulan dünyâ devlet kapitalizmlerinin çeşitlemeleriyle yüklüdür.1970 sonrası gidişât değişmeye başladı. Buna husûsen, altın-dolar bağını kopartan Bretton Woods kararları tesir ediyordu. Reel ekonomilerin kendilerini yeniden üretmekte zorlandıkları, büyüme oranlarının küçüldüğü, sermâye emeğin verimliliğinin düştüğü; lümpen kredi kapitalizminin yükselişe geçtiği senelerdir bunlar. Hizmetler sektörünün genel ekonomideki payını arttırdığı, kredilerle köpüklenen tüketimin yükselişe geçtiği bir dünyâdır bu. Lümpen ifâdesini husûsen kullanıyorum. Çünkü tüketimin iki boyutlu olduğunu unutmamamız gerekir. İlki yatırıma giden tüketim; yâni üretken tüketim; diğeri ise herkesin zâten tüketim olarak bildiği “nihâî” tüketimdir. Buna göre yatırım mâliyetleri artmaktadır. Dolayısıyla yatırıma dönük tüketim sorunlu hâle gelmekte, bunun yerine akıl almaz bir finansal gelişme ve borçlanmalar üzerinden nihâi tüketimin şişirilmesi bir çıkış yolu olarak görülmektedir. Aslında tüketim kapitalizmi olarak bildiğimiz kapitalizmin lümpenliği bu açıktan neşet eder.Kapitalizmin lümpenleşmesiyle, devletlerin müdahalesini eleştiren baskın söylemin 1980’lerde yükselişe geçmesi arasında bir bağ kurulmalıdır. Yukarıda bahsettiğimiz açık, Yalta’nın kurduğu İki Kutuplu dünyânın aktörlerinden birisi olan Sovyetlerin çöküşü; diğerinin ise bu açığı derinleştirip; sürecin kendisini de tuttuğu, hattâ kendisinden neşet ettiğini unutarak derin bir sarhoşluğa gömülmesiyle neticelendi. Bu sarhoşluk bir kara delik gibi büyüdü. Bütün bir küreyi içine aldı.Sürecin ekonomik veçhesi ortadaydı. Bunu Yeni Sağ yürütüyordu. Monetaristler, Viyana Ekolü, Chicago Boys dümeni ele geçirmişlerdi. Yeni Sağ’ın ayıredici vasfı paternalist köklerinden kopmuş olmasıydı. Fransa’da Club de d’lorloge ve GRECE bölünmesinde bu net görülür. Devlet bizâtihi kötüydü. Kötü olmaları ekonomiye olan müdahalesinden kaynaklanıyordu; şiddet tekelini taşımalarından değil. Hatta Yeni Sağ’a göre devletlerin bu tekeli derinleştirmeleri ve piyasanın bekçiliğine tahvil etmeleri gerekirdi. Reaganizm, Thatcherizm, Asya, Pasifik mûcizesi bu değil midir? Uluslar abartılmamalı, mümkünse küçültülmeliydi. Siyâsal seviyede, özellikle Duvar’ın yıkılmasından sonra başlayan “sivil toplumculuk” dalgası ulusları ve devletleri aşındırdı. Yeni Sol aynı sürece buradan, kültürel kulvardan girdi. Kültürel dünyalar gârip bir şekilde şenleniyordu.. Ama bunun mâliyeti herşeyin içini boşaltıp, herşeyi ucuzlaştıran bir endüstrileşmeyle neticelendi. Yarım yamalak kültürel donanımlarla boylarından büyük lâflar eden hedonist cıvık gazeteciler, radikâl geçmişlerinden arınmayı büyük bir aydınlanma olarak sunan , popüler kültür ikonlarıyla hemhâl olmayı artık sorun etmeyen, derinlik iddialarından sıyrılmış, parça başı çalışan, sahadan kopmuş entelektüeller ortalığı kapladı. Bütün yapmaya çalıştıkları Reaganizmin vahşet ve kabalıklarını ehlileştirmekti. Evet devletler kötüydü, uluslar canavardı. Bunlar aşındırılmalı ve aşılmalıydı. Tıpkı lego parçalarını birleştirir gibi serbest piyasanın hâkim olduğu, bireysel hak ve özgürlüklerin ise bunun üst yapısını oluşturacağı bir dünyâyı savundular. Sanki târihte bunun bir misâli ve imkânı varmış gibi..2008 ve elyevm Corona salgınıyla birlikte idrâk ettiğimiz krizler fırtınası bizi yeniden devlete götürecek yolları aramaya sevk ediyor. Entelektüeller ise off-side pozisyonunda. Zizek gibiler küresel komünizm çağrıları yapıyor. Yeni sol ise bu ağır sorunlu dünyâda, Chomsky’de olduğu gibi halâ minimalizm yapıyor. Ve bütün bunlar, filmi 1870’lerden başlayarak görenlerinden zihninde “kekremsi“ bir tad bırakıyor, hepsi bu…
Amerikan rüyasının sonu
Amerikan rüyasının sonu
Amerikan Rüyası yıllarca pompalandı. Hollywood da bu konuda başrolü üstlendi. Amaç, soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği ve uydusu ülkelerini içeriden vurmaktı. Tüketim toplumunun krallığı, Amerika Rüyası’nın ana eksenini oluşturuyordu. Bunda büyük ölçüde başarılı oldular.Nereye kadar?Video: Amerikan rüyasının sonuNaom Chomsky’nin tespit ettiği üzere, “ABD maneviyatını kaybedene kadar”…Kilise, okul, mahkeme (adalet), hastane (sağlık), polis (güvenlik) kutsalları tüketime yenilene, çekirdek aile çökmeye başlayana kadar...Trump’ı iktidara getiren yarı cahil popüler faşizan kültürün ABD toplumu üzerine bir kara bulut gibi çökmesi işte bunun sonucudur...Amerikan Başkanı Donald Trump, ‘çok ciddi’ konu ve tehditler hakkında alaycı, küçümseyici ve politikasızlığa işaret eden yorumlarıyla tarih boyu anılacağa benziyor.Bahama Adaları’nı vuran Dorian Kasırgası ile ilgili açıklaması da bunlardan biri…Korkuyla karışık tedirginlikle beklenen Dorian Kasırgası, şiddet ölçeğinde en yüksek seviye olan ‘5. Kategori’de yer alıyor. Bu, rüzgârın hızının saatte 295 km.’yi bulacağı anlamına geliyormuş. En geç bugün Amerika’nın Florida eyaletinde etkili olmaya başlayacağı düşünülüyor.Trump şu açıklamayı yapmış: “Bize doğru ne geliyor bilmiyoruz. Tek bildiğimiz bunun muhtemelen en büyüğü olduğu. Daha önce kategori 5 diye bir şey duyduğumu bile sanmıyorum. Bazı kategori 4 şiddetinde kasırgalar gördüm ama onlar bile çok olmuyor. Ama kategori 5, en büyük kasırga ve maalesef başımıza gelebilir.”Oysa Dorian Kasırgası, Trump’ın başkanlık dönemi içinde ABD’yi etkileyen, bu şiddetteki dördüncü kasırga… Irma, Maria ve Michael kasırgaları da son iki yıl içinde ülkede büyük kayba neden olmuştu… İşin enteresan yanı şu ki Trump, hepsinde benzer açıklamalarda bulunmuş: “Daha önce duyduğumu sanmıyorum.”Trump’ın açıklama konusundaki pervasızlığı tepki uyandırsa da aslında ilkim konusunda ABD’nin güttüğü devlet politikasının ne olduğunu ortaya koyuyor.Barack Obama gibi, Clinton gibi önceki başkanlar, kendilerini komik duruma düşürecek, alaya alınacak sözler sarf etmezdi. Hatta Obama’nın eşi Michelle Obama, Beyaz Saray’da bir organik tarım bahçesi bile oluşturmuş, Başkanlık ofisinin çevre konusunda ne kadar duyarlı olduğu mesajını vermeye de çalışıyordu.Aslında Trump’ın önceki başkanlardan farkı yok. O da diğerleri gibi kasırgaların ana sebeplerinden olan iklim değişikliği ve küresel ısınma konusunda önleyici bir politika uygulamıyor. ABD’nin bu sorunda hatırı sayılır bir payı olmasına rağmen, Obama gibi o da Kyoto Protokolü’nü imzalamıyor. Paris Anlaşması’ndan ise çekildi…Sabık başkanlarla Trump arasında, iklim politikası konusunda bir fark yok ama işin iletişimi konusunda var… Bu anlamda Trump’ın “aptal” olarak yorumlanmasına neden olan açıklamaların “dürüst” oldukları bile söylenebilir… En azından önceki başkanların -mış gibi yapan, ikiyüzlü tavrını uygulamıyor… Elbette gezegenimiz için iki tutum da aynı yola çıkıyor… Yok aslında birbirlerinden farkları…Hâlâ çocuğunun doğumunu orada yaparak Amerikan pasaportuna sahip olmasını isteyen, kendisi ABD vatandaşlığına geçmeyi arzulayan varsa bir kez daha uyarmak ve sormak isterim: “Aklınız başınızda mı? İyi misiniz?”ABD’nin ‘medeni’ bir ülke olduğu masalına kendinizi mi, yoksa bizi mi inandırmaya çalışıyorsunuz?Dün, bizim gazetenin arka sayfasındaki haberde, ABD’deki silahlı saldırganların yaptığı eylemlerin bilançosu vardı… 2019’un ilk sekiz ayında 138 ölü… Bu sayı 2017 yılında 235, 2018 yılında 140 imiş…Peki, ‘çok makbul’ bu ülkenin Başkanı Trump, ne diyor? 17 kişinin öldüğü Florida’daki okul baskınından sonra, okulların yakınlarındaki silahsız bölge uygulamasının sonlandırılmasına desteğini açıklayarak “Silahlı bir öğretmenin olası saldırıları ‘çok çabuk’ sona erdirebileceğini” söyleyerek öğretmenlerin silahlanmasını savunmuştu… Laf, lafa benzemiyor, değil mi?Geçen ay Teksas’taki El Paso’da gerçekleşen saldırı malumunuz… Saldırgan ırkçı bir de manifesto yayınlamış, “ABD’yi Hispanik istilasından kurtaracağını” söylemişti. Saldırının ardından Başkan Trump, silah satın alacak kişilerin geçmişinin ve sabıka kaydının daha iyi araştırılması gerektiğini söylemiş.“Yetmez ama, fena da bir adım değil galiba” diyebilirsiniz. Bir açıklamasından daha bahsedelim, bakalım hâlâ öyle düşünecek misiniz? “Belki bu düzenleme umutsuzca ihtiyaç duyulan göç reformuyla birleştirilebilir.”Irkçı bir saldırganın 20 kişinin ölümü, 27 kişinin de yaralanmasıyla son bulan eyleminin, göçmenlere karşı başka bir ırkçı politikaya dönüşmesi tam da onların yapabileceği bir şey, değil mi?!“Gündelik politikadır canım” diye düşünüyorsanız, sizin başkanın masum insanların ölümcül silahlardan korunması amacını taşıyan Uluslararası Silah Ticareti Anlaşması’ndan çekileceklerini duyurduğunu da hatırlatalım….Hâlâ istiyorsanız, buyurun gidin ABD’ye tabii. Ama onların kollarını açmış sizi beklediğini sanmayın, bizden söylemesi…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.