Adalet Ağaoğlu ve Cemil Meriç
Dursun Gürlek
Adalet Ağaoğlu ve Cemil Meriç
Ünlü kadın romancımız Adalet Ağaoğlu’nun 91 yaşında vefat etmesi hemen bütün gazetelerde haber konusu oldu. Ben de bu haberleri ve yorumları dikkatle okudum. Çünkü bundan kırk yıl önce Cemil Meriç’le yaptığım uzunca bir röportajda rahmetliye Adalet Ağaoğlu ve romanlarıyla ilgili sorular da yöneltmiştim. Bu soruları ve Cemil Meriç’in verdiği ilgi çekici cevapları aşağıya nakletmeden önce Adalet Hanım’ın vefatından kısa bir süre evvel yaptığı açıklamayı nakletmek istiyorum. Sabah gazetesinde yayımlanan son röportajında bakınız neler söylüyor:“Anne-baba Osmanlı ahlakıyla yetişmiş. Biz ise, Cumhuriyet kuşağıyız. Babam hafızdı. Kur’an’ı ezbere nağmeyle okuyordu. Babamın hafız olduğunu uzun süre söylemekten çekindim. Çünkü o dönemde İslam’a doğru bakılmıyordu. Çok yanlıştı bu. Hayatım boyunca sadece şiddete karşı oldum. İnançlara karşı olmadım. ‘Ölmeye Yatmak’ta da kendi hayatımı yazdım. Yaşanan bu ikilemi anlattım. Anne ve babalarımızın yaşadığı dramı otuzumdan sonra anladım, ben. Burada eski yazı bilen anne-babalarımız aydınlarımız, yeni alfabe gelince cahil konumuna düştüler. Kökten değişim çok tehlikelidir. Altyapısı olmadan değişim yapılmamalıydı. Yoksa dramlar yaşanıyor.”Ölüm haberiyle ilgili Hürriyet gazetesinde yer alan yazıda da yine bu konuda şunlar söyleniyor.“Adalet Ağaoğlu’nun babası tekstil tüccarı Mustafa Sümer, aynı zamanda hafızdı. Ağaoğlu, SüperHaber’den Hülya Okur’a verdiği röportajda uzun zaman babasının hafız olduğunu söylemeye utandığını anlatmıştı. ‘Biz, cumhuriyetin ikinci kuşağı sayılırız. Anne ve babalar bu değişime kolay ayak uyduramazlar. Herkesi alışkanlıklarından kolayca vazgeçiremezsin. Biz cumhuriyet ilkelerine göre yetiştirilen çocuklar olduğumuz için anne ve babalarımızı gerici görmeye başladık. Ben uzun süre babam hafız demeye utandım. Sonradan anladım ki aptalmışız. Asıl dram, romanlık dram onlarınki. Ani değişime ayak uydurmak kolay değil. Benim babam dini eğitim aldığı halde bu değişime iyi ayak uydurmuş. İyi ayak uydurmuş ki beni okutabiliyor. Bunu biraz da anneme bağlıyorum.”Babaları, anneleri İslami bir hayat yaşadıkları, Osmanlı terbiyesiyle yetiştikleri halde kendileri fena halde savrulan bunca okur-yazar takımının sustuğu bir zamanda, Adalet Hanım’ın –geç de olsa– adaleti yerine getirip gerçekleri söylemesini takdirle karşılamak gerekiyor. Ölümünden sonra fikir beyan edenler onun bu sözlerine kulak tıkadılar, hatta “Allah rahmet etsin!” deme nezaketini bile göstermediler. Bu çağdaş çağdışıların esirgedikleri duayı bari ben edeyim: Allah taksiratını affetsin.Şimdi gelelim röportaj konusuna. Önce şunu belirteyim. Temmuz-Ağustos 1969 tarihli Meş’ale dergisinde yayımlanan mülakat uzun olduğu için hepsini nakletmek mümkün olmayacak. İlk sorum romanla ilgiliydi. Merhum Cemil Meriç üstadımız, Kubbealtı’nda yaptığı bir konuşmada, bugün edebi nevilerden geçerliliğini koruyan iki tür vardır, bunlar da deneme ve romandır demişti. Hâlbuki daha sonraki bazı yazılarında ve sohbetlerinde romanın değerini yitirdiğini ifade etmişti. Ben de bu konuya bir açıklama getirmesini istemiştim.Cemil Hoca gerekli açıklamayı yapıp ilgi çekici cevaplar verdikten sonra ben yine aynı konuyu devam ettirip şu kısa soruyu yönelttim:- Hisar dergisinde yayımlanan bir yazınızda, Adalet Ağaoğlu’nun iki romanından sitayişle söz ediyorsunuz. Bununla ilgili söyleyeceklerinizi merak ediyorum.Cemil Meriç şu cevabı verdi:- Efendim, ben her çağdaş Türk romanını zaman zaman inceledim. Roman, insan meseleleriyle, bir topluluğun belli bir devirde yaşayışını, duyuşunu, düşünüşünü açıklayan bir edebiyat nevidir. Romanın bir vasfı da tarafsızlıktır. Yani hadiseleri açıktan açığa belli bir zaviyeden vermemesi, kinlerini ve muhabbetlerini saklamasıdır. Kendinin çekilmesidir. Hadiseleri konuşturmasıdır. Şimdi bunu ölçü olarak alırsak, Adalet Ağaoğlu, dürüst bir insan olarak gördüklerini, düşündüklerini anlatmıştır. Bundan evvel Hisar’da roman üzerine bir yazı yazmıştım. Adalet Ağaoğlu’nun romanları Türkiye’de yazılanların içinde en efendi ve en dürüst, açıktan açığa kimseye ta’n etmeden, kimseyi övmeden, kimseyi yermeden bir kitap yazmıştır. Yani dürüst bir yazardır. Ben muvaffak olmuş bir roman olarak gördüm. Nihayet genç bir romancıdır. İstikbali vardır. Bir nevi teşvik mahiyetindeydi o yazı. Yani açıkçası romanı sevdim. Ben sevgilerimde ve öfkelerimde kısıtlama yapmaktan hoşlanmam. Ne düşünürsem onu yazarım. Adalet Hanım’ı tanımam. Hiçbir münasebetim yoktur, olacak da değildir. Sadece beğendim ve beğendiğimi ifade ettim.Mesela “Kırk Yedililer” hakkında da yazmıştım önceden. Ağır bir yazıydı. Hakikaten sevmemiştim. Çünkü roman değil, bir ithamnameydi. Savcı ithamnamesi! Neyi itham ettiği de belirsiz.Şimdi Türkiye’de Nobel’e aday gösterilen, göklere çıkarılan bir Yaşar Kemal yanında mukayese edilmeyecek kadar üstündür. Ve dürüsttür, Adalet Hanım’ın kitabı. Şişirilen adamlar vardır. Sahte şöhretler bunlarla mukayese edilince yerine oturabiliyor. Hakikaten o dönemi, 12 Mart dönemini gayet iyi ifade etmiş. Tarihe malzeme olacak değerdedir. Kanaatim bu.Adalet Ağaoğlu’na ve Cemil Meriç’e Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.
Irkçı söylem de ceza görüyor, öyle mi?
Irkçı söylem de ceza görüyor, öyle mi?
Ruşen Çakır’ın paylaşımından öğrendik: Nobel ödüllü bilim adamı James Watson’ın, ırkçı söylemleri yüzünden onursal unvanlarını geri alınmış.Video: Irkçı söylem de ceza görüyor, öyle mi?Olay şu (kısaltarak): “New York Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratory (CSHL), ırkçı ve cinsiyetçi söylemleriyle tanınan ve öteden beri bilim dünyasında eleştirilen 90 yaşındaki Watson’ı kınayarak onursal unvanlarını geri aldı. / PBS kanalının 2 Ocak’ta yayınladığı ‘Amerikalı Üstatlar: Watson’ı Çözümlemek’ adlı belgeselde, zekâ testleriyle kanıtlandığını öne sürdüğü ırksal farklılıkların varlığına dair tezini tekrar etmiş; CSHL, Watson’ın açıklamalarını ‘ispatlanmamış ve laubali’ olarak nitelemişti. Watson iddialarını ilk kez 2007’de dile getirmiş, daha sonra açıklamaları sebebiyle özür dilemişti. / Watson, 2007 yılında İngiliz Sunday Times gazetesine verdiği bir röportajda ‘Afrika’nın geleceği hakkında karamsar olduğunu’ belirterek ‘Çünkü tüm sosyal politikalarımız zekâlarımızın eşit olduğuna dair temellenmesine rağmen, zekâ testi sonuçları aynı şeyi göstermiyor’ demişti. Watson, tüm insanların eşit olduğunu umduğunu belirtmiş fakat ‘siyah çalışanlarla ilgilenenlerin bunun doğru olmadığını gördüğünü’ ifade etmişti. / 2000 yılındaki bir açık dersinde Watson, kişilerin kiloları ve hırsları ile derilerinin renkleri ve cinsel becerileri hakkında bağlantı olduğunu ifade etmişti: ‘Bu sebeple Latin sevgililer tercih ediyorsunuz. Hiçbir İngilizden sevgili olduğunu duymadınız. İngilizlerden ancak hasta çıkar.’ / Watson ayrıca, 2003’te yayınlanan bir başka belgeselde, aptallığın tedavi edilmesi gereken genetik bir hastalık olduğunu belirtmişti.” (https://medyascope.tv/2019/01/14/nobel-odullu-bilim-insani-james-watson).Bu adam aslında Batı dünyasının ırkçı temayüllerini kendince bilimsel bir temele oturtmaya çalışmış. Onun tespitleri Batının emperyalist, sömürgeci, ayrımcı, ayrılıkçı telakkisini kendi “pozitif” biliminin yardımıyla nesnel bir kılıfa sokmak istiyor.Zekâ testlerinde Afrikalı insanın geri zekâlı olduğunu vurgulamakla, aslında sömürgecilik dönemindeki Batı insanından daha insaflı davranmış. Çünkü onlar Afrika kökenli insanları insan saymıyordu. Bu, hiç olmazsa geri de olsa ona bir zekâ izafe etmiş... Ama bu noktada bu geri zekâlı Nobel Ödüllü zatın dikkatten kaçırdığı husus şu: işbu zekâ testlerindeki soruların bir bölümü kişinin kültürel arka planı ile ilgili sorulardan oluşuyor. Örneğin çatal bıçak kullanılan bir yemekte çatalı hangi elinizle tutarsınız sorusuna, Müslümanlar sağ el ile cevabını verse; bu cevap yanlış sayılıyor, çünkü Batı kültürü çatalı sol eliyle kullanıyor...Bu arada mizah çeşnisiyle okusanız bile şu tespit de ilgi çekici: “Latin sevgililer tercih ediyorsunuz. Hiçbir İngilizden sevgili olduğunu duymadınız. İngilizlerden ancak hasta çıkar.”Vaktiyle merhum Dr. Emin Acar Hocamız da bu bağlamda farklı bir tespitte bulunuyordu, diyordu ki: “İngiliz kızları Afrika’nın kara derili delikanlılarından hoşlanır. Eğer dünyayı Müslümanlaştırmak istiyorsanız, İngiliz kızlarını bu kara oğlanlarla evlendirin!”Irkçılığı tıbbi argümanlarla kanıtlamak isteyen bir ırkçı hekimin ceza maksadıyla onursal unvanlarından arındırılması Batının ırkçı telakkilerden vazgeçtiğini gösterir mi ve onun geçmişini affettirmesini sağlar mı?Batıda ırkçılığın yükselen trendi bu soruyu esef ki, hayır diye cevaplandırıyor...
Nobel Ekonomi Ödülü yoksullukla mücadeleye verildi
Nobel Ekonomi Ödülü yoksullukla mücadeleye verildi
Bu yıl Nobel Ekonomi Ödülü, yoksulluk ile ilgili çalışan akademisyenlerden Esther Duflo, Abhijit Banerjee ve Michael Kreme’e verildi. Bu üç iktisatçının ortak özelliği ise yoksullukla mücadele konusundaki yaptıkları önemli çalışmalar oluşturuyor.Video: Nobel Ekonomi Ödülü yoksullukla mücadeleye verildiAyrıca, kalkınma ekonomisinin bir deneysel alana dönüşmesinde, Nobel kazanan bu üç iktisatçının önemli katkılar yaptığını da vurgulamakta fayda var.PEKİ KİM BU NOBEL ÖDÜLLÜ İKTİSATÇILAR?Paris doğumlu olan Esther Duflo, halen Massachusetts Teknoloji Üniversitesi’nde (MIT) çalışıyor ve yoksulluğu azaltma ve kalkınma ekonomisi konularında çalışmalarına devam ediyor. Duflo, 1969 yılından beri verilen Nobel ekonomi ödülünü kazanan ikinci kadın bilim insanı olarak Nobel tarihine geçti. İlk Nobel kazanan kadın ise 2009 yılında, Nobel ekonomi ödülünü kazanan Elinor Ostrom olmuştu.Nobel ekonomi ödülünü paylaşan diğer bir iktisatçı, Hindistan’ın Mumbai kentinde doğan Abhijit Banerjee. Banerjee de yine ABD’de MIT’de ekonomi hocası olarak görev yapmakta. Esther Duflo ve Abhijit Banerjee’nin ortak özelliği ise karı koca olmaları. Diğer Nobel ödüllü iktisatçı Michael Kremer ise ABD doğumlu ve halen Harvard Üniversitesi’nde yoksulluk ve gelişmekte olan ülke ekonomileri üzerine çalışmalar yapmakta.NOBEL NEDEN BU İKTİSATÇILARA VERİLDİ?Son dönemde yaşanan çarpıcı gelişmelere rağmen, insanlığın en acil sorunlarından biri, küresel yoksulluktur. Birleşmiş Milletlere göre dünyada 700 milyondan fazla insan hala günlük 1.90 doların altında gelirle geçiniyor.BM Kalkınma Programı UNDP’nin “2019 Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk” raporuna göre de dünyada 1 milyar 300 milyon yoksul insan var. Yoksul sayısı belirlenirken yoksullar için sadece parasalcı yaklaşım değil ekonomik durumlarının yanında aynı zamanda sağlık, kötü yaşam kalitesi, kötü çalışma koşulları, şiddet riski gibi bir dizi veri de kullanılmış.Dolayısıyla, bu yıl Nobel Ekonomi Ödülü’nün yoksullukla mücadeleye verilmesi bence çok anlamlı. YOKSULLUK İLE MÜCADELEDE YENİ YÖNTEM GELİŞTİRDİLERNobel ödülü alan iktisatçılar da, küresel yoksullukla mücadele etmenin en iyi yolu olarak yapılan saha çalışmaları ile yoksulluğun sebeplerini yerinde öğreniyor.Bu yöntemde, yoksullukla mücadelede saha çalışmaları ile birlikte problemler sahada, yerinde belirlenmiş ve eğitim, sağlık, krediye ulaşabilme ve tarım gibi konularda problemler birebir tespit edilerek her problemin ihtiyacına göre farklı ve yerinde çözüm yollarının geliştirilmesinin önemine dikkat çekilmiştir.Problemlerin yerinde tespitiyle küresel yoksulluk probleminin daha küçük, yönetilebilir ve tespit edilebilir sorunlara bölünmesi ve her probleme has müdahalelerle çözümünün hedeflenmesinin önemli bir katkı olduğu kabul edilmiş.Michael Kremer’in, 1990’ların ortalarında batı Kenya’daki okullarda eğitim sonuçlarını iyileştirebilecek bir dizi müdahaleyi test etmek için saha deneylerini kullanarak geliştirdikleri yöntemin ne kadar güçlü olabileceğini gösterdiler.Abhijit Banerjee ve Esther Duflo’da diğer ülkelerde benzer çalışmalar yaptılar.Nobel ödülü kazanan iktisatçıların araştırma bulgularının pratikte yoksullukla mücadele kapasitesini çarpıcı bir şekilde geliştirdikleri ifade edilmektedir. Çalışmaların doğrudan sonucu olarak, beş milyondan fazla Hintli çocuğun okullarda öğrenmeyi iyileştirici programlardan yararlanmış olması gösterilebilir. Bir başka sonuç da, birçok ülkede koruyucu sağlık hizmetleri için verilen sübvansiyonların sağlıkta iyileşmeler sağladığı dile getirilmektedir.Bu çalışmalar, Nobel kazanan iktisatçıların geliştirdikleri yeni yöntemin küresel yoksulluğu azaltmada nasıl katkı sağladığını gösteren sadece iki örnek.Dolayısıyla bu çalışmaların pozitif sonuç vermesi, uygulanacak yöntemin aynı zamanda dünyada çok kötü durumdaki yoksul insanların yaşamlarını daha da iyileştirmek için büyük bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir.
Vekiller çakarları çaka çaka caka satarak yanımızdan geçmesinler
Vekiller çakarları çaka çaka caka satarak yanımızdan geçmesinler
Milletin vekillerinin mutlaka ayrıcalığı olmalı. Kabul. Milletin vekillerinin “kürsü dokunulmazlığı” olmazsa olmazlardandır. O kürsüde dilediği gibi fikrini söylemesi ona verilen en büyük ayrıcalık. İyi bir ücreti olmalı vekilin ki sadece “yasalarla” ve millet adına “denetleme”yle iştigal etsin.Yani bizim seçtiğimiz milletvekili, bizim haklarımız için Meclis’te mücadele etsin.Milletvekilliği bir meslek değildir olamaz da… Buna mukabil bazıları var ki milletvekilliğini meslek bellemiş. Dahası “ayrıcalıklı”, “imtiyazlı” sınıflar arasına almış kendini.Sonuçta milletin illallah dediği bir mesele 1 Kasım’da halloldu sanmışken, milletvekilleri gece yarısı operasyonuyla kendilerini “imtiyazlı” kılmış.Kıyak dedimse kıyak emeklilik veya kıyak maaş değil! “Trafikte kıyak geçiş üstünlüğü” elde ettiler torba yasaya koydukları madde ile.Düşünsenize suçlu kovalayan polis gibi, yangına koşan itfaiye gibi, bir canı kurtarmaya çalışan ambulans gibi milletvekili araçları da trafikte geçiş üstünlüğüne sahip olacak torba yasanın içine iliştiriverdikleri bir madde ile.Bu olmadı işte! Hem de hiç olmadı!Milletvekilleri milletin içinde olmalı değil mi? Milletvekilleri ile millet arasında uçurum olmamalı değil mi?Tamam. Güvenlik sorunu varsa “koruma alırsınız” o zaman zaten koruma aracı sizi korur. Ama düşünsenize sıradan bir vatandaş park yasağı olan bir bölgede arabasını park etse gelip çekici onu götürür… Ya da bir polis memuru gelir cezai işlem uygular.Peki, milletvekili bu kuralı çiğnerse ne olur?Yeni düzenleme ile hiçbir şey olmaz. Peki, bir vatandaş EDS ile denetlenen emniyet şeridini ihlal etse ne olur? Tabii ki evine ceza kâğıdı gelir.Bu araç bir milletvekilininse ne olur? Tabii ki hiçbir şey olmaz. Çünkü torba yasanın içine atıverilen bir madde ile “milletvekillerine trafikte geçiş üstünlüğü, çakar takma ayrıcalığı” tanındı.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milletin sağlığını tehdit eden termik santralların bacalarına filtre takılmasını erteleyen yasayı veto etmesi hepimizi memnun etmişti.Şimdi milletvekillerinin trafikte ayrıcalık sahibi olmalarının önünü açan son düzenlemeyi de veto ederse şaşırmayın.Zira “Kibirle yürüyüp yolu incitme gönül” (B. Yazgan) mısraını Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasetçiler için de söyledi!Kavanoz dipli dünyada öldüreni göremeyene ödül veriyorlar11 Temmuz 2005 sabahı, Sarayova’dan hareket eden otobüsümüz, ağır ağır yol alıyordu. Repuplika Sırpsca levhasını görmemizden az sonra, geçtiğimiz köy ve kasabalardaki çocuklar bizlere el kol hareketi yapmaya başladılar. Sonra bir kasabanın tam orta yerindeki kavşağın üzerinde bekleyen çocuklar yavaşlayan otobüsün içindeki bizlere “boğaz kesme” işareti yaptılar.Yolculuğumuzun menzili Srebrenitsa’daki Potaçari Şehitliği’ydi. Gümüş diyarı Srebrenitsa’ya ulaştığımızda sokaklar çoktan insan seli olmuştu. Potaçari’ye ulaştığımızdaysa 20 binden fazla insan şehitliği doldurmuştu.O gün 505 tabut saymıştım, 505 yeşil örtülü tabut. Hafifti hepsi. Haphafif. Çünkü 10 yıl önce 1995 yılının Temmuz ayında Birleşmiş Milletler koruması altındaki Srebrenitsa’da (Hollanda askerlerinin denetiminde) Sırplar tarafından katledilen ve toplu mezarlara gömülen Boşnak erkeklerin birkaç vücut parçasından başkası yoktu tabutlarda. DNA testleriyle tespit edilmiş kurbanlar Potaçari Şehitliği’nde toprağa veriliyordu.25 yıldır her yıl hâlâ kimliği tespit edilebilen Srebrenitsa şehitleri o tarihte toprağa veriliyor.VUÇİÇ BİLE KABUL ETTİ AMA…O katliamdan sağ kurtulanlar da… O katliama seyirci kalan Hollandalı askerler de… O katliamı yapan Sırplar da… Söylüyor, biliyor ve kabul ediyor ki “Srebrenitsa’da masum insanlar Sırplarca topluca öldürüldü.” Radyo Miladiç, “Bugün Türklerden öç aldığımız gündür” dedi. Karadziç siyasi karar alıcılardan biriydi. Lahey Adalet Divanı 2007’de Srebrenitsa’daki yaşanan katliamı “soykırım” olarak nitelendirdi.Peki, bugün Nobel Edebiyat Ödülü’nü kim alacak? Srebrenitsa’daki katliamı görmeyen. Hatta dahası “Boşnaklar birbirini öldürdü, suçu da Sırplara attı” diyen Avusturyalı yazar Peter Handke! Sırbistan Cumhurbaşkanı Vuçiç bile başbakan olarak Srebrenitsa’ya gidip “Özür dilemişti.”Vuçiç’in şahitliği bile yetmemiş olacak ki Handke, “soykırımı” ve katliamı görmezden geldi. Ve o katliamı görmezden geldiği içindir mi bilinmez ama Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl Handke’ye verildi.Batı’nın çifte standardı mı demek lazım, Nobel’in içi boş mu demek lazım bilemedim. Bildiğim o ki masumlar ölüyor, zalimler dünya nimetlerine çöküyor, buna ses çıkartmayanlar da ödüllendiriliyor.Kavanoz dipli dünya..!Yazıklar olsun.
Handke’ye Nobel ödülü
Handke’ye Nobel ödülü
Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü yazar Peter Handke’ye verildi. Ödülün parasal karşılığı 9 milyon İsveç Kronu (yaklaşık 900 bin avro) tutuyor.Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelerin bu yılki edebiyat ödülünün Handke’ye verilmesini protesto sadedinde törene temsilci göndermediği bildiriliyor.Ayrıca birbirinden farklı mahfiller tarafından, Bosna Hersek’te işlenen soykırımı inkâr eden ve her fırsatta eski Sırp lider Slobodan Milosevic’e duyduğu hayranlığı dile getiren Avusturyalı yazar Peter Handke’ye ödül verilmesi protesto edildi ve İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin kararını gözden geçirmesi talep edildi.Cumhurbaşkanı Erdoğan da Nobel Edebiyat Ödülü’ne sert tepki gösterdi ve bu yılki ödülü: “Utanç verici ve rezalet” olarak niteledi.Bu ödül bazı yıllar tarafgir davrandığı, ideolojik kayırmalara yer verdiği için tepkilere yol açmıştı.Daha önce de bir münasebetle ifade etmiştik, sanat ve edebiyat ürünlerinin bizzat müellifi tarafından bir maksada veya herhangi bir ideolojiye alet olarak meydana getirilmesi bir şeydir; aynı ürünün müellifinin dışında kalan güçler tarafından siyasaya alet edilmesi başka bir şeydir.Yazarın ideolojik tutumunun tartışılması edebiyat alanının içinde kalır. Yazar meydana getirdiği ürününün onun siyasal görüşünü ne ölçüde yansıttığı tartışması edebiyat alanının içinde kalır ve bu kapsamda tartışmaya yol açar.Oysa sanat ve edebiyat dışı “güçlerin”, aynı ürünü siyasal çıkar için kullanmak üzere istismar etmesi, olayı şaibeli hale getirir.Vaktiyle bir Soljenitsin veya Pasternak, yaşadıkları dönemde, muhalefet ettikleri Sovyet rejimini, edebiyat ölçülerini zedelemeden romanlarında eleştirdiler. Bu durum, edebiyatın iç değerlerini ihlâl etmeden gerçekleştirildiği için meşrudur. Ancak aynı yazarların, aynı ürünleri, edebiyat dışı bir güç tarafından (diyelim ki Nobel Ödülü organizasyonu veya CIA tarafından), siyasal maksatlara alet edilirse, burada, o işin meşruiyeti tartışmalı bir hale dönüşür.Vaktiyle soğuk savaş döneminde ve halen, CIA’nin kültürel savaşta, birçok ünlü yazarın (Ignacio Silone, Raymond Aron, Arthur Koestler, George Orwell, J.P. Sartre, vb) hizmetinden yararlandığına ilişkin bir haber yayınlanmıştı (17 Haziran 2002 tarihli Yeni Şafak). Adı geçen yazarların siyasal görüşleri CIA ile yüzde yüz örtüşse bile, onların adı geçen kuruluşa ve o kuruluşun siyasal emellerine kişisel olarak hizmet etme durumu ile, eserlerini aynı emele alet etme durumunu birbirinden ayırmamız gerekir, diye düşünüyorum.CIA’nin bu yazarların hasbî olarak meydana getirdiği eserlerden istifade etmesi anlaşılabilir bir olaydır. Ama aynı kuruluşun, bu yazarlara eser sipariş etmesi işin mahiyetini tümüyle değiştirir.Handke’nin durumu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yazarın iflah olmaz bir ırkçı olduğu sabit… Yazarlık değeri ise sıradan… Nobel ödülü üstün başarılı yazarlara ve bilim adamlarına mı veriliyor, yoksa İsveç Kraliyet Akademisi’ne bir biçimde hulul edenlere mi? Akademi’nin bu tutumu tartışılmalı bence…
Nobel tiyatrosu
Nobel tiyatrosu
İsveç Kraliyet Akademisi Nobel Komitesi’nin, bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü’nü Avusturyalı yazar Peter Handke’ye verme kararı, haklı olarak dünyanın dört bir yanında tepkiyle karşılandı. Bosna Savaşı (1992-1995) sırasında açıkça Sırplardan yana tavır alan, Sırpların Boşnakları öldürmediğini ve Sırplara iftira atıldığını savunan, Srebrenitsa Soykırımı’nı inkâr eden, tüm bunların üzerine de Lahey’de yargılanırken 11 Mart 2006’da ölen Sırp savaş suçlusu Slobodan Miloseviç’in cenaze törenine katılarak bir veda konuşması yapan Handke, Müslüman düşmanlığını ve ırkçılığını hiç gizlemeyen bir isim. Alman bir baba ile Slovenyalı bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen 77 yaşındaki Handke’nin, çok uzun senelerden bu yana Yugoslavya ile ilgilendiği biliniyor. “Keşke bir Sırp papaz olup Kosova’ya karşı savaşsaydım” diyecek kadar Sırplara sempati besleyen Handke, 1990’larda söylediği “Nazilerin yönetimi altında Yahudiler ne yaşadıysa, aynısını şimdi de Sırplar yaşıyor” sözüyle de akıllarda kalmıştı. Nobel Komitesi’nin, Handke’yi seçerken sonrasında karşılaşacağı tepkileri hesaplamamış olması imkânsız. Dolayısıyla bu, kasıtlı ve ısrarlı bir tercihten başka bir şey değil.“Dünyanın en prestijli ödülleri” olarak lanse edilen Nobel’in tarihi, kendilerine ödül verilen bazı isimler düşünüldüğünde, skandallarla dolu. 2005 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi İngiliz yazar Harold Pinter (1930-2008) de, tıpkı Peter Handke gibi Sırp savaş suçlularına göğsünü siper eden bir kişilikti. Slobodan Miloseviç ve diğerleri Lahey’de yargılanacakları zaman, “Yugoslav kahramanlar hemen serbest bırakılsın!” sloganıyla açılan imza kampanyasında, Harold Pinter de yer almıştı. Pinter, Sırp lider ve komutanların “NATO saldırganlığına direndikleri için” suçlandıklarını savunuyordu. Öldürülen, ırzına geçilen, sakat bırakılan, yurdundan sürülüp kovulan on binlerce Müslüman, Pinter’in umurunda değildi. Hatta o, Bosna Savaşı’ndaki tüm bu acı hadiselerin “Amerika’nın oyunu” olduğunu düşünüyordu. Yaşananlar için Sırpları suçlamak, ABD’nin ekmeğine yağ sürmek ve emperyalizmin oyununa gelmekti. Pinter açıkça, “Bizi Miloseviç ve diğerlerinin suçlu olduğuna inandırdılar. Ölü sayısından söz ediyorlar, bu ispatlanmadı bile!” diyordu. Oysa ispatlanmıştı.(Harold Pinter’in Bosna Savaşı’ndaki Sırp yanlısı tutumu, bugün Suriye’de yaşananlara İran penceresinden bakanlarla bire bir aynı olması açısından dikkat çekici. Gözümüzün önünde gerçekleşen katliamlara bile “Batı medyasının oyunu hepsi!” diyenler var, tıpkı Pinter gibi.)Biraz daha eskilere gidersek, daha büyük skandallarla karşılaşmak da mümkün:1978 Nobel Barış Ödülü’nü, İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat birlikte almıştı. Gerekçe, ertesi yıl Camp David Anlaşması adıyla resmîleşecek olan İsrail-Mısır barışının sağlanmasındaki emekleri ve rolleriydi. “Ortadoğu’ya kalıcı barışın getirilmesi noktasında büyük bir özveride bulundukları için”, Nobel’le ödüllendirilmelerine karar verilmişti.Gençlik yıllarından itibaren en radikal Siyonist hareketlerin içinde yer alan Menahem Begin, özellikle İsrail’in kuruluş sürecinde imza attığı birbirinden korkunç ve kanlı katliamlarla ünlenmiş bir isimdi. Araplara ve Müslümanlara nefretini hiçbir zaman saklamayan Begin, 9 Nisan 1948 gecesi gerçekleştirilen Deyr Yâsîn Katliamı başta olmak üzere, sayısız suçu bizzat planlamış ve uygulamasında yer almıştı. Begin öylesine pervasız bir insandı ki, diğer Siyonist liderler bile kendisiyle aynı kareye girmemeye özen gösteriyor, eylemlerini yüksek sesle kınıyordu. Örneğin, İsrail’in ilk başbakanı ve kurucu lideri David Ben Gurion, Begin’le kanlı-bıçaklıydı. Ölen Araplara acıdığından değil elbette, Begin “dünyaya izah edilemeyecek kadar” azgın olduğundan.Aynı Menahem Begin, 1977’de İsrail tarihinin rekorunu kırarak, yüzde 33,4’lük oy oranıyla başbakan olmuş, ardından “barış” postuna bürünerek Mısır’ı yanına çekmeyi başarmıştı. Mısır’ın İsrail’le barış anlaşması imzalaması ise, İsrail ve Siyonizm açısından açık bir zaferden başka bir şey değildi. Nitekim 1980’de Kudüs, yine Begin tarafından “ebedî başkent” ilân edilmiş, sonrasında da Lübnan işgali başlamıştı. Tüm bu saldırganlık süreçlerinde, İsrail, kendisine güneyden saldırabilecek bir Mısır’ı kontrol altına almış olmanın rahatlığıyla hareket etmişti.Velhasıl, Nobel bir tiyatrodan ibarettir. Türkiye, Arnavutluk ve Kosova’nın ödül törenini boykot kararı oldukça yerinde ve gerekli bir adımdır. Hatta bu adım, kalıcı hale de getirilebilir. Kaybedilen bir şey olmaz.
2020 Nobel Edebiyat Ödülü sahibini buldu
Hayat
2020 Nobel Edebiyat Ödülü sahibini buldu
2020 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan belli oldu. Nobel Komitesi, 2020 Nobel Edebiyat Ödülü'nü ABD'li şair Louise Glück'e verdi.
Diğer
Kanserle
mücadeleye
Nobel Ödülü
Gündem
Kanserle mücadeleye Nobel Ödülü
Nobel Tıp Ödülü, kanser alanındaki çalışmalarından ötürü ABD’li James P. Allison ile Japon Tasuku Honjo’ya verildi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.