Tebessümün yerini alan hüzün: İstanbul*
Hayat
Tebessümün yerini alan hüzün: İstanbul*
Dünyada üzerine en çok şiir ve yazı yazılan şehirlerden biri de İstanbul'dur. İstanbul üzerine yazılan şiirler, yazılar toplansa büyük bir külliyat oluşur. İstanbul üzerine yazmanın yanında ona aşkla bağlı şair ve yazarlar da var. Bunlardan biri de Nuri Pakdil'dir. Pakdil, İstanbul'u yazıya dökmenin ötesinde İstanbul'u dünüyle, bugünüyle an be an yaşar. İstanbul Nuri Pakdil'de şuurdur; İslam medeniyetinin ruhudur.​
Yeni Şafak
Nuri Bey
Nuri Bey
Seyahatte olduğum için Nuri Pakdil’in, benim tercih ettiğim şekliyle Nuri Bey’in vefatına son anda ancak birkaç satırla değinme imkanı bulabilmiştim. Bu kadarı, Nuri Bey’in hayatımızda kapladığı yerin genişliğine bakıldığında elbette yeterli olamazdı. Söylenecek pek çok şey kalmıştı o küçük notta, bu yazıdan sonra da mutlaka bazı şeyler yine eksik kalacak.Samimiyetle ifade edeyim; Nuri Bey bana bizim gerçekliğimizin dışında yaşayan, sıra dışı, kalabalığımızın içinden biri olmaktan daha ziyade, bulunduğu her yerde başrolün kendisinde olduğunu hissettiren etkileyici bir film karakteri gibi gelirdi. Bundan kastım şu; öylesine renkli, o kadar karizmatik, o kadar ayrıntılarla dolu bir karakterdi ki, içinde adının geçtiği hiçbir cümleyi onu genel ahvalimizden daha ayrı bir yere koymadan tamamlayamazdınız. Çok kendine özgü, çok tipik, eskimeden, daha yaşandığı anda bir hatıraya ve hatta bir anekdota dönüşen sözleri, çıkışları, üslubu, kavramsallaştırmaları, yıllarca kesintiye uğramayan suskunluğu ve nihayet son üç beş yılda şahidi olduğumuz müthiş ve beklenmedik esprileri vardı.Nuri Bey’i hayatının dönemleriyle değil, bütün biyografisiyle hissiyatının, davasının, kutsallarının tecessüm etmiş hali olarak düşünmek bir tercih değil, bir zorunluluk bizim için. ‘Devrim’ kavramı, onun dilinde başkalarının dilinde olduğundan tamamen başka bir anlama gelmiyor, teslimiyetle yoğrulmuyor muydu mesela? Kudüs’ün, hüznümüzün başkenti olan o mübarek şehrin; ayıbımızı yüzümüze vurmadan bir çoğumuzla arasına mesafe koyarken, koşup Nuri Bey’in cenazesine gelmesi, en önde saf tutarak, adeta cemaatin “iyi biliriz” şahadetine en gür şekliyle sesini katması bize bunu en bariz şekilde göstermiyor mu?Gençliğimiz boyunca yaşayan ve fakat kendisine dokunulamayan bir efsaneydi Nuri Bey bizim için. Salih Tuna ile birlikte Akay Yokuşu’ndaki dergi bürosuna gitme cesaretini gösterdiğimizde ‘Edebiyat’ artık çıkmıyordu. Nuri Bey’in meşhur öfkesiyle ayağa kalkarak yayınına tek tek emek verdiği kitapları, Akay’daki büronun önünde kuyruklar oluşturan toy gençlere beşer onar dağıtmasının üstünden de biraz zaman geçmişti. O zamanlar için gerçekten istisnai bir şey oldu ve ziyaret isteğimizi kabul etti. Görüşme sonlanıp bürodan çıktığımızda; kendisiyle ilgili çok değerli gözlemler edinmiş, alıp hatıra niyetine saklanacak o meşhur ince fırçalarından yemiş ve hayatımın unutulmazlar defterine o günü çoktan kaydetmiş bir haldeydim. Ayrıca, heyecandan omzumdaki çantanın kayışını dolayıp iyice sıkmış olmalıydım ki, sağ elimden iki parmağı artık hissetmiyordum.On kadar kitap üst üste masasının üstünde duruyordu Nuri Bey’in loş denebilecek bürosunda, hepsinin aralarında bir çok sayfaya işaretler, ayraçlar konmuştu. Başka da bir çok kitap vardı büronun her yanında. Saat başı geldiğinde konuşmayı bıraktı,uzanıp radyoyu açtı, ibre Fransızca yayın yapan bir radyodaydı, haberleri dinleyip kapattı. Bir ara büronun yanındaki dükkandan orta yaşlı bir hanım geldi, ödünç bir sandalye alıp alamayacağını sordu. Nuri Bey’in tertemiz bir beyefendi performansıyla mesafeyi koruyarak gösterdiği ‘kaliteli nezaket’ine orada şahit oldum ve bunu kayda geçirdim. Bu nezakete yakın zamanlarda, beraber bulunduğumuz başka ortamlarda yine defalarca şahit olacaktım.Toprak Mahsulleri Ofisi’nin Kızılay Kumrular Sokak’ta açtığı, çorbasından tatlısına her şeyin mercimekten yapıldığı ofisler vardı. Yan yana yüksek taş masalarda menüden seçtiklerinizi çok uygun fiyata yiyebiliyordunuz. Kim bilir kaç akşam, o masalarda Nuri Bey ile yan yana, kendisiyle konuşmaya bir daha hiç cesaret etmeden iftar ettik. Çoğunlukla gençler oluyordu o sokak sofralarında, en gençleri de tartışmasız hep Nuri Bey’di.Yıllar önce kendisiyle ilgili bir belgeselin çekimlerinde her zamanki titrek heyecanımla aşağı yukarı şu cümleyi söylemiştim: “Yaşadığınız şehirde dolaşırken bir anda Nuri Bey gelir, vakur adımlarla yanınızdan gelir geçer. Onu duraksatacak hiçbir şey söyleyemezsiniz ama bu yaşadığınız sizin için büyük bir ayrıcalıktır.” Nuri Bey’i bilmek, tanımak, aynı şehirde yaşamak, aynı sofraya oturmak, onunla aynı istikamete doğru, onun adımlarına yetişmeye çalışarak yürümek gerçekten bir ayrıcalıktı.Fatihalarla bitirelim inşallah yazıyı, Allah Kudüs-ü Şerif’i ona şahit kılsın, mekanını cennet etsin.
Nuri Pakdil: Muhalif bir seciye
Nuri Pakdil: Muhalif bir seciye
Aydının temel özelliği muhalif tavrında tecelli eder.W. Mills: “Sıradan insanlar, yaşadıkları gündelik hayatın dünyasını aşacak güçte değildirler.” diyor (İktidar Seçkinleri, Bilgi Y. Ank. 1974, s.7).İş, aile ve komşuluk ilişkilerinden oluşan hayatı, sıradan insanın (aydının) sınırlarını çizer. Onun hayatını evladüiyal kaygısı biçimlendirir. Büyük değişimler onun denetimi dışında gerçekleşir. Ama bu değişimler onun hareketlerini ve dünyaya bakış tarzını etkiler. Bu değişimin baskısıyla, sıradan insan kendini güçsüz ve amaçsız bırakan bir çağın insanı olmaya itilir.Sıradan aydının ulaşabildiği en yüksek düşünce düzeyi kendi bireysel mutluluğunu sağlayıp ferahça yaşamaktan ibarettir. Ona, olan bi­teni kendi vehminin prizmasından görmek ve değerlendirmek yeter. Biz bu aydını kendi karanlık dünyasına terk etmek zorundayız. O kendi kişisel sorunlarının dışına çıkamaz.Asal aydın ise kişisel sorunlarını aşmış biridir. O, başkasının kişisel sorunlarına da ilgi duyar. Ama bu ilgi bile kendi kişisel çıkarını aşan bir düzlemde gerçekleşir.Gerçek aydın, aykırı gördüğü her durum karşısında muhalif tavrını izhar eder.Nuri Pakdil’in tavır koyucu kişiliği tam da bu noktada ortaya çıkıyor.O, yazılarında da, gündelik yaşantısında da aynı tavrı sergiler.Onun, sürekli uçlarda konuşlanan karakteri başka türlü davranmaya da müsait olmadı. Aşırılıkları yaşadı. Sevgisi de nefreti de uç noktalarda seyretti.Onun dostu sonuna kadar onun dostudur. Dostluğunu bırakınca da bir daha dönüp arkasına bakmaz. Bakmadı.Onun seciyesini ve ilkelerini bilmeden ya da onları göz ardı ederek onunla konuşmak, iletişim kurmak isteyen hüsranla karşılaşır. Bu hüsranı yaşamış olanlar vardır…Bu durum, Nuri Pakdil’in kendine özgü bir “üst dil” kurduğunu ima ediyor. O üst dilin lügatini bilmeyen onunla ilişki ve iletişim kurmada zorlanır, dahası başarısızlığa uğrar.Yazılarında kullandığı semboller, imajlar, alegoriler, istiareler, benzetmeler bu üst dilin ürünüdür. Onların neye tekabül ettiğini keşfetmek, okuyucunun izanına, ferasetine, basiretine, okuma maharetine kalmıştır.Daha somuta indiğimizde Nuri Pakdil’in neye muhalefet ettiğini belki şöyle belirleyebiliriz, o:İktidar şakşakçılığına...Haksızlığa, adaletsizliğe, zulme...Dalkavukluğa...Yerine göre kendi duruşuna muhaliftir…İlkelidir, ama ilkeli davranıyorum sanısıyla kendini kapadığı kapana da muhaliftir...İslam geleneğinde, aydının devlet ricaline uzak durması salık verilir. Bunun başlıca nedeni, aydın, bu yakınlıktan dolayı ola ki, eleştirisini yöneltmekte çekingen dursun... Ne ki, aydın böyle bir konumda bile eleştiri oklarını atmaktan kaçınmıyorsa aydın olma liyakatini koruyor demektir.O, kurulu düzen karşısında asla tutuculukla yan yana gelmedi. Tutucularla buluşmayı reddetti. Sürekli sorgulama halindeydi: kendini, toplumunu, çevresini, düzeni sorguladı. Sorgulayarak yaşadı ve öylece kendi ölümsüzlüğüne ulaştı.
Pakdil: "Umut" heyecan verici
Hayat
Pakdil: "Umut" heyecan verici
Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından hazırlanan, 'Umut' adlı tiyatro oyunu seyircisi ile buluştu. Kent ve doğa karşıtlığı üzerinden insanın konumunu sorgulayan oyunun izleyicileri arasında yazar Nuri Pakdil ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül'ün de bulundu. Pakdil oyun sonrası yaptığı açıklamada; "Umut'u ilk defa seyretmek olağanüstü heyecan vericidir" dedi.
Yeni Şafak
"Ne mutlu Müslüman'ım diyene"
Hayat
"Ne mutlu Müslüman'ım diyene"
Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından 2. Kitap ve Kültür Fuarı kapsamında "Sükutun Sureti: Nuri Pakdil Belgeseli"nin gala gecesi düzenlendi.
AA
Filibeli Ahmed Hilmi’ye rahmet
Filibeli Ahmed Hilmi’ye rahmet
Nuri Pakdil, dünyanın ahirete açılan kapısından dün tekbirlerle, rahmet dualarıyla yolcu edildi. Şahitlik ettik ve ederiz ki, o bir Müslüman olarak yaşadı, bir Müslüman olarak vefat etti; mekanı cennet olsun. Sevenlerinin sosyal medyada yayınladıkları müşterek pozları gördükçe, kendi büyük eksikliğimden yakınıyorum şimdi. Merhum Pakdil ile onlardaki gibi göz dolduran ikili bir fotoğraf çektirememişim. Bu yüzden, “Bakın ben Kudüs’te iken merhum da oradaydı” veya “Benim katıldığım ödül törenine o da gelmişti” ya da “En son, bir festivalde kitaplarımı imzalarken görüşmüştük, işte ispatı” şeklindeki cümleler eşliğinde bir paylaşımda bulunamadım.Neyse, ben bu eksikliğine yanadurarak, tefekkür ehlinden, edebiyat mesleğinden bir diğer Müslümanın, on gün sonraki vefat yıldönümü için önceden kurguladığım yazıyı yazmaya yöneleyim.Onun adı: Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi.Hazretle ilgili bir rahmet okumayı talep eden bu yazıyı yazmamın nedeni ise “Filibeli Ahmed Hilmi diyor ki” başlıklı yazımdan sonra, kimi okurlarımın ilettikleri “Biz onu sadece bir romancı olarak biliyorduk” şeklindeki tepkilerdir. Filibeli’nin hayatı ve fikirleri hakkında bilgiye ihtiyaç duyanları, TDV İslam Ansiklopedisi’ndeki ilgili maddelere ve onların altında yer alan kaynakçalara yönlendirerek, sadece onun yazıdığı kitapların adlarını zikretmekle, hayal denizinin derinliklerinde attığı sağlam kulaçların fikri zeminini göstermenin yeterli olacağını düşünüyorum:Düşünce ve inceleme kitapları: -Senûsîler ve On Üçüncü Asrın En Büyük Mütefekkir-i İslâmîsi Seyyid Muhammed es-Senûsî (İstanbul 1325, 1333)-Müslümanlar Dinleyiniz (İstanbul 1326)-Târîh-i İslâm (I-II, İstanbul 1326-1327)-İlm-i Ahvâl-i Rûh – Psikoloji (İstanbul 1327)-Allah’ı İnkâr Mümkün müdür? Yahut Huzûr-ı Fende Mesâlik-i Küfür (İstanbul 1327).-Yirminci Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa: Müslümanlara Rehber-i Siyâset (İstanbul 1327)-Akvâm-ı Cihân (İstanbul 1329)-İki Gavs-ı Enâm: Abdülkadir ve Abdüsselâm (İstanbul 1331)-Türk Rûhu Nasıl Yapılıyor? (İstanbul 1329)-Hangi Meslek-i Felsefîyi Kabul Etmeliyiz?: Dârülfünun Efendilerine Tahrîrî Konferans (İstanbul 1329)-Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi Nebîmizi Bilelim (İstanbul 1331)-Huzûr-ı Akl ü Fende Maddiyyûn Meslek-i Dalâleti (İstanbul 1332)-Muhalefetin İflâsı (İstanbul 1331).-Üss-i İslâm: Hakāik-i İslâmiyye’ye Müstenid Yeni İlm-i Akâid (İstanbul 1332)Edebi kitapları: -Vay Kız Bekçiyi Seviyor (İstanbul 1326)-İstibdâdın Vahşetleri yahut Bir Fedâinin Ölümü (Oyun, İstanbul 1326)-A‘mâk-ı Hayâl (İstanbul 1326)-Öksüz Turgut (İstanbul 1326)-Şiirler (İstanbul 2005) Filibeli’nin kitapları, sonradan erişilen tefrikaların ve metinlerin de eklenmesiyle, Büyüyenay tarafından “Bütün Eserleri” kapsamında yayınlanıyor. Nitekim İlm-i Ahvâl-i Rûh – Psikoloji (İstanbul 1327) adlı kitabı, 8. kitap olarak, Ruh Hallerinin İlmi adıyla yakın zamanda çıkacak.Filibeli’nin en azından A‘mâk-ı Hayâl’nin onlarca kez basılmasına itibar ederek, çok okunduğu vehmiyle, onun vefat yıldönümü olan 30 Ekim’de, sosyal medya mücahitlerinden az sayıda da olsa mesajlar görmeyi ummamız elbette zaittir. Elbette onlar da kendi açılarından haklı sayılacaklardır, zira altında “Üstad, falanca ile...” yazarak (virgülün yerine dikkat) yayımlayacakları bir fotoğraftan mahrumdurlar herşeyden önce. Fotoğraf yoksa hafıza ve hatıra (-e yoluyla görünme) zaten yoktur artık.Şimdiden, Filibeli’nin Masonlar tarafından zehirlenerek şehit edildiğine dair bir bilgiyi paylaşırsam, belki onu hatırlamaları mümkün olur diye umut ediyorum. Bu bilgi önemlidir zira, sosyal medya mücahitleri acaip şekilde Siyonist ve Mason düşmanıdırlar ve bir ecelin onların vesilesiyle gelenine ziyadesiyle dikkat kesilirler.Filibeli, Galatasaray’dan mezun olduğu günden itibaren, vefatına kadar gazetecilik yaptı; bu uğurda Fizan’a, bilahare Kastamonu ve Bursa’ya sürüldü.Arûsiyye tarikatının müntesiplerinden olan Filibeli, sıkça kapatılmalarına rağmen, ısrarla çıkardığı gazete ve dergilerinde Siyonizmi ve Masonluğu kıyasıya eleştirdi.30 Ekim 1914’de âniden vefat etti. Hiçbir rahatsızlığının bulunmadığına şahitlik eden dostları, Filibeli’nin bakır zehirlenmesiyle Masonlar tarafından öldürüldüğünü ileri sürdüler ancak savaş ve imparatorluğun yıkılma şartlarında kimse bu iddianın üzerine gidemedi. Ardından Kemalist sistem de onun unutulmasını isteyince, adı ve eserleri uzun bir süre kül altında kaldı.On gün sonraki vefat yıldönümünü vesilesiyle Filibeli’ye mutlaka bir Fatiha armağan edelim.Mekanı cennet, hatırası mübarek olsun.
Direnişin klas hâli*
Hayat
Direnişin klas hâli*
İnsan eylemlerinin direniş sayılabilmesi için onun tasvir edilmesi, tanımlanması gerekmektedir. Aslına bakılırsa, geçmişten günümüze insan hep tasvir edile gelmiştir. Sözgelimi, edebi eserlerin tümünde doğrudan ya da dolaylı olarak insan üzerinde durulmuştur.
Yeni Şafak
Paralel yapı faili meçhule bulaştı
Gündem
Paralel yapı faili meçhule bulaştı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 17-25 Aralık darbe girişimine kalkışan paralel yapıyla mücadelenin aralıksız süreceğini belirterek sert mesajlar verdi: İnlerine girdik ve giriyoruz. Eğitimden, hizmetten, himmetten bahseden yapının bir takım kirli faili meçhul cinayetlere dahi bulaştığını görüyoruz. Daha şaşırtıcı şeyler de duyacaksınız.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.