Yunus'tan Goethe'ye Peygamber şiirleri bu kitapta toplandı
Hayat
Yunus'tan Goethe'ye Peygamber şiirleri bu kitapta toplandı
Peygamber Efendimiz hakkında, çok çeşitli form ve biçimde yazılmış şiirler bir kitapta toplandı. Kitapta Yunus Emre, Sezai Karakoç, Şeyh Galib, Von Goethe gibi birçok edebiyat üstadının şiirleri yer alıyor.
Yeni Şafak
Değişmek
 dönüşmek yaratılışımızda var
Hayat
Değişmek dönüşmek yaratılışımızda var
Psikolog Serap Buharalı, “Peygamber Efendimiz Mekke’den Medine’ye giderken neşeli değildi, gözleri yaşlıydı. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmıştı Yüce Nebi. Kalmamıştı memleketinde, çıkmıştı oradan. Biz de yapılması gereken neyse ona uyum sağlamalıyız, direnmekte ısrarcı olmamalıyız” diyor.
Yeni Şafak
’Minyatürlerde Peygamberlerimiz’
Hayat
’Minyatürlerde Peygamberlerimiz’
Edirne'de Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında 'Minyatürlerde Peygamberimiz' konulu minyatür sergisi açıldı.
IHA
Dualar semaya yükseldi
Gündem
Dualar semaya yükseldi
Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz'in dünyaya gelişinin yıldönümü olan Mevlid Gecesi, dualarla idrak edildi.
Yeni Şafak
Prof. Dr. Celal Şengör'den Türkiye'ye hakaret: En ilkel ülke
Hayat
Prof. Dr. Celal Şengör'den Türkiye'ye hakaret: En ilkel ülke
Prof. Dr. Celal Şengör, organ bağışı taraftarı olmadığını belirterek, "Elin dangalağına verip onu yaşatmanın anlamı yok" ifadesini kullanmıştı. Yaptığı açıklamanın ardından sözlerinin medya tarafından çarpıtıldığına değinen Şengör Türkiye hakkında çarpıcı yine çarpıcı ifadeler kullanarak, "Türkiye Afganistan'dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir" dedi.
Yeni Şafak
Yine ensar olalım
Hayat
Yine ensar olalım
Mültecilik ve göç insanlık tarihi kadar eski kavramlar. Ama son yüzyıllarda ‘mültecilik-göç’ daha çok büyük bir acıdan kaçışı simgeliyor. Savaşlardan, etnik temizliklerden kaçan milyonlarca insan, hayatta kalabilmek için zorlu yolculukları göze alıyor. Biz Müslümanlar darda kalana yardım etme, kucak açma dersini muhacirlere kucak açan ‘ensar’dan öğreniyoruz.
Yeni Şafak
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”
Yasin Aktay
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”
Müminin Kur’an karşısındaki konumunun özelliğinden bahsettik. Kur’an’a yönelik salt akademik yaklaşımdan çok farklı olduğunu anlamak zor değildir bu konumun.Bazen Kur’an’dan çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak, yaratıcı bir okuma için yoğun bir heves ortaya çıkar. Akademik yaklaşımın tabiatındandır, özgün olanın arayışındadır, daha önce yapılmamışı yapmak, söylenmemişi söylemek, görülmemişi görmek, göremiyorsa icat etmek ister. Bu esnada akademinin merhum Hüsamettin Arslan’ın tabiriyle hangi “epistemik Cemaat”in etkisi altında neyi aradığını kendisinin bile bilmeme ihtimali çoktur. Çünkü epistemik cemaatlerin kendiliğinden ideolojileri vardır. Kişi başarılı bir teemmül, tefekkür, nefis muhasebesine-murakabesine girişmezse, yeni tabirlerle özdüşünümselliği yakalayamazsa kendisine musallat olmuş bu ideolojileri de fark edemez. Kendini gayet objektif, bilimsel herşeyi anlamış biri sanarak ulaştığını düşündüğü küçük bilgiyi külli bilgi zannedip ahkam kesebilir. İnsanın tarihselliği de böyle bir şeydir. İnsanın kendisi tam da çoğu kez farkında bile olmadığı bu tür sıradan cemaat veya epistemik cemaat ideolojileriyle maluldür.Spinoza’nın bir canlı varlık olarak külli bilgi hakkındaki bilgimizin katmanlarına dair çok güzel benzetmeleri vardır. Bir kan kurdu için külli evrenin boyutu ne olabilir ki? İçinde bulunduğu damar? Ya o damar için küll ne ola?.. Böylece evrenleri katman katman büyüterek küll hakkındaki algı ve bilgilerimizi sınayabiliriz.Elbette insan için sınırlar ve boyutlar çok farklı. Bilmediği şeyler hakkında kıyas yaparak bütüne ulaşma yolları var. Tıpkı kan kurdunun damar içindeki konumuyla neticede ne bilirsek bilelim kendi bilgimizin faniliği hakkındaki kesin bilgiye ulaşabildiğimiz gibi.Okuduğumuz metin hakkında önceden istesek de istemesek de bir önyargımız, bir ön-bilgimiz, ön-anlamamız var. Okudukça bu önyargılarımız değişir, dönüşür ama yok olmaz. Ön-bilgimiz değişir, belki düzelir, artar. Ön-anlamamız ise metinde karşılaştığımızla arada gerçekleşen hermenötik daireye takılır ve bu dairede elbette değişerek, dönüşerek, daralarak veya genişleyerek döner durur.Karşı karşıya olduğumuz metin Kur’an ve onun hakkındaki ön-anlamamızı belirleyen temel bilgi onu nasıl okuyacağımızı da belirliyor. O, herşeyi mutlak bir biçimde bilen, bize bilmediğimizi öğretmiş olan, varlığını tasvir ve tasavvur edemediğimiz ‘Yaratıcı’nın kelamıdır. Bildiğimiz her cisimden her varolandan kendisini tenzih ederek muhatap olduğumuz bir ‘Varlık’tan ne işiteceğimize, ne dinleyeceğimize biz karar veremeyiz. Can kulağımızı açar dinleriz, kalp gözümüzü açar ayetlerini görmeye çalışırız.Kitabı sıradan bir insanın okumasına elbette diyecek bir şey yok. Sıradan bir insan için bu Kitap başka herhangi bir metin gibi bir metinden ibarettir. Okuduğunda ne şekilde etkilenip etkilenmeyeceği tamamen onunla ilgili kendi ön-anlamasıyla, önyargılarıyla, tecrübeleriyle ve tabi okuma esnasındaki etkilenimiyle ilgilidir.Ancak müminin Kur’an’la mahrem ilişkisi onu nasıl okuyacağını da belirler. Bu ilişkiyi doğru tesis eden her müminin her zaman aynı şeyleri anlayacağı anlamına gelmiyor bu. Bilakis kendini Kur’an’ın seslenişine açık tutan her kişi onda kendisine ışık tutacak, yolunu aydınlatacak, bazen kendine özel sesler de duyacak, ayetler de görecektir.Kur’an’ı nesneleştirerek onun ne söyleyeceğine de kendisi karar veren bir yaklaşım için Kur’an’ın kendini kapatma ihtimali çok yüksektir. Bu kapanmaya yol açan Kartezyen nesnelci yaklaşım sadece Kur’an için böyle bir bereket kaybını getirmez. Doğaya yaklaşırken de aynı akıbeti çağırır insan. Duyup işitmesi gereken adına kendi konuşma, ondan duyması gerekeni kendi tayin etme işgüzarlığı modern dönemde doğa ve genel olarak varlık karşısındaki tutumunun özeti ve bu özetin dünyayı sömürgeleştirme yolunda getirdiği hal ortada.Kur’an’a can kulağını vererek dinlemek lazım, Kur’an’ın bize ilk anda söylediğini önemsememiz lazım. İlk söylediğini aşmak ve onun ötesine geçme konusundaki hırs bazen Kur’an’ı bir kenara bırakıp onun adına onunla alakası olmayan her şeyi söylemeye itebiliyor. Daha önce hep tarihselcilik hakkında tespit ettiğimiz bu tutum Kur’an’ın batıni anlamları peşinde koştuğunu söyleyen bazı sufi yorumlar için çok daha fazlasıyla geçerli. Tamamen insan muhayyilesinin ürünü olan bir takım ilişkileri kurarak Kur’an’ın yer yer lafzi anlamlarını, Peygamber ve ashabının anladığı ve bir sağduyuya dönüşmüş asli anlamları iptal edecek veya ikincilleştirecek şekilde isnat edilen anlamlar ve yorumların Kur’an’ı araçsallaştırmaktan hiçbir farkı yok. O andan itibaren seslenenin Kur’an olmadığını hissediyorsunuz. Onun yerine Kur’an’a zorla söyletilmeye çalışılan bir söylem giriyor devreye.Kur’an’ın son derece zengin anlam çağrışımlarının, ilhamlarının kaynağı olma ihtimalini elbette hiçbir zaman kimse inkar edemez. Ama bu ilhamların hiç biri Kur’an’ın ilk nesil tarafından anlaşılmış lafzını iptal edemez.Buna dair bazı ilginç örnekler var, ama yerimiz kalmadı, bilahare devam ederiz inşaallah.
Ahirette kurtuluş (necat)
Hayrettin Karaman
Ahirette kurtuluş (necat)
Bugünkü sorum benim ve çevremde manevi olarak bana güvenen bir yakınım için çok çok mühim. Konu: Necat.Sizin konu ile alakalı Yeni Şafak gazetesinde çıkan 5 köşe yazınızı daha önce okumuştum, bugün tekrar okudum, sorum daraldı ama neticelendiremedim; lütfen beni aydınlatın da bu konuda bir feraha ermek nasip olsun ve size de tekrar tekrar hayır duası etmiş olayım.Bu konuda benim bildiklerim de sizin yazdıklarınızdan öğrendiklerim de Yahudi ve Hristiyanlar ile alakalı. Sorumu tek bir cümlede ifade etmeye çalışacak olursam, Ehl-i Kitap’tan olmayan birisinin (mesela bir Budist veya tamamen -haşa- Allah’ı reddeden bir kişi) hayatı boyunca bilerek hiçbir kötülük yapmaması ve bunu inancı için değil de sırf iyi bir insan olmak için yapması ne anlama geliyor demeliyiz? Bu soruya benim için daha anlaşılabilir olması için bir ekleme yapayım. İslâmî olarak benim sözlerimi dikkate alan ve bana bu konuda daha çok sorumluluk yükleyen o yakınım bana aşağıdaki soruyu sordu ve ben ne ona ikna edebilecek bir cevap verebildim ne de ben kendi kendimi ikna edebildim. Takdir edersiniz ki Necat konusu Ehl-i Kitap üzerine ve onların son hükümlerinin ne olabileceği üzerine yoğunlaşmış; fakat arkadaşımın“Eğer Allah’ın adaletinden şüphe etmiyorsak, hayatı boyunca iyilikten iyiliğe koşmuş ve hiç kimseye bilerek bir zararı dokunmamış bir inançsızın direkt cehenneme gitmesi; hayatında genellikle kötü bir insan olmuş, zaman zaman kul hakkı yemiş ve iyilikleri az sayıda olan bir Müslümanın cehennemde gerekli cezasını çekip en sonunda inancının mükafatı olarak cennete gidecek olması adil mi?”sorusunun cevabını önce ben öğreneyim ki, sonra da onu bilgilendirebileyim. Allah (c.c.) razı olsun!Cevabınızı merakla bekliyor ve şimdiden çok teşekkür ediyorum!CEVAPBütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.İslâm’a göre başka dinlere mensup insanlar İslâm dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkân verilir, İslâm ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslâm ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler... Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları göz önüne alınarak İslâm âlimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.İsrâ Suresi’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor. Peygamberin tebliğ ettiği din yaşarken var olmamış (ehl-i fetret) insanlar hakkında: İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da (ehl-i fetret) yukarıdaki maddeye dâhil sayılmışlardır.İmam Gazzalî’ye göre Peygamber’in tebliğ ettiği din hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı âlimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i Kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve şeksiz şüphesiz ahirete iman eder, sâlih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkâr etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.Bu son görüşü kabul etmeyebiliriz, ama “filan kişi Yahudi ve Hristiyanlar cennete girerler diyor” şeklinde nakledersek o kişiye iftira etmiş oluruz; çünkü o görüşün sahipleri mevcut/bilinen inanç ve amelleriyle Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceklerini söylemiyorlar, ilgili iki âyete dayanarak bir Allah’a ve ahirete imanı, bildikleri takdirde Peygamber’e imanı ve sâlih ameli şart koşuyorlar.Bana göre bu imanı taşıyan kişiler zaten Müslüman olurlar, mevcut Yahudilik ve Hristiyanlık’la alakaları kalmaz, onlar için bu sıfatları kullanarak kafa karışıklığına sebep olmamak gerekir.Soru sahibi “daha önceki cevabımızın Ehl-i Kitab ile ilgili olduğunu” söylemişti, yukarıda o cevabı bir daha özetledik ve güncelledik.Sorunun ikinci bölümüne gelince:Allah’a iman etmeden hayatı boyunca kötülük yapmadan, hep iyilik yaparak yaşayan bir kimsenin ahirette cehenneme, Allah’a iman ettiği halde kötülük yapan ve günah işleyen kimselerin ahirette cezalarını çektikten veya bağışlandıktan sonra cennete girmelerinin ilâhî adâlete nasıl uygun düştüğü soruluyor.Allah Teâlâ yarattığı insanlar için şöyle bir kanun koyuyor:“İslâm geldikten sonra ehl-i fetret sayılmayacak şartlarda yaşadığınız halde Müslüman olmadan ölürseniz Ehl-i Kitab olun başka din ve inanç içinde olun, inançsız olun… cennetime giremezsiniz. İslâm’a girdiğiniz halde günah işlerseniz bunun cezasını cehennemde çeker, sonra cennetime girersiniz.”Soruda bahsi geçen hayali kişi bu kanuna aykırı davranıyor, günahların en büyüğü olanı işliyor (dine inanmıyor), ama iyilikler yaparak yaşıyor. Allah’a ve ahirete iman etmemiş olan kişi zaten cennete de iman etmez ve oraya girmeyi de istemez. Böyle bir kimseyi Allah niçin cennetine koysun; hem iman etmiyor, böylece en büyük günahı işlemiş oluyor, hem de bazı kimseler onun cennete girmeyişinin adaletle ilgisini sorguluyorlar!Hak dine iman ettiği halde günahkâr olarak ölmüş kimselere gelince bunlar, ilâhî kanuna uyuyorlar; iman etmiş ve eninde sonunda cenneti hak etmiş oluyorlar, işledikleri günahın ve kötülüklerin ise cezasını çekiyorlar.Bundan daha mükemmel bir adalet olur mu?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.