Yine ensar olalım
Hayat
Yine ensar olalım
Mültecilik ve göç insanlık tarihi kadar eski kavramlar. Ama son yüzyıllarda ‘mültecilik-göç’ daha çok büyük bir acıdan kaçışı simgeliyor. Savaşlardan, etnik temizliklerden kaçan milyonlarca insan, hayatta kalabilmek için zorlu yolculukları göze alıyor. Biz Müslümanlar darda kalana yardım etme, kucak açma dersini muhacirlere kucak açan ‘ensar’dan öğreniyoruz.
Yeni Şafak
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”
Yasin Aktay
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”
Müminin Kur’an karşısındaki konumunun özelliğinden bahsettik. Kur’an’a yönelik salt akademik yaklaşımdan çok farklı olduğunu anlamak zor değildir bu konumun.Bazen Kur’an’dan çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak, yaratıcı bir okuma için yoğun bir heves ortaya çıkar. Akademik yaklaşımın tabiatındandır, özgün olanın arayışındadır, daha önce yapılmamışı yapmak, söylenmemişi söylemek, görülmemişi görmek, göremiyorsa icat etmek ister. Bu esnada akademinin merhum Hüsamettin Arslan’ın tabiriyle hangi “epistemik Cemaat”in etkisi altında neyi aradığını kendisinin bile bilmeme ihtimali çoktur. Çünkü epistemik cemaatlerin kendiliğinden ideolojileri vardır. Kişi başarılı bir teemmül, tefekkür, nefis muhasebesine-murakabesine girişmezse, yeni tabirlerle özdüşünümselliği yakalayamazsa kendisine musallat olmuş bu ideolojileri de fark edemez. Kendini gayet objektif, bilimsel herşeyi anlamış biri sanarak ulaştığını düşündüğü küçük bilgiyi külli bilgi zannedip ahkam kesebilir. İnsanın tarihselliği de böyle bir şeydir. İnsanın kendisi tam da çoğu kez farkında bile olmadığı bu tür sıradan cemaat veya epistemik cemaat ideolojileriyle maluldür.Spinoza’nın bir canlı varlık olarak külli bilgi hakkındaki bilgimizin katmanlarına dair çok güzel benzetmeleri vardır. Bir kan kurdu için külli evrenin boyutu ne olabilir ki? İçinde bulunduğu damar? Ya o damar için küll ne ola?.. Böylece evrenleri katman katman büyüterek küll hakkındaki algı ve bilgilerimizi sınayabiliriz.Elbette insan için sınırlar ve boyutlar çok farklı. Bilmediği şeyler hakkında kıyas yaparak bütüne ulaşma yolları var. Tıpkı kan kurdunun damar içindeki konumuyla neticede ne bilirsek bilelim kendi bilgimizin faniliği hakkındaki kesin bilgiye ulaşabildiğimiz gibi.Okuduğumuz metin hakkında önceden istesek de istemesek de bir önyargımız, bir ön-bilgimiz, ön-anlamamız var. Okudukça bu önyargılarımız değişir, dönüşür ama yok olmaz. Ön-bilgimiz değişir, belki düzelir, artar. Ön-anlamamız ise metinde karşılaştığımızla arada gerçekleşen hermenötik daireye takılır ve bu dairede elbette değişerek, dönüşerek, daralarak veya genişleyerek döner durur.Karşı karşıya olduğumuz metin Kur’an ve onun hakkındaki ön-anlamamızı belirleyen temel bilgi onu nasıl okuyacağımızı da belirliyor. O, herşeyi mutlak bir biçimde bilen, bize bilmediğimizi öğretmiş olan, varlığını tasvir ve tasavvur edemediğimiz ‘Yaratıcı’nın kelamıdır. Bildiğimiz her cisimden her varolandan kendisini tenzih ederek muhatap olduğumuz bir ‘Varlık’tan ne işiteceğimize, ne dinleyeceğimize biz karar veremeyiz. Can kulağımızı açar dinleriz, kalp gözümüzü açar ayetlerini görmeye çalışırız.Kitabı sıradan bir insanın okumasına elbette diyecek bir şey yok. Sıradan bir insan için bu Kitap başka herhangi bir metin gibi bir metinden ibarettir. Okuduğunda ne şekilde etkilenip etkilenmeyeceği tamamen onunla ilgili kendi ön-anlamasıyla, önyargılarıyla, tecrübeleriyle ve tabi okuma esnasındaki etkilenimiyle ilgilidir.Ancak müminin Kur’an’la mahrem ilişkisi onu nasıl okuyacağını da belirler. Bu ilişkiyi doğru tesis eden her müminin her zaman aynı şeyleri anlayacağı anlamına gelmiyor bu. Bilakis kendini Kur’an’ın seslenişine açık tutan her kişi onda kendisine ışık tutacak, yolunu aydınlatacak, bazen kendine özel sesler de duyacak, ayetler de görecektir.Kur’an’ı nesneleştirerek onun ne söyleyeceğine de kendisi karar veren bir yaklaşım için Kur’an’ın kendini kapatma ihtimali çok yüksektir. Bu kapanmaya yol açan Kartezyen nesnelci yaklaşım sadece Kur’an için böyle bir bereket kaybını getirmez. Doğaya yaklaşırken de aynı akıbeti çağırır insan. Duyup işitmesi gereken adına kendi konuşma, ondan duyması gerekeni kendi tayin etme işgüzarlığı modern dönemde doğa ve genel olarak varlık karşısındaki tutumunun özeti ve bu özetin dünyayı sömürgeleştirme yolunda getirdiği hal ortada.Kur’an’a can kulağını vererek dinlemek lazım, Kur’an’ın bize ilk anda söylediğini önemsememiz lazım. İlk söylediğini aşmak ve onun ötesine geçme konusundaki hırs bazen Kur’an’ı bir kenara bırakıp onun adına onunla alakası olmayan her şeyi söylemeye itebiliyor. Daha önce hep tarihselcilik hakkında tespit ettiğimiz bu tutum Kur’an’ın batıni anlamları peşinde koştuğunu söyleyen bazı sufi yorumlar için çok daha fazlasıyla geçerli. Tamamen insan muhayyilesinin ürünü olan bir takım ilişkileri kurarak Kur’an’ın yer yer lafzi anlamlarını, Peygamber ve ashabının anladığı ve bir sağduyuya dönüşmüş asli anlamları iptal edecek veya ikincilleştirecek şekilde isnat edilen anlamlar ve yorumların Kur’an’ı araçsallaştırmaktan hiçbir farkı yok. O andan itibaren seslenenin Kur’an olmadığını hissediyorsunuz. Onun yerine Kur’an’a zorla söyletilmeye çalışılan bir söylem giriyor devreye.Kur’an’ın son derece zengin anlam çağrışımlarının, ilhamlarının kaynağı olma ihtimalini elbette hiçbir zaman kimse inkar edemez. Ama bu ilhamların hiç biri Kur’an’ın ilk nesil tarafından anlaşılmış lafzını iptal edemez.Buna dair bazı ilginç örnekler var, ama yerimiz kalmadı, bilahare devam ederiz inşaallah.
Ahirette kurtuluş (necat)
Hayrettin Karaman
Ahirette kurtuluş (necat)
Bugünkü sorum benim ve çevremde manevi olarak bana güvenen bir yakınım için çok çok mühim. Konu: Necat.Sizin konu ile alakalı Yeni Şafak gazetesinde çıkan 5 köşe yazınızı daha önce okumuştum, bugün tekrar okudum, sorum daraldı ama neticelendiremedim; lütfen beni aydınlatın da bu konuda bir feraha ermek nasip olsun ve size de tekrar tekrar hayır duası etmiş olayım.Bu konuda benim bildiklerim de sizin yazdıklarınızdan öğrendiklerim de Yahudi ve Hristiyanlar ile alakalı. Sorumu tek bir cümlede ifade etmeye çalışacak olursam, Ehl-i Kitap’tan olmayan birisinin (mesela bir Budist veya tamamen -haşa- Allah’ı reddeden bir kişi) hayatı boyunca bilerek hiçbir kötülük yapmaması ve bunu inancı için değil de sırf iyi bir insan olmak için yapması ne anlama geliyor demeliyiz? Bu soruya benim için daha anlaşılabilir olması için bir ekleme yapayım. İslâmî olarak benim sözlerimi dikkate alan ve bana bu konuda daha çok sorumluluk yükleyen o yakınım bana aşağıdaki soruyu sordu ve ben ne ona ikna edebilecek bir cevap verebildim ne de ben kendi kendimi ikna edebildim. Takdir edersiniz ki Necat konusu Ehl-i Kitap üzerine ve onların son hükümlerinin ne olabileceği üzerine yoğunlaşmış; fakat arkadaşımın“Eğer Allah’ın adaletinden şüphe etmiyorsak, hayatı boyunca iyilikten iyiliğe koşmuş ve hiç kimseye bilerek bir zararı dokunmamış bir inançsızın direkt cehenneme gitmesi; hayatında genellikle kötü bir insan olmuş, zaman zaman kul hakkı yemiş ve iyilikleri az sayıda olan bir Müslümanın cehennemde gerekli cezasını çekip en sonunda inancının mükafatı olarak cennete gidecek olması adil mi?”sorusunun cevabını önce ben öğreneyim ki, sonra da onu bilgilendirebileyim. Allah (c.c.) razı olsun!Cevabınızı merakla bekliyor ve şimdiden çok teşekkür ediyorum!CEVAPBütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.İslâm’a göre başka dinlere mensup insanlar İslâm dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkân verilir, İslâm ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslâm ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler... Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları göz önüne alınarak İslâm âlimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.İsrâ Suresi’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor. Peygamberin tebliğ ettiği din yaşarken var olmamış (ehl-i fetret) insanlar hakkında: İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da (ehl-i fetret) yukarıdaki maddeye dâhil sayılmışlardır.İmam Gazzalî’ye göre Peygamber’in tebliğ ettiği din hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı âlimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i Kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve şeksiz şüphesiz ahirete iman eder, sâlih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkâr etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.Bu son görüşü kabul etmeyebiliriz, ama “filan kişi Yahudi ve Hristiyanlar cennete girerler diyor” şeklinde nakledersek o kişiye iftira etmiş oluruz; çünkü o görüşün sahipleri mevcut/bilinen inanç ve amelleriyle Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceklerini söylemiyorlar, ilgili iki âyete dayanarak bir Allah’a ve ahirete imanı, bildikleri takdirde Peygamber’e imanı ve sâlih ameli şart koşuyorlar.Bana göre bu imanı taşıyan kişiler zaten Müslüman olurlar, mevcut Yahudilik ve Hristiyanlık’la alakaları kalmaz, onlar için bu sıfatları kullanarak kafa karışıklığına sebep olmamak gerekir.Soru sahibi “daha önceki cevabımızın Ehl-i Kitab ile ilgili olduğunu” söylemişti, yukarıda o cevabı bir daha özetledik ve güncelledik.Sorunun ikinci bölümüne gelince:Allah’a iman etmeden hayatı boyunca kötülük yapmadan, hep iyilik yaparak yaşayan bir kimsenin ahirette cehenneme, Allah’a iman ettiği halde kötülük yapan ve günah işleyen kimselerin ahirette cezalarını çektikten veya bağışlandıktan sonra cennete girmelerinin ilâhî adâlete nasıl uygun düştüğü soruluyor.Allah Teâlâ yarattığı insanlar için şöyle bir kanun koyuyor:“İslâm geldikten sonra ehl-i fetret sayılmayacak şartlarda yaşadığınız halde Müslüman olmadan ölürseniz Ehl-i Kitab olun başka din ve inanç içinde olun, inançsız olun… cennetime giremezsiniz. İslâm’a girdiğiniz halde günah işlerseniz bunun cezasını cehennemde çeker, sonra cennetime girersiniz.”Soruda bahsi geçen hayali kişi bu kanuna aykırı davranıyor, günahların en büyüğü olanı işliyor (dine inanmıyor), ama iyilikler yaparak yaşıyor. Allah’a ve ahirete iman etmemiş olan kişi zaten cennete de iman etmez ve oraya girmeyi de istemez. Böyle bir kimseyi Allah niçin cennetine koysun; hem iman etmiyor, böylece en büyük günahı işlemiş oluyor, hem de bazı kimseler onun cennete girmeyişinin adaletle ilgisini sorguluyorlar!Hak dine iman ettiği halde günahkâr olarak ölmüş kimselere gelince bunlar, ilâhî kanuna uyuyorlar; iman etmiş ve eninde sonunda cenneti hak etmiş oluyorlar, işledikleri günahın ve kötülüklerin ise cezasını çekiyorlar.Bundan daha mükemmel bir adalet olur mu?
Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdür
Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdür
Bugün, Hicri takvim hesabıyla 10 Muharrem 1441. Yani geleneksel Aşura günümüz. Müslüman toplumlara hem sevinci hem de hüznü bir arada yaşatan yegâne gün. Hicri yılın Muharrem ayının onuncu gününe denk gelen ve Arapça aşara/on kelimesinden gelen Aşura literatürümüz oldukça zengindir. Bu güne dair pek çok rivayetler vardır.Video: Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdürAşure günü; Hz. Nuh’un Tufan’dan, Hz. Musa ve inananlarının Kızıldeniz’de batmaktan kurtuldukları günü temsil eder. Ayrıca Hz. İsa’nın doğumu ve Hz. Peygamber’in Medine’de Kuba bölgesine ulaştığı günün de 10 Muharrem olduğu kabul edilir. Adeta semavi dinlerin sürekliliği ve birliğini temsil eden bugün, son dinin mensupları olan Müslümanlar sevinçlerini izhar eder. Nitekim bu sevinç, -özellikle Türkiye’de- yine rivayetlere istinaden Hz. Nuh’un sünneti olduğu kabul edilen aşure tatlısı ile paylaşılır.Kısaca Aşura, dünyanın yeniden kuruluşunu temsil eden Hz. Nuh’tan, insanlığa kurtuluşu müjdeleyen Hz. Muhammed arasındaki bütün insanlık tarihinin müşterek bayram günüdür.Aşura günü, aynı zamanda İslam ümmetinin hiç dinmeyen yarasının, ayrılık ateşinin ve zalimlerin pençesine düşmüş olan masumların iniltisini temsil eden utanç günüdür. Bu yüzden hüznü ve matemi temsil eder.Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra ashap siyasi ihtilaflara düştü. Depreşen eski kabilevî gelenekler ile İslam’ın getirdiği yeni anlayış arasında bocaladılar. Devletin ve iktidarın nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşamadılar. Hz. Peygamber’in yanında yetişmiş olan birinci nesil, bu ihtilafı idare etmesini bildi. Ama ardından gelenler bunu yapamadılar.İşte Hz. Hüseyin buna, bu zulme isyan etti, ama o da ihanete uğradı. 10 Muharrem, yani Aşura günü; Hz. Hüseyin ve etrafındaki 72 masumun hunharca şehadetinin yıldönümüdür. Nitekim bu gün, zulme başkaldırıyı ve masumiyeti temsil ettiği gibi, ihtirasın esiri olmuş, güç ve iktidarı için her şeyi mubah gören şeytanî aklı, Makyavelist zihniyeti de temsil eder.10 Muharrem 61/10 Ekim 680 tarihinde ne olmuştu? Bir kere daha hatırlayalım ve ıstırabını iliklerimize kadar hissedelim. Hissedelim ki, duygularımız terbiye olsun, tabiatımızdaki vahşetten arınalım; ihtirasın nelere mal olduğunu anlayalım.Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Muaviye ile ihtilaflar bitmedi ve Hz. Hüseyin dahil pek çok Müslüman Hz. Hasan’a biat etti. Ancak bu durum uzun sürmedi. Yaklaşık sekiz ay sonra Hz. Hasan, Muaviye’nin lehine hilafet görevinden feragat etti. Hz. Hasan’a duyduğu hürmet ve sevgiden sessiz kalan Hz. Hüseyin, Muaviye’nin ölümü üzerine, hilafetin saltanata dönüşmesine şahit oldu ve zulmü eskiden beri sabit olan Yezid’e biat etmedi.Mekke’ye çekilip burada ikamete başlayan Hz. Hüseyin’e, bugünkü Irak’ın Kufe şehrinden davet geldi. Oraya gitmesi halinde kendisine biat edeceklerini bildiriyorlardı. Meseleyi tetkik etmek üzere Müslim b. Ukayl’ı önden yola çıkarıp kendisi de arkadan hareket etti. Ancak her devirde var olan menfaatperestler çoktan satın alınmış, zulmün banisi Yezid’in gölgesi Kufe’de dolaşmaya başlamıştı. Yezid’in Kufe’ye atadığı vali, daha doğrusu zulüm maşası Ubeydullah b. Ziyad, hem Hz. Hüseyin’in elçisini öldürdü ve hem de yaklaşmakta olan kervana karşı dört bin kişilik bir kuvvetle imha tertibatı aldırdı.Hikayenin arkası; Hz. Hüseyin’in, oğullarının ve ailesinin, akrabalarının, etrafında onu sevenlerin, hülasa Hz. Peygamber’in ümmetine vasiyeti olan Ehl-i Beyti’nin yok edilmesini anlatan tarihlerde mevcuttur. Müslümanların kalplerinde derin izler bırakan Kerbelâ hadisesi, aynı zamanda İslamiyet’in kanlı siyasete bulaştırılmasına ve bunun üzerine yeni anlayışların; hatta dinlerin(!) ihdas edilmesine sebep olmuştur. Bu tarihten sonra Müslümanların ancak kardeş olabileceğini emreden bir dinin içinde, Müslüman kardeşini katletmeyi mubah gören ve dinin özünü değiştirenler ortaya çıkmıştır.Geçen yıl 10 Muharrem’de (8 Eylül 2018) şöyle başlamıştık yazıya:“Hicri takvimin sahibi İslam dünyası binbir türlü problem ile yoğruluyor. Bir tarafta savaşlar, ölümler, yeri-göğü tutan feryatlar, yoksulluk, açlık ve susuzlukla mücadele eden milyonlar. Diğer tarafta, zengin, müsrif, vurdumduymaz ve adeta iradesini şeytana teslim etmiş yığınlar. Bu yüzden bugün İslam dünyasında onlarca Kerbelâ yeniden yaşanıyor.”Son bir yılda ne değişti? İslam dünyasında ağlayan anaların feryadına yenileri eklendi. İşin kötüsü, sapla-saman daha da karıştı. Yezid’i alkışlayanlar ile Hz. Hüzeyin’e ağlayanlar ayırt edilemez oldu.İslam dünyası, ayağa kalkmak, dünyaya ortak olmak, sahip olduğu veya kendisine emanet edilen Hak Sözü başkalarına ulaştırmak için önce kendi içindeki kin ve nefret cerahatini boşaltmalıdır. Hakka, hak dediği gibi; yanlışa, yanlış demeyi öğrenmelidir. Hz. Hüseyin’in matemini tutarken aynı zamanda Yezid’in zulmünü de eleştirmelidir.Dünya bir tufandan geçmektedir. Tufandan çıkışı, kurtuluşu simgeleyen yeni Aşura’lara ihtiyaç vardır. Bu yüzden şimdilik biz, Aşura’nın mateminde kalalım; sevincini ise tufandan sonra paylaşalım.
Acemi belgeselciye şok!
Eğlence
Acemi belgeselciye şok!
Peygamberdevesi böceğini çekmeye çalışan acemi belgeselci hayatının şokunu yaşadı. Aniden üzerine atlayan peygamberdevesi acemi belgeselcinin ödünü patlattı.
Diğer
Cennet vaadiyle vurgun yaptı: Sahte peygamber davasında önemli gelişme
Gündem
Cennet vaadiyle vurgun yaptı: Sahte peygamber davasında önemli gelişme
Kocaeli'de kendini 'peygamber' olarak tanıttığı, 'yüz görümlüğü' adı altında para aldığı öne sürülen Şaban Özdil ile birlikte 'dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık' suçundan yargılanan 9 kişi tahliye edildi. ‘Peygamber’ olduğunu iddia eden Şaban Özdil'in, kendisine inananlardan yazlık, ev, otomobil ve ziynet eşyaları karşılığında cennet vaadinde bulunduğu belirlenmişti.
DHA
Ecel ve peygamberler
Hayrettin Karaman
Ecel ve peygamberler
Soru:Namazın rüku ve secdelerindeki “sübhane rabbiyel azıym ve sübnane rabbiye’l-a’lâ” tesbihatının Kur’ân’da emir fiiliyle zikredilmesi münasebetiyle farz olduğunu düşünen hocalarımız var. Böyle kabul edersek ve mesela, rükuda sehven “sübhane rabbiye’l-a’lâ” dersek veya secdede tersi; bu durumda farzı terkten dolayı namazı iade etmemiz mi gerekir?CevapSoruda geçen iki zikir Kur’ân-ı Kerim’de namaza mahsus değildir, ancak Peygamberimiz (s.a.), “birincisini rukûda, ikincisni secdede söyleyin” buy...
Tevfik Allah’tandır
Tevfik Allah’tandır
Bazı siyasi hareketleri gerçekleşmeyen ütopyaları, ulaşılamamış hedefleri, fiyaskoyla neticelenmiş veya hedefinden ciddi sapma göstermiş vaatleri üzerinden değerlendirmek mümkündür. Sosyalist hareketin, mesela başarısızlığı yüzyıllık siyasi tecrübeleri esnasında sayısız örnekle gösterilebilir. Liberalizmin tarihin sonunu ilan etmeye kadar varan çok yaklaşmış mutlak zafer vehminin kısa süre içinde kendisiyle dalga geçilmesine yol açan tam bir komediye meydan vermiş olması başka bir örnek.Bu hareketlerin bu durumları bir başarısızlık olarak nitelenebilir elbet, ama yine de kimse liberal siyasallığın veya sosyalist siyasallığın sonundan bahsedemez. Ha, bundan da bahsedenler vardır, ancak bu bahis de büyük ölçüde sosyalistlerden veya liberallerden hazzetmeyenlerin bir bahsi oluyor. Bir de bu bahis, yine bu tür hareketlerle ilgili kişisel-bireysel deneyimlere dair bir fikir verebiliyor. O kadar.Belli dönemlerde İslam adına bir ütopya kurgusu yapanlar olabiliyor. Belki sabit modelini Asr-I Saadetten aldığını düşünüp geleceğe doğru bunu projekte eden girişimler, denemeler. Bunların önemli bir kısmı “ideolojiler çağı”na ait denemelerdi.Doğrusu, o tür ütopya denemelerinin bir tür İslami Siyonizm hevesleri olduğuna dair yine bizzat İslamcı kesim arasında sayısız eleştiriler yapıldı. O kadar ki, bu eleştiriler İslam’ı veya özel tabirle siyasal İslam’ı bir ütopya vaadine indirgeyebileceklerin söylemlerine daha baskın çıkmıştır. Müslümanlığın zaten yeterince kuşatıcı ve gerekli siyasallığı da yeterince barındırıyor olduğunu söyleyenlerin tonlamasında bile o İslamcı irade, kimlik ve siyasallık vardır zaten. Bu tür durumlarda gerçekten İslamcılık var mı, gerekli mi, öldü mü, kaldı mı tartışması havanda su değmekle eşdeğer hale gelebiliyor.İslam bir din olma vasfıyla elbette Allah’ın nurunun tamamlanacağına ve küfre galebe çalacağına dair kesin bir inancı bütün müminlerde canlı tutuyor. Bunun ürettiği kaçınılmaz bir siyasallık var, kimlik, hak, adalet duygusu ve iyilerle kötüler arasındaki saflaşmaya dair duyulan kesin bir inanç var. Bu inanç belli dönemlerde belli kişiler tarafından İslam adına üretilmiş ütopik modellere indirgenemez elbet.Batılı metafiziğe atfedilen en önemli kusur, herşeyin kesin hatlarla, dondurulasıyla, tanımlanması, nesneleşmesi ve böylece ve araçsallaşmasıdır. Siyasalın batılı tip metafizikleştirilmesi de kimliklerin hiçbir geçirgenliği olmayacak ve bütün zamanlar için sabitlenmiş klişelere dönüşmesine dair duyulan derin istektir. Belli klişelere sığdırılmış bütün insan tiplemeleri arasında ilanihaye devam eden mücadele batılı siyasallığın metafizik derinliklerini inşa eder. Bu tiplemeyle gerçekliğin çoğu kez alakası bile yoktur. Gerçek bir Müslüman karşılarına bütün derinliğiyle, insanlığıyla, ilmiyle veya en temel insani özellikleriyle çıktığında o siyasal metafiziği çatlatır.Terörle mücadele diye çıktıkları yola tahrik etmek üzere deccallarını inşa etmeye yetmez o tipleme. O yüzden DAEŞ onlar için İslam’ı veya Müslümanları kesinlikle daha iyi temsil eder. Müslümanın vahşetinin, deccallığının yetmediği yerde tam da fantaziye uygun olarak stüdyo şartlarında o tipleme özenle-bezenle yaratılıp tedavüle sokulur. Bütün karikatür gibi pratikleriyle, laftan anlamaz, insani duygulara uzak, en zalim ve gaddar infazlarıyla, kafa kesmeleriyle ihtiyaç duyulan tiplemeyi üretir, sonra dönüp yeniden-üretir.En kaba haliyle ve güncel siyasallığın aracı haline gelmiş oryantalizm bu tür tiplemelerle yürürken ne yazık ki Müslüman bilinci de etkiliyor. Bir çok Müslüman da o tiplemenin hipnotik etkisi altında kalarak davranış belirliyor. İslam’ın veya Müslümanın o değil bu olduğunu söylerken bile bu etkiden uzak kalmak o kadar mümkün olmuyor. Neticede bir metafizik-sabit Müslüman tanımına karşı başka bir metafizik-sabitlikte Müslüman klişesi ikame edilmeye çalışılıyor.Müslüman dost-düşman ilişkileriyle kaim olan bir tipleme olarak görüldüğünde, bu dost-düşmanın da sabitlendiği yerde, Müslüman ne yaparsa yapsın nitelikleri, kalitesi değişmeyen bir özneye dönüşüyor. Aynı şekilde Müslüman olmayanlar da kıyamete kadar kendilerine atfedilen bütün özellikleriyle sabit olarak kalmış olurlar. Müslümanlar bir kez kazanmış oldukları bir kimliği, bir kazanılmış hak olarak, hiçbir zaman kendilerinden giderilemeyen bir imtiyaz olarak düşünürler ve yaptıkları ile İslam arasında bir özdeşleşme yaşanır. Rahmetli Akif Emre’nin giderek Müslümancılığa dönüşen süreç.Oysa Müslümanlık bir müktesep hak değil ve her gün bedeli tekrar ödenmek zorunda olan bir tercihtir. Bir iyilik hareketi olarak kıbleyi doğuya veya batıya dönmeye indirgenemez, Müslümanım veya İslamcıyım demeye indirgenemez, hatta salt küffara karşı saf tutmaya da indirgenemez.İyilik belli nitelikte eylemleri iyi niyetle sürekli yapmakla ilgilidir ve bunun imkanı her zaman başarı veya başarısızlığın sözkonusu olduğu bir imtihan şartlarına bağlıdır.İslamcılar veya Müslümanlar başarısız olabilir, ama bu başarısızlık siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşmamakla değil, Rablerine karşı, Peygambere, müminlere ve insanlara karşı sergiledikleri samimiyetle ilgilidir.Yoksa elbette her zaman Tevfik Allah’tandır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.