Kutlu yolculuk: Hicret
Hayat
Kutlu yolculuk: Hicret
"Mecbur bırakılmasaydım, senden asla ayrılmazdım" diyerek veda etti Rasulullah Mekke'ye... Kutlu sefer 'Hicret'in üzerinden 1395 yıl geçti.
Yeni Şafak
Peygamberler diyarı Eğil
Peygamberler diyarı Eğil
Diyarbakır'ın ilçesi Eğil, tarihte bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış antik bir kent. Hz. Zülkifl ve Hz. Elyesa'nın aralarında olduğu altı nebiyi ağırlaması nedeniyle peygamberler şehri olarak da biliniyor.
Yeni Şafak
Hacı adaylarından Mekke'deki müzelere yoğun ilgi
Dünya
Hacı adaylarından Mekke'deki müzelere yoğun ilgi
Hz. Muhammed'in hayatının 3D simülasyon ve animasyonlarla anlatıldığı Peygamber Müzesi ile kutsal emanetlerin sergilendiği Mekke Müzesi, ziyaretçi akınına uğruyor.
Yeni Şafak
İkinci medeniyet krizi, Gazâlî ve Peygamber’siz İslâm projesi
Yusuf Kaplan
İkinci medeniyet krizi, Gazâlî ve Peygamber’siz İslâm projesi
Batılılar, son iki asırda, İslâm dünyasında akademide uygulanmak üzere üç büyük yıkıcı proje geliştirdiler. Kısaca bu üç büyük oryantalist proje şunlar:Birincisi, İslâm düşüncesinin Gazâlî’yle bittiği masalını yaymak.İkincisi, Osmanlı’yı unutturmak.Üçüncüsü de, Hz. Peygamber’in (sav) konumunu sarsmak.Gerçek Hayat’ta bu üç sorunu ayrıntılı olarak mercek altına alan yazılar yazdım geçtiğimiz haftalarda. Burada kısa bir özetleme yapmak istiyorum. Dileyen okuyucularım sözkonusu yazıları Gerçek Haya...
Halk TV'de akıllara durgunluk veren sözler: Erdoğan'ın yetkisi padişahta yok peygambere verseniz iblise dönüşür
Gündem
Halk TV'de akıllara durgunluk veren sözler: Erdoğan'ın yetkisi padişahta yok peygambere verseniz iblise dönüşür
Halk TV'de Sunucu Ayşenur Arslan'ın programında konuşan Prof. Dr. Osman Can, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirirken sözlerine peygamberleri de katarak tepki çeken ifadeler kullandı. Can, “Erdoğan'daki yetkiler padişahlarda bile yoktu. Bu yetkileri peygambere verseniz, meleklere verseniz iblise dönüşürler” ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak
İslam sanatının ufku
Ömer Lekesiz
İslam sanatının ufku
Tashih değil, kafa karışıklığına sebep olmamak maksadıyla, önceki yazımızda yeralan “Kubbetü’s-Sahra, bina olarak kendisinden önceki kimi dini yapıları tekrarlamakla birlikte, mekana özel düzenlemesiyle İslam ibadetgâhı olarak biriciktir” şeklindeki cümlemizde, ibadetgâh’dan birinci derecede mescidi kastetmediğimizi, mezkur yapının Hz. Ömer devrinde Kudüs’deki ilk derme-çatma mescidin burada yapılması nedeni ile, onun yerini Kubbetü’s-Sahra’ya bırakmasından, Kıble Mescidi’nin (720) ibadete açılmasına kadar yine mescit olarak kullanılmasından hareketle bu terimi kullandığımızı hatırlatmamız gerekir. Yine o yazıda fizikî ve tezyînî özelliklerini belirttiğimiz Kubbetü’s-Sahra, sanatsal bir yapı inşa etme iddiasından önce, asıl –adının tam söylenişiyle– Mirac-ı Müşerefe Kayası’nın İslam eliyle zarflanması üzerinden Yahudilere ve Hıristiyanlara yönelik hamiliğinin de somut bir delili olmuştur. Öte yandan, üç dince de “Dünyanın Kilit Taşı” olarak değerli bulunan Müşerrefe Kayası, zaten Müslümanların ilk kıblesinin işareti olması bakımından, zihnî olarak evvelden temellük edilmiş ve bu temellükü de onun Hz. Peygamber’in mirâcına konu oluşuyla tahkim edilmiştir. Şarkiyatçıların formu, tezyinatı ve diğer mescitlere örneklik eden müştemilatıyla, neden başka bir şehre değil de Kudüs’e yapıldığına dair sordukları ısrarlı sorunun cevabı da tam buradadır: Rekabet onu hak eden yerde yapılır. İslam’ın doğduğu ve kurumlaştığı şehirler olarak Mekke ve Medine başka bir dinle rekabete kapalı olduğuna göre, onun Kudüs üzerinden yapılmasından daha doğal bir şey olamazdı. Bu durum, bizi ilk devirde İslam sanatının ufkunu tesbite mecbur eder. Zira, İslam’ın diğer dinlerle rekabet iddiası, öncelikle bir belirleyiciye ve uygulayıcıya muhtaçtır. Konu edindiğimiz esere göre, bu ihtiyacı karşılayanın Emevî İslam devleti olduğundan kuşku duyulamaz. Dolayısıyla sanatın ufku, ferdi eğilimlerden önce, hatta ona da istikamet kazandıracak şekilde, ancak güçlü bir devlet, sağlam bir iktidar tarafından tayin edilebilir. Zira yeni bir sanat ancak nebevî bir zihniyet, şehirleşme, adalet, ekonomi, ordu, ilim, felsefe, bilim ve teknolojiyle birlikte varlık kazanabilir ki, bunlar da ancak tüm cepheleriyle ve kurumlarıyla muktedir bir devletin sağlayabileceği şeylerdir. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi İslam’ın yeni devletinin, bu bahiste sanatı ihmal etmesi, yönetiminin dışına itmesi düşünülemeyecek bir şeydir. Ki bu husus bugün de geçerliğini aynıyla korumaktadır. Dolayısıyla şimdilerde sıkça sorulan “Bizim sanatımız neden yok?” ya da “Bizim bugüne mahsus bir sanat nazariyatımız neden yok?” sorularından önce “kendi günümüzde sanatımıza ufuk çizecek bir devletimiz neden yok?” sorusunun sorulması yapısal bir önem taşımaktadır. Kubbetü’s-Sahra’yı biricik ve İslam sanatının manifestosu olarak niteleyişimiz de bu hususa tabi. Çünkü Kubettü’s-Sahra, bir mescit mahalli olmakla birlikte, Kabe esaslı formu ve İslami ibadete uygun –mihrap, minber, kürsü, müezzin mahfili, musalla, minare vb– müştemilatıyla ancak yaklaşık yüz yılı sonra –günümüzde modellerine yaklaşacak şekilde– oluşan mescitlerden /camilerden ayrı tutulmuştur. Nitekim, buna bağlı olarak ilk camilerle, Emevî sonrası camilere mahsus araştırmalarda Kubbetü’s-Sahra cami olarak zikredilmemiş ancak sanat tarihlerinde kendisine yer bulmuştur. H. H. Kemali Söylemezoğlu’nun İslam Dini İlk Camiler ve Osmanlı Camileri adlı çalışmasını (İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yayını, Pulhan Matbaası 1955) hazır elimizin altında olması bakımından buna örnek verebiliriz.Kelamullah’ın mushaf olarak çoğaltılması mecburiyetiyle müesseseleşen hattın, mimariye –Robert Hillenbrand’ın kullandığı terimle– ilk epigrafik program olarak uygulanması, geometrik ve bitkisel motiflerin ilk İslami örneklerinin icadına muhatap bulunması esasında Sahra, sadelikleriyle maruf ilk inşa tarzlarını zamanla taş, mermer, ahşap ve metal malzemeli sağlam yapılara devreden camilerin tezyinatına ilgili prototipleri –geliştirilmeye– hazır bir şekilde sunan bir mekan olmakla, hem kendi biricikliğini korumuş, hem dünyevî (yeyüzüsel) ile uhrevinin berzahı haline gelmiştir.Elbet, Kubbetü’s-Sahra’nın kendinde açık ettiği tezyîni formların, motiflerin bugünkü örneklerine göre bir yetkinliğe ulaşmaları için birkaç asrın geçmesi gerekecektir. Diğer söyleyişle, geometrinin önce zihniyet ve işlevsellik planında İslamileşmesi ve ona mahsus bir uygulama alanının teşkili beklenilecektir.
İslâm yazısı yazgımızdır
Ömer Lekesiz
İslâm yazısı yazgımızdır
Kur’ân, kâğıtlar üzerine yazılarak indirilmediği gibi, iki kapak arasında bir kitap olarak da indirilmemiştir (En’am 6:7). Peygamber Efendimizin kalbine iyice yerleştirilsin diye, tane tane/ağır ağır okunularak (ve rattelnâhu tertîlen), parça parça indirilmiştir (Furkan:32).Kur’ân, “...Kendileriyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye gönderilmiş bir tebliğ...” (İbrahim 14:52) olarak, Peygamber Efendimizin diliyle yani Arapça (arab...
Yol haritası
Yol haritası
Toprağa döndüğümüzde bizi orada ne bekleyecek biliyor musunuz?Pembe panjurlu, beyaz badanalı, bahçesinde kuşlar öten, önünden şırıldayarak bir derecik geçen, masal-misal bir ev mi?Hayır.Uzanıp giden bozkır. Suya ve emeğe susamış toprak.Peki kazancımız ne olacak?Bu soru doğru, çünkü çağın çocuğusunuz.El-cevap: Kapitalizmin zulmünü, pisliğini, servetini-konforunu anlatacak bir kitap yazmak yerine tek bir cümle söyleyeyim: “Tüketim nesnesi olmaktan kurtulacağız.”Ne silahın, ne paranın, ne malın önünde eğileceğiz, sadece Cenab-ı Hakk’ın huzurunda “Kul olduğumuzu” ikrar edip gerçek mânada “hür” olacağız.Bu elbette zor olacak. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Hicreti kolay mı oldu?Hadi o zaman bir iman tazeleyelim. Tuhaftır, bundan elli sene önce müezzinler yatsı namazından sonra Âmenerresulü okur, ardısıra tecdid-i iman, tecdid-i nikah dualarını cemaatla birlikte zikrederdi. Şimdi okumuyorlar. Demek ki İngilizcemiz kadar imanımız da güçlenmiş(!)Gelelim “yol haritası”na.Bir beyaz kâğıt üzerine bir daire çizin. Bu Hududullah’tır, Cenab-ı Hakk’ın kanunudur. Bunu ulemamız tıpkı imanın şartları İslâmın şartları gibi maddeler (ilkeler) hâlinde sıralayabilir. Öyle bir özet yapar ki tüm hayatı kapsayacak vüsatte olur. Bu İslâm ahlâkıdır, Peygamber yoludur, takva sahiplerinin ahlâkıdır, “İnandık ve iman ettik” diyenlerin şaşmaz, şaşırmaz iradesidir. Tek bir gayesi vardır: Allah rızası.Daireyi önce çevreden merkeze ulaşan üç çizgi ile bölün. Bu cemaatın oluşumu, devletin vücut bulmasının esasıdır: Siyaset-iktisat ve hukuk. Tüm devletler bu üç sütun üstünde yükselir, lakin çok çeşitli devlet tarifleri vardır. Yeri gelmişken ben de devlet anlayışımı bir cümle ile ifade edeyim:Devlet yeryüzünde adaleti tesis için “Hududullah” çerçevesinde kurulan; insanın varoluş sebebi saydığımız “Cenab-ı Hakk’a ibadet ve kulluk” etmesi için gereken barış, emniyet, istiklâl ve iaşeyi temin gayesi taşıyan bir teşkilattır.Bu teşkilatın dayandığı mevzuatı (kanun, şeriat, örf, toplum sözleşmesi vb.) hayata geçirecek, koruyup-kollayacak bir yönetim lazımdır.Yukarıda izah ettiğimiz dairenin bir bölümü hukuk, bir bölümü siyaset, bir bölümü de iktisattır.İsteyen bu bölümlere eğitim-sanat vb. gibi başka bölümler de ekleyebilir.Şurası unutulmamalı: Bütün bölümler (alanlar) birbiri ile irtibatlı; hepsi daireyi teşkil eden ilkelere uygun olmalıdır.Yani hukuk siyasetten, siyaset iktisattan, iktisat hukuktan… bunların hepsi ahlâktan bağımsız olamaz. Hepsinin birbiri ile irtibatını adalet sağlar.Adaletin-ahlâkın mercii Hududullah’tır.Şimdi “Ne yapmak lazım?” sorusunun cevabını verelim.Hukukçular, İslâm hukuku, Osmanlı hukuku, Evrensel hukuk, Çağdaş hukuk, Hukuk felsefesi vb. çalışanlar bir araya gelip “Toprağa dönüş” hareketinin hukukunu (fıkhını) çalışabilirler. Üç yıl-on üç yıl. (Tanzimat’tan günümüze hukuk alanında günün icabı için ne kadar çalışma yapıldı, hatırlayın.)Siyaset bilimciler, siyaset tarihçileri, siyaset felsefecileri, İslâm’da siyaset çalışanlar, biraraya gelip “Toprağa dönüş” hareketinin “yönetim” meselesini çözebilirler.İktisatçılar yukarıda söylenen çabayı gösterebilir.Ben vaktiyle kapitalizme karşı “Kanaat Ekonomisi”ni gündeme getirmiştim. Ama on yıl sonra anladım ki, tek başına ekonomi bir şey ifade etmiyor. Öteki alanlarla irtibatını sağlamak lazım. (Burada ne bir Simeranya, ne de ada metaforu var. Elbette ki bir ideal var. O ideal ne Amish’ler gibi bir topluluk, ne de bir gettodur. Girişimin gayesi politik değil ahlâkidir.)Geçmişten ilham alabiliriz, ancak bütün bunları ülkemizin ve dünya şartlarının bugün için ifade ettiği çerçevede ele almamız lazımdır.Ayrıca tüm sahaların âlimleri birbirleri ile irtibat hâlinde olmalıdır.Bunu bir enstitü mü yapar; bir vakıf, bir üniversite mi yapar bilemiyorum. Kimseye minnet etmeden tek başına çalışanları şimdiden alkışlıyorum.Devlet “toprağa dönüş” hareketine kısmen veya tamamen iştirak edebilir. Etmez ise bu çabayı bir bölük takva ehli üstlenebilir. (Meselenin kuvveden fiile çıkışı için bk. “Kalbin Sesi” kitabımın son yazıları.)Bütün bunlar saçmalık diyenler olabilir. Ben türkülerimi söylemeyi sürdüreceğim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.