Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Avrupa ve darbeler
Avrupa ve darbeler
Geçen günlerde evvelâ Fransa’da emekli yüksek rütbeli subayların hükûmete yaptığı ve darbe îmâsı taşıyan yazılı uyarıyla karşılaştık. Bunu, Almanya’da yaklaşık 13.000 askerin dâhil olduğu iddia edilen darbe niyeti taşıyan gizli bir yapılanmanın haberi tâkip etti. Bu ikinci oluyor. Geçen sene de, Hannibal’in Ordusu adındaki bir oluşumun varlığından haberdâr olmuştuk. Kamuoylarını sarsan haberlerdi bunlar. Bunlar, belki bazı, “bir avuç faşizan kafalı, macerâperest” askerin teşebbüsü olarak değe...
Bildirilerin dünyâsı
Bildirilerin dünyâsı
Bildiriler modern siyâsal kültürlerin dikkât çekici bir boyutudur. Esas olarak, üniversitelerde Siyâsal Propaganda derslerinde okutulduğunu söylemeliyim. Batı dillerinde buna “manifesto” deniliyor. Bizde ise eski Türkçe ifâde edersek, büyük ölçüde “tebliğ” karşılığı kullanılıyor. Kelimenin elbette dînî bir kökü var. Peygamberler arz kürede ilâhî hakikât ve kelâmın tebliğcileridir. Lâkin tebliğ burada esas olarak şifâhîdir. Daha çok bir dâvet ve uyarı niteliğindedir. Metin bundan bağımsızdır. Me...
Postmodern rezillik cezasını buldu
Postmodern rezillik cezasını buldu
Demokrasiye balans ayarı yapmışlardı. 2997 yılının 28 Şubat’ına kadar sürecekti. Üretici firma pozisyonundaki generaller, bin yıllık raf ömrü olduğunu iddia etmişti. Bin yıl değil, bin ay değil, bin hafta değil, bin gün bile sürmedi. “Postmodern darbe” yaptıklarını söyleyip kurum satıyorlardı. Pek kasılmaktaydılar… Havalarından geçilmiyordu. *Nereden çıkmıştı postmodernlik? O dönem edebiyat sanat âleminde öyle bir akım başlamıştı. Darbe, kansız ve büyük patırtıya gerek kalmadan gerçekleşmişti. S...
Hayalleri 28 Şubat'a takılan İzmirli Zeynep öğretmen yıllar sonra yüksek lisansa başladı
Gündem
Hayalleri 28 Şubat'a takılan İzmirli Zeynep öğretmen yıllar sonra yüksek lisansa başladı
Türk siyasi tarihine "postmodern darbe" olarak geçen 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağı nedeniyle yüksek lisans eğitimini tamamlayamayan Zeynep Gündüz, yarım kalan hayalini gerçekleştirmek için 20 yıl sonra yeniden okula kayıt yaptırdı. Gündüz, "İnanın çok farklı bir yaşamım olabilirdi, bunu zaman zaman düşünüyorum ve çok üzülüyorum. Tüm bu yaşadıklarıma rağmen o heyecanı hala içimde buluyorum"
AA
28 Şubat'ın sembol isimlerindendi: Öğretmen Zekiye Yağmurcu vefat etti
Gündem
28 Şubat'ın sembol isimlerindendi: Öğretmen Zekiye Yağmurcu vefat etti
Türk siyasi tarihine "postmodern darbe" olarak geçen 28 Şubat sürecinde, derslere başörtülü girdiği gerekçesiyle öğretmenlikten ihraç edilen ve 14 yıl sonra görevine dönen Zekiye Yağmurcu (48) vefat etti.
AA
Türkiye’yi 28 Şubat postmodern darbe sürecine götüren cinayetler zinciri
Türkiye’yi 28 Şubat postmodern darbe sürecine götüren cinayetler zinciri
“28 Şubat darbesi, sadece Türkiye’deki Müslümanları değil, dünyadaki bütün Müslümanları kapsayan, ‘küresel’ bir darbedir” Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok cinayetleri 28 Şubat darbe planının bir parçasıydı. Müteakip yıllarda, aynı siyasi düşünceye sahip Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 te öldürülmüştü. Bu cinayetlerin, toplumun farklı kesimlerini karşı karşıya getirmeye ve darbe sürecinde, laik çevrenin desteğini almaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.. 2 T...
Ağır işlerin sonu
Ağır işlerin sonu

Modern sanayi toplumları insanlık târihinin en “ağır” örüntüleridir. Ağırlık oluşturmak hatırı sayılır bir yoğunlaşmayı ve merkezîleşmeyi ifâde eder. Maddî plânda, meselâ ekonomik düzeyde bakıldığında bakıldığında, ismiyle müsemma olarak “ağır sanayi”ler hayâtın merkezindedir. Demografik olarak bakıldığında nüfuslar büyük merkezlerde yoğunlaşmış, buradan da siyâsal küreler üzerinde ulusal-sınıfsal siyâsetlerin ağırlığı, târihte hiç görülmemiş bir şekilde hissedilmeye başlamıştır. Modern devletler, bürokrasileri mârifetiyle meydana getirdikleri, kontrole dayalı ağlar üzerinden toplumsal yapıları birleştirmiştir. Modern ordular da, ateş ve tahribat gücü devamlı olarak artan “ağır” silâhlarla müsellâh ordulardır.

Her ağırlık, üzerine bindiği yerlere, ister istemez belli derinlikler kazandırır. Ağırlık iddiaları ile derinleşme iddiaları neredeyse eşgüdümlü olarak ortaya çıkar. Nitekim modernlikte ,entelektüel, bilimsel ve kültürel iddiaları ortak bir paydada târif eden kavram da “derinlik” iddiasıdır.

Modern toplumlarda tezâhür eden ağırlık ve derinlik iddialarının, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar gösteren insanlığın medeniyet ortak paydasını oluşturması da kayda değer bir husustur. Dünyâda merkez toplumlardan çeperlere doğru, “medenîleşme arzusu”, cârî veyâ muhtemel kültürel direnç mekanizmalarının ehlileştirilmesi , uyumlulaştırılması; olmuyorsa da tasfiye edilmesi gibi ev ödevlerinin üstlenilmesine yol açmıştır.

Modern ağırlık ve yoğunluklar kaçınılmaz olarak bunaltıcıdır. İnsanlığa, büyük fedâkârlıklar üzerinden ağır bedeller ödetir. Bedeller başlangıçta karşılıksız olarak isteniyordu. Ama bu sürdürülebilir değildi. Karşılık elde ederek bedel ödeten sistemlere geçildi. Modernlikle demokrasinin evliliği de aslında budur. “Kazanımlar” ile ödenen “bedeller” arasındaki açık belki maddî manâda görece kapandı; lâkin mânevî mânâda mütemâdiyen büyüdü. Avrupa bunun tipik misâlidir. Ağır sanayisi , saat gibi işleyen bürokrasisi, “toplumsal kazanımların” garantisi olan demokrasisi, derin sanatı, felsefesi ağır bir örtü olarak Avrupa toplumlarının üzerine çöktü. Tekmil mâcerânın ele gelen yegâne somut neticesi, bireysel ve toplumsal mutsuzlukların yaygınlaşmasıydı. Lise dönemlerinde tanıştığım Avrupalıların asık suratlarını ve mütemâdiyen Avrupa medeniyetinden şikâyet eden hâllerini çok yadırgar; onları “bulup da bunayanlardan” sayardım.

Avrupa’da sıkışan modernliği, II. Genel Savaş sonrasından başlayarak ABD rahatlattı. Modernlik ABD’de, Avrupa’nın aksine hayli esnekti. Evet onlar da bedel ödemişlerdi. Ama bu bedel büyük bir coğrafyada tek tek bireylerin veyâ toplulukların kendi îrâdeleriyle göze aldıkları bir mâceraydı. Ödedikleri bedeller îtibârıyla bir bürokrasiyi veyâ kurumsal herhangi bir yapıyı mes’ul tutacakları bir durum yoktu. Avrupa’da yoğunlaşmalar çok defâ yukarıdan aşağıya zecrî tedbirlerle, ağır mülksüzleştirmelerle hayâta geçirilmişti. Hâlbukî ABD’deki oluşumlar mülk kazanımlarıyla el ele gidiyordu. Mülksüzleştirilenler ise, medeniyette söz sâhibi oldukları düşünülmeyen ve sarf malzemesi olarak görülen Kıt’anın eski sâkinleriydi. Velhâsıl, ABD’de yaşanan süreçler, ağırlıkları ve yoğunlukları dağıtan çok başka bir örüntüydü. Elbette ABD de ağır sanayinin hüküm sürdüğü modern bir toplumdu. Ama demografik ve coğrafî nitelikleri başta olmak üzere ,ağırlıkları mevzii kılıyordu. Merkezî ve yerel yapıların dengelenmesiyle, asık suratlı bürokrasiler engeline çarpmadan bunun siyâsal mimârisi de başarılmıştı. Nihâyet, entelektüel ,felsefî ve sanatsal derinlikler gibi bir ağır ödevinden de muaftı. Entelektüel çileler büyük kitleleri iten ağır ev ödevleriydi. ABD’de pratik başarılar göstermek daha çok prim yapıyor ve büyük kitleleri iştaha getiriyordu. Basitlik, kestirmecilik, derinleşmenin grotesk konusu edildiği, yüzeyde yaşanan espritüel paylaşımlarla şenlikli, hafif tertipli günlük hayatlar ABD kültürünün geniş paylaşımlı konvansiyonel kültürel renkleridir.

Arada yaşanan 29 Buhrânı’na rağmen, Gilded Era’dan, yâni 1870’lerden 1960’lara kadar yaşanan aşağı yukarı bir asırlık ABD başarısı, 1970’lerden sonra tedricî bir çöküşe geçti. Bu elyevm bir çöküş olarak tezâhür ediyor. Verimliliğini ve üretkenliğini kaybeden ABD’nin buna verdiği refleks balonlaşması mukadder olan ve borca dayalı bir para ekonomisini inşâ etmek ve hizmet ve kültür endüstrilerini şişirmek oldu. Küçülmenin, hafiflemenin, incelme, ayrışma ve dağılmanın erdemini işleyen Neoliberalizm ve Postmodernizm bu sürecin entelektüel yapısını oluşturdu. Bunu da aşağı yukarı yarım asır götürdüler. Sâdece kendi memleketlerinde değil; bütün dünyâya ihrac ederek. Herkes bunun bir çürüme olduğunu anlayamadı. ABD modernleşmesinin göz alıcı bir zirve başarısı zannetti.

İdrâk ettiğimiz süreçler bu kozmetik dünyânın sonuna geldiğimizi gösteriyor. Bir zamanlar küçümsenen sanalın gerçeği dize getirdiği, hurâfelerin bilimleri kemirdiği, ucuz edebiyatların ve uçucu sanatların ağır “klâsikleri” dumura uğrattığı, gözle görünmez bir virüsün dev endüstrileri bitirdiği , droneların koca koca uçakları boşa çıkarıp, tank ve topları keklik gibi avladığı tuhaf bir dünyâ bu.

Trafoyu patlatmak
Trafoyu patlatmak

Her şeyi ama her şeyi “karanlık bir proje”ye çevirme güçleri var. Trene bakar gibi bakmaktan vazgeçmezsek inşa ettikleri yüksek gerilim hattı “trafoyu patlatmak” sonucunu doğuracak. Yani, istedikleri olacak.

Şu, tam da “onur yürüyüşü” dedikleri şey yanaşmışken güya “gülelim eğlenelim” diye başlattıkları kampanyanın nereye evrildiğini gördünüz değil mi? Benim “karanlık proje” dediğim şey budur işte.

Önce çok masum bir “terse çevirme” ile başladı sosyal medyada iş. “Kocam değil mi, sever de döver de” kalıbını tersine çevirip “karım değil mi, sever de döver de” masum esprisi ile yani. “Beyimin çalışmasına izin verebilirim” ile devam etti. “Erkeğin yeri karısının yanıdır”ı okuduğumuzda gülümsedik falan. Yani şu: Erkek egemen söylemin yıllar içerisinde biriktirdiği kalıp cümlelerin yeri değişti bir sosyal medya kampanyasıyla.

Ancak iş hızla “pislik çıkarmaya” dönüştü. Önce hem de başörtülü sosyal medya kullanıcıları üzerinden hadis-i şerifleri terse çevirmekle başladı. Ardından sıra yine başörtülü profillerin kadın-erkek meselesindeki ayetleri terse çevirmeleriyle devam etti. Leş bir “yüksek gerilim hattı” inşası için gereken yapıldı yani.

Üstüne üstlük, yine şu “onur yürüyüşü” dedikleri şey yaklaşmışken bu kez de kendilerine göre bir açıklama uydurup Hz. Lut kıssasında yasaklanan ve lanetlenen eylemin “homoseksüellik” değil “tecavüz” olduğunu yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. “Kendilerine göre” dedik tabii ama bu yaveyi ilkin İhsan Eliaçık denilen adamın yaygınlaştırdığını akıldan çıkarmamak gerek. Kur’ân’da tecavüz de lanetlenmiştir, eşcinsellik de. Bu basit gerçeği “modern dünyanın dayattığı ilkeler üzerinden” pas geçmeye çalışmak da “karanlık proje”nin bir parçası.

Ayeti-hadisi doğrudan alaya almak, açık hükümleri başka türlü yorumlamak, dindarları rencide etmeye çalışmak ve en nihayet modern dünyanın biriktirip dayattığı tuhaf ilkeler üzerinden Kur’ân’ı ve hadisleri dalga malzemesi yapmak…

Amacının ne olduğunu deli gibi bildiğimiz şeyler bunlar: Sinir uçlarımızla oynayabildikleri kadar oynayıp Türkiye’yi “operasyon”a hazır hale getirmek. Trafoyu patlatmak.

Üstelik canhıraş şekilde trafoyu patlatma yarışına girişenlerin neredeyse yüzde doksanı trafo patladığında hiçbirimizi “beyaz-siyah”, “hetero-homo”, “seküler-dindar” diye ayırmayacağının farkında değil.

Bu 15 Temmuz gecesi refleksine çok benziyor. 15 Temmuz’da “perdelerini sıkı sıkıya kapatınca” askeri darbenin kendisine bir şey yapmayacağını düşünen ahmaklıkla “yüksek gerilim hattı inşa etmenin” tehlikesiz bir şey olduğunu düşünen ahmaklık temelde aynı.

28 Şubat’ın sadece dindarlara yönelik bir postmodern darbe olduğunu düşünmek mümkün mü? O esnada memleketin 100 milyar doları aşkın parasının “kaybolduğunu” hesaba katmayacaksak evet mümkün. Fakat hesaba katacaksak mümkün değil.

Bugün, basit bir “erkek egemen söylemle dalga geçme” işi olarak başlayan kampanyanın finalde neye hizmet ettiğini fark etmemek için gerçekten “trafo patladığında” memleketin bir parçası olmamayı falan da hesaba katmak gerekiyor.

“Karanlık proje”nin planlayıcıları için sıkıntı yok. Onlar “memlekete dâhil olmamayı” çoktan başardıkları için bunu sorun yapmayabilirler. Ama geri kalanlarımız için mesele ciddi, hem de çok ciddi. Lütfen ama lütfen ciddiye aldığınız, saygı duyduğunuz bir şeyler bırakın geriye…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.