İzmaritte Kovid-19 riski:  Dünyada her yıl 8 milyon insan hayatını kaybediyor
Koronavirüs
İzmaritte Kovid-19 riski: Dünyada her yıl 8 milyon insan hayatını kaybediyor
Sağlık Bakanlığı “Dünya Tütünsüz Günü” vesilesiyle sigara kullanımına ilişkin rapor yayınladı. Raporda, tütün salgınının dünyada her yıl 8 milyondan fazla kişinin ölümüne sebep olduğu, bu ölümlerin yaklaşık 1,2 milyonun sigara içmediği halde pasif etkilenmeye maruz kalımdan kaynaklandığı belirtildi.
Yeni Şafak
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif

Mütefekkir kolay yetişmez, diğer bir söyleyişle kolay mütefekkir olunmaz.

Onun öncelikle kelimelerle, dil ile ülfetinde samimi ve ısrarlı olması gerekir. İlkin bunlar üzerinden önceki yazımızda zikrettiğimiz düşünme tarzlarıyla birlikte bilme hayret ve zevkinde, bunu ölüm döşeğine kadar sürdürecek şekilde tutkulu olmalıdır.

Mütefekkir olmanın şekli zamana ve şartlara göre değişse de, değişmeyen onun tüm zamanları gözeterek düşünüyor olmasıdır. Bu nedenle güncel olana itibar etmez, geçmişte başkalarınca söylenenlerin hakkını da koruyarak gelecek zamanın düşüncesinden erkenden pay almaya çalışır; ibnü’l-vakt gibi görünürse de aslında zikrettiğimiz bağlamda bir ebu’l-vakttir.

Mütefekkir felsefeci değildir. Kendi mesleğine / meşrebine, uygun ya da yakın olan felsefeyi özümleyerek, kendi bilgisinde dönüştürebilendir ve yine de bu manada mütefekkirin felsefeyle ilgisi bir tenezzül meselesidir.

Onun iki ayağı da dinde sabittir. Zira, İslami terminoloji esasında, mütefekkirin düşüncesinde din ve dünya ayrımı yoktur; o ikiliğe düşmeden tek bir yekunun içinden konuşur; hayat, burası ve ötesi olarak ayrılmayan, fiil planında birinin diğerinin varlık şartı olduğu bir bütündür.

Mütefekkirin kendi zamanından nasibi, çiçeğin ağaçtan nasibi gibidir; o hem verili düşünceyi telvin eder, hem de ona kendisine mahsus yeni bir renk tonu ekler.

Mütefekkir, düşüncelerinden dolayı sadece Allah’a karşı sorumluluk duyar; O’nun emrince yükümlendiği işinde kendi iktidarını kurar ve bu iktidarının biricikliğinde bir eksilmeye, gölgelenmeye sebep olmamak için, sair tüm iktidarlardan ve muktedirlerden şiddetle kaçınır; sultanlardan dost, paşalardan arkadaş, zenginlerden yâren seçmez.

Münevvere gelince:

Arapça nwr kökünden gelen tenvir’e dahil olarak münevver, aydınlatılmış, ışık(landırılmış) demektir. Râgıp el-İsfahanî’nin tasnifiyle, basiret gözüyle akledilen ve görme duyusu olan göz vasıtasıyla idrak edilen nurun, insan düşünüşündeki etkisi ya da karşılığıdır.

Nur aracılığıyla düşünebilmesi bakımından münevver, aslen nurun içinde duran mütefekkirin ve kendi zamanının güncel düşüncesinin ve hadisatın ona verdiği yeni bilginin çocuğudur. Bu manada münevver, ibnü’l-vakttir. Kendi zamanında aydınlatılan olarak, kendi zamanını aydınlatmakla mukayyettir. Ki, bu yönüyle, kendisinden sonradan gelenlerin, onun zamanını yine onun üzerinden idrak edebilmeleri bakımından da varlığı son derece değerlidir.

Mütefekkirin bir yekun içinde durmasına karşılık, münevver tafsilata tabidir. Bu nedenle her şair, yazar, incelemeci, araştırmacı, gazeteci kendi kulvarında münevverdir. Yine bu tafsilata tabi olarak münevverlik müstakil bir iktidar oluşturmaz; sanat, ekonomi ve siyasetin kendi devrindeki iktidarına tutunarak onlardan pay alır. Bundan pay alamayan ya da mevcut iktidar pastasından bir şey kapamayan münevver, yine o mevcudiyetle mukayyet olarak kendisini sadece muhalif olarak konumlandırabilir. Dolayısıyla münevver dostunu sultandan, arkadaşını paşadan, yarenini zenginden seçer ki, aydınlatılmış olmasının ona yüklediği aydınlatma görevini ilgililerine yöneltebilsin. Zira o mütefekkir gibi tüm zamanlara ve dünyalara değil, sadece kendi vaktine ve yeryüzüne aittir.

Bir önceki yazımızda zikrettiğimiz akıl ve ilim yönünden birini kendi vasatının üstünde ya da onu kendi vasatının altında bir şeyle nitelemenin haksızlık olması hükmünden hareketle münevveri, mütefekkir ya da sıradan bir düşünme ilgilisi olarak nitelemenin haksızlık olacağına tekrar vurgu yapmamız elzemdir.

Kendi zamanıyla mukayyet olan münevver, mütefekkir için sadece bir düşünceye sakalık eden biri olabileceği gibi, şu ya da bu oranda akıldan pay almadaki müşterekliğin fevkinde, kendi aklının farkını, işlevini ve misyonunu idrak etmekle halk yığını içinde farklılaşa bilendir.

Ârif ise:

Arapça ‘rf kökünden gelen ârif, Râgıp el-İsfahanî’ye göre bir şeyi tefekkür ederek ve etkisinin veya sonucunun üzerinde düşünerek idrak eden kimse demektir; ârifin zıddı münkirdir; ârif olabilen kişi, aynı zamanda mârifet sahibidir.

Özü itibariyle mütefekkire yakın bir anlamdaymış gibi görünmesine rağmen, onun gibi kesbî değil, vehbîdir. Diğer bir söyleyişle mütefekkir de ârifliğe mazhar olabilecekken, ârifin mütefekkirliği bir tenezzül meselesidir.

Kelime, vehbiyyetten / tasavvuftan nasipli olduğu için, mahiyeti ve muhatapları yönünden de her devirde tartışmalara konusu ola gelmiştir.

Abdürrezak Kâşânî’ye göre ârif “Hakkın nefsini müşahede ettirdiği kimse”dir.

Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif
Kavramların izinde: Mütefekkir, münevver ve ârif

Mütefekkir kolay yetişmez, diğer bir söyleyişle kolay mütefekkir olunmaz.

Onun öncelikle kelimelerle, dil ile ülfetinde samimi ve ısrarlı olması gerekir. İlkin bunlar üzerinden önceki yazımızda zikrettiğimiz düşünme tarzlarıyla birlikte bilme hayret ve zevkinde, bunu ölüm döşeğine kadar sürdürecek şekilde tutkulu olmalıdır.

Mütefekkir olmanın şekli zamana ve şartlara göre değişse de, değişmeyen onun tüm zamanları gözeterek düşünüyor olmasıdır. Bu nedenle güncel olana itibar etmez, geçmişte başkalarınca söylenenlerin hakkını da koruyarak gelecek zamanın düşüncesinden erkenden pay almaya çalışır; ibnü’l-vakt gibi görünürse de aslında zikrettiğimiz bağlamda bir ebu’l-vakttir.

Mütefekkir felsefeci değildir. Kendi mesleğine / meşrebine, uygun ya da yakın olan felsefeyi özümleyerek, kendi bilgisinde dönüştürebilendir ve yine de bu manada mütefekkirin felsefeyle ilgisi bir tenezzül meselesidir.

Onun iki ayağı da dinde sabittir. Zira, İslami terminoloji esasında, mütefekkirin düşüncesinde din ve dünya ayrımı yoktur; o ikiliğe düşmeden tek bir yekunun içinden konuşur; hayat, burası ve ötesi olarak ayrılmayan, fiil planında birinin diğerinin varlık şartı olduğu bir bütündür.

Mütefekkirin kendi zamanından nasibi, çiçeğin ağaçtan nasibi gibidir; o hem verili düşünceyi telvin eder, hem de ona kendisine mahsus yeni bir renk tonu ekler.

Mütefekkir, düşüncelerinden dolayı sadece Allah’a karşı sorumluluk duyar; O’nun emrince yükümlendiği işinde kendi iktidarını kurar ve bu iktidarının biricikliğinde bir eksilmeye, gölgelenmeye sebep olmamak için, sair tüm iktidarlardan ve muktedirlerden şiddetle kaçınır; sultanlardan dost, paşalardan arkadaş, zenginlerden yâren seçmez.

Münevvere gelince:

Arapça nwr kökünden gelen tenvir’e dahil olarak münevver, aydınlatılmış, ışık(landırılmış) demektir. Râgıp el-İsfahanî’nin tasnifiyle, basiret gözüyle akledilen ve görme duyusu olan göz vasıtasıyla idrak edilen nurun, insan düşünüşündeki etkisi ya da karşılığıdır.

Nur aracılığıyla düşünebilmesi bakımından münevver, aslen nurun içinde duran mütefekkirin ve kendi zamanının güncel düşüncesinin ve hadisatın ona verdiği yeni bilginin çocuğudur. Bu manada münevver, ibnü’l-vakttir. Kendi zamanında aydınlatılan olarak, kendi zamanını aydınlatmakla mukayyettir. Ki, bu yönüyle, kendisinden sonradan gelenlerin, onun zamanını yine onun üzerinden idrak edebilmeleri bakımından da varlığı son derece değerlidir.

Mütefekkirin bir yekun içinde durmasına karşılık, münevver tafsilata tabidir. Bu nedenle her şair, yazar, incelemeci, araştırmacı, gazeteci kendi kulvarında münevverdir. Yine bu tafsilata tabi olarak münevverlik müstakil bir iktidar oluşturmaz; sanat, ekonomi ve siyasetin kendi devrindeki iktidarına tutunarak onlardan pay alır. Bundan pay alamayan ya da mevcut iktidar pastasından bir şey kapamayan münevver, yine o mevcudiyetle mukayyet olarak kendisini sadece muhalif olarak konumlandırabilir. Dolayısıyla münevver dostunu sultandan, arkadaşını paşadan, yarenini zenginden seçer ki, aydınlatılmış olmasının ona yüklediği aydınlatma görevini ilgililerine yöneltebilsin. Zira o mütefekkir gibi tüm zamanlara ve dünyalara değil, sadece kendi vaktine ve yeryüzüne aittir.

Bir önceki yazımızda zikrettiğimiz akıl ve ilim yönünden birini kendi vasatının üstünde ya da onu kendi vasatının altında bir şeyle nitelemenin haksızlık olması hükmünden hareketle münevveri, mütefekkir ya da sıradan bir düşünme ilgilisi olarak nitelemenin haksızlık olacağına tekrar vurgu yapmamız elzemdir.

Kendi zamanıyla mukayyet olan münevver, mütefekkir için sadece bir düşünceye sakalık eden biri olabileceği gibi, şu ya da bu oranda akıldan pay almadaki müşterekliğin fevkinde, kendi aklının farkını, işlevini ve misyonunu idrak etmekle halk yığını içinde farklılaşa bilendir.

Ârif ise:

Arapça ‘rf kökünden gelen ârif, Râgıp el-İsfahanî’ye göre bir şeyi tefekkür ederek ve etkisinin veya sonucunun üzerinde düşünerek idrak eden kimse demektir; ârifin zıddı münkirdir; ârif olabilen kişi, aynı zamanda mârifet sahibidir.

Özü itibariyle mütefekkire yakın bir anlamdaymış gibi görünmesine rağmen, onun gibi kesbî değil, vehbîdir. Diğer bir söyleyişle mütefekkir de ârifliğe mazhar olabilecekken, ârifin mütefekkirliği bir tenezzül meselesidir.

Kelime, vehbiyyetten / tasavvuftan nasipli olduğu için, mahiyeti ve muhatapları yönünden de her devirde tartışmalara konusu ola gelmiştir.

Abdürrezak Kâşânî’ye göre ârif “Hakkın nefsini müşahede ettirdiği kimse”dir.

Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu: Koronavirüs büyümeyi zayıflattı
Ekonomi
Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu: Koronavirüs büyümeyi zayıflattı

Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu yayınlandı. Raporda koronavirüs salgınının küresel büyüme görünümünü belirgin ölçüde zayıflattığının altı çizildi.

AA
Bir mütefekkir kaç batman gelir?
Bir mütefekkir kaç batman gelir?

Kendi devrimizde sadece konvansiyonel savaşlar bitmedi. Dinlerin, ideolojilerin... fikre ve bunun mahsullerinden olan münazaraya dayalı karşılaşmaları da bitti.

Artık semboller ve işaretler devrindeyiz, savaşlar bunlar üzerinden sürüyor. Bir dini veya ideolojiyi temsil eden bir sembole karşı sevgimizi veya nefretimizi, küçücük bir işaretle dile getirivermemiz mümkün olduğu gibi, yine her şeyin anında görünürlüğe tahvil edildiği şu medyatik ortamda, bir sembol üzerinden hayranlığımızı, hakaretimizi anında ifade etmeniz de mümkün. Örneğin, İslam adına bir hilale, Hristiyanlık adına bir haça, Yahudilik adına bir Davud yıldızına dair yaptığımız rasgele bir işaret bile, kendi düşünsel konumumuzun ve tepkimizin düzeyini ele vermeye yeterli oluyor.

Hal böyle olunca, mezkur temsil, sahiplik ya da aidiyet üzerinden, kimi insanların isimleri de değerli kılmanın ya da değersizleştirmenin nesnesi haline gelebiliyor.

Değer ölçüye tabidir ama bu ölçünün özelliği rakamsal, oransal planda ölçülmesi mümkün olmayanın ölçüsü olmasıdır. Bundandır ki, kimi isimler de semboller savaşında bir gücün, bir başarının değeri olarak sunulurken, tersinden bir değersizliğin belgesi olarak da sunulabiliyor.

Bunun ürettiği asıl sorun ise, talibi az olan kimi değerlerin birilerine yanlış nispet edilmesiyle bir kavram kargaşasına neden olunması ve böylece hem nispetin yanlışlığı nedeniyle değerin kendisinde, hem de nispet edilenin hakkına karşı hakkaniyette bir aşınmanın meydana getirilmesidir. Zira, akıl ve ilim yönünden birini kendi vasatının üstünde bir şeyle nitelemek ona haksızlık etmek olacağı gibi, onu kendi vasatının altında bir şeyle nitelemek de yine ona karşı haksızlığa dönüşebilmektedir.

Bu hususa dair sıcak bir örneği, vefatları Mayıs ve Haziran aylarına denk gelen kimi merhum yazarların, şairlerin, gazetecilerin sosyal medyadaki sunulma tarzı üzerinden verebilirim.

Orada, münevver oluşu nedeniyle değil, şairliği nedeniyle münevverliği hak etmiş biri mütefekkir olarak takdim edilirken, kendi halinde mütefekkir olan biri arifmiş, sıradan bir televizyon vaizi olan biri de bir bilgeymiş gibi, çok rahatça takdim edilebiliyor.

Bu takdimden asıl maksat, yazımın başında dile getirdiğim olguyu gözetmektir. Sözüm ona mütefekkir, münevver, arif ve bilge sayısının çokluğuyla övünmek, karşı mahallenin bunlardan yana yoksunluğunu ifade etmek anlamına gelmekle kalmıyor dolayısıyla bir savaş (belki cihat) başarısına hamledilebiliyor. Oysa ki, buna neden olan söz konusu yanlış nispet, sevgide aşırılık, slogancılıkta fahişlik... aynı zamanda ilgili değerlerden yoksunluğun, fikir ve eylem planındaki düşkünlüğün dayanıksız bir kamuflajı olmaktan öteye geçemiyor.

Bu durumda, semboller savaşının doğruluğu ve kıran kırana sürüyor olma gerçeği karşısında, yukarıda belirttiğimiz nedenlerle ciddi bir yanlışa düşüyoruz demektir. İlgili savaşta güçlü ve başarılı olmanın yolu bu yanlışlığın giderilmesine bağlıdır ki, bu da fikri varlıklarıyla ya da miraslarıyla değerli saydığımız kişilerle ilgili kavramları yerli yerinde kullanmamızı zorunlu kılmaktadır. Bunun yolu ise, yerli yersiz kullanılması nedeniyle asıl içerikleri bulandırılmış olan mütefekkir, münevver, arif, bilge ve aydın mefhumlarını yerli yerine oturtmakla mümkün olsa gerektir.

Malum olduğu üzere, Arapça fkr kökünden gelen mütefekkir, tefekkür eden yani derin düşünen demektir.

Her tefekkür, taakkulü / akletmeyi; taarfufu ve ta’limi / öğrenmeyi; tahkiki / gerçeği araştırmayı; tahsili / bilgiyi ele geçirmeyi; tahayyürü / hayrete düşmeyi; taksimi / bölümlemeyi, takyidi / kayıt ve şarta bağlamayı; tedebbürü / bir şeyin hakikatini düşünmeyi; tefattunu / kavramayı, teferrüsü / ferasetle anlamayı; talakatı / güzel konuşmayı; tecessüsü / derin almayı; tefehhümü / idrak etmeyi; tefevvuku / farkında olmayı, tefhimi / fehmettirmeyi, anlatmayı; tavazzuhu / vazıh hale getirmeyi; tefriki / ayırmayı, seçmeyi; tafazzulü / faziletli olmayı; tahaffuzu / kendini muhafaza etmeyi; tahalluku / ahlaklanmayı; tahsini / güzelleştirmeyi, tasarrufu / idare etmeyi... ihtiva ettiği gibi, kendisini bunlarla donatan her mütefekkirin de bilginin kesbinde sürekli mahir ve bu yönde bir gayret içinde olması gerekir.

Bir mütefekkir, “Doğrusu insanın sa’yinden başkası kendinin değil”dir mealindeki ilahi hükmü en fazla gözetendir; bu uğurda, zikrettiğimiz donanımın devamında ya da onun bir gereği olarak, hayatın dispozitifine mahsus yeni paradigmayla yeni meslek, meşrep, tarik ihdas edebilendir.

150 yıl öncesinin İstanbul Boğazı
Hayat
150 yıl öncesinin İstanbul Boğazı
ABD'de bulunan Getty Araştırma Enstitüsü, 6 binden fazla fotoğraftan oluşan Osmanlı arşivindeki özel görüntüler, eski İstanbul'a dair fikir vermeye devam ediyor. Fransız koleksiyoner Pierre de Gigord'ın adını alan fotoğraf arşivi, Osmanlı zamanı ve Cumhuriyet öncesinde çekilmiş kareleri de kapsıyor. Dijital arşivde Gülmez Frères tarafından oluşturulan 1875-1880 arasında oluşturulan Panaromik İstanbul Boğazı albümü, yaklaşık 150 yıl öncesine ışık tutuyor. 9 parçadan oluşan albümde İstanbul Boğazı, 5 farklı karede çekilerek birleştirilmiş.
Yeni Şafak
Yılanın balık avı ilginç görüntüler oluşturdu
Gündem
Yılanın balık avı ilginç görüntüler oluşturdu
Malatya'nın Arapgir ilçesinden geçen Kozluk Çayı'nda bir yılanın, avladığı balığı kıyıya çıkarması ilginç görüntü oluşturdu. Görüntülerde yılanın kuyruk kısmından yakaladığı yaklaşık 200-250 gramlık balığı kıyıya çıkarması ve bir süre beklemesi yer alıyor.
AA
Gannûşî’nin serveti
Gannûşî’nin serveti

Merkezi Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) oluşturan yedi emirlikten Dubai’de bulunan Suudi sermayeli “El Arabiya” televizyonunun internet sitesi, geçtiğimiz günlerde Tunus Meclis Başkanı Râşid Gannûşî ile alakalı uzun bir dosya yayımladı. Konu, başlıktan da anlaşılabiliyordu: “Gannûşî’nin şüpheli serveti”. Kimsenin adını-sanını duymadığı birtakım insanlara dayandırılan ve içinde bol bol “Tunuslular tepki gösterdi” şeklinde ucu açık cümleler geçen dosyada, özetle, doğru-düzgün geliri ve ekonomik faaliyeti bulunmayan Gannûşî’nin, 2011’de ülkesine döndükten ve partisi Nahda Hareketi iktidara geldikten sonra “astronomik biçimde” zenginleştiğinden söz ediliyordu. Gannûşî’nin bir dönem Tunus’ta dışişleri bakanlığı da yapan damadı Refîk Abdusselâm’ın Çin’le “akçeli” ilişkiler geliştirdiği iddia edilen yazıda, Gannûşî’nin “son model arabalarından, şişkin banka hesaplarından, malikânelerinden ve lüks yaşantısından” dem vuruluyordu.

El Arabiya’dan sazı alan Mısır merkezli El Ğad televizyonu, bu defa, “Tunuslular, iddiaların araştırılmasını istiyor” temalı bir haber yaparak, meseleyi daha ileri boyutlara taşıdı. Kanalın ana haber bültenine Tunus’tan bağlanan acemi bir muhabir, “Gannûşî’ye hem sosyal medyada hem de ülkenin sokaklarında büyük bir tepki” olduğundan söz ederek, ortalığı velveleye veriyordu: “Gannuşî’nin milyar dolarları bulan serveti, siyasî partiler arasında da büyük öfkeye yol açtı. Parlamentoda bir soruşturma açılması talepleri var. Gannûşî’nin Türkiye ve Katar’la ilişkileri de sorgulanıyor. Kendisinin bu ülkelerden elde ettiği menfaatler ve özellikle de Libya konusunda aldığı Türkiye yanlısı tavır, gündemde...”

(Ara not: Kahire ve Londra stüdyolarından yayın yapan El Ğad televizyonu, BAE sermayesiyle, Muhammed Dahlan tarafından kuruldu. Ortadoğu koridorlarında “Karanlıklar Prensi” lakabıyla ünlenen Dahlan, bölgede gerçekleşen birçok kirli operasyonun arkasındaki aktör olarak biliniyor. İsrail’in, Mahmud Abbas’tan sonraki “favori adayı” olan Dahlan, Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da sahneye konmaya çalışılan darbe girişimini de desteklemiş bir isim. Nitekim, Fethullah Gülen, 15 Temmuz’dan hemen sonra El Ğad televizyonuna özel röportaj vermiş, Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklendiğini belirterek, Batı’ya “Türkiye’ye müdahale” çağrısında bulunmuştu.)

Nahda Hareketi, iddiaların Arap basın-yayın organlarında boy göstermesinden hemen sonra yaptığı karşı açıklamayla, “Râşid Gannûşî’nin serveti”nin dökümünü yayımladı: Tamamı Tunus bankalarında olmak üzere 18 bin dolara karşılık gelen bir maddî birikim, Kia marka binek araç ve Tunus’un dış mahallelerinden birinde iki katlı sade bir ev. (2016’da, bu evde Gannûşî’yi ziyaret etmiştim. Bahçeli, hiçbir lüksü olmayan, sıradan bir konuttu.) Bunlardan başka, Tunus içinde veya dışında herhangi bir şirkette ortaklık, yurtdışından para transferi veya buna benzer bir ekonomik aktivite de mevcut görünmüyordu. Ama “hakikat pabuçlarını giyene kadar, yalan dünyayı dolaşır” sözünde olduğu gibi, Gannûşî hakkındaki asparagas haberler BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin medya organlarında arz-ı endâm etmeyi sürdürüyor. Sosyal medya hesaplarında yapılan tezvirat da cabası.

Râşid Gannûşî’ye yönelik karalama kampanyası, 2013’te darbeyle iktidardan düşürülene kadar Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) hakkında yine BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği hücumları andırıyor. Mursi ve İhvân’a El Arabiya ve diğer kanallar eliyle atılan iftiralar, bugün birçok ülkede (bu arada Türkiye’de de) müşteri bulmaya devam ediyor. “Savunduğunuz Mursi var ya...” diyerek cümleye başlayan sayısız ahmak, BAE ve Suudi Arabistan’ın düşmanca politikalarının taşeronluğunu yaptığından habersiz, yalanların üzerinde tepiniyor.

Râşid Gannûşî, 20 yıla yakın bir sürgün hayatından sonra 2011’de ülkesine döndüğünde, liderliğini yaptığı Nahda Hareketi seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. Ancak 2013’ün başından itibaren (tam da Mısır’da darbe hazırlıkları sürerken) Tunus’ta ardı ardına bombalar patlamış, siyasî suikastlarla önemli simalardan bazıları öldürülmüş, Gannûşî de durumun vehametini hızlıca kavrayarak ülkeyi erken seçime götürmüştü.

“Siyasal İslâm’la savaş” adı altında İslâm dünyasını dizayn etmeye soyunan BAE-Mısır-Suudi Arabistan troykasının, şimdi Tunus’u tamamen karıştırmaya ve -ne pahasına olursa olsun- Nahda’yı iktidardan uzaklaştırmaya kararlı olduğu anlaşılıyor. Başta Gannûşî’nin can güvenliği olmak üzere, önlemlerin en üst düzeye çıkarılması gereken bir süreç bu.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.