Trump'tan Saddam'a övgü
Dünya
Trump'tan Saddam'a övgü
ABD'de kasım ayında yapılacak başkanlık seçiminde Cumhuriyetçilerin muhtemel adayı iş adamı Donald Trump, Irak'ın devrik Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i övdü. Trump, "Saddam neyi iyi yapıyordu biliyor musunuz? Teröristleri öldürüyordu. Bu işi çok iyi yapıyordu" ifadelerini kullandı.
AA
Çekiç Güç’ü unutursak Suriye’nin kuzeyinde zokayı bir kez daha yutarız
Çekiç Güç’ü unutursak Suriye’nin kuzeyinde zokayı bir kez daha yutarız
Birinci Körfez Savaşı’nı hatırlıyor musunuz? Hani şu 1990’da Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesinden hemen sonra Kuveyt’i özgürleştirme adı altında Amerika’nın Irak’ı parçalamak için attığı ilk adımdan söz ediyorum.Video: Çekiç Güç’ü unutursak Suriye’nin kuzeyinde zokayı bir kez daha yutarızBağdat’a kadar ilerleyen Amerikan ordusunun son anda durduğu ve Saddam’ın bir 10 yıl daha iktidarda kalmasının sağlandığı savaştan söz ediyorum. Irak Kürtlerinin Saddam’ın devrileceğine inandırılıp Bağdat’a doğru yönlendirildiği ve kışkırtıldığı... Sonrasında Saddam’ın Kürtleri katlettiği, Halepçe gibi bir trajedinin yaşandığı savaştan söz ediyorum.Hani Hakkari’nin tepelerinden canlarını kurtarmak için 500 bine yakın Irak Kürdü’nün Türkiye’ye kaçtığı savaştan söz ediyorum.Hani Bağdat’ta Saddam’ı oturtup, 36’ncı Paralel’in üstüne çıkmasına müsaade edilmediği savaştan... Kuzey Irak’ta otonom Kürt Bölgesi’nin adım adım inşa edildiği... Irak’ın paramparça edilmesi ve milyonlarca sivilin öldürülmesinin zemininin adımın inşa edildiği, PKK’nın Kandil’e tamamen yerleşmesinin sağlandığı savaştan söz ediyorum. (2003 yılındaki İkinci Körfez Savaşı ve Saddam’ın idam edilip, Irak’ta etnik unsurlar arasına kan davasının sokulduğu dönemi bu yazıda konu edinmiyoruz.)Birinci Körfez Savaşı’nın gerekçesi ile sonuçları iyi değerlendirilmeden bugün Suriye’deki iç savaşın gerekçe ve sonuçları tartışılamaz diye düşünüyorum.BİRİNCİ KÖRFEZ SAVAŞI İLE SURİYE İÇ SAVAŞI ARASINDAKİ BENZERLİKLERZira iki savaşın da birbirine benzer birçok yönü var.Dahası, iki savaşta da Amerika ve koalisyon ortaklarının tutumu neredeyse aynı.Bu arada Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi için Amerika’nın teşvik ettiğini, Kuveyt’in işgali bahanesiyle Amerika’nın Ortadoğu’daki uzun vadeli stratejik hedefi için ilk adımı attığını da unutmayalım.Birinci Körfez Savaşı’nda Amerika’nın tutumunun Türkiye’yi çok yönden etkilediğini biliyoruz. Bugün yeniden hatırlanması gereken en önemli meseleninse Çekiç Güç’ün konuşlandırılması olduğunu düşünüyorum.Çekiç Güç sözüm ona, Saddam Hüseyin’den Irak Kürtlerini korumak maksadıyla 36’ncı Paralel’in üstünde konuşlanan koalisyon güçleriydi.Bu güçlerin konuşlanması için gerekli yasal zemin o dönem Türkiye Büyük Millet Meclis’inde de bir tezkere ile kabul edilmişti.Çekiç Güç, Türkiye’de konuşlandı. Irak’ta 36’ncı paralelin üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edilen bölgeyi kontrol etti. Amerika ve koalisyon Türkiye’ye rağmen Iraklı Kürtleri yedeklerine aldı. (Türkiye’ye rağmen diyoruz zira hem Barzani hem Talabani o dönemde Türkiye pasaportu taşıyordu ve Türkiye bu iki liderin aşiretleri arasındaki kanlı savaşları durduran arabuluculuk görevini yerine getiriyordu.) Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi böylece inşa edildi. Dahası PKK terör örgütünün ana karargahı haline gelen Kandil çok daha güçlü bir şekilde tahkim edildi.Bugün Suriye iç savaşında olup bitene baktığımızda da benzer şeyler görüyoruz. Esad’ın muhaliflerine yönelik giriştiği kanlı müdahaleye sessiz kalan Amerika ve koalisyon güçleri adım adım Suriye’nin fay hatlarını harekete geçirdi. Esad yönetiminin Şam’da iktidarda kalmasını neredeyse teşvik etti. Bu esnada Suriye’nin kuzeyini PKK terör örgütünün Suriye kolu olan YPG’nin işgal etmesini destekledi. Hatta Amerikan askeri ile YPG’li teröristler birlikte devriye attı.Dahası Amerika Birinci Körfez Savaşı’ndakinden çok daha büyük bir askeri malzemeyi Suriye’nin kuzeyine yığdı.Amerika’nın şu anda Çekiç Güç’e benzer uygulamaların çok daha ötesinde adımlar attığını görüyoruz. Türkiye’nin parasını verip de alamadığı silahlar binlerce tırla Suriye’nin kuzeyindeki PKK uzantısı PYD/YPG teröristlerine veriliyor. Irak’ın Sincar bölgesinin de içinde olduğu PKK terör örgütünün uzantılarının yer aldığı kamplarda Amerikan askerleri askeri eğitim veriyor. Sadece lojistik destek değil, askeri ve siyasi destek de veriliyor. Amerika ile birlikte başta Fransa ve koalisyon güçlerinin de bu yöndeki katkısını es geçmiyoruz.AMERİKA AYNI AMERİKA DA TÜRKİYE AYNI TÜRKİYE DEĞİLBirinci Körfez Savaşı ile Suriye’de şu anda olup bitenler arasında mahiyet olarak büyük benzerlikler var. Amerika ve ortaklarının yapmak istedikleri arasında büyük benzerlikler var.Ne var ki o dönemdeki Türkiye ile bu dönemdeki Türkiye arasında büyük farklılıklar var.Bunlardan en önemlisi Türkiye artık koalisyonlarla yönetilmiyor. Ağır aksak yürüyen bir hükümet modeli yok. Uzun zamandır da tek parti hükümetleriyle yönetildi. Bu nedenle mesela “Sınır ötesine asker gönderme” tezkeresi o dönemde Meclis’ten çıkmamışken, bu dönemde özellikle Fırat Kalkanı ve Afrin Zeytin Dalı Harekatı’nın yasal zeminini oluşturan tezkereler Meclis’ten geçti. İkincisi, o dönemde Irak Kürtleri’nin hamiliğine okyanus ötesinden gelip soyunan Amerika’nın bu tutumuna Türkiye’nin verdiği cevap cılız kalmıştı.Bugün hem Amerika’nın terör örgütü PYD/YPG-PKK’ya verdiği aleni desteğe karşı verilen güçlü bir direnç vardır hem de Suriye’nin kuzeyinden sürülen başta Kürtler olmak üzere bütün etnik ve dini grupların hamiliğini Türkiye yapmaktadır.Çekiç Güç ile Irak’taki PKK terör örgütü korunmuştu ve Türkiye’nin başına bela edilmişti. Bugün de Amerika binlerce tır silah verdiği PKK’nın Suriye kolunu koruyor ve ona hamilik yapıyor. Ama artık bugün Çekiç Güç’ün topraklarımızdan çekip gitmesini bir türlü beceremeyen bir devlet ve hükümet yok Türkiye’de.Bilakis, gerektiğinde “Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz” diyen bir irade var. Gerektiğinde, “Her ne pahasına olursa olsun Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru kurdurmayacağız. Parçalayıp atacağız” diyen bir irade var.Amerika 1990 yılında Ortadoğu için ne düşünüyorduysa bugün de aynısını düşünüyor ve o hedefe doğru yürüyor. Ne var ki o günkü Türkiye yok karşısında.O yüzden Çekiç Güç gibi bir oluşum bugün Türkiye’ye rağmen kurulamaz.Türkiye’ye rağmen Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru kurulamaz. Kurulmak istenirse, Zeytin Dalı gibi Fırat Kalkanı gibi harekatların bir benzerini Türkiye yeniden yapar.Göreceksiniz, yapacak da...Yanılıyor muyum?
Baraj kapağı
Baraj kapağı
Zannediyorum 2012 yılıydı. İstanbul’da düzenlenen Ortadoğu konulu uluslararası bir toplantıda, boş salonlardan birinde tek başına otururken bulmuştum onu. O günlerde ismi sürekli gündemde olduğu için, o yapayalnız haline çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Belki “flaş” birkaç cümle koparırım heyecanıyla yanına gidip konuşmaya çalıştığımda, ağzını açtırmak bile mesele olmuştu. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, hareket etmeden öylece duruyordu. Söylediklerimi tam olarak duyduğundan emin değildim. Dudaklarından isteksizce -adeta zorla- dökülen kelime kırıntılarına “söz” demeye ise bin şahit isterdi. Gayretimin, onun kendi etrafına ördüğü kalın duvarı aşamayacağını fark edince iletişim çabasından vazgeçmiştim. Hatıra fotoğrafı çektirirken de duruşunu bozmamıştı. Ben objektife doğru bakıp gülümserken, onun gözleri yerdeydi, yüzünde de herhangi bir ifadeyi yakalamak mümkün değildi.Muammer Kaddafi sonrasındaki geçiş döneminde Libya’ya liderlik eden Mahmûd Cibrîl’in, koronavirüs sebebiyle -68 yaşında- öldüğü haberini okuduğumda, sekiz yıl önce onunla diyalog kurmaya çalıştığım yukarıdaki sahne yeniden zihnimde canlandı. “Gölge adam” olarak yaşayan ve dünyanın görünmez bir virüsün pençesinde kıvrandığı ilginç bir zamanda son nefesini veren Cibrîl, ülkesinin siyasî serüveninde oynadığı kritik rol nedeniyle, -büyük bir şans eseri- Ortadoğu tarihine de geçti.Kaddafi’nin kendi halkı tarafından linç edilerek öldürülmesinden üç gün sonra, 23 Ekim 2011’de “Libya Ulusal Geçiş Konseyi”ndeki başkanlık görevinden istifa eden Mahmûd Cibrîl, o tarihten itibaren vaktinin çoğunu Mısır’da geçiriyordu. Cemal Abdunnâsır ve Enver Sedat dönemlerinde içişleri bakanlığı yapmış Şa’râvî Cumua’nın kızıyla evli olduğu için, Mısır, onun ikinci vatanıydı. Libya’nın Kaddafi’nin ardından sürüklendiği iç savaş ve kaos, Cibrîl’in Mısır’daki ikâmetinin de görünürdeki gerekçesiydi. Haber bültenlerinde yer aldığına göre: 21 Mart’ta kalp krizi şüphesiyle Kahire’de hastaneye kaldırılan Cibrîl’e üç gün sonra koronavirüs teşhisi koyulmuş, 5 Nisan’da da hayatını kaybetmişti.Ekonomi ve siyaset bilimi eğitimi aldığı Kahire Üniversitesi’nden 1975’te mezun olan Mahmûd Cibrîl, aynı alandaki doktorasını ABD’de, Pittsburgh Üniversitesi’nde tamamlamıştı. Çeşitli Arap ülkelerindeki iş tecrübelerinden sonra Libya’ya dönen Cibrîl, 2007-2011 arasında, Kaddafi yönetiminin ekonomi ve planlama danışmanıydı. Özellikle Seyfülislâm Kaddafi’yle yakınlığı nedeniyle, dönemin hükümetlerinin özelleştirme ve diğer politikalarını etkilemişti. “Arap Baharı” sürecinde Kaddafi’ye karşı halk ayaklanması patlak verdiğinde, ilk saf değiştirenlerden biri Cibrîl oldu. Kurduğu “ulusal ittifak”la Kaddafi’nin devrilmesine çalışırken, bir yandan da Avrupa ülkelerini turlayarak, “Libya’nın demokrasiye geçişi”nde yardım ve destek istedi. Sonrasında yaşananlar, malum.Mahmûd Cibrîl, ülkesinden uzakta hayata veda ederken, Libya’nın daha kötü zamanlara savrulmasını görmekten de kurtulmuş oldu.***Muammer Kaddafi ve Saddam Hüseyin gibi devlet başkanlarını değerlendirirken, “Onlar gitti, ülkeleri mahvoldu. Onlar varken, problem yoktu” şeklinde bir yorum türü mevcut. Bu bakış açısı, sonrasındaki gelişmelerin fenalığına bakarak, öncesinin “mutlak güzel” olduğunu var sayan basit bir ezber aslında. Tarihteki her gelişmenin, kendi içinde sıkı sıkıya bazı kurallara bağlı, şaşmaz bir sebep-sonuç zinciri içinde gerçekleştiğini hiç unutmadan, şunu söylemek daha makul görünüyor:Kaddafi ve Saddam gibiler, zaman zaman açılıp biriken suyu azaltmakla görevli olduğu halde hiç açılmayan ve damla bile sızdırmayan baraj kapakları gibidirler. Barajın arkasındaki su birikir, birikir… Ve sonunda o kuvvetli basınçla duvar patlar, her yer sele boğulur. Diktatörlerin başına buyruk yönetim tarzları ve halklarına muamelelerindeki acımasızlık (örneğin, baskı ve zulüm öylesine yoğunlaşır ki, ezilen kitleler “Biri bizi kurtarsın, kim olduğu önemli değil!” diyecek hale gelir), onların trajik akıbetlerini kaçınılmaz hale getirir. Dolayısıyla, kendilerinden sonra yaşanan karmaşa ve kaosta, iktidardayken attıkları bazı adımların ve ihmal ettikleri şeylerin direkt sonuçlarını görmek mümkündür.Bu acıklı manzaraya bakınca, Ortadoğu halkları açısından sorulacak soru ise şu:Diktatör yumruğu, işgalci çizmesi veya iç savaş dışında, dördüncü bir yol yok mu? Veya, bu dördüncü yola kafa yoranlar, bunun için dikkatle ve sabırla çalışanlar var mı?
Saddam'a idam kararı veren yargıç Reşid öldü
Dünya
Saddam'a idam kararı veren yargıç Reşid öldü
Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin'e idam hükmü veren Yargıç Rauf Reşid'in, hayatını kaybettiği bildirildi.
AA
Halepçe valisi: Trump bizden özür dilesin
Dünya
Halepçe valisi: Trump bizden özür dilesin
Kuzey Irak'ın Halepçe Valisi Abdullah Newroli, ABD Başkan adayı Donald Trump'ın Kürtlerden özür dilemesi gerektiğini söyledi. Newroli, Trump'ın 'Saddam teröristleri öldürüyordu' cümlelerine tepki göstererek, "Saddam Hüseyin Halepçe'de 5 binden fazla Kürtü öldürdü, Kürt halkından özür dilemeli" dedi.
Diğer
Elma kokulu katliamdan tam 22 yıl sonra annesini buldu
Dünya
Elma kokulu katliamdan tam 22 yıl sonra annesini buldu
Irak'ın Halepçe kentinde 16 Mart 1988'deki kimyasal gaz saldırısından 3 aylık bir bebekken kurtarılan Ahmed, Halepçe'de kaybettiğim annemin Fatma Salih olduğunu DNA testi sonucu 22 yıl sonra öğrendim. Katliamın sorumluları arasında Avrupalı şirketler de var. Bu şirketler Saddam Hüseyin'e kimyasal madde verdi" dedi.
AA
Sakin yıllar
Sakin yıllar
Kuşaklardır Bağdat’ta kumaş ticaretiyle meşgul bir aileye mensup olan Şeyh Muhammed Ârif Cumeylî, dört oğlunu yanına alıp hatıra fotoğrafı çektirdiğinde, sene 1938’di. Irak’ın Enbar bölgesinden Bağdat’a yerleşen Cumeyle aşiretinin üyelerinden Şeyh Muhammed Ârif, kumaş ticareti ve terziliğin yanında, İslâmî ilimlerle de meşgul olmuş, kendi çevresinde “âlim” sıfatıyla tanınan bir isim haline gelmişti. Cumeylî’lerin tek şöhreti ticaretteki dürüstlükleri ve dindarlıkları değildi. O dönemde Irak’ta bütün ağırlığıyla hissedilen İngiliz nüfûzuna karşı direnişleriyle de bilinen insanlardı. Hatta aşiretten bazı isimler, 1920’lerin başında İngilizlerle çatışırken canlarını vermişti. Bağdat’ın merkezindeki bir stüdyoda oğullarıyla poz veren Şeyh Muhammed Ârif, kâğıda basılı fotoğrafı eline aldığında gurur ve şükrü aynı anda hissetmişti. O sırada, askerî okulda okuyan oğullarından ikisinin arka arkaya Irak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacağını elbette tahmin bile edemezdi.Fotoğrafta babalarının iki yanında duran Abdusselâm ve Abdurrahman, “Ortadoğu, bir sürprizler coğrafyasıdır” deyişini haklı çıkarırcasına, Irak yakın tarihinde kritik roller oynadılar:14 Temmuz 1958’de, Irak’ta İngilizler tarafından 1921’de tesis edilen Hâşimî monarşisi kanlı bir darbeyle devrildiğinde, Abdusselâm ve Abdurrahman Ârif kardeşler de “Hür Subaylar” cuntasının içindeydi. Cumeylî ailesinde bir gelenek haline gelen İngiliz karşıtlığı, artık fiiliyata dönüşecek güçlü bir kanal bulmuştu kendisine. Darbeden sonra cumhuriyetin ilânıyla birlikte, cuntanın lideri Abdulkerîm Kâsım başbakanlık görevini üstlenirken, Abdusselâm Ârif de içişleri bakanlığını devraldı. Kâsım ve Ârif arasında kısa süre içinde patlak veren güç savaşı, 1963’te Kâsım’ın devrilmesiyle ve kurşuna dizilmesiyle sonuçlandı. Ordudaki Baas Partisi mensubu subayların düzenlediği darbeden sonra, Abdusselâm Ârif, Irak cumhurbaşkanlığına getirildi. Bu görevde üç yıl kalan Ârif, 13 Nisan 1966’da şüpheli bir uçak kazasında hayatını kaybedince, Baasçılar, onun beş yaş büyük ağabeyi Abdurrahman’ı cumhurbaşkanlığına atadılar.Pek bilinmez: Abdurrahman Ârif’in 1968’de yine Baas tarafından azledilinceye kadar yalnızca iki yıl süren cumhurbaşkanlığı, Irak yakın tarihinin en huzurlu ve sakin dönemidir. Özellikle güvenlik, iç siyaset ve ekonomi alanlarında, Irak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından bu yana böylesine istikrarlı bir zaman dilimine şahitlik etmemiştir.Ilımlı ve uyumlu kişiliğiyle tanınan Abdurrahman Ârif, Arap ve İslâm ülkeleriyle ilişkileri düzelterek işe başladı. Irak’ı yeniden sözü dinlenen ve dikkate alınan bir ülke haline getiren Ârif, ülke içinde de siyasî partileri özgürleştirdi, binlerce politik tutukluyu serbest bıraktı, basın-yayın alanındaki kısıtlamaları kaldırdı. Rakipleri bile, onun gösterdiği samimiyet karşısında teslim olmak durumunda kaldılar. Ârif, Kuzey Irak bölgesini bizzat ziyaret de ederek, Mustafa Barzânî ile görüştü, bunu yapan ilk Iraklı yönetici olarak akıllarda kaldı. Kendisi Sünnî olmasına rağmen Iraklı Şiîlere yönelik sıcak ilgisi ve ülkedeki diğer dinî azınlıklarla kurduğu yakın bağlar, Ârif’in toplumun her kesimi tarafından sevilmesine ve benimsenmesine yol açtı.Abdurrahman Ârif’in iç siyasette attığı bu radikal adımlar, Baas Partisi içinde rahatsızlığa neden oldu. Kendisine biraz “sabreden” subaylar, nihayet 17 Temmuz 1968’de cumhurbaşkanlığı sarayını kuşatarak istifasını istediler. Darbeye uykusunda yakalanan Ârif, kendisinin ve ailesinin can güvenliğinin sağlanması karşılığında istifaya razı oldu ve İstanbul’a sürgüne gönderildi. Yaklaşık 15 yıllık Türkiye ikametinin ardından ülkesine geri döndü ve siyasetten tamamen uzak bir hayat sürdü. ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle birlikte Ürdün’e iltica eden Ârif, 1958’de Bağdat’taki kuzenlerinin devrilmesine yardımcı olduğu Kral Hüseyin’in himayesi altında bulunduğu Amman’da, 24 Ağustos 2007’de öldüğünde 91 yaşındaydı.Abdurrahman Ârif, sadece Irak yakın tarihinin en sakin iki yılına imzasını atmakla kalmadı, aynı zamanda “yatağında ölmeyi başaran” nadir Iraklı yöneticilerden biri olarak da kayıtlara geçti.Dün (13 Aralık), Saddam Hüseyin’in Amerikan askerleri tarafından yakalanmasının 16’ncı yıldönümüydü. Saddam’ın fırtınalı hayatını bu vesileyle bir kez daha gözlerimin önünden geçirirken, Irak tarihinin sıra dışı ismi Abdurrahman Ârif’i de anmadan edemedim. Saddam’a ezbere ve abartılı övgüler düzenlerin, Abdurrahman Ârif örneği üzerine de biraz kafa yormasına vesile olur ümidiyle…
HDP'li  Aktaş'tan soykırım kanun teklifi
Gündem
HDP'li Aktaş'tan soykırım kanun teklifi
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Van Milletvekili Kemal Aktaş, Irak’ta Saddam Hüseyin yönetimindeki Baas rejiminin Kürt halkına karşı Enfal Harekâtı ile başlattığı 16 Mart 1988 günü Halepçe kentine kimyasal gaz atarak sürdürdüğü katliamların Kürt Soykırımı olarak tanınması ve 16 Mart gününün Kürt Soykırımını Anma Günü olarak kabul edilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kanun teklifi verdi.
IHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.