Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Bir güzellik repertuarı: Hüsnühat
Hayat
Bir güzellik repertuarı: Hüsnühat
Muhittin Serin tarafından hazırlanan Hat Sanatı Tarihi Ekoller ve Takipçileri adlı kitabın 40 yıllık bir yolculuğu var. 1982 yılında Hat Sanatımız adıyla çıkılan yolculuk bugün iki ciltlik önemli bir eser olarak Kubbealtı Yayınları tarafından yeniden okuruyla buluştu.
Yeni Şafak
Tarikatların kapatılmasına Rufailik, Nakşilik ve Nurculuk tepkileri: Sabırla uyumluluk, sabırla hoşnutsuzluk ve sabırla isyan
Tarikatların kapatılmasına Rufailik, Nakşilik ve Nurculuk tepkileri: Sabırla uyumluluk, sabırla hoşnutsuzluk ve sabırla isyan
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasını çok farklı yorumlayan sufi meşrepler var. Bunu Allah’ın bir emri görerek kabullenen tavırlar içinde bulanan tarikatların başında Rufailer gelir. Tarikatın kadın şeyhi Sâmiha Ayverdi şöyle diyor: “Bir kere hakiki mistik, ulü’l-emre itaate mecburdur, zira o her emrin Allah’tan geldiğine inanan adamdır”. Şapka yasaklandığında bazı şeyhler hemen buna uyum gösterir. Mesela Süleyman Ateş’in şeyhi Hacı Muharrem Efendi “kisve ve giyim ile din olmaz” diyerek sarığını ba...
Kubbealtı’ndan
4 özel kitap
Hayat
Kubbealtı’ndan 4 özel kitap
Kubbealt Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı kuruluşunun 50. Yılı anısına dört kitabı özel baskıyla yeniden okurla buluşturdu. İlk üç kitap Sâmiha Ayverdi’nin kaleminden. Dördüncü kitap ise Ahmet Yüksel Özemre’nin Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı adlı hatıra kitabı.
Yeni Şafak
Aleksi Karel’in “Dua”sı
Aleksi Karel’in “Dua”sı

Fatih Sultan Mehmed bir gün yolda giderken karşılaştığı bir derviş kendisine, “Padişahım, sen bizim dualarımız sayesinde İstanbul’u fethettin” der, Fatih de, “Doğru söylüyorsun, derviş baba. Fakat şunun da hakkını unutma” cevabını verdikten sonra eliyle kılıcını gösterir.

İslami kaynaklarda duanın mahiyeti, çeşitleri, nerede nasıl yapılacağı ayrıntılı olarak anlatılıyor. Sütunum onları sıralamaya müsait olmadığı için, yazıya Hazreti Fatih’in bu fıkrasıyla başladım. Zaten padişah, dervişe verdiği cevapla işin aslını dile getiriyor; dua, biri kavli, diğeri fiili olmak üzere ikiye ayrılır, diyor. Böylece dini kitaplardan öğrendiğimiz mübarek duaların yanı sıra maddi anlamda alınması gereken tedbirlerin de ne kadar önemli olduğunu vurgulamış oluyor.

Fatih’in tavsiyesine – memnuniyetle belirtelim ki – bugün tam anlamıyla uyuluyor. Yani koronavirüs salgınının bir an önce def edilmesi için hem maddi hem manevi ne yapılması gerekiyorsa hepsi yapılıyor. Başta Sağlık Bakanımız olduğu halde, diğer bütün ilgili personel ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Bunun yanı sıra, bütün minarelerden, her akşam dualar ediliyor. Bu güzel manzara herkesi memnun ettiği halde içimizdeki bazı beyinsizler rahatsız oluyor. Bunlar, kalpleri mühürlü kimseler olmaları dolayısıyla dua ile ayetlerle alay etmekten çekinmiyorlar. Böylece hem cahilliklerini, hem de saygısızlıklarını göstermiş oluyorlar.

Bu günlerde merhume Samiha Ayverdi Hanımefendi’yle yapılan Mülakatlar Kitabı’nı ikinci bir defa okuyorum. 20 Aralık 1947 tarihli mülakatın içinde dua ile ilgili çarpıcı ifadeler olduğu için, teberrüken aşağıya alıyorum

“Rahmi Balaban : Geçen sene Roma’da bir fizyoloji konferansı oldu. Orada Baroğlu isminde bir âlim bütün dünyaya: ‘Ey insanlar, ruhunuzu ihmal ediyorsunuz, nasıl vücudunuzun beslenmesine azot, karbon vesaire lazımsa, ruhunuza da Allah lazımdır’ diye bar bar bağırmıştı.

1932’de Nice’de yine bir fizyoloji konferansı olmuş, Türkiye’den de murahhas olarak ben gönderilmiştim. Sorbonne Üniversitesi’nin otuz beş senelik fizyoloji hocası, söz sırası gelince şöyle bir hitabede bulunmuştu: ‘Ben, otuz beş seneden beri fizyoloji okutuyorum. Bu ilim o kadar ileri gitmiştir ki, artık stop demek zamanı gelmiş de geçmiştir. Zira insanlar bunun yanında ilahi taraflarına, ruhlarına o kadar az ehemmiyet veriyorlar ki, bir taraf öteki tarafa nazaran yüce kalmıştır. Eğer böyle giderse ileri giden fizik bir gün geri dönüp ruhu ateşe verecektir. Ben iki seneden beri hocalık ettiğim üniversitenin ilahiyat kısmına talebe oldum ve bu işde pek geri kaldığımı söylemekle belki benden sonrakilere bir hizmet etmiş olacağımı düşünüyorum.’

Dünyanın en büyük biyoloji âlimi Aleksi Karel isminde bir doktor vardır. Bunun ‘La Priere (Dua)’ adlı küçük bir eseri vardır. O kadar faydalı buldum ki, tercümeye mecbur oldum. Fakat kitabın yarısında ‘Üd’ûni es tecib leküm’, (Bana dua edin, size icabet edeyim) ayet-i kerimesinin Cebrilere ve Kaderilere benzemeyen Ehl-i Sünnet’çe olan bir şerhini ilave ettim. Tabii, Ehl-i Sünnet ne diyorsa, bu adam da onu söylüyor. Fakat biz neden kendi elimizdeki hazineye kıymet vermiyoruz da, bu ses hariçten gelince tavlı oluyor? Pek hazin…

Ülker Balaban: Efendim, ahlak fesadları ekseriya harplerin bir yadigârı değil midir?

Samiha Ayverdi: Harpler halk tabakaları üstünde şüphesiz ki fena meyiller, fena tesirler yaratır. Fakat şimdiki harpleri meydana getiren doğrudan doğruya moral fesadıdır. Bugün kimse toprak için çarpışmıyor, bugünün harbi bir ideoloji muharebesidir.

Rahmi Balaban: Aleksi Karel diyor ki: ‘Ben yüzlerce hastayı dua ile iyi ettim. Hastama sorarım: Duaya inanır mısın, derim. Mesela; hayır, der. O zaman karşıma alıp yarım saat duanın ne demek olduğunu anlatır ve sonunda: Ya Rab, sen bu kulunu hidayete eriştir, diye de dua ederim. Şaşıyorum, tababet neden duadan istifade etmemektedir?

Bizde geçen bir anket açılmış. Yirmi beş doktora Allah’a inanıp inanmamanın lazım olup olmadığı sorulmuş. Yalnız Mazhar Osman gayet pervasız bir lisan ile ‘Buna şiddetle ihtiyaç vardır. Benim hastalarımın kısm-ı azamı imansızlıktan bu hale gelmişlerdir’ demiştir. Hatta Mazhar Osman, iyi edemediği bir çok hastasını Erdek’de bir Hoca’ya yollar. İzmir’de doktor Muhiddin Âdem de böyle yapardı.

Ülker Balaban: Mikroba duanın nasıl bir tesiri olabilir baba?

Rahmi Balaban: Mikrop da bir kudret değil mi? Önüne geleni hatır gönül tanımadan ‘tahrip et’ emrini almış bir kudret… Fakat buna elbette kuvvetini veren bir başka kuvvet var, kökünü oradan alır. O, dur deyince nasıl ilerleyebilir?

Samiha Ayverdi: Bu maddiyatın maneviyata galip oluşu kanunudur. Fakat Allah’a yakın olanlar her mazhara kendi hakkını verirler, müdahale etmezler. Onun için Ehlullah kerametten son derece sakınır ve ayıp sayar. Efendimiz’in kerametleri değil, güzel ahlakı söylenegelir. Evet, biz kendimizi temizlemeye bakarız, harikalar göstermeye değil. Bir gün Peygamberimiz’e birisi gelmiş. ‘Ya Resulallah! Din nedir’ diye sormuş ‘Güzel ahlaktır’ buyurmuşlar. Bir daha sormuş, aynı cevabı vermişler. Bir daha sormuş, tekrar aynı cevap. Dördüncü sualde ‘Görüyorsun ya, gazabını yenmektir’ buyurmuşlar.”

Âsâr-ı gazap görüp semada

Titrer durur ellerim duâda

Abdülhak Hâmid

Bize fikir lazım
Hayat
Bize fikir lazım
Anadolu Mektebi tarafından “Geleneğe Ayarlı Saatler: Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar” başlıklı panel düzenlendi. Panele katılan yazar Mustafa Kutlu, “Üniversitelerin yanında böyle bir mektebin ve girişimin bulunması benim için çok büyük mutluluk. Bize bir iktidar değil, fikir lazım, bunu arıyoruz. Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” dedi.
Yeni Şafak
Çok önemli bir lügat İlhan Ayverdi’nin ‘misalli Türkçe sözlüğü’
Çok önemli bir lügat İlhan Ayverdi’nin ‘misalli Türkçe sözlüğü’

sevgili okuyucularım;

ilhan ayverdi’nin 30 senede hazırlanabilen misalli sözlüğe ait beyanının bir kısmı şöyledir:

“asırlar boyu kullanılan türkülerimizde, şarkılarımızda, masallarımızda, şiirlerimizde yer alan ve zamanımıza kadar dipdiri gelen kelimelerimiz, türk çocuklarına unutturulmuş ve yerlerine dilimizin kuralları ile bağdaşmayan uydurmaları veya yabancı kökenli olanları konulmuştur.. bu durumda günümüzde yaşayan dilin sözlüğü için daraltılmış bir kelime kadrosuna gidilirse, bunun sınırını tayin etmek mümkün değildir.. bugünkü dille bir çocuğumuz mehmet akif’i, yahya kemal’i hatta atatürk’ü bile anlamaktan acizdir..

türkçesi olduğu halde yaygınlaşan yabancı kelimeler, ayrıca türkçesi olmayan yabancı kelimeler de sözlüğümüze alınmıştır..’’

ilhan ayverdi lügatinde kullandığı imla işaretlerine ait de şunları söylemiştir:

uzatma işareti, kesme işareti (apostrof), tire işareti, kalın harf (bold), italik harf, kalın italik harf, genellikle ayrı yazılan birleşik kelimeler, bitişik yazılan birleşik kelimeler..

ilhan ayverdi’nin kullandığı başlıca kaynaklar:

1-hüseyin kazım kadri: türk lügati

2-lehçeiosmani

3-mecelliiumurubelediye

4-örnekleri ile türkçe sözlük

5-redhouse (türkçe’den ingilizce’ye lügat kitabı)

6-13. yüzyıldan günümüze kadar şiirde ve halk dilinde atasözleri ve deyimler

7-şemseddin sami: kamusıtürki

8-tarama sözlüğü

9-tietze: andreas tietze, the lingua franca in the levant

İlhan ayverdi sözlüğünün en mühim hususiyeti; kelime, tabir ve temrinlerin kullanılışlarına ait örnek cümlelerin mevcut bulunmasıdır.. bu örnek cümleler 13. asırdan itibaren varlığını dil, edebiyat ve ilim sahalarında göstermiş bulunan büyük bilginlerin, şairlerin ve sanatkarların eserlerinden alınma ve eser sahiplerinin adını taşıyan örnek cümlelerin bulunmasıdır..

bu örnek cümleler adeta 13. yüzyıldan beri ilim ve edebiyatımızın pırıl pırıl cümlelerle topyekûn sergilenmesi anlamına gelmektedir.. değerli okuyucularımızın, sözlüğümüzün çok güçlü ve çok ilmi bu vasıflarını dikkate almalarını talep ve rica ederim..

sevgiler ve saygılarla..

rahmetli arkadaşım ilhan hanımefendi’ye milletimizin minettarlığını ve şükran borcunu, onun ruhunu şâd edecek bir vazife olarak unutmadığımızı belirtmek isterim.. yüce allah ondan rahmetini, ihsanını ve şefkatini esirgemesin..

Sâmiha Ayverdi ve Hasan Nazif Dede
Sâmiha Ayverdi ve Hasan Nazif Dede

Geçen haftaki yazımda, “Kerbela Şâiri” unvanıyla büyük bir şöhret kazanan Koniçalı Kâzım Paşa’dan kısaca söz etmiş, hicivlerinden bazı çarpıcı örnekler vermiştim. Bu vesileyle söylemek isterim ki, Paşa merhum sadece ateşli hicivleriyle değil, Fuzuli tarzında kaleme aldığı içli mersiyeleriyle de tanınıyor ve bu mersiyeler onun ne büyük bir şair olduğuna tanıklık ediyor. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in “Son Asır Türk Şairleri” isimli muhalled eserinde kaydedildiğine göre; Hersekli Arif Hikmet Bey’in Çukurçeşme’deki evinde haftada bir yapılan edebiyat toplantılarına, Osman Şems Efendi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Celal, Manastırlı Naili gibi kalem ve kelam erbabının yanı sıra Koniçalı Kazım Paşa da katılıyor.

Video: Sâmiha Ayverdi ve Hasan Nazif Dede


Merhum, Ehl-i Beyt hakkında kaleme aldığı mersiyeleri “Makalid-i Aşk” isimli eserinde bir araya getirdi. Kim bilir ne zaman, hangi sahaftan aldım; bu nadir kitap hamdolsun fakirin de kütüphanesinde bulunuyor. İkinci Meşrutiyet’ten sonra, diğer bazı şiirleri “Divan-ı Kâzım Paşa” adıyla yayımlandı. İbnülemin, “Paşanın oğlu şehremaneti azasından Hasan Paşa tarafından merhum şair Burhaneddin-i Belhi’ye verilen ve Paşa’nın yazısıyla muharrer olan divan-ı eş’arı vaktiyle görmüştüm” diyor. Ne yazık ki böyle önemli bir divanı bendeniz bırakınız okumayı, henüz görme bahtiyarlığına bile eremedim.

“Son Asır Türk Şairleri”nin müellifi, Kâzım Paşa’nın Ehl-i Beyt’e duyduğu büyük muhabbeti anlatırken de şu çarpıcı misali veriyor:

“Bir gece bir sohbet meclisinde Âl-i Beyt’e muhabbetten bahsolunurken Paşa, “Âl-i Beyt’e candan muhabbet edenleri Allah yakmaz’ dedikten sonra parmağını, önünde duran mumun alevine sokar, bir müddet durduktan sonra çeker, huzzara (orada bulunanlara) gösterir. Parmağın alevden müteessir olmadığı (etkilenmediği) görülür. Bu hali orada bulunanlardan bir zat hikâye etmişti.”

Yine İbnülemin’in naklettiğine göre, Kâzım Paşa, vefatından birkaç gün önce, Aydınoğlu Tekkesi’nin postnişi ve kadim dostu Osman Şems Efendi’yi ziyaret ediyor. Öteden beri pek çok kimseyi diliyle, kalemiyle incittiğini itiraf ediyor. Ömrünün nihayete erdiğini söyleyerek tövbe istiğfarda bulunuyor.

Bir önceki yazımda da dile getirdiğim gibi, Kâzım Paşa, daha evvel Gönüller Sultanı Mevlânâ’ya ve Mevleviliğe muhalif idi. Bir gün kadim dostu olan Beşiktaş Mevlevihanesi’nin şeyhi Nazif Dede’yi ziyaret ediyor. Hazretle yaptığı çarpıcı mülakattan sonra rotayı değiştiriyor. Muhalifliği bırakıp muvafıklar zümresine katılıyor.

1854’de Beşiktaş Mevlevihanesi’ne postnişin olarak tayin edilen Nazif Dede vefat edince mevlevihanenin içine defnediliyor. Daha sonra bu mevlevihanenin yerine Çırağan Sarayı inşa ediliyor. Bu sırada Maçka’da bir mevlevihane yapılıp 1869’da açılıyor. Nazif Dede’nin kemikleri oraya naklediliyor. Beş yıl sonra bunun yerine de Maçka Kışlası yapıldığından Bahariye Mevlevihanesi’nin binasına başlanıyor. Merhumun kemikleri bir kere daha çıkarılarak 1877’de tamamlanan bu mevlevihaneye defnediliyor. “Kemiklerin iki defa nakli, garip bir mazhariyettir” diyen İbnülemin, “Dede Efendi şair, zarif, bir merd-i nazif idi” cümlesiyle sözünü bitiriyor.

Kâzım Paşa’nın onun hakkında söylediği dörtlük şöyledir:

Maarif beytine beyt-i şerif-i Mesnevi’den gir

Kemal ehramına o hall-i münif-i maneviden gir

Hakikat yoluna kestirme yoldan vuslat istersen

Tarik-i aşka gel, bâb-ı Nazif’i Mevlevi’den gir

Merhume Sâmiha Ayverdi “Boğaziçinde Tarih” isimli kıymetli eserinde, işte bu Nazif Dede ile ilgili şöyle bir anekdot naklediyor:

“Devir, Şeyh Hasan Nazif Dede Efendi’nin postu işgal ettiği devirdi. O Nazif Efendi ki, yeryüzünde bir hırkası, bir sikkesi olan adamdı. Belki ‘benim’ diyebileceği bir döşeği bile yoktu.

Gecenin ileri saatlerinde ‘Müttekası’na (Mevlevi dervişlerinin ‘erbain’ denilen kırk günlük çile süresinde, yukarı tarafındaki kavisli kısmına çenelerinin altını koyarak, kısaca uyku ihtiyacını giderdikleri ucu sivri alet veya baston) dayanarak uyur uyanık bir halette sabahlamak adeti idi. İşte, günlerden bir gün, saray, dergâhın bahçesindeki bir servinin, manzarayı bozduğu mülahazası ile kestirilmesi için Nazif Efendi’den ricada bulunur. Şeyh Efendi’den padişaha giden cevap şu olur: ‘Bir dergâhın değil ağacını kesmek, bir yaprağını dahi zayi etmekten korkarız. Zât-ı Şâhâne’ye böylece arzediniz.’

Zât-ı Şâhâne’ye arz edilir. Amma ricası kabul edilmeyen padişah kızıp gazaba geleceği yerde, şeyh efendiye son derece kıymetli, mücevherli, yakutlu, zümrütlü, murassa bir cep saati yollar. Bu defa da Nazif Efendi, bu atiyye-i şâhâneyi (padişah hediyesini) havana koyarak tuz buz eder. Ve ‘Biz derviş adamlarız, böyle şeyler kullanmayız!’ diyerek hurda hale getirdiği saati saraya iade eder. Fakat bu muamelekarşısında da yine sarayın sesi çıkmaz ve manevi makamın celadeti karşısında saltanat makamı bir kere daha susar.”

Bundan da anlaşılıyor ki, hakiki saltanat, manevi saltanattır.

Not: Allah, Barış Pınarı Harekâtı’nda, kahraman askerlerimizin yardımcısı olsun.

Samiha Ayverdi ve
İstanbul Türkçesi
Hayat
Samiha Ayverdi ve İstanbul Türkçesi
Samiha Ayverdi’nin Ah Tuna, Vah Tuna isimli kitabı mevcudu artık kalmamış İstanbullu’nun lisanıyla yazılmış bir metin. Bu husus metnin içeriğinden de mühim. Doğrusu şimdilerde konuşup yazdığımız dile de hayli benziyor bu lisan.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.