Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
İnsan: Yaratılanın en şereflisi
İnsan: Yaratılanın en şereflisi
Kendinin bilincinde olan ve kendini tanımlayabilen biricik varlık insandır.Başka hiçbir canlı kendi beninin bilincinde değildir.Hayvanın dış etkenler karşısında tutum alması, kendi beninin bilincinde olduğu anlamını taşımıyor. O, dış etkenler karşısında korkuyla veya sempatiyle bir tutum alıyorsa, bu, tümüyle kendi benini koruma veya savunma güdüsüyle ilgilidir.Hayvan dış etkene karşı ancak korkup kaçma tepkisini gösterir. Veya içgüdüsüne sempatik gelen etkene karşı yaklaşma güdüsüyle davranır. ...
Bildirilerin dünyâsı
Bildirilerin dünyâsı
Bildiriler modern siyâsal kültürlerin dikkât çekici bir boyutudur. Esas olarak, üniversitelerde Siyâsal Propaganda derslerinde okutulduğunu söylemeliyim. Batı dillerinde buna “manifesto” deniliyor. Bizde ise eski Türkçe ifâde edersek, büyük ölçüde “tebliğ” karşılığı kullanılıyor. Kelimenin elbette dînî bir kökü var. Peygamberler arz kürede ilâhî hakikât ve kelâmın tebliğcileridir. Lâkin tebliğ burada esas olarak şifâhîdir. Daha çok bir dâvet ve uyarı niteliğindedir. Metin bundan bağımsızdır. Me...
Özgürlük ya da başkası cehennem mi?
Özgürlük ya da başkası cehennem mi?

Jean Paul Sartre’ın temel yanılgısı şurada temerküz ediyor:

O, insan özgür olmaya hükümlüdür, diyordu. Çünkü her yaptığından sorumludur, yapması gerekip de yapmadığından da…

Bu önermelere itirazımız yok. Ancak bundan sonrası tartışmaya açık… Ona göre din insanın özgürlüğünü kısıtlayan, onun özgürlüğüne ket vuran bir kurumdur. Başkaları da cehennemdir. Çünkü başkasının olduğu yerde insanın özgürlüğü başka iradeler tarafından kısıtlanır. Başkasının burnunu soktuğu yerde kişinin özgür iradesi zedelenir. O artık kendi istemiyle değil fakat başkasının yönlendirmesiyle edimde bulunur. Bu da onun özgürlüğünün yitimi anlamına gelir.

Burada itiraza açık iki husus var, biri din açısından, öteki başkası açısından…

İkincisinden başlayalım, başkalarından… Başkaları cehennem midir?

Bir defa şu gerçekliği kabul etmek zorundayız. Her insan teki, kendinden önce başkalarının yaşadığı bir dünyaya gözlerini açmak zorunda… Dinin kabullerini onaylıyorsak başkasının olmadığı bir dünyaya gözünü açan biricik insan Âdem Peygamberdir… Havva anamızın varlığını tasdik ediyorsak, onlar bile başkasının olmadığı bir dünyada yaşamamış demektir.

Dünyaya gelen her bebek kendini dünyaya getiren ana babadan hayatta kalmasını öğrenmek zorunda olarak bu dünyaya gözlerini açıyor. Anasının onu beslemesine muhtaçtır. Hayatının her safhasında başkalarından öğrenmek, öğrendiklerini yerine göre değiştirerek uygulamak zorunda… Başkaları bu nedenle ona cehennem değil bilakis hayatta kalmasını sağlayan şükran vesilesi sayılmalı.

Din konusuna gelince… Sartre, dini insanların kabul etmek zorunda bulunduğu bir kurum olarak düşünüyor. Oysa din insana riayet etmesi gereken hükümler vaz ediyor, o hükümlere uymaya icbar etmiyor. Kişi özgür ve bağımsız istemiyle o hükümlere uyar veya uymaz… Esasen kişiyi o hükümlere uymaya mecbur bırakmak onun özgür istemini elinden alma anlamına gelir. Ki bu durumda da kişi kendiliğinden sorumlu tutulmaktan çıkar. İnsan kendi özgür iradesinin seçiminden sorumludur. Mecbur bırakıldığı edimlerden sorumlu tutulmaz. Hukukun ve ahlakın temel ilkesi de bu yönde işler…

Sartre, ahlakı da yanlış anlamış. Nitekim ahlak üzerine yazacağını söylediğinde Roger Garaudy, ona ahlak üzerine yazamayacağını beyan etmiş. Yazamadı da… Yazsaydı kendiyle çelişkiye düşmüş olurdu: bir yandan dinin (bağlı olarak ahlakın ve hukukun) kişi özgürlüğüne ket vurduğunu savlarken, bir yandan da kendisi kişi özgürlüğüne ket vuracak bir kurallar manzumesi geliştirmiş olacaktı… Meğerki kendisine kadar gelen bütün ahlak görüşlerini bertaraf ederek tümüyle normatif bir ahlak felsefesi yapmayı hedeflemiş ola… Ne ki, böyle düşünmediği de ortada… Yazamadı, oradan belli…

Kör uykularda derin uyanışlar
Kör uykularda derin uyanışlar

“Bazen aklıma çok ilginç bir şey geliyor” dedi oturan ayaktakine, “o kadar ilginç ki unutmakta zorlanıyorum!”

İnsanın zihninde uyanan belli belirsiz şeyler üzerinde duraksayan bir dikkati olmuyor genellikle. Onları birtakım sayıklamalar gibi görüp geçiyoruz. Öyle mi acaba gerçekten? Zihnin nasıl işlediği meselesi üzerinde kafa yoranların bazıları; zihnimizde yanıp sönen, parıldayıp geçen ve çoğu zaman üstünde durmadığımız, dikkate alıp kayda geçirmediğimiz bu zihinsel uyanışların bizim sandığımızdan çok daha gizemli çağrışımlar taşıdığını söylüyor. İnsanın düşünceleriyle soyut evrende, yani manevi alemde nerelere kadar uzandığı, hangi kapıları çaldığı, hangi pencerelerden baktığı meselesi nedense her geçen gün daha az insanın ilgisini çekiyor. Hepimizi iyi kötü alıştırdıkları rasyonalist bakış açıları, hayatı sadece bir yönüyle yaşamaya, kavramaya, anlamaya yöneltiyor bizi. Oysa alemde de, insanda da çok daha fazlası var bunun. Sadece insanlığın asırlar boyunca soyut olana ilişkin yaşadığı tecrübeler, inanışlar ve devasa bilgi birikimi değil, en yalın haliyle sezgilerimiz de bu gerçeği aşikâr ediyor bize. O halde tek boyutlu algılara tıkılı biçimde yaşamayı bu kadar kolay kabulleniyoruz. Neden kesif bir karanlığın içinde sadece kısaları yakarak yol almaya çalışıyoruz? Engin denizlere ulaşmanın onlarca yolu varken neden eni boyu belli klorlu havuzlarda kulaç atmakla yetiniyoruz? İnsanın ufkunun gözünün gördüğünden daha ötelere uzanma gücü ve yeteneği var. Belli kulvarlara zorlanan yarış atları gibi aynı ezberi sürdürmeye değil; önümüze çıkan bütün çitleri aşarak sonsuz kırlarda koşmaya ihtiyacımız var bizim. Yılkı atları gibi özgürce... Hayatlarımızla bu çitleri, bu duvarları, bu engelleri aşamıyorsak en azından düşüncelerimizle, duygularımızla... İçimizde rasyonel kurgunun ötesine açılan bu kapılar her gün, her an açılıp duruyor aslında. Ama biz dönüp bakmıyoruz bile çakan bu kıvılcımlara... Muhtemel ki, yaşadığımız ‘büyük tıkanma’da içimizin bu uyanışlarına bigane kalmamızın büyük bir etkisi var.

“Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde; dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.” diye yazmış Jean-Paul Sartre, ‘Bulantı’da.

İlham sadece şairlere gelen bir şey sanıyoruz çoğumuz. Evet, şairlere ilham gelir. Peki başkalarına gelmez mi? İlhamın hiç uğramadığı biri ilhamla yazılan bir şiiri nasıl dinler, nasıl anlar, nasıl sever peki? İnsana her an, her vesileyle nice ilhamlar gelir, kapısı açıksa içeri girer, değilse bir sayıklama gibi, zihindeki bir seğirme, kalpteki bir sıcaklık ya da bir ürperti gibi geçer gider.

“bu can içimde kuştur kunâla/ seni görünce titrer/ bu can gözümde muhabbettir kunâla/ seni görünce yanar/ bu can burnumda soluk olur kunâla/ uçar gider” diyor merhum Asaf Halet Çelebi.

Bir de şunu düşünün; sayısız sayfalara yazıldığı halde yine de bitmeyen bir kelime ne hisseder?

Anlam uzayında sözler kaybolmaz. Yeryüzünde kıyamet kopar, dağlar yürütülür, denizler taşar, zaman dürülüp kaldırılır. Sözler yine kaybolmaz, kendince titreşir durur.

“Bazen bir düşünce bizi alır bilmediğimiz diyarlara götürür” dedi beyaz saçlı adam, “bir yanımızla bu yolculuk hiç bitmesin isteriz, bir yanımızla dua eder dururuz bizi sonunda kendimize geri bıraksın diye!”

Seçmek…
Seçmek…

Seçmek eylemi, insan hayâtının en temel dinamiklerinden birisini oluşturuyor. Hayât boyu bir şeyleri veyâ birilerini seçiyoruz. Özgürlüğü tecrübe etmenin, seçmek dışında bir başka pratiği de mevcût değil. Feylozof, edebiyatçı J.P.Sartre, bu bağı en iyi görenlerden birisidir. Bu ikisi arasında tam bir özdeşlik görür Sartre. Sartre’a göre insanın mahkûm olduğu tek bir şey vardır; o da özgürlüktür. “Özgürlük seçmektir” diye yazar. Hiçbir insan durduk yerde özgür olamaz. Özgürlüğün biricik eylemidir seçmek..

Video: Seçmek…


Bu bağ kaçınılmaz görüldüğü için, seçmek, aynı zamanda “doğal” bir “hak “ olmak zorundadır. Hâlbuki, seçmenin önünde onu kısıtlayan çok sayıda engel de mevcuttur. O hâlde, özgürlüğün alanı, seçme eylemini kuşatan engeller kaldırılabildiği nispette genişleyecektir.

Bununla berâber, Sartre özgürlük meselesini mekanik bir tarzda değerlendirmez. Yâni, seçmek eyleminin önündeki cümle engellerin kaldırılmasını savunurken boş bir kağıda, bir coğrafyasızlığa imzâ atmaz. Onun karşı çıktığı, seçme eylemine “dışarıdan” getirilen engellerdir. Özgürlük; dolayısıyla seçme eylemi, elbette bir dizi başka üst belirleyicilerle(değerlerle) belirlenir. Özgürlük bildiğini okumak ve yapmak değildir. Özgürlüğün sınırları vardır. Ama bu sınırları koyacak olan insanların bizzât kendileridir. Özgürlüğü belirleyecek olan değer ise “sorumluluktur”. Sorumsuz özgürlük olamaz. Sartre’a göre seçerek özgürleşeceğizdir. Ama seçimlerimizi, hâliyle özgürlüğümüzü, sorumluluklarımız belirleyecektir. Bir yerde, ”Özgürlük sorumluluktur” diye yazar.. Onun karşı çıktığı özgürlüklerin dışarıdan engellenmesidir; değilse içeriden engellenmesine karşı çıkmak bir yana, onu varoluşun esâsı olarak görür. Neyi seçeceğime “ben” karar vereceğimdir; ama bunun istikâmetini de “sorumluluk” duygum belirleyecektir.

Sartre’ın özgürlük anlayışı, her şeyden evvel “başkasından” sorumlu olmayı ihtivâ ediyor. Başkasını bir cehennem olmaktan çıkaracak olan da benim onun sorumluluğunu yüklenmemdir. Feylozof bu sûretle , liberâllerin pısırık “negatif” özgürlük anlayışlarını, yâni “bir şeyden” özgür olmayı yetersiz buluyordu. Özgürlük, bireyleri birbirine bağlayan bir değerdi Sartre için. “Bir şey için”, daha mühimi “bir başkası üzerinden ve başkası için” özgür olmaktır bu. Sorumluluk üzerinden bir başkasına adanmışlıktır bu.

Bu fikirler devrini kasıp kavurdu. En başta devrin gençliğine derinden tesir etti.. Sartre; Camus ve Marleau Ponty gibi diğer yazar ve düşünürlerle berâber 68 Kuşağı’nın ruh mimarlarından birisi; belki de en başta geleniydi. (Özellikle de, daha sonra Müslüman olacak Frantz Fanon ile yakınlığı dikkât çekicidir).

Sistem ise bu ahlâkî derinlikler taşıyan fikir ve eleştirileri marjinalize etmeyi çok iyi bildi. Siyâsal düzlemde “aşırıları” tasfiye etti. Mâkulleşme ve vasatlaşma temelinde siyâsal seçenekleri Merkez Sağ ve Merkez Sol olmak üzere iki kulvara taşıyıp sınırlandırdı. Merkez Sağ ve Merkez Sol arasında sıkışan bir seçme eyleminin elbette sistemik bir işleyiş rahatlığı ve kolaylığı sağladığını herkes rahatça kabûl edecektir. Ama bunun özgürlükler alanında bir zenginliğe ve derinliğe işâret ettiğine inanmak o kadar da kolay olmasa gerekir. Marjinâller ise sistemde elbette tehlikesiz oldukları nispette, adacıklar olarak yaşamaya devâm etti. Ama adı üzerinde, marjinâl kaldıkları için tesirli olamadılar. Zaman içinde eriyip gittiler. Marjinâl kalmaya mahkûm olmanın çileden çıkarıcı etkileriyle bâzıları kendilerini kuşatan bu “mâkus tâlihi kırmak için şiddete yöneldiler ve bekleneceği üzere kaybettiler.

Ekonomik düzlemde ise, üretici ve tüketici olmanın dışında ne vardı ki? Üretmek için tüketmek ve tüketmek için üretmek Sartre gibileri keser miydi? Hâl böyle olunca ekonomik sâiklerle yapılanların seçmekle veyâ özgürlükle bir alâkası olamazdı.

Yegâne özgürlük alanının “kültür” olarak gözükmesi bunun neticesiydi. Herkes kültürel alanlara abandı. Sistem ise boş durmadı. Bu yığılma ve buradan türeyen talepleri örgütledi ve mantığına uygun hâle getirdi. En başta marjinalizmi bir günah, eksiklik veyâ bir kusur olmaktan çıkardı. Tam tersine onu kutsadı. Kültürel çeşitlilikler kültürel farklılıklara dönüştürüldü. Kültürel gettolaşma sonuna kadar teşvik edildi. Canlı kültürel hayatlar kimlik gibi soğuk bir kavramla ifâde edilir oldu. Kültürel özgürlük talepleriyle kültürel gettolaşma paralel gitti. Sartre’ın istediğinin tam tersi oldu. Özgürlük talepleri, başkaları üzerinden değil, kendisinden başkasına kör olan “ego merkezler” veyâ “ethno merkezler” tarafından bencilce kullanılır oldu. Bugün özgürlüğün en konvansiyonel karşılığı , sorumluluk değil, müdahalesizliktir.

Sistem kültürel alanları endüstriyel bir yeniden üretime tâbi tuttu. “Sızlanma; bulduğunu tüket” diyen kaba kitle kültürünün yerini, popülerlik temelinde alabildiğine çeşitlendiren kültürel endüstrilerdir bunlar. Onun içinde en aykırı olanlar bile ehlileştirilir ve tüketilmeye uygun hâle getirilir. Sistem, seçmek eyleminin ve özgürlüğün en uçucu tecrübelerini yaşatır insanlara. O kadar çok seçenek var ki..O kadar çok seçiyoruz ki… O kadar ki, artık seçmek eylemi bile mânâsını kaybediyor…

Sartre artık hayatta değil.. Olsaydı ne derdi acaba?…

Çekimser mendeburun tekidir (2)
Çekimser mendeburun tekidir (2)

Çekimser kalmak bir şeyi seçmek demek değildir. Tam tersine, seçmekten kaçınmak, dahası kaçmak demektir.

Çekimser, seçmekten çekilmekle aslında bir şeyi seçmemiş olmuyor. O, gerçekte öyle bir şeyi seçmiş oluyor ki, eğer seçme sorumluluğunu üstlenmiş olsaydı en seçmeyeceği şey ne idiyse ona destek çıkmış oluyor. En çok neye muhalefet ediyorsa, oyunu ondan yana kullanmış oluyor.

Video: Çekimser mendeburun tekidir (2)


Bu açıdan Sartre’ın öğrencisine verdiği cevapla uzak yakın ilgisi olmayan bir tablo var karşımızda. Sartre, yardımcı olması için kendisine müracaat eden öğrencisine: “Bu konuda kendin karar vermelisin” dediğinde, aslında ona yol göstermiş oluyordu. Hem de öğrenciye ömür boyu unutamayacağı bir ders vererek… Öğrencinin sorunu şuydu: savaş açılmış, sınıf arkadaşlarının hepsi cepheye koşmuş, fakat o cepheye gidememişti. Çünkü yatalak bir annesi vardı ve onu bırakıp cepheye gitmesi annenin ölümünü sonuçlayacaktı, böylece karar veremiyordu. Durum, aslında, tam da trajik olanın alanı içinde duruyordu. Delikanlı iki müspet almaşık arasında bocalıyordu. Cepheye gitse, annesini ölüme terk etmiş olacak; annesinin yanında almaya karar verse yurt savunmasına katılmamış olacak!

Öğrencisinin dilemması, aslında, Sartre’ın felsefesinin de özünü oluşturan sorunsaldır. O, bunalımın bu tür durumlarda seçememekten doğduğunu, bunalımın buradaki bocalamadan kaynaklandığını ileri sürüyordu. Ancak bu gibi durumlarda, seçmeye karar verecek olan, bizzat sorunsalla karşı karşıya kalan kişidir, diyordu. Ona dışardan yardım edilemezdi. Kişi, sorunsalının üstesinden bir başına gelmek zorundaydı.

Sartre’ın öğrencisine verdiği cevap Çin nüktesindeki öğüdün ta kendisiydi. Yani aç insana (sorun sahibine) bir balık ikram etmiyor, fakat ona balık tutmayı öğretiyordu…

Yani burada, Sartre’ın durumunda, o, öğrencisinin sorunu karşısında belki tarafsız kalıyor, fakat ona kayıtsız kalmıyordu. Bilakis öğrencisine yol göstermiş oluyordu. Oysa çekimser birinin tavrı, öğrencinin sorusu ve sorunu karşısında omuz silkmekten ibaret kalmak olurdu.

Tarafsız kalmakla çekimser olmanın eşdeğer olmadığını söylüyoruz. Tarafsız, taraf olanlar arasında eşit mesafede kalmayı öngörür. Tarafsız, taraf olanlar arasında hakemlik yapabilir. Oysa çekimser, hakemliğine müracaat edenlere sırt çevirir...

Tarafsız, kendi ölçütüne göre taraflar arasında adil bir karar verme çabası güder. Çekimserse davayı ortada bırakır.

Çekimser gerçekte önündeki almaşıklardan birini seçmekten çekiniyor veya kaçınıyor. Ona kaçak (firarî) demek gerekir. Herhangi biri de kaçak pozisyonuna girebilir. Hapisten kaçan, yasadan kaçan kimseler de kaçaktır. Fakat bizim bahsettiğimiz kaçak onlardan da farklı. Bizim bahsettiğimiz kaçak görev veya sorumluluk kaçağıdır. Görevinden ve sorumluluğundan kaçan kimse... Kendisine güvenerek sorumluluk veya görev yüklenmiş olanı ortada bırakan tip...

O seçmekten kaçındığı için çıkan sonuçtan sorumlu olmadığını sanır. Oysa sonuç o çekimser kaldığı için öyle çıkmıştır. Ama o bu durumun bilincinde olmadığından, bir de sonuçtan kendisinden başka herkesi sorumlu tutmaya kalkışır. Hem kel hem foduldur...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.