Herkesin hayatına kimse karışamaz!
Herkesin hayatına kimse karışamaz!
Barış Yarkadaş, şu meşhur 10yearschallenge şeysi kapsamında Lübnanlı bir porno oyuncusunun başı kapalı ve açık fotoğrafı kullanılarak servis edilen “özgürleştim diye linç edilmem değil mi?” kurgusal tweetini dolaşıma sokunca hiç şüphem kalmadı. Bu son zamanlarda BBC eliyle ve twitter marifetiyle yaygınlaştırılan “başımı açınca özgürleştim” kampanyası tam bir operasyondur.Video: Herkesin hayatına kimse karışamaz!Deyin ki bana “niçin Barış Yarkadaş dolaşıma sokunca inandın?” Ben de size “lise öğrencilerinin okuma gruplarından rejim krizi çıkarmaya çabalayan Barış Bey sanırım seviyor böyle işleri” diyerek kapatayım o bahsi.Önce bir konuda anlaşalım. Tesettürün yani bedenin Allah’ın izin verdiği sınırlar dışında kalan bölümlerinin gösterilmemesinin Müslümanlara farz olduğuna inanıyorum. Kadın tesettürünün şekli konusunda ise yaygın ve “gelenekli” olana itibar ediyorum. Yani “bileklerden itibaren eller, yüz, bileklerden itibaren ayaklar dışında kalan beden bölümlerinin mahremi olmayanlara gösterilmemesi” olarak algılıyorum kadın tesettürünü.Anlaştıysak devam edelim. Tesettürün, fakat daha da detayda başörtüsünün, “Müslüman ve özgür kadınların sembolü” olduğunu öğreniyoruz tarihten. İslam tarihinin hiçbir döneminde gayrimüslim, köle ya da cariye kadınların örtünmesi söz konusu değildi. Dolayısıyla başörtüsü bu yanıyla Müslüman ve özgür kadını Müslüman olmayan köle kadından ayırıyordu. Bugün elbette aynı normatif bakışla ilerlemiyor başörtüsü durumu.“Başımı açınca özgürleştim” kampanyasının ise bu kadim durumla hiç ilgisi yok elbette. “Özgürleşme” kavramı daha çok “dini zorunlulukların insanda oluşturduğu manevi baskı ortamından kurtulup dilediğince sekülerleşme” olarak sunuluyor kampanyada. Dans etmek, şarap içmek ve benzeri unsurların bolca kullanıldığı bir kampanya dilinden söz ediyoruz zira.Şuradan devam edelim. Ülkemizde yetişkin bir birey, başını örtmek-açmak konusunda bütünüyle ihtiyar sahibidir. İsterse açar, dilerse kapatır. İsterse önce açar, ardından kapatır. Dilerse önce kapatır, ardından açar. Üstelik isterse bu kararlarının her birini kamusal alanda çeşitli cümleler eşliğinde paylaşabilir. Dolayısıyla, pek ihtimal vermemekle birlikte, bu kampanyanın etkisiyle samimi olarak aldığı bir kararı toplumla paylaşma gereği duyan biri olduysa onlarla ilgili sorun sayım “sıfır”dır. Bana nedir. Açılsa da bana nedir, kapansa da bana nedir, bunu ilan etse de bana nedir, etmese de bana nedir.Benim derdim, bu kampanyanın tuhaf ötesi dili ve önermeleri iledir.“Kadın özgürleşmesi” kavramının bugün bütün sınırlarını modern/seküler dünyanın belirlediğini ayrıca konuşmaya lüzum yok elbette. 20. yüzyılın bütün bir feminist külliyatı, modern kadın hareketleri ve benzeri unsurlarla belirlenmiş bir alandan söz ediyoruz “kadın özgürleşmesi” derken.Meseleyi biraz daha derinleştirerek devam etmek gerekirse aslında “özgürleşme” kavramının bizatihi kendisi hümanizm ve materyalizmin ilmek ilmek dokuduğu “kutsalsız hayat” fikrinin doğal bir sonucudur. “Baba otoritesini, aile otoritesini, toplumsal normları geçerek ilerlemek; finalde göksel/kutsal otoriteyi ve normları da reddederek özgürleşmek… Dahası da var. Böylesi bir “özgürleşme” tanımının dışında kalan bütün “özgürleşme” tanımlarını da reddetmek, ötekileştirmek ve boğmak.Dağıtmayayım. Derdim şu: Bir kadına başörtüsünü çıkararak özgürleşebileceğini vaz’etmek sekülarizmin çektiği planlı bir numaradır. 2010’lu yıllar boyunca tüm dünyada bütün bir yayın dünyasının başat meselesinin “Müslüman kadınlar ve kadın hakları” olması da boşuna değildir, BBC’nin “açılınca güzelleştik” konulu dosyalar yapması da boşuna değildir, 10yearschallenge şeysi üzerinden “başını açıp şarap içen kız” kodlaması yapılması da boşuna değildir.Dertleri Müslüman kadınlarla, Müslüman erkeklerle falan değildir. Dertleri topyekûn bir “tehdit algısı” olarak gördükleri İslam iledir.Dolayısıyla 10yearschallenge ile “hadis usulü yalan söylemenin yöntemidir” cümlesinin kurulmasını yan yana okumadan doğru anlayamayız meseleyi. Ahundov’u imdada çağıran adamla Aliya’yı yıpratmaya çalışan adamın yapmaya çalıştıklarını yan yana düşünmezsek ıskalamış oluruz meseleyi.Bugün, dünyaya “değişik bir şey” söyleme ihtimali olan yegâne topluluk -hepimiz bunun farkında değilmişiz gibi davransak da- Müslümanlardır ve küresel kapitalist düzen bundan nefret etmekte, bulabildiği her fırsatla ön almaya çalışmaktadır.Küresel kapitalist dünyanın derdi de umuru da başörtüsü değildir. Kendi varlığının devamını “sekülerleşme, daha da sekülerleşme, pür sekülerleşme” olarak belirlemiş bu lanetli düzenin aklı tek bir şeye erer: “Herkes tamı tamına benim onlara kodladığım gibi düşünürse benim gemim asla batmaz.”Barış Yarkadaş’ın, BBC’nin, aptal FETÖ mensuplarının falan alet olduğu düzen işte o düzendir, başkası değil.
Fanatizm ve rölativizm arasında kıvranırken
Fanatizm ve rölativizm arasında kıvranırken
Biz Müslüman bir coğrafyada henüz uzanıp alıverecek kadar yakınımızda duran gelenek mirasına sahipken pek fark etmiyor olabiliriz. Bugün başta Batı olmak üzere dünyamızı, daha doğrusu zihinlerimizi iki büyük düşünme biçimi işgal etmiş vaziyette.Video: Fanatizm ve rölativizm arasında kıvranırkenBunlardan birincisi fanatizm, diğeri ise “her şey gidercilik” yani rölativizm… Gerek “Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm” gerek “Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları” kitaplarımızda fanatizmin ve FETÖ benzeri hastalıklı yapıların nasıl sağlıklı inancın köküne kibrit suyu dökme gayreti içinde olduklarını anlatmaya çalıştık. Sağlıklı inancı ve vicdanımızın koreografisinde bulunduğuna inandığımız evrensel ahlakı savunduğumuz her yazı, post-modernliğin kışkırttığı rölativizme karşı tepkiydi, geleneğimizin günümüz şartlarında yeniden üretilmesi gerektiğine yapılmak istenen vurguydu.Hemen tüm eserleri dilimizde bulunan, “gerçekliğin sosyal inşası” teorisiyle bilinen, 2017’de vefat eden ABD’li sosyolog Peter L. Berger ve onun asistanı ve arkadaşı Hollandalı düşünür Anton C. Zijderveld’in 2010’da yazdıkları “Şüpheye Övgü” (Açılım Yayınları, çevirenler: K. Canatan, R. Bal, H. Yar) ) kitabında bu iki tehlikenin tema olarak alınmasından ziyadesiyle memnun oldum. Müsaadenizle, içinde yaşadığımız dünyanın zihin işleyişlerinin net bir resmini veren ve buraya nasıl gelindiğini çok iyi ele alan bu çalışmadan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar her iki yazarın önceki çalışmalarını okurken hissettiğim “keşke İslamiyet’i bilseydi” temennim bu kitapta doruğa çıksa da kitabın alt-başlığı bile (“Fanatikleşmeden inançlarımızı nasıl ifade edebiliriz?”) yazarların birçoğumuzun derdiyle dertlendiklerini gösterir nitelikte…“Aydınlanma çağının radikal düşünürleri, özellikle Fransa’da, neşeli bir önseziyle dinin çöküşünü bekliyorlardı…” Modern sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen Marx, Durkheim ve Weber’in görüşleri oldukça farklıydı ama onlar, modernitenin aşamalı bir şekilde dinin çöküşü anlamına geldiğinde hemfikirdiler. Sekülerleşme sürecinden mutsuz ve mutazarrır olan Hıristiyan teologlar dahi, kaçınılmaz sonun bilimsel bir gerçek olduğu fikrindeydiler. Hiçbirisi doğru tahmin edemedi; sekülerleşme teorisi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki olaylar tarafından kitlesel biçimde çürütüldü.Bu fikirleri dile getiren “Şüpheye Övgü” yazarları, bugünkü dünyaya baktıklarında “sekülerleşmeden ziyade tutkulu dini hareketlerin müthiş bir patlamasını” gördüklerini, dikkatlerin en çok da “İslam’ın yeniden canlanmasına” yöneldiğini söylüyorlar. Onlara göre yegâne istisna, halen sekülerleşme teorisinin geçerli olduğu Batı ve merkezi Avrupa’dır ve küçük ama çok etkili bir entelektüel sınıftır. (Sanıyorum bizim gibi yukarıdan aşağıya devlet eliyle sekülerleşmenin olduğu ülkeleri yakından tanısalardı, bazı kesimleri de bu istisnaya dâhil ederlerdi.) “En eski küresel kurum olan Katolik Kilisesi, Avrupa’da baskı altındadır ama dünyanın başka yerlerinde turp gibidir.” Bu manzara altında “Eğer modernleşme kaçınılmaz bir şekilde sekülerleşmeye yol açmıyorsa, inançlar ve değerler alanında neye yol açıyor?” diye soruyorlar. Onlar için cevap açık: Çoğulluğa…Çoğulluk, çoğulculaşma (pluralisering) ile kastettikleri, bu durumun ideolojik olarak iyi bir şeymiş gibi savunulduğu çoğulculuktan (plüralizm) oldukça farklı ve hayli sorunlu… “Şu an 21. Yüzyıl, bir politeizm yüzyılını andırmaktadır. Sanki Antik dönemin tanrıları geri gelmişlerdir…” Geçmiş zamanlarda da kimi toplumlarda farklı inançlar bir arada yaşayabilmiş, çoğul ortamlar olabilmiş ama insanlık böylesi çap ve yoğunlukta olanını ilk kez görüyor. Nüfusun giderek daha büyük kısmı devasa kentlerde ikamet ediyor. Bu, doğrudan doğruya sivil kültüre ve kültürel çoğulluğa neden oluyor. Kitlesel insan hareketleri, çok farklı grupları ilişkiye zorluyor. İnsanlar kitlesel eğitim ve modern iletişim araçları sayesinde başka hayatlar ve alternatif yaşamlar hakkında müthiş bir hızla bilgi ediniyorlar.Alman sosyolog ve filozof Arnold Gehlen, bir toplumda kişinin özgür seçimlerine izin verilen yaşam alanına “öncephe”, mecburen topluma uymak zorunda olduğu alana ise “arkacephe” adını veriyor ve her iki cepheyi antropolojik bir zorunluluk olarak görüyordu. Arkacephe, içine doğduğumuz geleneği ve onun kurallarını oluşturur. Arkacephe davranışı, adeta otomatik, fazla düşünmeden yapılırken öncephe davranışı, düşünerek seçim yapmayı gerektirir. Modernlik, “özgürlük” şiarıyla öncepheyi alabildiğine büyütürken, arkacepheyi yani geleneği, kurumları, en kötüsü de ahlakı çözüyor. İster seküler ister dini her düşünme ve yaşama tarzını bir tercih meselesi haline getiriyor. Bu durumda insanlar da ya tercihlerine fanatikçe sıkı sıkıya sarılmak ya da her şeyi rölatif bir tercih meselesi olarak görmek arasında kalakalıyorlar. Ve maalesef şişeden çıkan çoğulculaşma ruhunu gerisin geriye şişeye sokmak artık imkânsız...
Dünyevileşme ve dindarlığın med-cezirleri
Dünyevileşme ve dindarlığın med-cezirleri
Dünyevileşme yani sekülerleşme dünya tarihinde istisnai bir gelişme değildir. Kendi sekülerliklerini çok beğenenlerin aynı zamanda onu insanlığın ilerlemesinin bir üst aşaması gibi güzellemeleri şaşılacak bir şey değil. Bütün insanlara tuttukları yollar kendilerine hoş gösterilmiştir der kerim kitabımız. İnsanın kendi felaketini kendisine cennet gibi gösteren, hoş ve güzel gösteren bir dizi mekanizma vardır. Modern felsefe bunlara ideoloji dedi, kültür dedi, epistem dedi. Marx kendi zihnine yansıyan çarpıtmayı fark etmeden bu ideolojik aldanışın adını “gerçekliğin bilince çarpık yansıması” olarak koydu.İnsanın eninde sonunda öleceği gibi hiç kimsenin görmekten bile kaçamayacağı bir gerçeğin toplumca unutulması, ihmal edilmesi ve dünyaya kazık çakılacakmış gibi bir yaşam sürülmesi mümkün. Düşünün bir bütün insanları ayıran onca fark vardır. Kültürel, etnik, coğrafi, cinsiyet, tarih, sınıf, statü veya her tür sosyal tabaka farkları. Ama bütün bu farkların hepsinin yok olduğu, herkesi birleştiren bir ortak özellik ölüm. “Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı” demişti buna Alphonso Lingis (Ayrıntı Yayınları).Heidegger’in deyişiyle “herkes yalnız ölüyor” ise de, herkes ölüyor ve bu hepimizin en ortak yanı. Buna mukabil ölümü unutmak, ölüm yokmuş gibi, bu konuda ortak olduğu diğer insanlara zulmetmek, onlara karşı bir hukuk gözetmemek, onlara karşı davranışında ölüm sonrası hiçbir hesaba çekilmeyecekmiş gibi yaşamak insanoğlunun sekülerliğinin en yaygın ve somut tezahürü.Sekülerleşme insanın bu apaçık gerçeği ihmal etmesi, görmezden gelmesi, hatta unutması, tecehhül etmesidir. Cahiliye bu değilse nedir? Bir de insan kendi cahilliğiyle övünür mü? Övünüyor işte.Modernizmin bir ideolojisi olarak sekülerizm, tam da insanın kendi trajedisiyle, kendi zavallılığıyla övünmesinin adıdır ve tabii ki vehmettiği gibi yeni bir şey değildir.Sekülerleşmenin bir felsefesi olsa da o bir insanlık durumudur. Varlığın unutulması, hayatın en temel gerçekliği olarak ölümün unutulmasıdır, insanın başkalarına karşı sorumluluklarını unutmasıdır, yani gafletidir ve bu haliyle insanlık kadar eskidir. Belki bu gafleti yüceltip ona felsefi veya sosyolojik güzellemeler yapanlar dalalet seviyesine çıkarlar ama işin özü unutmadır.Tabii Müslümanlar da bu gaflet ihtimalinden veya tehlikesinden muaf olamazlar. Ama işi Müslümanlar dünyevileşti tespitinde karamsar tahlillere getirerek sanki geri alınmayan, tek yönlü bir süreç resmeder gibi tespitler yapıldığında sekülerleşmenin o meşum iddiası daha fazla desteklenmiş oluyor.Doğrusu, bireyin dünyasında da din, dindarlık, ahiret endişesi gibi dünyevi gafletin de med-cezir hallerinin olduğudur. Nitekim, seküler çağ iddiası veya sosyolojik olarak sekülerleşme tezinin olgusal olarak doğru olmadığını sergileyen çok değerli çalışmalara işaret etmiştik. Peter L. Berger ve Thomas Luckmann’ın dünyanın en seküler dönemini yaşadığının söylendiği dönemlerde bile böyle bir şeyin değil tam tersi bir dinselleşmenin gelişmiş olduğunu üstelik Avrupa örneğinde gösterdikleri çalışmaları bu türdendir.Aydınlanma Çağı’nın ünlü düşünürlerinden David Hume’un “Dinin Doğası” isimli kitabı sekülerleşmenin dinselliğe karşı veya tektanrıcılığın çoktanrıcılığa karşı evrimsel bir gelişme içinde olduğu tezine karşı çok daha açıklayıcı, çevrimsel esasa göre işleyen bir model ortaya koyar. Seküler değerlerin doruğa tırmandığı Aydınlanma çağında genel geçer yaklaşıma aykırı bu çerçeve hem dinin kendi içinde tektanrıcılıktan çoktanrıcılığa doğru gidiş-gelişlerini hem de tarih içinde seküler ve dinsel arasındaki gelişme çizgisini evrimci bir yaklaşımdan kurtarıyor.Dinler tarihi alanında hakim bir paradigma olarak evrimci pozitivist yaklaşıma karşılık, Hume, çok daha önceden hem dinler arasında hem de her dinin kendi içinde çoktanrıcılıktan (hurafecilikten) tek tanrıcılığa (kitabiliğe) ve oradan tekrar çoktanrıcılığa doğru geçişler olduğunu anlatır. Bu hareketlilik dinler tarihindeki eğilimler arasında bir tür sarkaç modeli seklinde bir değişimi ayırt etmemize imkân veriyor.Çağımızda dinsellikten uzaklaşma olarak kaydedilen gelişmeler veya söylemler ilk insandan itibaren dini bir söylemle birlikte var olan, onunla çatışma ve tartışma halinde olan eylem ve söylemlerdir. Dönem dönem biri diğerine galebe çalmış, göreli bir üstünlük elde etmiştir. Ama dünyanın hiçbir döneminde biri tamamen diğerini yok etmemiştir. Çünkü sekülerlik arzusu da, dinsellik arzusu da insanın içinde var olan iki temel eğilim.Bu iki eğilim bazen bir toplum içinde kendi aralarında bir sarkaç gibi gider gelirler. Toplumda görünür bir dindarlaşma veya dinden uzaklaşma hareketleri görülür. Ama bunlar bir toplumun içinde tarihsel dalgalar şeklinde gerçekleşir. Burada birinin lehine bir evrim hareketi tespit etmek mümkün değildir.Bazen bir dinin kendi içinde bir dünyevileşme-uhrevileşme hareketi birinin lehine diğerinin aleyhine olacak şekilde gelişir. O zaman dinin, içselleştirilmediği halde, tamamen dünyevi eğilimler ve amaçlar doğrultusunda basitçe araçsallaştırılması sözkonusu olur. Yani insan dinin kurtuluş çağrısına kulak verip kendini değiştireceğine, dini dünyevi çıkarları doğrultusunda eğip büker, tahrif eder, dini kendine tabi kılar.Bazen de bir bireyin kendi içinde dindarlaşma veya dünyevileşme yönünde bir hareketlilik gözlemlenebilir. İnsan her zaman aynı ruh halinde, aynı yaklaşımda olmaz. Bir gün dünyaya gark olmuş bir insan ertesi gün veya bir saat sonra yaşadığı bir olayın, aldığı bir haberin, gördüğü bir şeyin, okuduğu bir mesajın etkisiyle dinsel bir hale yönelebilir. Bir tövbe veya bir yeniden doğuş tecrübesi şeklinde olabilir bu yöneliş. Tam tersi bir durum da olabilir. Bir gün yaptığı herşeyin hesabını vereceği duygusuyla tam bir ilahi gözetim altında yaşadığı hissiyatından çıkıp dünyaya meyledebilir insan.
Ramazan pidesi ve kandil geceleri sekülerleşmeye karşı direniştir
Ergün Yıldırım
Ramazan pidesi ve kandil geceleri sekülerleşmeye karşı direniştir
Sekülerleşme, bugün Müslümanların en önemli meselelerinden biri. Modern zamanların en büyük imtihanlarından biri. Dünyaya teslim olmak, dünyaya batmak, dünyayla kayıtlı bir bilinç ve pratiğe sahip olmaktır. Önceliklerin arasına dünyanın yerleşmesidir. İslam dünyayı reddetmez, ama onu mabut edinmeyi kabul etmez. İki dünya dengesine dikkat eder. Bu dünya hayatının gelip geçici olduğunu ve ahiret hayatının da ebedi olduğunu söyler. Müslüman bilinci de iki cihanda saadet diler. Modernleşme ile gelen...
Tek yanlı görmek  hiç görmemektir
Hayat
Tek yanlı görmek hiç görmemektir
İslami ilgilerimiz, bağlılıklarımız, çabalarımız, tarihi metinlerde, arşivlerde, kütüphanelerde, araştırma merkezlerinde kapalı tutulan, İslam’ı araştırmaktan, İslam’a nisbet ettiğimiz folklorik gösteriler sergilemekten öte geçmiyor.
Diğer
Sekülerleşme, insanlığın en ilkel ideolojisi
Sekülerleşme, insanlığın en ilkel ideolojisi
Sekülerleşmenin izlerinin en eski zamanlarda bulunuyor olduğunu görmek onun evrenselliğinin mi işareti yoksa alabildiğine arkaik bir tutum oluşunun mudur? diye sormuştuk. Elbette cevabını içeren, cevabı belli bir sorudur bize göre. Batılı hegemonyanın marka ideolojilerinden biri olarak sekülerleşmeyi yüksek bir felsefi formülasyon olarak allayıp pullayıp karşımıza çıkarıyorlar. Onun ilerleme ve evrim halindeki insanlık tarihinin üst bir aşaması olarak sunmaya ve dünyadaki bütün gelişmelerin varıp ulaşacağı bir tarihin sonu sahnesi olarak resmetmeye çalışıyorlar.Bu hikayeye inananlar da vardır elbet. Ama işin aslı, sorumuzun da aşikar cevabı olarak, sekülerleşmeye yüklenen bütün anlamların dünyanın en eski zamanlarında insanlığın en doğal hallerine tekabül ettiği. Belki bu açıdan gerçekten sekülerleşme evrenseldir, ama insanlığın düçar olabileceği küfür kadar, cahiliye kadar, insanın dünyevi arzulara gark olma istidadı kadar evrensel.Bu açıdan bakıldığında evrensellik başlıbaşına olumlu bir değer değil. Zira iyilikler kadar kötülüklerin de evrensel bir yaygınlığı ve geçerliliği oluyor. İnsanoğlu Tanrı’ya aldatma, ahireti unutup dünyaya kazık çakabileceği gafletine düştüğü andan itibaren sekülerleşmeye de başlamıştır ve bunun tarihi hiç de yeni değildir. Sunduğu çürük bitkilerden kurbanlarla Tanrı’yı aldatabileceği zehabına kapılan Kabil’e kadar gider bu tutum, bu meyil, bu tarz.Sekülerleşmeye bir modern zaman buluşu payesi vererek onu insanlığın ulaşmış olduğu bilgi ve bilinç seviyesinin bir işareti olarak görmek de insanın en kadim ve arkaik gururunun, aldanışının yeni bir tezahürü. Bunun bir gurur/aldanış olduğu zaten sekülerleşme iddiasının hiç de geçerli olmadığı gerçeği karşısında ayan beyan ortada zaten.Doğrusu insanın dinsellikten dünyeviliğe doğru bir evrim içinde olduğu hikayesi buğun ve tarih boyunca yaşamakta olduğumuz gerçekler karşısında oldukça fantastik bir kurgu olarak temayüz ediyor. Zira insanlık tarih boyunca dinsellikten sekülerliğe doğru her zaman gidiş gelişler yaşar, yaşamıştır, yaşamaktadır. Bu konuda geri dönüşsüz, tek yönlü bir hareket sözkonusu değildir. Bir toplumun tarihinde de bunu görebiliriz, küresel düzeyde bir gelişme olarak da görebiliriz, bir bireyin hayat çizgisinde de bu gidiş-gelişleri, med-cezirleri veya sarkaç hareketini görebiliriz. Dünyaya meyletme veya öleceği için ölüm sonrasını hesaba katmaya dönük endişeler veya dindarlıklar dünyanın, bir toplumun veya bir bireyin hayatına sürekli aynı ağırlıkta yön vermiyor.Nitekim bugün sekülerleşme iddiası felsefi olarak nasıl güzellemelere konu olursa olsun, tam tersi gelişmelerle boşa çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında bugün iddia edildiği gibi bir “Seküler Çağ” değil, her geçen gün daha fazla dinselliğe gark olmakta olan bir çağ görüyoruz mesela. Dünya her geçen gün dinsel bağnazlığa daha fazla kapılmaktadır.Sekülerliğin en üst örneklerinin ilk görüldüğü Avrupa kıtasının her tarafında sağ muhafazakâr partilerin popülaritesi daha fazla artmaktadır. Bu artış aynı zamanda dinî kimliğin de, belki dindarlıkla orantılı olmasa da, güçlenişini ve etkili hâle gelmesini beraberinde getirmektedir. Diğer yandan bugün tek referansı Tevrat olan İsrail’in var edilmesi ve güvenliğinin temin edilmesinin bütün dünyanın uluslararası politikalarını rehin almış olması sekülerleşme iddiasının dünya gerçeklerinden ne kadar kopuk olduğunu göstermektedir.Bugün uluslararası ilişkilerin seyrine tarihin her döneminden daha fazla dinsel nedenler yön vermektedir. Denilebilir ki, bu dinsel nedenler ile daha uhrevi endişeler arasındaki bağ göründüğü kadar güçlü veya otantik değildir. Kuşkusuz bu ayrı bir mevzudur. Hangi dinsel davranışın, duyuş ve duruşun sahih/otantik olduğuna karar verebilecek herkesin kabul edebileceği nesnel bir otorite olamaz elbet. Nitekim bugün dinsellikle etnik kimlikler, milliyetçilikler çok kolay alaşımlar kurmaktadır ve bir sahih dindarlık adına bunlar birer sapma olarak görülebilmektedir. Ancak bu durum bile sekülerleşme iddiasını desteklemez, bilakis onu zayıflatır.Bireyin dünyasında da din, dindarlık, ahiret endişesi gider-gelir. Bu açıdan bakıldığında Müslümanların dünyevileşmesine dair kötümser söylemler de sekülerleşmenin evrimsel bir aşama olduğu anlatısına hizmet ederken, en temel bir insanlık durumunu ıskalamaktadırlar. İnsan çok farklı etkilere maruzdur ve bu etkiler onu sürekli bir değişime zorlamaktadır. Bu dünyada insanın ne tür deneyimler yaşamak durumunda kalabildiğine dair bütün ihtimalleri önceden kapatan bir hikaye yazılamıyor işte. Bir dalga gelir insanı halden hale sokar, toplumların bütün haleti ruhiyelerini değiştirir.Modern insanın kapıldığı bütün istiğna hallerini komik duruma sokan gelişmelere yeterince şahit olmadık mı?Bu hallere şahit olan insanlık aynı müstağni ahvali ne kadar devam ettirebilirdi? Nitekim etmedi.O müstağni hallerin zirvesindeyken mini minnacık bir virüs gelir, insanı bambaşka ahvale sokar. Bu ahval içinde insan algısında dünyanın bir oyun ve eğlence boyutu bütün açıklığıyla görünmüşken sekülerleşme nasıl evrimsel gelişmenin bir üst aşaması gibi görünebilir?
Bu topraklarda İslâmî varlığımızın yok oluşunu seyredemeyiz!
Bu topraklarda İslâmî varlığımızın yok oluşunu seyredemeyiz!
Sekülerleşme /dünyevîleşme biçimi, Müslüman bir topluma dışardan gelen, içerde gerçekleştirilen bir kültürel saldırı biçimidir. Yeni sömürgecilik biçimidir bu.Bu yeni-sömürgecilik biçimi, özellikle popüler kültür endüstrisi ve medyalar üzerinden zihnî işgalle hayata geçiriliyor… seküler duyuş, yaşayış ve bakış biçimleriyle daha kolayca ve hatta ayartarak köleleştiriyor bizi de, bütün dünyayı da.Video: Bu topraklarda İslâmî varlığımızın yok oluşunu seyredemeyiz!ÖLÇÜLERİ YİTİRİNCE...O yüzden sekülerleştikçe, İslâmî sâbitelerimizi yitiriyoruz hızla…Akidede sâbitelerimiz, şaşmaz inanç ilkelerimizdir.Akidenin üç temel sütünu var: Allah inancı, nübüvvet inancı ve âhiret inancı.Günlük hayatta, sâbitelerimizse, haram-helâl ölçüleridir.Akidenin üç sütunu, haram-helâl ölçülerinin kurucu ve koruyucu kalkanı işlevini görür.Allah’a, peygamberine, âhiret gününe inanan insan, harama bulaşmaz, kul hakkı yiyemez. Eğer burada haram-helal dengesi aşınıyor, kul hakkı hiçe sayılıyorsa, orada İslâm devre dışı kalıyor, İslâm’la bağlarımız kopuyor demektir.Sekülerleştikçe, haram-helâl ölçüleri aşınıyor; helâller haram, haramlar helâl oluyor...Sekülerleştikçe, değişkenler, sâbitelerimizi yerle bir ediyor ve zamanla değişkenler, sâbite katına yükseliyor, değişmez kural hâline geliyor, rutinleşiyor ve biz de kanıksıyoruz bu ontolojik yok oluş sürecini…Özetle: Sekülerleştikçe, İslâmî duyarlıklarımız aşınıyor.. İslâmî duyarlıklarımız aşındıkça, bu ülkedeki İslâmî varlığımız darbe yiyor, eriyor, adım adım yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor…Somut örnekler üzerinden test edelim söylediklerimizi…YOK OLUŞUN İŞARET FİŞEKLERİ…Uyarıyorum: İslâm’la ilişkisi sıfırlanan bir kuşak geliyor… Sıfır!Sadece tüketim çılgınlığı peşinde koşturan; kariyerizme, paraya tapan, egoizmin pençesinde kıvranan; medya, sanal dünya, film, futbol gibi neredeyse hayatın bütün alanlarını şekillendiren bütün mecralarda, hız, haz ve ayartı peşinde koşturan duyarlıklarını yitirmiş, dünyanın sorunlarına yabancılaşmış, düşünme melekeleri dumura uğramış, sorumluluk bilinci sıfırlanmış, bu ülkeye, bu ülkenin bin yıllık medeniyet birikimine aidiyet ve mensubiyet biçimleri yerle bir olmuş, bir an önce kapağı Avrupa’ya, Amerika’ya atmak için kurulmuş, kurgulanmış, beyni yıkanmış bir yokoluş kuşağı bu…Uyuşturucu kullanımındaki patlamayı yazmıyorum bile…Genç kuşaklar, zihnen ve bedenen ölüyor gözümüzün önünde… Geleceğimizin yok oluşunu seyrediyoruz hep birlikte… Kimi zaman bazı çevrelerde güle oynaya hem de…İntihar bu. Bir toplumun bugününün değil, yarınının da adım adım yok edilmesi, katledilmesi hatta.Genç kuşağın savruluşuyla sınırlı değil bu ülkedeki İslâmî varlığımızın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması sorunu.Toplumda boşanma oranları katlanarak artıyor… Hem de muhafazakâr çevrelerde bir patlama yaşanıyor özellikle… Egoizm, kariyerizm, bireyselleşmenin meyveleri…Toplumun bütün kesimleri hızla konformistleşiyor… Oportünizm tavan yapıyor… Herkes menfaatine bakıyor!Kardeşlik, yardımlaşma, kanaatkârlık, tevazu, fedakârlık, diğergâmlık gibi kurucu değerlerimiz yok oluyor…YENİDEN MÜSLÜMANLAŞAMAZSAK YOK OLURUZ!Ne yapacağız peki?Yapacağımız şey çok açık: Yeniden Müslümanlaşmak. Deyim yerindeyse, kendimizi re-set’lemek, bismillah diyerek her şeye yeniden, taze bir ruhla, taze bir heyecanla silbaştan başlamak…Müslüman olma coşkusunu yakalamak… İslâm’ın bu toplumun varlık nedeni olduğu gerçeğini genç kuşaklara kâh eğitimde, kâh medyada, kâh kültür dünyasında çok iyi anlatmak...İslâm’ı yitirdiğimiz zaman -Allah korusun- bu topraklardaki varlığımızın tehlikeye düşeceğini aslâ unutmamak…O yüzden Müslüman olmanın nimet olduğu gerçeğini iliklerimize kadar hissederek sarsılmaz ve aşılamaz ilkelerimizi yeniden hayata geçirmek…Müslüman olma coşkusunu doyasıya yaşamak, bunun için haram-helâl ölçülerine, kul hakkına azamî dikkat göstermek, bunun kazandıracağı coşkuyu diğer müslüman kardeşlerimizle paylaşmak…Müslüman olmanın tadına varmak, tadını almak ve herkese tattırma coşkusunu iliklerimize kadar yaşamak…Unutmayalım: Hayata aktarılamayan bir dinin, fikrin hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Hayata aktarılamayan bir dinin, paçavraya dönmesi kaçınılmazdır.Dinini yitiren ya da dinle ilişkisini bitiren insan, sahte dinler icat etmekten, arzularının, hızın, hazzın, tüketimi emreden nefsinin kölesine dönüşmekten ve tükettikçe tükenmekten kurtulamaz.İnsanın bittiği yerde, hayat da biter, çöle döner...Vesselâm.
Bu topraklarda İslâmî varlığımızın yok oluşunu seyredemeyiz!
Yazarlar
Bu topraklarda İslâmî varlığımızın yok oluşunu seyredemeyiz!
Sekülerleşme /dünyevîleşme biçimi, Müslüman bir topluma dışardan gelen, içerde gerçekleştirilen bir kültürel saldırı biçimidir. Yeni sömürgecilik biçimidir bu.Bu yeni-sömürgecilik biçimi, özellikle popüler kültür endüstrisi ve medyalar üzerinden zihnî işgalle hayata geçiriliyor… seküler duyuş, yaşayış ve bakış biçimleriyle daha kolayca ve hatta ayartarak köleleştiriyor bizi de, bütün dünyayı da.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.