Semavi Eyice’nin yolundan devam
Hayat
Semavi Eyice’nin yolundan devam
Fatih-Suriçi İstanbul’u Biyografisi kitabı Fatih Belediyesi tarafından basıldı. Ayşenur Erdoğan tarafından yürütülen çalışmada Fatih, Suriçi, Tarihi Yarımada ve onu oluşturan eserlerle ilgili birçok kurumla işbirliği içinde binlerce çalışma gün yüzüne çıkarıldı. Büyük emek isteyen bu önemli çalışmaya imza atan Erdoğan, Semavi Eyice’yle de iki kitap çalışma imkanı bulmuştu. Erdoğan, İstanbul üzerine çalışmayı Semavi Eyice’den bir miras olarak değerlendiriyor.
Yeni Şafak
Ecdadın yadigarı: Beş asırlık cami Ayasofya
Hayat
Ecdadın yadigarı: Beş asırlık cami Ayasofya
2018 yılında vefat eden Semavi Eyice, bugüne kadar Ayasofya üzerine yapılan en önemli çalışmalara imza atan sanat tarihçi ve Bizans uzmanı olarak biliniyor. Ayasofya’yı Fatih Sultan Mehmet’in emaneti olarak gören Eyice’nin gözünden Ayasofya’nın dünden bugüne dikkat çeken hikayesi.
Yeni Şafak
Din, lafız ve mânâ...
Din, lafız ve mânâ...

Semavîlik esasında din, sadece kendisiyle tanımlanabilir; kendisinden başka hiçbir tanıma indirgenemez. Ancak her şey ona dahildir ve bu dahil oluşunun derecesine göre ondan hak ettiği payı / ilgiyi alır.

Örneğin bilim, teknik, teknoloji başta Hz. Adem olmak üzere Hz. İdris, Hz. Davut, Hz. Süleyman vd. peygambere verilen ve onlardan bizlere miras kalan ve sürekli yenilenen şeylerdir.

Din, bunlara dair tafsilattan müstağni olarak, düşünme kabiliyetine sahip tek varlık olan insan hayatını, özsel esaslar üzerinden belirlemiştir. Bu mânâda İlahî şeriat ile aklî şeriat ayrımını kabul eden dinde İlahi öz, yaratılışları esasında aklî ve fiziki formlara da sirayet eder. Alegorik bir dille söyleyecek olursak, din ağaçta can, ağacın şey olarak kendisi / kabuğu ise hayal ve gerçeklik düzeylerinde akledene sunulmuş bir formdur; dolayısıyla şeyi şey yapan varlığıdır ancak daima şeyin aslî mahiyeti şeyliğinden / suretinden önce gelir.

Bu mânâda suyun materia prima olduğu Allah tarafından söylenmiştir ama “elektrik elde etmek için baraj yapın” denilmemiştir.

Diğer bir örnekle, insandan bedenini koruması istenmiş, buna mahsus gereklilikler onun tasarrufuna bırakıldığından, ilgili buluşlar kendi zamanının malzemesiyle, imal imkanlarıyla onun tarafından sağlanmıştır. Ayakkabı imalinde yongadan deriye, deriden suni deriye, ondan lastiğe ve beze geçişte olduğu gibi... Belki yakın zamanda dayanaklılığı artırılmış çoraplar ya da özel bir jel doğrudan ayakkabı olarak kullanacaktır.

Buna göre, İlahî şeriat ile aklî şeriat ayrımı, önce dil içinde lafzen mümkün olabilmektedir. Bu ayrımın bir düaliteyi / ikiliği ihtiva etmediği ise, ancak Sünnetullah’a mahsus tek bir işleyiş olarak idrak edilmesiyle mümkündür.

Burada kullanageldiğimiz kavram kelimesine istitraden de olsa değinmemiz gerekir. Şöyle ki kavram kelimesi, Türkçe’nin kavim diline indirgenme sürecinde mefhum kelimesine karşılık olarak uydurulmuştur. Arapça fhm kökünden gelen mefhum, fehm / yorum yoluyla anlaşılan şey olarak, “sözün veya kelimenin taşıdığı, ifade ettiği mânâ, anlam” demektir (Misalli Sözlük). Buna göre kavram kelimesi mefhum kelimesin tam karşılığı değildir. Ancak yeni kuşaklar mefhum kelimesini mezkur anlamıyla fehmedemedikleri için kavram kelimesini kullanmak zorunda kalıyoruz. Oysa ki, sözümüzün şimdi eriştiği yerde meramımızı doğru anlatılabilmek için bile kavram kelimesine değil, mefhum kelimesine muhtacız.

İlahî - aklî şeriat ayrımının, Sünnetullah terimi içinde birlikte kavranarak bir inanışa esas olması, lafız/ ifade / ibare yönünden değil, mânâ yönünden mümkündür. Bu nedenle inanmanın lafız değil bir mânâ olduğunu özellikle belirten büyüklerimizin, bundan ne kastettiklerini şu örnek üzerinden anlamaya çalışabiliriz:

Allah, yarattığı insana, onun şah damarından daha yakın olduğunu söylemiştir (Kaf, 50:16). Söz, duyan kulak içindir. Duyulmayışı sözün varlığını ortadan kaldırmaz ancak zuhuruna manidir.

Burada duymanın şartı inanmaktır, diğer bir söyleyişle Allah’ın sözünü O’na inanan duyacak; inananın O’na itaati de ancak bu yolla mümkün olacaktır (Bakara, 2:285). Öte yandan, ilgili ayette zikredilen yakınlık, mesafe terimine tabi ve ölçülebilir bir yakınlık da değildir. Tıpkı ‘çok’ kelimesiyle dile gelen “çok yol yürüdük ve çok yorulduk” ifadesinin ölçülebilir bir şey olmaması gibi... Dolayısıyla söz konusu yakınlık görmeyle değil ancak basiretle, bilmeyle değil ancak fehmetmeyle mümkün olan bir yakınlıktır ve kendi lafzını aşarak, mânâya tebdil olunmak suretiyle ancak kavranabilir.

Bu durum aynıyla pratiğe yansır. Bir ilahiyatçı (teolog) ile bir mutasavvıfın söylem farkından; şeriatın kâl / söz ilmi, tasavvufun ise hâl ilmi olduğu şeklindeki tanımdan da bu bizzat görülebilir. İlmî düzeyi itibariyle ilahiyatçı lafız ehli iken, mutasavvıf mânâ ehlidir. Bizler için ikisi de gereklidir ancak en sahih yönelim mânâ ehlinedir.

Bunu Kur’an’da, 33 ayette geçen Sırât-ı müstakîm terkibiyle daha da açabiliriz. “Apaçık, dosdoğru ve hak yol” anlamındaki bu terkibe göre, dosdoğru olmadığı halde doğru olan ya da doğruya yakın duran şeylerin olabileceğinize hükmetmemiz gerekir. Mümin dosdoğru olan varken, onun altında kalan veya ondan eksiltilmiş olan şeylere tenezzül etmeyeceği için, onları kendi dosdoğrusuna göre zemmetme yoluna da gitmez. Ki, zaten onlarla ilgili söylenecek şeyler şârî tarafından söylendiğinden, mümin kendi sözleriyle onların önüne geçmemek için edeben bu tutumu seçer.

Kavramların kaderini konuşmayı sürdürelim inşallah.

Daktilosunun sesi mutluluk sebebimdi
Hayat
Daktilosunun sesi mutluluk sebebimdi
Kültür tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’yi vefatının birinci yılında ailesi ve sevenleriyle konuştuk. Eyice’nin eşyalarının sergileneceği bir ev hazırlığında olduklarını belirten merhumun kızı Gülsen Eyice, “Babam evde çalışırken daktilonun sesini duymak mutluluk sebebimdi. Üretmeyi çok severdi. İlim ateşini elinden düşürmedi” diyor.
Yeni Şafak
Kemal Karpat hoca ve haziredeki hazineler
Kemal Karpat hoca ve haziredeki hazineler

Yaprak dökümü devam ediyor. Büyük tarihçimiz Prof. Dr. Kemal Karpat Bey de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Pazartesi günü hocanın cenazesi önce İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasına getirilip burada bir tören yapıldı. Törene başta, Başkan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere diğer bazı devlet adamları da katıldı. Daha sonra Fatih Camii’ne götürülen naaş, burada öğleyin kılınan cenaze namazından sonra Fatih haziresine defnedildi. Soğuk havaya rağmen gelen kalabalık bir cemaatle ve dualar eşliğinde merhum son yolculuğuna uğurlandı. Bilindiği gibi, kısa bir süre önce bu tarihi mekâna Prof. Halil İnalcık ile Prof. Semavi Eyice merhumlar da defnedilmişlerdi.

Video: Kemal Karpat hoca ve haziredeki hazineler

Fatih Haziresi’ndeki diğer bazı ilim adamlarından da kısaca bahsedeceğim ama önce bu cennet bahçesinden ve buraya ilk defa gömülen büyük bir âlimden söz etmek istiyorum.

İstanbul’da en fazla ziyaret edilen padişah türbelerinin başında, Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesi geliyor. Bu mübarek mekân, her gün ziyaretçilerle dolup boşalıyor. İnsanlar, İstanbul Fatih’ini, İstanbul evliyası gibi ziyaret edip dualarını okuyorlar. Daha sonraki Osmanlı hükümdarlarının da, tahta çıkacakları zaman önce Eyüp Sultan’da kılıç kuşandıklarını, sonra da Edirnekapı’dan şehre girerek Fatih’in ve Yavuz’un türbelerini ziyaret ettiklerini, bu merasimin ilerleyen zamanla birlikte bir gelenek haline geldiğini biliyoruz.

Beş yüz elli yıldan fazla bir süreden beri ziyaretçi akınına uğrayan Fatih Sultan Mehmed, türbesinde yalnız başına yatıyor. Merhum padişah hayatteyken de – bir takım sebeplerden dolayı – yemeğini yalnız yermiş. Hanımı, Gülbahar Hatun’un türbesi de aynı hazirededir. Cihan hükümdarı, ilim adamlarına, sanat erbabına son derece önem verdiği için, devrin büyük âlimlerini, hoca efendilerini ve diğer kalem erbabını kollayıp gözetti. Bir nev’i ulemanın, üdebanın ve şuaranın hâmisi oldu. Uzak ve yakın ülkelerden “Dersaadet”e davet ettiği bilginler genellikle yaptırdığı o muhteşem caminin etrafına, özellikle Sahn-ı Seman medreselerine yerleştikleri için Fatih ve çevresi zamanla “Ulema Semti” olarak tarihe geçti. O kadar ki İstanbul halkı, “Fatih ulema semtidir, ilim Aksaray’a inmez” demeye başladı. İşte bu özelliğinden dolayı birçok kimsenin öldükten sonra Fatih Türbesi’ne en yakın bölgeye gömülmek istedikleri öteden beri biliniyor.

Efendim, Fatih Türbesi’nin hemen yanı başındaki hazire, daha önceki yıllarda caminin ve türbenin çiçek bahçesiydi. İlerleyen zamanla birlikte bu çiçek bahçesi, bir cennet bahçesi haline geldi. Büyük devlet adamlarının aynı zamanda ilimle de meşgul olanları, yani âlim paşalar yavaş yavaş bu hazireye defnedilmeye başlandı. Üç yüze yakın mezarın bulunduğu hazirede kimler yok ki?. Hemen aklıma gelen birkaç isimden bahsedeyim. Tam kırk yıl, Fatih’in türbesinde türbedarlık yapan Ahmed Amiş Efendi’nin kabri sanki ölümünden sonra da bu görevini sürdürecekmiş gibi, Ulu Hakan’ın hemen yanı başında bulunuyor. Sultan Abdülhamid devrinin en gözde paşalarından olan ve “Plevne Kahramanı” diye bilinen Gazi Osman Paşa’nın gösterişli türbesi, ziyaretçilere burada kendini gösteriyor. Hem valilik görevini yerine getiren hem de Hazreti Mevlânâ’nın eseri Mesnevi’yi Türkçe’ye çeviren Âbidin Paşa, keza aynı kabristanda ebedi uykusunu uyuyor. Divan-ı Lügati’t-Türk’ün kâşifi ve Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nin kurucusu Ali Emiri Efendi, burada mahşer gününü bekliyor. Başta “Âmâk-ı Hayal” isimli tasavvufi romanı olmak üzere diğer bir takım önemli eserleriyle de irfan hazinemizi zenginleştiren Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi adı geçen cennet bahçesinde dinleniyor. Kaleme aldığı iki yüzden fazla eserle büyük bir rekor kuran Hace- i Evvel Ahmet Mithat Efendi, bahsini ettiğimiz mekânda dua bekliyor. On iki ciltlik “Tarih-i Cevdet”iyle, Mecelle Cemiyetindeki önemli hizmetiyle büyük bir şöhret kazanan Ahmet Cevdet Paşa’nın kabri de burada bulunuyor ve mezar taşında şu anlamlı şiir görülüyor:

Asrımızın İbn-i Kemal’i idi

Hayfa ki terk-i hayat eyledi.

Edib idi, hayli eser bıraktı,

Tezyin-i zât-ı sıfat eyledi

Takdire idüp rızasın ızhar,

Allah deyüp azm-i cennat eyledi.

Tarihini yazan kalem kırılsın

Ahmet Cevdet Paşa vefat eyledi

Demek ki efendim, Fatih Sultan Mehmed’in komşuluğu için ilim-irfan sahibi olmak gerekiyormuş. Zaten merhum padişah, “Konstantıniyye”yi “İstanbul” yaptıktan hemen sonra, bu şehri bir “Dârü’l-İlim” haline getirmek için büyük çaba göstermişti.

Yukarıda da belirttiğim gibi, daha önceki yıllarda rengârenk bir çiçek bahçesi olan bu tarihi hazireye Osmanlı’nın yüz dokuzuncu şeyhülislamı olan El-Hac Mehmed Refik Efendi gömüldü. Bu zat, son devir Osmanlı şeyhülislamlarının en değerlilerindendir. Kendisi Bosnalı bir aileye mensuptur. Genç yaşta babasını kaybetti. Zekasını, çalışkanlığını ve ahlaki güzelliğini çok takdir eden Bosna kadısı Ispartalı Hüseyin Efendi, kendisini İstanbul’a getirtti, ayrıca hem maddeten, hem manen destek oldu. Hatta kızıyla evlendirip kendine damat yaptı. Refik Efendi, kayınpederinin Şam kadılığına atanması üzerine, onunla birlikte bu tarihi şehre gitti. Orada Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin türbesini ziyaret etti. Bu büyük mutasavvıfla ve eserleriyle o kadar hemhal oldu ki, rivayete göre birkaç defa rüyada gördü.

El-Hac Mehmed Refik Efendi’nin diğer bir özelliği de, dört başı mamur bir fıkıh bilgini olmasıydı. Merhum, çok düşünür, az konuşurmuş. Bundan dolayı Yusuf Kâmil Paşa, “Efendi Hazretleri vahiy bekliyor!” diye şaka yaparmış. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, işte bu şeyhülislam Mehmed Refik Efendi, vefat edince, devrin padişahı Abdülaziz Han’ın emriyle buraya defnedildi, böylece Fatih Haziresi’ne ilk gömülen insan o oldu. Cenazesine İstanbul’un bütün âlimleri, devlet adamları, ama bilhassa fıkıh bilginleri katıldı. Bu muhteşem manzara Ahmet Cevdet Paşa’yı o kadar etkiledi ki, “Büyük fıkıh hazinesini, bugün buraya defnediyoruz!” diyerek duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.

Bir süre sonra, “Ayaklı Kütüphane” Ahmet Cevdet Paşa da vefat edince buraya gömüldü. Ama defin sırasında, orada bulunanlardan biri, “Büyük tarih hazinesini bugün buraya defnediyoruz!” dedi mi, demedi mi, orasını bilmiyorum.

Fatih Camii, Haziresi’nde, Ahmet Cevdet Paşa’nın, “Asrımızın İmam-ı Azamı” diye övdüğü bir büyük fıkıh âlimi daha yatıyor ama - merakınızı harekete geçirmek için – adını söylemeyeceğim.

Kemal Karpat hoca ve haziredeki hazineler
Kemal Karpat hoca ve haziredeki hazineler
Yaprak dökümü devam ediyor. Büyük tarihçimiz Prof. Dr. Kemal Karpat Bey de Hakk'ın rahmetine kavuştu. Pazartesi günü hocanın cenazesi önce İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasına getirilip burada bir tören yapıldı. Törene başta, Başkan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere diğer bazı devlet adamları da katıldı. Daha sonra Fatih Camii'ne götürülen naaş, burada öğleyin kılınan cenaze namazından sonra Fatih haziresine defnedildi. Soğuk havaya rağmen gelen kalabalık bir cemaatle ve dualar eşliğinde merhum son yolculuğuna uğurlandı. Bilindiği gibi, kısa bir süre önce bu tarihi mekâna Prof. Halil İnalcık ile Prof. Semavi Eyice merhumlar da defnedilmişlerdi.
Yeni Şafak
2018 yılında kimleri kaybettik
Hayat
2018 yılında kimleri kaybettik
İyisiyle kötüsüyle bir yılı daha geride bırakıyoruz. Sanat dünyasında yaşanan yaprak dökümleri ile birçok ünlü ismi kaybettik. İşte 2018 yılında hayatını kaybeden ünlüler:
Yeni Şafak
O bizim
tarih çınarımızdı
Hayat
O bizim tarih çınarımızdı
Geçtiğimiz ay 96 yaşında vefat eden Osmanlı ve Bizans sanat tarihçisi Semavi Eyice’nin yaptığı çalışmaları öğrencileri ve yakınlarından dinledik. Haluk Dursun, İhsan Sarı, Fatih Güldal, Sema Doğan ve Ayşenur Erdoğan anlatıyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.