Sesi on yıllar öncesinden gelen barolar…
Mehmet Acet
Sesi on yıllar öncesinden gelen barolar…
2011 Aralık ayının başlarında Ankara’da bir otel salonunda yaşanan ‘kırmızı kartlı’ protesto eylemini kaç kişi hatırlıyor acaba?Hatırlayamayanlar için o gün, o günkü adıyla Doğan Haber Ajansı’nın geçtiği haberin ilgili bölümlerini aktaralım:“Adalet Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından düzenlenen ‘Arabuluculuk Uygulamaları Uluslararası Çalıştayı’ İstanbul Barosu avukatları tarafından protesto edildi.İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve CHP Milletvekili Mahmut Tanal’ın da aralarında bulunduğu yaklaşık 50 avukat, konferansın düzenlendiği otel önünde toplandı.Arabuluculuğa karşı olduklarını basın açıklamasıyla belirten grup daha sonra otele girmek istedi.”Haber şu cümlelerle devam ediyor:“Ancak kapıdaki güvenlik görevlileri engel oldu. CHP Milletvekili Mahmut Tanal uzun süre uğraşmasına rağmen kapıyı açamadı.Bunun üzerine avukatlar otelin arka bölümünde bulunan kapıya yöneldi. Avukatlar burada da güvenlik görevlilerinin engellemesiyle karşılaştı.Yaşanan arbede sonrası avukatlar otele girmeyi başardı.Daha sonra ellerindeki kırmızı kartlarla sempozyumun düzenlediği salona giren avukatlar katılımcıların önüne kartları bıraktı.Bir anda onlarca avukatı karşılarında gören katılımcıların oldukça şaşkın oldukları görüldü. Avukatlar salon içinde sloganlar eşliğinde tur attı.”Bunları okurken birçoğunuz macera filmi izleyen bir seyirci gibi haberin aksiyonel kısımlarına takılmış olmalısınız.Böyle bir eylem biçimiyle ilgili farklı tartışmalar da yapılabilir.Bunu demokratik hak sınırları içerisinde bulanlar da olabilir, mahalle kabadayılarının ‘mekân basması’ gibi saldırganca bir tutum biçimi olarak görenler de.Burası böyle olmakla birlikte toplamda o gün orada olanların ne anlama geldiğini güncel tartışmalar üzerinden ele almak bugün için daha kıymetli görünüyor.Bir defa 2011’de sert ve curcunalı yöntemlerle yapılan o gösterinin hiç de haklı gerekçelere sahip olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.O günlerde üzerinde fikir egzersizi yapılan, ilerleyen yıllarda yargı sistemine yeni bir yöntem olarak giren arabuluculuk ve uzlaştırma sisteminin ne kadar işe yarar bir fikir olduğu 9 yıl geçtikten sonra su götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor.Haziran 2020 rakamlarını verelim:“Arabuluculukta 932 bin, uzlaştırmada ise yaklaşık 756 bin olmak üzere yaklaşık 1,7 milyon dosyada taraflar mahkemeye gitmeden anlaşmaya vardı.”Politik bir yönü, hatta ideolojik niteliği olmayan, bütünüyle hukuk sisteminin işleyişini ilgilendiren bir arayışa, görünürde siyasetle ilgisi bulunmayan, hukuk sisteminin kurumsal bir parçası olan, Türkiye’nin en büyük barosunun verdiği tepki biçimini anlatan bir hikâye okumuş oldunuz.Türkiye’de barolara yüklenen misyonu 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan iklim ve kurulan vesayetçi yapıyla ilişkilendirmek yanlış bir fikir değildir.Bu da mı öyle diyenleriniz çıkabilir.Evet, bu da böyle. Çünkü öyle bir düzen kurulurken avukatlar topluluğunu ortak amaçlar doğrultusunda yönetecek yapıların oluşturulması düşünülemeyecek bir şey olamazdı.Meclis gündemine getirilen çoklu baro düzenlemesi Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nu iki arada bir derede bırakmış gözüküyor.Feyzioğlu’nun, bir süredir yargıyla ilgili çalışmalarda hükümetle ‘senkronize’ halde hareket ettiği biliniyor.Bununla birlikte çoklu baro meselesi gündeme geldiği günden beri, bu çalışmaya karşı çıkan bir tutum sergiliyor.Ancak karşı çıkış argümanlarına baktığımızda ‘hukuk dilinin’ ötesine geçen o malum dil burada da karşımıza çıkıyor.Feyzioğlu, barolar adına 2017 Nisan ayında yapılan anayasa oylaması öncesi o referandumda neden “Hayır” denmesi gerektiğini belirten 8 maddelik zehir zemberek bir açıklama yapmıştı.O maddelerden biri, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin gelmesi halinde bunun Türkiye’nin “bölünme tehlikesini daha da artıracağı” iddiasında bulunuyordu.İlginç bir şekilde, çoklu baro düzenlemesiyle ilgili görüşleri sorulan Feyzioğlu, burada da benzer bir dil kullanıyor.Gazeteci Sevilay Yılman’ın sorusu üzerine söylediği şeylere bakalım:“Karşıyım ve yanlış buluyorum… Çünkü endişeliyim… Çoklu sistem mezhepçi, etnikçi, marjinal baroların türemesine yol açacak bir sistemdir. Ve dünyanın da hiçbir yerinde böyle bir sistem yoktur. Sadece İngiltere’de çoklu baroya benzer bir düzen vardır ama o sistem İngilizlerin 1000 yıllık geleneğinin bir sonucudur.”Türkiye’nin mevcut şartlarında etnikçi, mezhepçi gibi korkutma cümleleri çok gerilerde kalmış argümanlar.Muhalefet partileri üç sene önce yapılan anayasa değişikliğini, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni başka bir sürü yönden eleştiriyorlar.Ancak, “Türkiye’nin bölünme tehlikesini artırdı” diyene henüz rastlamış değiliz.Metin Feyzioğlu da çoklu baro sistemiyle ilgili endişe beyanında bulunurken geçmişteki öngörülerini yeniden gözden geçirse iyi olacak sanki.
Bir bardak suda kopan fırtına…
Bir bardak suda kopan fırtına…
Medyamız zaman zaman bir bardak suda fırtına koparmaya bayılır… Video: Bir bardak suda kopan fırtına…Bu kez de mesela sosyal medyada ve dijital ortamda ‘ücret karşılığı övgü düzme’ adına dağları deviren onca ‘Influencer’ (etkileyici) ve ‘Fenomen’ konusunda sesini çıkarmazken; nefes alma alanı giderek daralan, birbiri ardına kapanıp dijitale dönen yazılı basında ‘ücreti mukabili olumlu yazı yazma’ tartışması başladı…İlk işaret fişeği Sevilay Yılman hanımdan geldi. 14 Kasım’da haberturk.com’da Hürriyet’in haftalık röportajlarını yapan Ayşe Arman hanımın bazı röportajlarının karşılığında ücret aldığını, bu bilgiyi ileten şahsın önce Arman’ın menajeri, sonra da Arman’ın kendisiyle bizzat görüştüğünü ve rakam telaffuz edildiğini yazdı. Sevilay hanımın notu şöyle: “Hürriyet yönetimi madem böyle bir şeye göz yumuyor, o zaman Ayşe Arman’ın ücret mukabili yaptığı röportajların ücretli olduğunu okurlarına belirtmek zorunda.”Yılman’ın eleştirdiği yerden devam eden Habertürk yazarı Fatih Altaylı, 15 Kasım’da; “Buradaki büyük ayıp ise bu röportajların ‘reklam ve tanıtım’ olarak yapıldığının açıklanmamış olması. Gizli reklam olarak yapılması. Bu da gazetenin editoryal ayıbı, Arman’ın değil” diye yazdı ve şöyle devam etti:” Asıl rezalet, gazeteye hiçbir katkı sağlamadan, kendi PR ajansları üzerinden bu parayı cebine indirip hem gazetenin hissedarlarından para çalan hem de o gazetedeki diğer emekçilerin hakkını gasp edenler var.”Tartışmaya daha sonra dahil olan Sabah yazarı Hıncal Uluç, Fatih Altaylı ve Sevilay Yılman’ın söz konusu yazılarını alıntılayarak, Ahmet Hakan’ı Hürriyet’teki köşesinde bir yatak firmasının reklamını yapmakla eleştirdi. Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici’nin bu konulardaki eleştirilere yanıt vermediğini ekleyen Uluç, Demirören Medya Grubu yöneticisi Mehmet Soysal’a şu çağrıda bulundu: “Susarak, bana da Ahmet’e de tüm Hürriyet okur ve yazarlarına da haksızlık etmeyin. Duruma acilen el koyun... Ve gerçeği de önlemlerinizi de siz açıklayın!”Hıncal Uluç’a yanıt veren Ahmet Hakan ise 22 Kasım tarihli yazısında, Uluç’u Türk matbuat tarihinde bir yatak firmasına hem lirik hem de epik sayısız destanlar düzmekle meşhur ilk ve tek yazar olarak niteledi ve Hıncal Uluç’un bu yatak markası hakkında yazdığı yazılardan örnekler verdi.Hürriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Mehmet Soysal, 22 Kasım’da kendi imzasıyla yaptığı açıklamada ise şöyle dedi: “Proje yönetimi kapsamında paydaş sıfatıyla pek çok kurumla reklam işbirliği yapan Hürriyet Gazetesi, ‘haber değeri’ anlayışından ödün vermeden bu işbirliklerini haber içeriği olarak da kamuoyuna ulaştırmaktadır. Özellikle yazarların katılımı ile gerçekleştirilen bu tip çalışmalarda, projeyi gerçekleştiren kurum ile gazetemiz arasındaki reklam anlaşması haricinde gazetecileri bağlayan herhangi bir ticari işbirliği söz konusu olmamıştır.”Ayşe Arman da bu açıklamadan sonra 23 Kasım tarihli yazısında şöyle dedi:“… Herhangi bir röportajdan para aldığımı, para istediğimi söyleyecek bir babayiğit varsa gelsin karşıma, yüzüme söylesin. Ya da çıksın medyaya söylesin, ‘Evet verdim!’ diye... En acı bulduğum da ben kazıkları en çok kendi meslektaşlarımdan yedim! Nasıl bitmez tükenmez bir kıskançlıktır bu! ‘İnsanlar neden gazete okumuyor eskisi kadar?’ diyoruz, biz iyi haberler yapıp, yaratıcı işler yapıp genç nesle de okutacağımıza birbirimizi yiyoruz!..”23 Kasım’da konuya Güntay Şimşek de dahil oldu ve Ahmet Hakan’ı İşbir’ci, Hıncal Uluç’u Tempur’cu olarak niteleyerek şöyle dedi: “Anlaşılan iki yazar için de bir halkla ilişkiler çalışması yapılmış. Ve yataklar köşelere kurulmuş. …Türk medyasında yeni bir dönem açan ilginç yatak tartışması burada kalmayacak gibi... Bakalım bu işe diğer yatak markaları ne diyecek?”Adı geçen tüm medya mensubu arkadaşları yakından tanırım… Hiçbirinin birbirlerine karşı kullandıkları bu imaları ve/veya suçlamaları hak ettiklerine inanmıyorum…Yukarıda çerçevelendiği şekliyle bir tür paranoya olarak algılanabilecek yaklaşımlardan yola çıkılacak olunursa, her restoran yazısını, film eleştirisini, sağlık yazısını, kampanya yorumunu, yayınlanan tüm röportajları şaibe altında bırakmak mümkündür…Bu konuda en iyi hakem okurdur… Hemen cezayı keser zaten… Olmadı kurumun etik kodları vardır… Ve de meslek kuruluşlarının ilkeleri…Bunları bir kenara bırakıp medya mensuplarının birbirlerini suçlamaları, mesleğin zaten tüm ölçümlemelerde en sonlarda çıkan genel itibarının yerlerde sürünmesinden başka hiçbir işe yaramaz…
“Üç gün ayaklarını aradık”
İsmail Kılıçarslan
“Üç gün ayaklarını aradık”
İyi Parti şeysi Lütfü Türkkan’ın, Bingöl’de şehit abisi Tahir Gümren’e ağız dolusu sövmesine saniyeler kala Gümren bir cümle kuruyor. İnsanın içini paramparça eden, kalbini ateşe düşüren bir cümle: “Kardeşim parçalandı, üç gün ayaklarını aradık!”14 yaşında bir çocuğu paramparça eden bir terör örgütünün politik aygıtı olduğunda gram şüphe olmayan HDP ile aynı masaya oturanlar, mevcut iktidarı devirme planlarını HDP ile birlikte kuranlar kulaklarını kapasalar, gözlerini yumsalar, hatta görüntüler ...
Sevilay Yılman'dan Lütfü Türkkan güzellemesi: Tam bir İstanbul beyefendisi
Hayat
Sevilay Yılman'dan Lütfü Türkkan güzellemesi: Tam bir İstanbul beyefendisi
HaberTürk yazarı Sevilay Yılman, şehit yakınına küfreden İYİ Partili Lütfü Türkkan ile ilgili övgü dolu ifadeler kullandı. Türkkan'ın tam bir İstanbul beyefendisi olduğunu söyleyen Yılman, "Lütfü bey çok beyefendi bir insan. Kibar bir insan. Orada öfkesine yenik düşmüş belli ki." ifadesini kullandı. Yılman'ın bu sözleri sosyal medyada tartışma yarattı.
Yeni Şafak
Sevilay Yılman'dan Lütfü Türkkan güzellemesi: Tam bir İstanbul beyefendisi
Gündem
Sevilay Yılman'dan Lütfü Türkkan güzellemesi: Tam bir İstanbul beyefendisi
HaberTürk yazarı Sevilay Yılman, şehit yakınına küfreden İYİ Partili Lütfü Türkkan ile ilgili övgü dolu ifadeler kullandı. Türkkan'ın tam bir İstanbul beyefendisi olduğunu söyleyen Yılman, 'Lütfü bey çok beyefendi bir insan. Kibar bir insan. Orada öfkesine yenik düşmüş belli ki.' ifadesini kullandı. Yılman'ın bu sözleri sosyal medyada tartışma yarattı.
Yeni Şafak
Kadın üniversiteleri ve kadınların eğitiminin nesi kötü?
Kadın üniversiteleri ve kadınların eğitiminin nesi kötü?
Bahçeşehir Üniversitesi Osaka’da bulunan Mukogava Kız Üniversitesi ile öğrenci değişim programı yapıyormuş. Bu öğrenci değişim programından Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibinin G20 zirvesi nedeniyle Japonya’ya yaptığı seyahat sürecinde haberdar olduk. Daha önce Arkitera dergisinde bu okulun Mimarlık bölümüne ilişkin bir bilgiye de rastlamıştım.Video: Kadın üniversiteleri ve kadınların eğitiminin nesi kötü?Türkiye’de kadınların eğitimlerinin güçlendirilmesi, önlerindeki engellerin kaldırılmasına önem veren birisi olarak kız üniversiteleri çok ilgimi çekti. Bu konuyu neden heyecanla karşıladığımın nedenlerini de anlatmak isterim. İlkokuldan itibaren karma eğitimi de savunan birisiyim, ancak bölgesel koşullar ve kültürel alışkanlıklar nedeniyle, kızların yüksek eğitim oranlarının zayıf olduğu bölgelerde böyle üniversitelerin kurulmasının da kızların çemberlerini kırmasına büyük katkı sağlayacağına inanıyorum. Urfa Harran bunlardan birisi mesela! Maksadımız kızların eğitim seviyesini yükseltmek bağcıyı dövmek değil!Defalarca yaptığım Güneydoğu ve Doğu Anadolu seyahatlerimde ve de hatta İç Anadolu’da dahi kızlarını güven içinde bir üniversiteye bırakmakta tereddüt ettikleri için onların eğitimine mani olan pek çok aile gördüm. Büyükşehirlerin kaosu, üniversitelerin etrafına çöreklenmiş kötü niyetli kişilerin varlığına dair ailelerin pek çok olaydan haberdar olmaları doğal olarak endişelerini artırıyor. Kızlarına güvenseler de endişe taşıyorlar ki bu da ebeveynler açısından son derece normal. Bu nedenle üniversiteye gidemeyen pek çok genç kız var. Bir kız üniversitesi bu kızlar için iyi bir eğitim fırsatı olabilir diye düşünüyorum. Kaldı ki kız liselerinin kuruluşu da Türkiye’de benzer amacı taşır. Ve bu amaca matuf olarak hepimizin eğitimine büyük katkı sağalmıştır. Ayrıca bu işlerin açık fikirli kapalı fikirli filan olmakla alakası yok. Ben de bir Anadolu kızıyım ve eğitim hayatımın her safhasında ailelerin bu tür endişelerine tanık oldum. Ayrıca kız annesiyim ve bir annenin endişelerini de anlayabiliyorum. Bu arada ezber şablonlar dışında kadın hareketi konusunda hiçbir şey bilmeden konuşup duran, bizim cenahtan birisi bir şey söylediğinde veryansın etmeyi yaşam biçimi haline getirip, sevgi pıtırcığı olduğu zannıyla hareket edenleri konunun dışında bırakıyorum. Konuyla ilgili olarak meslektaşım Sevilay Yılman’ın yazısını okumanızı öneriyorum. Sevilay Hanım Mukogowa Kadın Üniversitesi’nin 1939 yılında kurulduğunu, bu tür üniversitelerden Japonya’da 78 adet bulunduğunu ve ağırlıklı olarak kültür zemini üzerine eğitim verdiklerini çok güzel özetlemiş. Üstelik bu model de Amerika’dan alınmış. Ayrıca bu üniversiteler tıpkı bizim Üsküdar Amerikan Kız Lisesi ya da benim de okulum olan Erenköy Kız Lisesi gibi tarihi bir geçmişi de yaşatıyor. Bugün bu okulları tercih edenlerin sayısının azalması kız okullarını gereksiz hale getirmiyor. Bu üniversitelerde mesleki veya alan eğitiminin yanı sıra kadınların daha çok ihtiyacı olan becerileri geliştirmeye yönelik de eğitim veriliyor.Ki bugün bu becerilerin gelişmesine de ihtiyaç var. Kadın hareketi sonradan başka yerlere evrilse de temelde kadınlar için adaletli bir toplum ve fırsat eşitliği talebiyle ortaya çıktı. Kadınlığın reddi kadınlara özgü beceri ve yetilerin reddi talebiyle değil.Bugün gelinen noktada ise kadınsal denilen işleri yine kadınlar küçümsüyor, erkeklerin yaptığı işlere değer verip kadınların yaptığı işleri küçümseyen yine onlar. Neden ev kadınlığını, kadınlara özgü işleri küçümseyelim? Niye kadınlar dışarda güç kazanacağız diye evlerindeki güçlerini kaybetsinler? Eskilerin deyimiyle kadınlık niye kötü ya da değersiz olsun?Kadınlara özgü işleri değersizmiş ve bunları öğrenmeyi de faydasızmış gibi gören ve gösteren yaklaşımların hiçbiri gerçekçi ve dürüstçe değil. Hepimiz dışarıda ne yaparsak yapalım, istersek dünyanın en güçlü kadını olalım nihayetinde evde temizlikten yemeğe, düzen ve intizama dair birçok işi yapmak durumundayız. Başkası için değil, kendimiz için!Hayatımızın kalitesi için.. Üstelik birçoğumuz da bu işlere erkeklerin karışmasından hiç hoşlanmadığı gibi onların yapmasına da izin vermeyiz. Hayatın gerçeği bu. Eskiden normal okullarda da ev ekonomisi derslerinde öğretilirdi. Çok da faydalıydı. Şimdi gerçekten genç kızlar bir düğme dikmeyi bilmeden yetişiyor. Ve bunları Instagram fenomenlerinden öğrenmeye çalışıyor. Mesela geçenlerde bir genç kız çekmece düzenlemeyi Marie Kondo isimli birinin videosunu izleyerek öğrendiğini söylüyordu.Bir taraftan kadınların sahip oldukları yetenek ve becerilerin küçümsenip diğer taraftan erkeklerin kadınsılaşmasına verilen destek gerçekten büyük bir çelişki oluşturuyor. Bence kadınlar kadınlıklarına sahip çıksınlar. Kadın olmanın, adap, edep, nezaket sahibi olmanın, ev becerilerine sahip olmanın nesi kötü?“Çok şükür ki Türk-İslam toplumu “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun” şeklindeki Ortodoks Yahudi erkek duasına uyanan bir toplum değil… “ Alev Alatlı…Osmanlı’da kız çocuklarının eğitimine ilişkin tartışmalar da 1700’lü yılların ilk yarısında başlar. “Kız mektepleri” Şeyhülislam fetvasıyla açılır. Bunları tek tük de olsa, kız ve erkek çocukların birlikte eğitim gördükleri karma okullar izler. 1844’de kız ve erkek çocukları için lise düzeyinde eğitim veren Yeşil Mektep’in kurucusu Bezmialem Valide Sultan’ı sağlık alanındaki öncülüğü ile olduğu kadar eğitim alanında da rahmetle anmak gerekir. O’nun kurduğu bir diğer okul da Dârülmaarif yani Valide Mektebi’dir. Bugünkü Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nin binasında kurulan okul devlet dairelerine memur yetiştirir. Sonradan İstanbul Kız Lisesi’ne çevrilir. Türkiye’nin öncü kadınlarını yetiştiren kız liseleri Abdülhamit döneminde açılır ve yaygınlaşır. Cumhuriyet döneminde de bu okullar devam ettirilir, onlara yenileri eklenir.
Sahte doktorun paylaştığı fotoğraflar
Hayat
Sahte doktorun paylaştığı fotoğraflar
Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 3 ay doktor gibi çalıştığı iddia edilen 24 yaşındaki Ali Haktan Yılman’ın sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar...
Yeni Şafak
Kapadokya'nın yeni aktivitesi
Gündem
Kapadokya'nın yeni aktivitesi
Peribacaları ve doğal kaya oluşumlarıyla tanınan Kapadokya'daki turistik aktivitelere yamaç paraşütü de ekleniyor. Turistik amaçlı uçuşlar için çaba sarfettiğini belirten Yamaç paraşütü pilotu Fatih Yılman, “Kapadokya’ya yamaç paraşütünü farklı bir aktivite olarak kazandırmak için çalışma yapıyoruz” dedi.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.