Neden kâfirle mücadeleyi göze alana Türk denir?
Neden kâfirle mücadeleyi göze alana Türk denir?
Doğu’ya seyahat izlenimlerinin anlatıldığı kitaplar öteden beri ilgimi çeker. Bu ilginin ortaya çıkmasında Edward Said’in etkisini belirtmem gerekir. Doğu seyahatlerinin çok önemli bir kısmı İstanbul üzerinden yapıldığı için Türkiye hakkında bizim kitaplarda bulunmayan bazı tespitlerle karşılaşırız.Video: Neden kâfirle mücadeleyi göze alana Türk denir?Bunların bir kısmı oldukça şaşırtıcıdır. Örneğin Alexander William Kinglake’in Doğu Hasreti adlı eserini bu kitaplar arasında sayabiliriz. Yıllar önce okumuştum. Bir cümle unutulmayacak kadar önemliydi. Kinglake, Tuna’yı aşıp Belgrad’a doğru yöneldiğinde Osmanlı ülkesine ayak bastığından bahseder. Sonra Edirne üzerinden Marmara’ya, oradan da İstanbul’a geçer. Deniz yolcuğu esnasında hastalanan seyyah, Kıpçak bozkırlarından gelen kuzey rüzgârlarının hastalanmasına sebep olduğunu söyler. Bu cümlede beni etkileyen Kıpçak bozkırları ifadesiydi.Kinglake’in Kıpçak bozkırları ifadesi bugün bize oldukça afakî gelecektir. Seyyah kitabını 19. yy.’ın ortalarında yazmış. Aradan çok zaman geçti. Macaristan ovalarından Orta Asya’ya uzanan geniş düzlükler bu adla anılırdı.Mekânı anlamlı hale getiren izler Kırım’da da fazlasıyla mevcuttu. Mimar Sinan’ın eserleri orada da vardı. Meşhur Mahmudiye Kalyonu bile Kırım ile anılırdı. Sivastopol önünde yatan gemilerden biri de Mahmudiye’ydi. O topraklarda yaşayan insanlarla bağlarımız başka toprakların insanlarıyla olan bağlarımızdan daha fazlaydı. Kaybetmek böyle bir şeydir.Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Libya vs. için benzer cümleleri kurmalıyız. Kendi kendimizi yabancılaştırmanın bir manası yok. Eğer General Hafter bir asır önce Trablus’a doğru saldırıya geçmiş olsaydı İstanbul ahalisi sokaklara dökülür “Libya bizim canımız feda olsun kanımız” derdi. Daha düne kadar edebiyatımızda bile çok güçlü yeri olan bölgelerden bahsediyoruz. Sosyal farklılaşmadan bahsetmek için epeyce yabancılaşmak gerekir. Halep ve Şam ya da Musul ve Kerkük için sosyolojik farklılık vurgusu son derece problemlidir. Bizim coğrafyada kültürel sınırlar nerede başlar ve nerede biter? Bugün Afrika ile Asya’yı yüzeysel olarak Kızıldeniz ile Akdeniz’i birleştiren Kanal’ı hat olarak kabul edip ayırabiliriz. Fakat daha düne kadar Kanal’ın olmadığını bilmemiz gerekir. Kanal doğal bir sınır değildi. Suriye ve Türkiye’yi kültürel sınırları ile birbirinden ayırmak ve dolayısıyla dört milyona yaklaşan Suriyeliden hareketle sosyal değişimden dem vurmak için de epeyce cesur olmak gerekir. Siyasî sınırlarımızın kültürel sınırlarla örtüştüğünü söylemek mümkün değil. Misak-ı Millî’ye göz ucuyla bakmak bile zihnimizdeki sınırları sorgulamamıza yeter. Daha düne kadar kültürel sınırlarımız Sahra’ya kadar güvenle ulaşmamıza imkân tanıyordu. Şehbenderzade’nin Senusîler kitabında kendini Türkiye ile özdeşleştiren insanlar anlatılır. Bu durumu gönül coğrafyası gibi güzel bir kavramla bile tanımlayamazsınız.Sosyal farklılaşma veya kültürel sınırlar, yerine göre İstanbul’a sığınan Ruslara bile kapılarını açık tutmayı gerektirir. Bu, o şehrin kozmopolitleşmesi için yeter bir sebep değildir. Halep ve Şam için ise daha sorunlu bir yaklaşımdır. Mühim olan daha fazla Emir Şekip Aslan ve Mustafa Kamil Paşa’nın yetişmesidir. Bu adamların tarlada yetişmeyeceği de muhakkaktır. Küresel rekabet coğrafyamız üzerinde çok büyük bir baskı uyguluyor. Tıpkı I. Dünya Savaşı’na giden süreçte olduğu gibi kaynaklara el koyma yarışı büyük sorunları da beraberinde getiriyor. Büyük güçler yeniden bizim coğrafyamıza gelmiş durumdalar. Bunun büyük bir sorun olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Kabul etmeliyiz çünkü ancak o zaman bu büyük mücadeleyi görmüş olabiliriz. Büyük Oyun ve Şark Meselesi yeniden kapımıza dayandı.19. ve 20. yy’da Büyük Oyun ve Şark Meselesi kendi insanını yetiştirmişti. Sorunlar büyük olunca bununla baş etmek için mücadele veren insanlar da büyük olmak zorundaydı. Dönemin kendi insanını yetiştirmesi anlamsız bir fikir değildir. Teşkilat-ı Mahsusa’yı büyük yapan baş etmek zorunda kaldığı sorunların büyüklüğüydü. Devrin kendi insanını yetiştirmesi için en önemli şart görmek ve imkân tanımaktır. Eğer görmezseniz yol açamazsınız. Kültürel farklardan bahsederseniz ayrımcılık yapar, ötekileştirirsiniz. Bu, küçülmek ve kendini dar sınırlara hapsetmek anlamına gelir. Teşkilat-ı Mahsusa’da Kafkasyalıların ağırlıkta olduğunu bilirseniz durup biraz daha düşünmek gerektiğini anlarsınız. Emir Şekip Aslan ve Mustafa Kamil Paşa’nın şehirleri değil, vilayetleri birbirine bağladığını bilirseniz kültürel sınırlardan ve sosyal farklılaşmalardan bahsederken daha dikkatli davranırsınız.Gelişmeleri farklı bir açıdan görüp mücadele etmeyi göze almak gerekir. İsmet Özel’in sözü o zaman anlamlı hâle gelir.
50 yıla 150 ülke sığdırdı
Hayat
50 yıla 150 ülke sığdırdı
Bosna Hersekli gazeteci ve araştırmacı Ahmed Bosnic, 50 yılda 150 ülke ziyaret etti. 'Bosnalı Evliya Çelebi' olarak bilinen Bosnic, yarım asıra sığdırdığı gezi anılarına Sina yarımadasıyla başladı. Sonra Beyrut ve Kahire ile devam eden Bosnic, 1971'de Saraybosna'dan Kuveyt'e gittiğini, ardından Ürdün, Irak, Lübnan, Suriye ve Türkiye'yi ziyaret ettiğini anlattı.
AA
Yol arkadaşım Beyaz
baston
Hayat
Yol arkadaşım Beyaz baston
Görme engelli Tony Giles Antarktika, ABD’nin 50 eyaleti ile Avrupa ve Güney Amerika’daki her ülke olmak üzere dünyanın 125 ülkesine ayak basmış bir gezgin. Fiziki engelin yapmak istediklerine mani olamayacağını hem kendine hem de dünyaya gösteren Giles, “Her işi kendim yaparak hayata meydan okumak istiyorum” diyor.
Yeni Şafak
Türk Konseyi Altıncı Devlet Başkanları Zirvesi
Türk Konseyi Altıncı Devlet Başkanları Zirvesi
Meşhur seyyah Abdürreşid İbrahim 1908’de Kazan’dan uzun bir seyahate çıkmıştı. Yola çıkmadan önce evinin ihtiyaçlarını gidermek için bütün çalışmaları yapar. Âlem-i İslam adlı seyahatnamede şunları söyler: “Uzun bir müddet için sefere gideceğim. Avrupa devletleri arasında yapılan görüşmeler Şark meselesine kat’î bir karar verileceğini gösteriyor. Zaten İslam dünyasında ümitsizlikten başka bir şey yok. Türk inkılabının ne ile sonuçlanacağı meçhul. Biz de her zaman derin düşüncelerle meş’um Şark meselesi için sona yaklaşıldığına kanaat getirmiştik. Fakat Osmanlı kahramanlarının son nefesine kadar canlarını feda edeceklerini de tasavvur ederdik. Bu fikre dayanarak ben de kırlangıcın Nemrut’un ateşine ağzıyla su götürdüğünü hatırlayarak Uzak Doğu’ya doğru hareket etmeyi seçtim. Fakat kalbimde karar kılmış uzun seyahati benden başka kimse bilmiyor.”Video: Türk Konseyi Altıncı Devlet Başkanları ZirvesiMeşhur seyyahın Kazan’da başlayan seyahati yaklaşık iki yıl sürer. Abdürreşid İbrahim Türkistan, Sibirya, Mançurya, Kore, Çin, Japonya, Java Adaları, Hindistan ve Arap Yarımadası’na uğrar. Yukarıda sadeleştirerek alıntıladığımız bölümde görüleceği gibi İbrahim’in seyahati rastgelelikten uzaktır. Batı’nın İslam dünyasına yönelik son hamlesi ufukta görülmektedir. Dolayısıyla bir şeyler yapılması gerekmektedir. Abdürreşid, Sibirya’nın İrkutsk şehrindeyken İstanbul’da meşrutiyet ilan edilir.Meşrutiyetin ilanı haberini gazetelerden öğrenen İrkutsk Müslüman ahalisi bir araya toplanıp nutuklar irad ederek sevinç ve memnuniyetlerini dile getirirler, dualar okunur. Müslüman halk “ciddî ve samimî, iyi dilek ve memnuniyetlerini Meclis-i Mebusan’a bir telgraf ile” bildirmek isterler. Abdürreşid, “o gün İrkutsk Müslümanlarında müşahede ettiğim sevinci tamamıyla yazacak olsam bu sayfalar kâfi gelmez” diyor.Abdürreşid İbrahim’in ifadeleri, Osmanlı’nın Batı karşısındaki mücadelesinin İslam dünyasının birçok bölgesinde olduğu gibi Türk dünyasında da ilgiyle takip edildiğini gösteriyor. Yüz yıldan fazla bir zaman sonra benzer bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz şüphe götürmez bir gerçektir. Anadolu çocukları atalarının mirasını yine devraldı. Erdoğan, bu sefer de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te başka yerlerde olduğu gibi “Bursa’dan Konya’ya, Buhara’dan Kahire’ye, Saraybosna’dan Timbuktu’ya kadar coğrafyamızın dört bir köşesinde kurduğumuz şehirler”den; yeni bir hamleden, harekete geçmekten, Batı’nın uzantısı FETÖ ve benzer yapıları tasfiye etmekten bahsediyor. Bu ifadeler, Abdürreşid İbrahim’in “zaten İslam dünyasında ümitsizlikten başka bir şey yok” dediği günlerden farklı bir hâl içinde olduğumuzu gösterir.Abdürreşid’in seyahati zamanında Türk ve İslam dünyasında, imkânlar elverişsiz olsa da, bir münasebet olduğunu anlıyoruz. Eğer İrkutsk gibi Sibirya’nın bize en uzak köşelerinde bile Türkiye’de olup bitenlere yönelik samimi bir ilgiden bahsediliyorsa bugün daha ileri bir seviyede olduğumuza hükmedebiliriz. Nitekim İstanbul’da, Konya’da, Bursa’da ve benzer şehirlerde Kazak bozkırlarından, Kırgız dağlarından, Özbekistan ve Türkmenistan ovalarından bir kardeşimizle karşılaşmamız mümkündür. Her biri ya eğitim ya ticaret ya da seyahat etmek arzusuyla Türkiye’dedir. Benzer bir şekilde Türkiye’den de birçok kimse ile Türk coğrafyasının farklı köşelerinde karşılaşmamız mümkündür. İktisadî münasebetlerin önemli bir motivasyon aracı olduğu açıktır. Zaten gönüllerde bir yakınlaşma var fakat sosyal birliğin kurulması daha ileri düzeyde ilişkileri zorunlu kılmaktadır. Türk Konseyi Altıncı Devlet Başkanları Zirvesi bu açıdan umut vericidir.Zirve dolayısıyla FETÖ’ye karşı mücadelenin önemine vurgu yapılması yerinde bir davranıştır. Erdoğan’ın şu cümlesinin altını çizelim: “Yaşadıklarımız bize olduğu kadar dostlarımıza da FETÖ’yle mücadelede geç kalınmaması gerektiğini çok açık göstermiştir. Bu yapı, bir dönem ülkemizde olduğu gibi dünyanın dört bir yanında eğitim kurumları üzerinden örgütlenmiştir.” Bu cümlenin uluslararası kuralsızlık, Amerika’nın bütün dünyayı dolarla vurmaya çalışması, Türkiye’ye karşı uygulanan haksız baskıyla birlikte söylenmesi FETÖ meselesinin anlaşılması açısından çok önemlidir. Türk ve İslam dünyası büyük bir saldırı altındadır ve FETÖ gibi yapılar bu saldırının taşeronluğunu üstlenmiştir.Amerika ve yancılarının yeni bir sömürge siyaseti geliştirmeye çalıştıkları bir ortamdayız. Bunun karşısında da Türk ve İslam dünyasında büyük bir hareketlenme olduğu ortadadır. Bizim de gözlerimizi bu coğrafyaya daha fazla çevirmemiz gerekiyor. Attığımız her adımın bir karşılığı olacaktır.
İranlı general Suriye'de öldürüldü
Dünya
İranlı general Suriye'de öldürüldü
İran Devrim Muhafızları'nın Suriye'deki üst düzey komutanlarından Tuğgeneral Said Seyyah Tahiri'nin öldürüldüğü bildirildi.
AA
Engel tanımıyor: Hırvat seyyah tekerlekli sandalyesiyle dünyayı geziyor
Hayat
Engel tanımıyor: Hırvat seyyah tekerlekli sandalyesiyle dünyayı geziyor
Hırvatistan'da yaşayan 35 yaşındaki bedensel engelli Slaven Skrobot, tekerlekli sandalyesiyle dünyanın dört bir yanını gezerek engeline meydan okuyor.
AA
İsviçre’nin modern seyyahı Fethiye’de
İsviçre’nin modern seyyahı Fethiye’de
Güneş panellerinden oluşan romörku ve recumbent bisikleti ile yaklaşık 7 ay önce İsviçre'den yola çıkan David Brandenberger (46) aylardır pedal çevirerek Fethiye'ye ulaştı.
AA
Anadolu şehirlerini daha önce hiç böyle gördünüz mü?
Hayat
Anadolu şehirlerini daha önce hiç böyle gördünüz mü?
Fransız arkeolog ve siyaset adamı Simon Joseph Léon Emmanuel Laborde'nin 1838 yılında hazırlanan 'Küçük Asya Yolculuğu' kitabı, Söğüt, Konya, Isparta, İzmir, Manisa, Bursa ve İstanbul gibi birçok şehrin 180 yıl önceki halleri ile görenlerin dikkatini çekiyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.