Her yıl çağrıldığımız ruh şöleni
Ramazan
Her yıl çağrıldığımız ruh şöleni
Ramazan ayına özel ruh dünyamızı besleyecek ve manevi ikliminden nasipleneceğimiz kitaplardan olan Sezai Karakoç'un Samanyolu'nda Ziyafet isimli eserinde, orucun bir Müslüman için "her yıl çağrıldığı ruh şöleni" olduğunu ifade ediliyor.
Yeni Şafak
Gönlün ikramlandığı sofra
Ramazan
Gönlün ikramlandığı sofra
Oruç kendi başına bir şiir hâli. Kutsal buyruğu yerine getirmek için, kalbin sus pus kesilmesi nefsin mısralarına..Satır aralarında biriken boşluğu, niyetlerimizin getirdiği iyi haller ile doldurma vazifesi her okunuşu. Bir diriliş, bir silkelenme, çuvaldızın ucunu benliğimizin merkezine batırma gerçekliği. Gerçekliğin içinden sahteliği ayrıştırma, yoklukla varlığı terbiye etme meziyeti...
Yeni Şafak
Masumiyetin incisi
Hayat
Masumiyetin incisi
Yaşadıklarını ayetlerden, kıssalardan, şiirlerden okuduğumuz Hazreti Meryem’in hayatı yazar Nurdan Damla tarafından romanlaştırıldı. Hayat Yayınları’nın okura sunduğu “Masumiyetin İncisi Hazreti Meryem” saflık sembolü olan bildiğimiz Meryem’i anlatırken günümüzdeki kadın algısını da sorgulatıyor diyor.
Yeni Şafak
Çin Edebiyatına yakından bakış
Hayat
Çin Edebiyatına yakından bakış
Akademisyen Eyüp Sarıtaş imzalı “Çin Köy Edebiyatının Dünü ve Bugünü” adlı eserde Çin edebiyatının köy hayatı ve kültürüne ilgisini araştırıyor. Sarıtaş metinlerde kurduğu sağlam yapı sayesinde İngiltere'den Rusya'ya, Mo Yan’dan Sezai Karakoç’a farklı isimleri akla getirerek analiz ve karşılaştırma yoluyla düşünmeye sevk ediyor.
Yeni Şafak
Ağustosböceği mi karınca mı
Ağustosböceği mi karınca mı
“17. yy hikâyecilerinden La Fontaine, bir Doğu hikâyesi olan ‘Ağustosböceği ile Karınca’yı taban tabana zıt olarak Batı'ya uyarlamıştır.Doğu hikâyesinde karınca hırs ve aç gözlülüğü temsil ederken, Batı'ya uyarlanmış şekliyle kışlık yiyeceğini durup dinlenmeden yuvasına taşıyan karınca; çalışkanlığın ve uzak görüşlülüğün timsalidir.Bu hikâyeden de anlaşılacağı üzere, Batı kendine yeni insan tekini oluşturma peşine düşmüştür.17 ve 18. yy düşünürleri insanlığın ilerlemesi için, insanların bencil ve açgözlü olmaları gerektiğini söyler.”Yukarıdaki alıntı Sezai Karakoç’un “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’ isimli kitabını değerlendiren Ömer Akyıldız’ın İslam İktisadı.net sitesindeki inceleme yazısından.Şiirden hikâyeye düşünceden denemeye kadar uzanan geniş bir yelpazede eserler veren Sezai Karakoç’un “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’ isimli kitabında din, tarih, sosyoloji gibi alanların yanı sıra ekonomi gibi teknik bir alanda da çok önemli tespitler yer almış.Yazıda dikkatimi çeken bölümleri paylaşıyorum;**Kapitalizmde amaç üretim yapmak değil sermaye çoğaltmaktır.Bu açıdan kapitalizm insanların ihtiyaçlarını artırmak için cinsellik ve bencillik gibi insanın tahrik edici hislerini kullanmaktadır.Böylece insanın biyolojik ihtiyaçlarının yerine psikolojik ihtiyaçları konarak sonsuz tüketim ortaya çıkartılmak istenmekte ve üretimle yola çıkan kapitalizm, tüketimle sonuçlanmaktadır.Komünizmde ise esas amaç tüketimdir.Fertler arasında yapılacak eşit dağıtımın, tüketimi asgari seviyeye indireceği düşünülmüş ancak insani realiteler ve engellenemeyen istekler tüketimi hızlandırmış, bu da üretime yansımıştır.Tüketimle yola çıkan komünizm ise üretimle sonuçlanmıştır.**İslâmi ekonomi sisteminde ferdin mutluluğu, içinde yaşadığı toplumun huzur, refah ve mutluluğu ile bir bütünlük arz eder.İslâm’da kişinin yaşama tarzına çizilen sınırlar ve verilen standart, aşağı yukarı kendiliğinden bir tüketim eşitliği doğurmaktadır.Lüks, israf ve gösterişin yasak olması; zengin bir Müslüman ile fakir bir Müslüman arasında yaşama farkını çok azaltır.**Kapitalizme göre mülkiyet mutlak anlamda tek kişiye aittir.Sezai Karakoç bu mülkiyet üzerindeki sınırsız tahakküm arzusunu insanı ilahlaştırma olarak görmektedir.Komünizmde ise mülkiyete kimse elini süremez olsa da esasında komünizm, diliyle mülkiyeti reddederken, kalbiyle o kadar yüceltir ki, tek insanı ona layık görmediğini belirtir.Karakoç mülkiyete böyle bir anlayışla yaklaşmayı ise eşyayı ilahlaştırma olarak görür.**İslâm’ın insan ve eşya telâkkisi ve mülkiyet anlayışının bu iki doktrinden de tamamen farklı olduğunu belirten Karakoç’a göre; İslâm’da mal üzerindeki mülkiyet üç katlıdır: kişinin, cemiyetin ve Allah’ın. Her şeyden önce mal Allah’ındır, sonra cemiyetindir, en son kişinindir.Kişinin arzusunu cemiyet kaideleri, cemiyetin arzularını ise ilâhi kaideler sınırlar.Bu şekilde İslâm’da mülkiyet olgusunun Müslüman zihninde Allah’ın emâneti ve imtihan vesilesi olduğunu vurgular.**İslâm’da kıymetlerin ölçüsü erginlik ve erdem(fazilet)dir, Batı sisteminde ise madde.Kapitalizmde bu para, komünizmde eşyadır. İkisinin arasındaki fark, elde etme farkıdır.Bir Müslüman ise, başkasının hakkının kendisine geçip geçmemesinden korkar.Böyle bir zihin dünyasında ihtirasa ve açgözlülüğe yer olmadığı için kişi maddenin geçici görüntüsüne kapılmadan çalışır.Kazanç, İslâm’da emeğe dayanır.Sermayenin emeksiz ve risksiz kazancı olan faiz gelirinin yasak olmasının temel amacı fertlerin iktisadi faaliyetlere ve üretim sürecine katılmasını sağlamaktadır.Sermaye ancak emekle birleşerek çalışırsa meşrudur.Helal kazanç temel prensiptir.Aynı zamanda servetin sadece zenginlerin elinde dolaşan bir güç olmaması bir ilke olarak benimsenir. Yani servetve mülkiyet yaygınlaşmalıdır. Hem geliri, hem de serveti sürekli bir şekilde vergilendirerek, bu vergiyi de (zekat) zengin sınıftan fakir sınıfa transfer ederek, emekle sermaye arasında, emeğe öncelik veren bir uyum ve denge sağlar.**Batı bizi kültür istilasıyla bencil, açgözlü, ezik, cahil ve yoksul bırakmayı başarmış.Anlaşılan biz yani Müslümanlar, yani İslam dünyası, anlayış ve zihniyet bakımından bayağı dönüş-türül-müşüz!
İnanıyorsanız üstünsünüz ama inandıklarınızı hiçe sayıyorsanız sürünürsünüz...
İnanıyorsanız üstünsünüz ama inandıklarınızı hiçe sayıyorsanız sürünürsünüz...
Mü’min, ben-merkezli yaşamaz bu dünyada; Hakikat-merkezli yaşar. Allah’a iman eden mü’min kişi bilir ki, Hakk’tan gelen Hakikat varsa, hayatın bir anlamı vardır. Hakikat diye bir derdim varsa, bir mü’min olarak benim yaşadığımdan, nefes alıp verdiğimden, başkalarına da hakikatin sesini hakikatin nefesine dönüştürme cehdimden söz edilebilir.Video: İnanıyorsanız üstünsünüz ama inandıklarınızı hiçe sayıyorsanız sürünürsünüz...MÜSLÜMAN, DÜNYAYA DEĞİL KENDİNE HÂKİM OLMA KAYGISI GÜTTÜĞÜ İÇİN ÜSTÜNDÜRMüslüman neden üstündür?Müslüman’ın derdi, hakikattir; hakikatin insanlığa ulaştırılması…Batılının derdi, hâkimiyettir; dünyaya hâkim olunması...Buradaki fark, kimin, niçin üstün olduğunu göstermeye yeter: Batılıların derdi, güce sahip olmak ve dünyaya hükmetmektir.Mü’min’in derdi, kendine / nefsine hâkim olmak, hayata hakikatin hükmetmesini sağlama cehdi göstermektir.Özetle: Batılının derdi dünyaya hâkim olmaktır.Müslümanın derdi ise kendine, nefsine hâkim olmak.Müslüman, dünyaya değil kendine hâkim olma kaygısı güttüğü için üstündür.MÜSLÜMAN, “BEN ÜSTÜNÜM” DİYEMEZ!Hiç bir mü’min, bir başka insana veya Müslümana “ben senden üstünüm” demez, diyemez; böyle bir şeyi söylediği hatta düşündüğü ân, kendisiyle çelişkiye düşmüş olur; alçalır.Çünkü bir mü’min, ben’ini, kendi’ni eksene alarak sürdürmez hayatı.Her mü’min bilir ki, mü’min olmanın kendisine yüklediği mükellefiyet, öncelikle kendine çeki düzen vermektir.İnsanı, sahip olduğu güce göre tanımlamak, insanı aşağılamak ve aracın kölesi yapacak bütün kapıları sonuna kadar açmak, insanı bitirecek, hayatı çölleştirecek taşları döşemektir...İNSAN, NİÇİN ARACIN KÖLESİNE DÖNÜŞTÜ?Batılılar, aracı öncelediler... Her tür aracı. Güç üreten araçları.Bilgi’yi güç olarak konumladılar.Amaçları bilgilenmek, olan’ı, olacak olan’ı, dünyayı, insanı daha iyi anlamak değildi esas itibariyle. Bilgiye sahip olarak güce sahip olmaktı. Amaç, araçlara sahip olmak olarak belirlenmişti.İnsan, yoktu; ontolojik olarak. Araç vardı. Araç varsa insan da vardı. Oysa bu tam bir sapmaydı.Aracı insanın önüne geçirmek, insanı aracın kölesine dönüştürmek, demekti.Batılılar sistemi keşfettiler, insanı veya adaleti değil.Önce sistem, sonra insan ilkesi hâkim oldu Batı’da: Önce araç, sonra amaç.Aracı amacın önüne geçirdikleri için, araçların amaçları yok etmesini, insanlığı anlamsızlık denizinin ortasına sürüklemesini, -aslında insan araçların kölesine dönüştüğü için- insanın özgürlüğünü yitirmesini önleyemediler.Sistemin çöktüğünü düşünün... Refah düzeyinin çatırdadığını, ekonomik düzenin sarsıntı geçirdiğini...Elektrikler gittiğinde, bütün New York’un mağazalarının nasıl yağmalandığını görmeniz o yüzden şaşırtıcı değil.Böyle bir dünyada, ne insan kalır ortada, ne de adalet.MÜSLÜMAN’IN “ÜSTÜNLÜĞÜ” FİKRİ, İNSANI AŞAĞILANMAKTAN KURTARMANIN TEMİNATIBurada söylediğim şey, ben Müslümanım, dolayısıyla üstünüm, değil.Bu, Yahudilerin ırkçılıklarının bir başka versiyonu olurdu.Böyle bir şey kabul edilemez’dir. İlkelliktir. Irkçılıktır. İnsanlığı aşağılamaktır.Müslüman’ın üstünlüğü fikri, insanı aşağılanmaktan kurtarmanın teminatıdır.Buradaki üstünlük, Müslüman olmanın, Allah’a kul olmakla, yalnızca Allah’ın önünde boyun eğdiği bilincine sahip olmasının verdiği üstünlüktür. Takva, ihlas, samimiyet, dolayısıyla her insanın eşref-i mahlûkât olduğu gerçeğini bilerek yaşaması, Müslüman olan kişiyi bu ölçütlerden yoksun olan kişiden üstün kılar.Müslüman, yalnızca Allah’ın önünde boyun eğen bir insan olduğu için Allah’tan başka her şeyin kulu ve kölesine dönüşen insanlardan üstün olduğunun bilincinde olan kişidir.Müslüman, aracın, gücün kölesi olmadığı, her insanı eşref-i mahlûkât olarak gördüğü ve diğer insanları aşağılamadığı için üstündür.Bu nedenle, Müslüman, insanlığın yüzakıdır, tükenmez umudu.İNANCINIZI YİTİRİRSENİZ, KÖLELEŞİRSİNİZ!Müslümanlar, kuru kuruya “biz üstünüz” dedikleri için, özellikle modern zamanlarda, Batı’da yaşanan entelektüel, siyasî ve iktisadî devrimleri ıskaladılar ve bir daha da toparlanamadılar. Üstüne üstlük, kendilerine duydukları güveni (Şerif Mardin’in deyimiyle “statülerini”) yitirerek Batı’ya karşı felçleştirici bir aşağılık kompleksine kapıldılar...Oysa Müslüman’ın üstünlüğü fikri, başkalarını, başka dünyaları hiçe saymayı değil, ciddiye almayı gerektiren dinamik ve diriltici bir fikirdir. Müslümanın üstünlüğü fikri, şekilden / sözden ibaret değildir.Müslümanlar, üstünlüğü inançta, ahlâkta, davranışta değil de güçte, maddede aradıkları sürece inançlarını, kendilerine olan güvenlerini, dolayısıyla güçlerini yitirdiler; tamiri mümkün olmayan en büyük hastalığın, üstünlüğü maddeye, güce, dünyaya sahip olmakta gören Batılılara karşı aşağılık kompleksiyle yaklaşma hastalığının pençesinde kıvranmaya başladılar, düştüler...İnandıktan sonra düşen, inandıklarını hiçe sayan bir toplumun alçalışı ne kadar fenâ, ne kadar ürpertici ve alçaltıcıdır öyle!Müslüman’ın üstün olduğu fikri, aslında Müslüman insanteki’yle alakalı değil, bütün insanlıkla ve insanlığın insanca bir dünya kurabilmesiyle alakalıdır.Şöyle ki: Kendisi dışındakileri “barbar”, öteki, canavar olarak görenler değil, eşref-i mahlûkât olarak görenler insanca bir dünya kurabilirler: Dünyayı dâr / yurt edinenler, dünyayı dar ederler insana.Tarih, buna tanıklık eder: Müslümanlar, Endülüs’e yerleştiler; herkese hayat hakkı tanıyan bir medeniyet inşa ettiler. Oysa Batılılar Endülüs’ü ele geçirdiklerinde Müslümanları Endülüs’ten sürdüler, Engizisyon mahkemelerinde barbarca işkencelere tabi tutarak katlettiler, hem de kitleler hâlinde!Hz. Ömer de, Salahaddin Eyyûbî de, Osmanlı da Kudüs’e hükmettiklerinde bu yüzden sadece barış armağan ettiler yüzyıllar boyunca Kudüs’e. Kudüs, ne zaman ki Müslümanların elinden çıktı, insanlığından çıktı, cehenneme dönüştü!Müslümanların “üstün oldukları” fikrine sahip olmaları, bu fikir gereğince hareket etmeleri, dünyanın yeniden huzura, barışa ve sükûna kavuşabilmesinin yegâne şartıdır.Sezai Karakoç’un deyişiyle “inanıyorsanız, umudunuzu yitirmezsiniz. Umudunuzu yitirirseniz, kaybedersiniz...”Âyette belirtildiği üzere, “İnanıyorsanız üstünsünüz”. İnancınızı yitirirseniz, sürüm sürüm sürünür, başkalarının kölesine dönüşürsünüz...Vesselâm.
Ah Kudüs vah Kudüs!
Ah Kudüs vah Kudüs!
Müslümanların hakimiyetinde olsaydı Kudüs (Mescid-i Aksâ) için, biri kozmolojik diğeri zamansal olmak üzere iki tarihten söz edebilirdik.Video: Ah Kudüs vah Kudüs!Zira, Sezai Karakoç’un dilimize pelesenk ettiğimiz “Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir” dizesinde “özet-lenmiş” olarak dile getirdiği Kudüs’ün yaratılış hakikati, başta İbn Haldun olmak üzere (Mukaddime), Na’îmî (Fezâ’il’i Kuds) ve Muhammed el-Yemenî (Tuhfetü’l Âşıkîn Fezâil-i Mekke ve’l-Medine ve’l Kudüs) vd. tarafından kozmolojik ve zamansal tarih boyutuyla anlatılmıştır.Buna göre Kudüs, Peygamber efendimizin bir hadisine de konu olduğu şekliyle Mescid-i Haram’dan (Beytullah’tan) kırk yıl sonra (Hz. Adem’den iki bin yıl önce) yaratılmış, kimi rivayetlere göre her iki Beyt de, Hz. Adem tarafından Rabbimizin emri ve tarifiyle bizzat inşa edilmiştir.1917’de İngiliz hakimiyetine geçmesinden sonra ise, Irgun - Lehi adlı İsrail terör örgütlerinin çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden 254 Filistinliyi, ani bir baskınla hunharca katlettikleri 9 Nisan 1948 tarihli Deir Yasin acısından itibaren kullanılan en-Nakba’yı (Felâket Günü’nü) son yüz yılın tamamına teşmil ederek baktığımızda, Kudüs’ün “Filistin Sorunu”nu tek başına temsil ettiğini görüyoruz.Dolayısıyla kozmolojik ve zamansal tarihine göre, siyasi durumunun en somut resmi olarak en-Nakba devri, kendi zamanımızın gerçekleri ve bizim Kudüs ile sorumlu ve sorunlu ilişkimizin hikayesi olması bakımından birinci sıraya yerleşmektedir.Sorumlu ve sorunlu ilişkimizden kastımın bir yönü de, Peygamber Efendimizin emri olarak Kudüs’ü ziyaretimizin maksadını tayin etmekle alakalıdır.Kudüs’ün kozmolojik tarihi inanç ile mukayyet ve ancak hâl ile müdrik olunabilecek bir tarihtir.Tavaf ehli olarak, Beytullah’ta kalbini Hacerü’l-Esved’e raptedip, kendi zamanının saatini tersinden kat ederek, kendisinin henüz Allah’ın bilgisinde varolduğu zamana dönmeyi (diğer bir söyleyişle, zamansızlığa erişmeyi) tecrübe edebilen bir mümin, bunu Kudüs’te, taşlara işleyen o tarihi fiili olarak okumak suretiyle gerçekleştirir.Zira attığı her adım bir nebinin hatırasına, döndüğü her yön Hakk’a dair zahirî ve batınî bilginin nikahlanmasına çıkar. Bu hakikatleri -belirttiğimiz bağlamda- hiç bir dil (lisan) kuşatamaz (ve anlatamaz), bunlar ancak Beytullah’ta ve Kudüs’te ferden-ferdâ yaşanarak, kendi şimdiki zamanımızın içinde yorumlanabilir.Bu yoruma bağlı olarak, söz konusu hakikatler, kaynakları belirsiz rivayetlerle hormonlanma özelliğine de sahip olduklarından, muhtelif mitleştirmelere, efsaneleştirmelere açık durur ki, Peygamber Efendimizin ilgili hadisleriyle bizzat kendisinin kayıt altına aldığı ve dolayısıyla bilgisini bizzat kendisinin çerçevelediği isra (gece yürüyüşü) ve miracı da mezkur yakıştırmalardan kendisini kurtaramaz.Kudüs rehberlerinden, tanıklığına ve sözüne güvendiğim bir dostumun naklettiği şu hususu buna örnek verebilirim:FETÖ artığı bir rehber, Hacerü’l-Müşerrefe mağarasında, küçük mihrabın yanıbaşındaki bir girintiyi göstererek, dinleyenlerine şunları söylüyor:“Bu girintinin sebebine gelince: Peygamberimiz, miracı için geldiklerinde, iki rekat namaz kılmak üzere bu mağaraya iniyorlar. Olacak ya, namazını kılarken, secde aralığını dar tuttuğundan, mübarek başı kayaya değecek gibi olunca, kaya haşyetle kendisini geriye çekiyor ki, mübarek başı ona değmesin. İşte bu girinti o zamanda meydana gelmiş girintidir.”Zamansal tarih açısından da durum, belirttiğimiz manada çok farklı değildir. Zira burada da Hz. Musa’dan başlanılarak Hz. Süleyman’da ve giderek Hz. Ömer ile Selahaddin Eyyübi’de zirvesine ulaşan bir efsaneler silsilesine girilir.Dolayısıyla Kudüs’ü ziyarette, son yüz yılın gerçekliği olan en-Nakba devri, şimdiki zamanın ziyaretçileri için en korunaklı sebep haline gelir ki, bu ziyaret mevcut işgalin ve istilanın boyutlarını tüm vahametiyle bizzat yerinde görme, bu manada yaşanan faciaya bizzat tanıklık etme imkanını beraberinde getirir.Kudüs’e girmeleri yasaklanan tur rehberi arkadaşlarımızdan biliyoruz ki, bu, işgalci Yahudilerin hiç mi hiç hazzetmedikleri bir durumdur ve bu nedenle Kudüs’ün ziyaretçilerine orada kozmolojik ve zamansal tarihinin anlatılması, en-Nakba devrinin anlatılmasının kendiliğinden önüne geçmiştir.Ne var ki, bu öne geçiş, belirttiğimiz uydurmalarla da bitiştirilerek, istismarcılığı din edinmiş kimi ahlaksızlara, şerefsizlere, namussuzlara, haysiyetsizlere.. bir zemin de oluşturabilmektedir.Son günlerde, sosyal medyada yoğunca paylaşılan, “hüzün” vurgulu bir tur afişi bu konuda düşülebilecek zilletin son örneğidir.Kudüs’ü esfanelerden arındırılmış olarak tanımak, fiili durumuyla birlikte anlamak için ziyaret asıldır.Bunun dışındaki her ziyaret, Kudüs’ün hakikatine tecavüzde, Yahudi zihniyetine rahmet okutmak olacaktır.
Bir şiiri iyi ya da kötü yapan şey nedir?
Bir şiiri iyi ya da kötü yapan şey nedir?
Özü (hilkati) itibariyle iyi olan şiir, ledünnî bilginin, feyzin, fethin, ilhamın, sezginin, hayalin, aklın, fikrin, ilahi müjdelerin... çocuğudur.Video: Bir şiiri iyi ya da kötü yapan şey nedir?Bu iyiliği, kendisiyle aynı cinsten olan bilgiyi, tefekkürü, güzelliği, doğruluğu, açıklığı, kesinliği... içkin olduğundan, şiir ya doğrudan hakikatin işçisidir ya da ancak onun sayesinde açığa çıkmayı murad eden hakikatin menzilidir.Bu yanlarıyla şiir, diğer edebî türlerle olan kimi benzerliklerine rağmen, onların fevkindedir; zira, mimariyi sadece şekil yönünden gereksindiği için onlar gibi kurguya muhtaç değildir.Dolayısıyla, bugün itibariyle mebzül miktarda kötü şiire muhatap olmamızın nedeni, şiirin kendisi değildir. Kötü şiir, edebiyat yapma tutkusuyla şiirin hakikatini gözardı edenlerin, şiire değgin emel ve amellerinden doğan kötülüğün kendisidir.Bu yanıyla şiiri, her şeyden önce kendilik bilgisi üzerinden, Allah’ı bilmenin bir ilmi olarak hatırlamamız ve Unamuno’nun söyleyişiyle, tevazuyu zorunlu kılan bir arayışla hakikatini aramaya koyulmamız gerekir.Bu manada bizden önce düşünülmüş bulunulan şu düşünceleri ve dolayısıyla bu sayede -oldum olası şiirle ilişkilendirilen- ilham başta gelmek üzere kimi temel terimleri naklederek işe başlayabiliriz:“Allah, sürekli verir, mahal ise, yatkınlığı (istidadı) ölçüsünde kabul eder. Nitekim şöyle deriz: Güneş, ışıklarını varlıkların üzerine yayar ve ışıklarını yayarken kimseye cimrilik yapmaz. Mahal ise, o ışığı yatkınlığı ölçüsünde kabul eder. (...)“Allah’ın ayeti kulaklara tek bir şey olarak gelir. Onu duyanlardan biri ayetten tek bir şey anlarken, başka biri, o ayetten o şeyi değil, başka bir şeyi anlar, başka biri ise ayetten pek çok şey anlar. Bu nedenle, ayeti inceleyenlerin her biri, anlayış yeteneklerinin farklılığı nedeniyle ayetten kanıt getirir. İlahi tecellîlerde de durum böyledir. Tecellî eden, kendiliğinden birdir. Tecellîler, daha doğrusu onların suretleri ise, tecellîgâha yatkınlıklarına göre farklılaşır. İlahi ihsanlarda da durum aynıdır.“Bunu anladığında, Allah’ın ihsanının engellenmeyeceğini de öğrenmisşin demektir. Şu var ki (bu ihsandan mahrum kalmışsan), yatkınlığının kabul edemeyeceği şeyin sana verilmesini istiyorsun demektir. Aklını yatkınlığa vermeden, istediğin konuda mahrum bırakmayı Allah’a nispet edersin. Bazen şahıs, istemeye yaktındır, fakat verildiğinde –mahrumiyet bir yana– istediği şeyi kabule yatkın değildir. ‘Allah her şeye kadirdir’ dersin ve bu sözünde de haklısın. Fakat âlemdeki ilahi hikmetin tertibinden ve şeylerin hakikatlerinin verilerinden habersizsin. Her şey, Allah katındandır. Allah’ın mahrum bırakması vermek, vermesi mahrum bırakmaktır. Fakat geride şunu öğrenmen kalmıştır: Niçin ve nereden?“Böylece, nefsi ve nefsin ya zatından veya kendisine ilham ettikleri işlerde melek veya şeytandan kabul ettiği işlerden kendisine hakim olan özelliğe göre, organları hareket ettirdiğini bildirdim. İlhamı bilmek, Allah’ın, nefsine yerleştirdiğin şeyi ilham ettiğini bilmendir. Fakat geriye, Allah’ın onu kimin vasıtasıyla ilham ettiğine ve bu ilhamın sana hangi yoldan geldiğine bakman kalmıştır: İlham melek yolundan mı, şeytan yolundan mı gelmiştir? Din tarafından belirlenmiş bir emir ve yasakla ilgili olan şey, ilham değil ledünnî bilgidir. O halde itaatin bilgisi ilham ile gerçekleşirken, itaatin sonuçlarını bilmek ise ledünnî bilgidir.“Ledünnî bilgi ile ilham arasında fark vardır. İlham geçici ve arızidir, gider ve başkası gelir. Ledünnî bilgi ise sürekli sabittir ve gitmez. Onun bir kısmı, ahlâk ve yaratılışın aslında bulunur. Buna örnek olarak, hayvanların ve küçük çocukların bazı yarar ve zararları bilmesini verebiliriz. Böyle bir şey ilham değil, zorunlu bilgidir. ‘Rabbin karıncaya vahyetmiştir’ (en-Nahl 16:68) ayetinde Allah, kendisini üzerinde yarattığı yaratılışının aslındaki ilhamı kasteder. Ledünnî bilgi ise, yaratılışın aslında bulunmayan ve amellerin meydana getirdiği bilgidir. Allah bazı kullarına salih amel işlemeyi nasip eder. Kul salih ameli işlediğinde, Allah bu amelden kulun daha önce bilmediği bir bilgiyi kendi katından (ledün) onun adına meydana getirir.“Ledünnî bilginin belirli maddede olması gerekmez. İlham ise her zaman maddede olmalıdır. Ledünnî bilgi mutlaka isabet eder. İlham ise bazen doğru, bazen yanlış olabilir. Doğru olan kısmı, ilham bilgisi diye isimlendirilirken yanlış olanı ise, ilham bilgisi olarak değil, sadece ilham diye isimlendirilir.” (İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, c: 2, s: 370-372, çev.: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul 2006)Yazımızın girişinde zikrettiğimiz ebeveynlerinden ve şeyhimizin bu tespitlerinden baktığımızda, onun kötülüğe bitişmesi muhaldir. Nitekim Sezai Karakoç ile İsmet Özel şiirinin tamamı bu durumu teyit etmektedir ki, bu da doğrudan şiirin asliyetiyle, ilâh ile melûhu arasındaki sahih rabıtayla ilgilidir.Nasipse, şiire dair sözlerimizi bu noktadan sürdürürüz inşallah.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.